‘Büyük Lübnan’ı reddeden Hıristiyanlar kimlerdi?

Sedir ağacı simgesini patriklik tacı üzerinde kullanan ilk isim Maruni Patriği Sarkis Rizzi oldu

Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)
Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)
TT

‘Büyük Lübnan’ı reddeden Hıristiyanlar kimlerdi?

Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)
Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)

Tony Boulos
Bazı düşünürler, 1920 yılında ‘Büyük Lübnan Devleti’nin ilan edilmesinin, Hristiyanlar tarafından yapılan büyük bir hata olduğunu, çünkü Lübnan’ın kuruluşundan bu yana hiçbir zaman siyasi istikrara kavuşamadığını ileri sürmüşlerdir. 1861 yılında o dönem Hristiyanların nüfusunun yüzde 80'ini oluşturduğu Cebel-i Lübnan Sancağı dışında Lübnan’ın diğer vilayetleri Osmanlı Devleti’ne sadık kaldılar.
O zamanlar Hristiyan Maruniler arasında genel eğilim ‘Büyük Lübnan’ın kurulmasından yana olsa da, birkaç Maruni lider, gelecekte Müslüman nüfusun artabileceği ve bağımsız Hıristiyan Lübnan'ın yok olabileceği konusunda uyarıda bulundular. Aralarında Piskopos Ignatius Mubarak, Filozof Süleyman el-Bustani ve diğerlerinin de bulunduğu bu Maruni liderler, Hristiyanlar için demografik bir tehdit oluşturmayacak şekilde ulusal ve sosyal güvenlik açısından hayati önem taşıyan bazı alanlarla sınırlı olmak kaydıyla yeniden ‘Küçük Lübnan’ olarak ‘hatanın’ düzeltilmesini talep ettiler. Ancak taleplerine karşılık verilmedi.
Fransız manda yönetimi ile Maruni siyasi ve ruhani liderlerin, Patrik Elias Howayek ve Hıristiyan liderlerle ilişkilere açık olan Müslüman Şeyh Muhammed el-Cisr'in 1932'de Hristiyan temsilcilerin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı'na gelmesini reddetmeleri, Müslümanlar için büyük bir şoktu. Yetkili makam, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılmasını engellemek için Anayasa’yı askıya aldı ve parlamentoyu feshetti. Böylece Cisr’in cumhurbaşkanı olması engellendi.

Tarihi bir hata mıydı?
Akademisyen ve araştırmacı Louis Saliba, Büyük Lübnan’ın kurulması konusundaki bölünme problemini, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki bölünme olarak gösteren klasik söylemin ötesine geçerek ve özellikle Büyük Lübnan’ı destekleyen Maruniler ile reddeden Rum Ortodokslar arasındaki tutumları ortaya koyarak açıklamaya çalıştı. Saliba ayrıca Maruni topluluğunun içindeki farklı konumları ve bunun nedenlerini, ayrıca 1920-1926 yılları arasında ortaya çıkan ve Maruniler arasında kafa karışıklığına ve ‘Büyük Lübnan’ın ilanı tarihi bir hata mıydı?’ şeklinde cesurca bir soru sorulmasına neden olan Fransız politikasının yeni kurulan devlete karşı tutarsızlığına değindi.
Marunilerin tarıma uygun ve stratejik öneme sahip topraklar edinmek istediklerini söyleyen Saliba,  “Bu yüzden kendi lehlerine olan demografik yapıyı kaybettiler. Müslümanlar ise Arap ve İslam köklerinden koptuklarını ve Müslüman kimliklerini kaybettiklerini hissettiler. Marunilerin üzerlerinde baskı oluşturmalarından korkan Ortadokslar ise bu duruma içerlediler. Lübnan’ın tarihi, Büyük Lübnan'ın kuruluşundan bu yana, iki ünlü sözleşme; ‘Ulusal Pakt’ ve ‘Taif Anlaşması’ tarafından engellenemeyen kargaşa, gerilim ve savaşlar üreten mezhepsel çatışmalara tanık oldu. Batı dünyasının bu ikilemi, çoğulculuğu korurken laik ya da sivil bir toplum haline gelerek çözebildiğini vurgulayan Saliba, Lübnan'ın bir mezhep devleti olarak yola devam etmesinin siyasi, sosyal ve dış ilişkilerde daha fazla karmaşa ve soruna yol açtığının altını çizdi.

Suriye ile birleşme
Lübnan Üniversitesi Edebiyat ve İnsani Bilimler Fakültesi'nde tarih profesörü olan Dr. İmad Murad konuya ilişkin değerlendirmesinde, Büyük Lübnan'a karşı çıkan bir Hıristiyan akımının olmadığını, bunun yerine resmi statüye sahip olmayan kişilerin buna karşı çıktıklarını söyledi. Bu kişilerin, aralarında Patrik Elias Howayek'in kardeşinin de bulunduğu Paris Barış Konferansı'na katılan ve Fransızlar tarafından tutuklanan dördüncü heyetten olduklarına inandığını belirten Dr. Murad, Cebel-i Lübnan Sancağı’ndan manda yönetimine muhalif olan ve bağımsızlık talep eden çok sayıda Hıristiyan ve Müslüman’ın ya hapse atıldığını ya da sürgüne yollandığını kaydediyor.
Dr. Murad şöyle devam ediyor:
“Ortodokslar, bir mezhep olarak Büyük Lübnan tarafındaydı. Sadece bazı bireysel itirazlar yapıldı. Bu da gerçekten farklı bir izlenim verdi. Büyük Lübnan'ı reddedenler, Marunilere ve Ortodokslara bağlı partiler veya akımlar değil, bireylerdi. Bazı Maruni isimler, belirli bir inanca dayalı olarak Suriye ile birlik veya onunla federal bir yapı oluşturulmasını talep ettiler. Diğerleri, bir mezhebin diğerine hâkim olması korkusuyla Suriye ile birlik talep ettiler. Birlik çağrısı yapan önde gelen isimler arasında Şükrü Ganem, İskender Amor, İbrahim Neccar, el-Huri Habib Estephan, Esad Dagir ve Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi (SSMP) kurucusu Antun Sadi’nin babası Halil Sadi vardı.

Patriklik tacı üzerindeki sedir ağacı sembolü
Buna karşın Ortodoksların Büyük Lübnan’ın ilanına karşı olduklarını düşünen yazar Dr. Antun Necm,  “Paris Barış Konferansı’na katılan ikinci Lübnan heyetine Patrik Elias Howayek’in başkanlık ettiği gün, Lübnan'ın kuzeyindeki Akkar bölgesi sakinleri, yüzde 97'sinin Büyük Lübnan'a katılma talebiyle imzaladığı dilekçeler vermiş ve bu dilekçelerin uzunluğu 25 metreye ulaşmıştır. Büyük Lübnan’ın ilanına karşı çıkan Lübnanlı Ortodoksların sayısı, Suriye'de bulunan Ortodoks Kilisesi'nin etkisi ve çoğunluğa sahip Maruniler tarafından asimile edilme korkusu nedeniyle birkaç kişiyle sınırlıydı. Büyük Lübnan'ın ilk cumhurbaşkanı olan Ortodoks cemaatinden Charles Debbas'ın bu göreve gelişi, ‘Büyük Lübnan fikrine katılım oranının ne kadar yüksek olduğunun bir göstergesi olabilir” değerlendirmesinde bulundu.
Halkların kimliği ile devlet arasında yaşanan karmaşaya işaret eden Necm, Büyük Lübnan’ın ulusal düzeyde ilan edilmediğini düşünüyor. Lübnan devletinin 1920 yılında kurulduğunu ve bunun tarihi bir gerçeklik olduğunu vurgulayan Necm, “Bu konuda Lübnan'ın altı bin yaşında olduğunu söyleyen Dr. Charles Malik ile ufak bir anlaşmazlık yaşadım. Onun bahsettiği Lübnan, Sina Dağı ve Toros Dağı gibi bir yer olan Lübnan Dağı (Cebel-i Lübnan)’dır. Bu dağda yaşayan ve Marunilerden oluşan bir grubun, bu isme bağlı kaldığı ve onu salt bir coğrafi isimden toplum ismine devşirdiği doğrudur. Ancak bu, Lübnan’ın iki veya üç bin yıllık bir devlet olduğu anlamına gelmez” ifadelerini kullandı. On yedinci yüzyılda Sedir ağacı simgesini patriklik tacı üzerinde kullanan ilk ismin Maruni Patriği Sarkis Rizzi olduğunu söyleyen Necm, “Bundan sonra Cebel-i Lübnan’da yaşayan ve İncil'i okuyan bu insanlar, ulusal bir kimlikle değil, milli fanatizm olmadan yaşadıkları bir kimlikle Lübnan'a aittiler.

Tek bir devletin halkı
Avukat Mazin el-Garib, Lübnan tarihini Ulusal Pakt felsefesi açısından ele alan tarihçilerin, özellikle de halen aynı fikirde ısrar edenlerin en başında görüş olarak bir hata yaptıklarını düşünüyor. Garib’e göre bunun nedeni, tarihi Lübnan halkını tek bir milletmiş gibi ele almalarının yanı sıra, Lübnan'ın sorunları ve talihsizliklerinin her zaman yurt dışı kaynaklı olduğunu düşünmeleri. Lübnan'da çok sayıda halkın varlığının kesin ve kanıtlanmış gerçek olduğunu vurgulayan Garib, “Lübnan, halkları ortak tarih, din, dil, toprak ve ırkı milliyetçiliğin veya bir ulusun sütunları olarak gören 19. yüzyıl filozoflarının anlayışındaki gibi tarihte tek bir milletten oluşmamıştı. Hatta sübjektif millet anlayışının kurucusu olan Ernest Renan bile tanımına bir arada yaşama iradesi şartı eklemişti” ifadelerini kullandı.
Garib şöyle devam etti:
“Bir Osmanlı Devleti vilayetliğinden değişken merkezi emirliğe, uluslararası vesayet altında Cebel-i Lübnan Sancağı’ndan zorlu Büyük Lübnan'a, bağımsız Lübnan Cumhuriyeti'nden ve bölündüğü savaşlardan Taif Anlaşması’na ve Suriye vesayetine oradan da İran hegemonyasına kadar bu bölgenin sakinleri her zaman bu bölgenin halkları olmaya devam ettiler. Bugün, tamamen iflas eden ‘yalanların yüzüncü yılının’ sona ermesiyle ve Lübnan devletinin çökmesiyle birlikte, insanlar radikal bir çözüme ve onları birbirlerinden koruyacak yeni bir sisteme şiddetle ihtiyaç duyuyorlar. Lübnan, birden çok kimliğe ve kültüre, farklı hedeflere, farklı inançlara ve zıt özlemlere sahip birkaç yapıdan oluşuyor. Bu bir gerçek ve bunun da hiçbir zararı yok. Gerçekler bu temelde ele alınmalıdır. Usta gazeteci Georges Naccache (Fransızca yayınlanan L'Orient gazetesinin kurucusu), 1949 yılında kaleme aldığı ve bu yaraya parmak basan ‘İki kutup tek bir millet oluşturamaz’ başlıklı makalesindeki analiziyle, tek bir ulusun tek bir Lübnan varlığına dönüşmesini engelleyen yapısal sorunun özünü ortaya koyarken Sayın Michel Chiha tarafından tasarlanan Ulusal Pakt felsefesini yıkıp geçmiştir.”



Alpler'de çığ kabusu: Üç günde 4 can kaybı

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash
TT

Alpler'de çığ kabusu: Üç günde 4 can kaybı

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash

Pazartesi günü Fransız Alpleri'nde meydana gelen çığlarda iki kayakçı hayatını kaybetti ve böylece üç günde toplam 4 kişi öldü.

Polis, Grenoble yakınlarındaki Saint-Agnes'te, Belledonne sıradağlarında pist dışında kayak yapan 38 yaşında bir adamın öğleden sonra saat 4'ten kısa bir süre önce öldüğünü bildirdi. Yanında bulunan diğer kayakçıysa yara almadı.

Savcı Marion Lozac'hmeur, İtalyan sınırındaki Montgenevre yakınlarında pist dışında kayak yaparken "çok büyük bir çığ" altında kalan 30'lu yaşlarının başlarında başka bir adamın da öldüğünü söyledi.

Ona da bir başka kayakçı eşlik ediyordu ve o da yara almadı.

Lozac'hmeur daha önce, cumartesi günü Fransa'nın güneydoğusundaki Saint-Veran köyü yakınlarında bir çığ tetiklenmesi sonucu iki kayakçının öldüğünü bildirmişti.

30'lu yaşlarındaki iki kurban, Tete de Longet dağ zirvesinin kuzey yamacından aşağıya doğru büyük bir çığ altında kalan 4 kişilik bir grubun parçasıydı. Diğer iki kayakçı yara almadan kurtuldu.

Ölüm nedeninin belirlenmesi için otopsi yapılacak.

Son günlerde Alpler'de yoğun kar yağışı birkaç çığa neden oldu. Aralıkla şubat arası kuzey yarımkürede en yoğun sezon.

Alp kurtarma servisi, cumartesi günü Milano Cortina Kış Oyunları'nın bazı pistlerine ev sahipliği yapan Trentino Alto Adige ve Lombardiya bölgelerinde kayak yapan üç kişinin öldüğünü bildirdi.

fdvgth
Avrupa Çığ Uyarı Servisi'nin tahminine göre Alpler'de çığ riski yüksek (Avrupa Çığ Uyarı Servisi)

Kadınlar Alp disiplini kayak müsabakalarının düzenlendiği Cortina d'Ampezzo'ya yakın Dolomit Dağları'ndaki Marmolada bölgesinde iki çığ meydana geldi.

Geçen ay,  Fransız Alpleri'ndeki çığda Britanyalı bir adam hayatını kaybetmişti. Yapılan açıklamaya göre, 50'li yaşlarında olduğu tahmin edilen kurban, La Plagne'de pist dışında bir grupla kayak yapıyordu.

Kurtarma ekipleri, 12 Ocak'ta yerel saatle öğleden sonra 2'den kısa süre önce çığ ihbarı almış ve hemen bölgeye sevk edilmişti.

Kimliği açıklanmayan adam, 50 dakikalık bir arama sonucunda yaklaşık 2,5 metre karın altında bulunmuştu.

Avrupa Çığ Uyarı Servisi'ne göre, Avrupa'da bu kayak sezonunda çığlarda en az 66 kişi hayatını kaybetti.

Risk tahminleri yapan kuruluş, kar çığlarının Avrupa'da her yıl ortalama 100 can aldığını belirtiyor.

Independent Türkçe 


Suriye ordusu, SDG ile varılan anlaşma uyarınca Haseke çevresinden çekilmeye başladığını duyurdu

SDG’ye bağlı bir grubun Haseke’de ön cephe hatlarından çekildiği an. (Reuters)
SDG’ye bağlı bir grubun Haseke’de ön cephe hatlarından çekildiği an. (Reuters)
TT

Suriye ordusu, SDG ile varılan anlaşma uyarınca Haseke çevresinden çekilmeye başladığını duyurdu

SDG’ye bağlı bir grubun Haseke’de ön cephe hatlarından çekildiği an. (Reuters)
SDG’ye bağlı bir grubun Haseke’de ön cephe hatlarından çekildiği an. (Reuters)

Suriye ordusu Operasyonlar Heyeti, bugün (salı) yaptığı açıklamada, kuzeydoğudaki Haseke kenti çevresinden çekilme sürecinin başlatıldığını duyurdu. Açıklamada, söz konusu adımın hükümet ile Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan anlaşma kapsamında atıldığı belirtildi.

Heyet, Suriye el-İhbariye televizyonunda yayımlanan açıklamasında, ordunun çekildiği bölgelerde İç Güvenlik Güçleri’nin konuşlandırıldığını bildirdi.

Açıklamada, SDG’nin anlaşmayı uygulama konusunda taahhütlerine bağlı kaldığı ve olumlu adımlar attığı ifade edilerek, “Bir sonraki adımı belirlemek üzere izleme ve değerlendirme yapıyoruz” denildi.

Suriye hükümeti ile SDG, geçen ayın sonlarında kapsamlı bir ateşkes, güçlerin ve Kürt idari yapılarının kademeli olarak devlet kurumlarına entegre edilmesi konusunda anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı.

Söz konusu anlaşma; Suriye hükümet güçlerinin, daha önce SDG’nin kontrolünde bulunan kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda yeniden hâkimiyet sağlamasının ardından hayata geçirildi. Anlaşma kapsamında, İçişleri Bakanlığı’na bağlı iç güvenlik güçlerinin, daha önce SDG kontrolünde olan Haseke ve Kamışlı kentlerine girmesi öngörülüyor.

Edinilen bilgilere göre, Haseke–Rakka ve Haseke–Deyrizor yollarının; otobüs, yolcu ve ticari konvoy trafiğine açılması için hazırlıklar yapılıyor. Bu adımın, son güvenlik gerilimleri nedeniyle yaklaşık bir aydır kopuk olan ilin, Suriye’nin diğer vilayetleriyle yeniden bağlantısının kurulmasına zemin hazırlaması bekleniyor.

Ayrıca, güven artırıcı önlemler çerçevesinde 48 saat içinde her iki taraftan bir grup esirin serbest bırakılabileceği, Kamışlı Havalimanı ile petrol sahalarının en geç bir hafta içinde Suriye hükümetine devrine yönelik işlemlerin tamamlanmasının öngörüldüğü belirtildi.

Bu gelişmeler, anlaşmanın ikinci aşamasını oluşturuyor. Bu aşama; petrol kuyuları ile Kamışlı Havalimanı’nın devrini kapsarken, üçüncü aşamada ise devletin sınır kapıları üzerindeki denetimi üstlenmesi planlanıyor. Bu kapsamda özellikle Türkiye ile Nusaybin Sınır Kapısı ile Irak Kürdistan Bölgesi’ne açılan Semalka Kapısı öne çıkıyor.


Suriye ve captagon ile mücadele: Bir yılda neler değişti?

İçişleri Bakanlığı, son operasyonların güney bölgelerdeki Uyuşturucu ile Mücadele Departmanı tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı (AFP)
İçişleri Bakanlığı, son operasyonların güney bölgelerdeki Uyuşturucu ile Mücadele Departmanı tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı (AFP)
TT

Suriye ve captagon ile mücadele: Bir yılda neler değişti?

İçişleri Bakanlığı, son operasyonların güney bölgelerdeki Uyuşturucu ile Mücadele Departmanı tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı (AFP)
İçişleri Bakanlığı, son operasyonların güney bölgelerdeki Uyuşturucu ile Mücadele Departmanı tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı (AFP)

İsmail Derviş

İngiliz gazetesi The Guardian, 2021 yılının mayıs ayı ortalarında, Suriye muhalefetinin Baas rejimine karşı ayaklanmasının patlak vermesinden yaklaşık 10 yıl sonra, “Captagon, Suriye'yi bir uyuşturucu devletine dönüştürdü” başlıklı kapsamlı bir rapor yayınladı.

Raporda, Beşşar Esed'in eski Suriye rejiminin çeşitli uyuşturucu türlerinin imalatı, üretimi ve kaçakçılığına sağladığı resmi destek ele alınıyor. Mahir Esed liderliğindeki 4. Tümen'in subayları tarafından denetlenen laboratuvarlar ve fabrikalar, Suriye'nin güney, orta ve doğu bölgelerine, özellikle de aynı sektörde faaliyet gösteren İran bağlantılı grupların yaygın olduğu bölgelere dağılıyordu.

Ürdün toprakları, eski rejim ve müttefikleri tarafından, öncelikle Arap Körfez ülkeleri ve Mısır'ı hedef alan ‘zehirli maddelerin’ bölgeye kaçak olarak sokulması için kullanıldı. Daha sonra bu ticaret, Avrupa Birliği (AB) ülkelerine yapılan ihracatı da kapsayacak şekilde genişledi.

Ürdün ordusu Suriye sınırında kaçakçılarla mücadele ederken, kaçakçılığı durdurmak umuduyla rejimle yakınlaşma temelli başka bir siyasi yol izledi, ancak bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Eski Suriye rejimi ile Amman arasında 2023 ve 2024 yıllarında resmi ilişkiler kurulmasına rağmen, Ürdün, ‘Suriye ordusu içindeki unsurların Ürdün'e uyuşturucu kaçakçılığını kolaylaştırdığı’ suçlamasının yapıldığı birkaç resmi açıklamada bulundu.

Sonuç olarak Suriye, on yılı aşkın bir süredir uluslararası güvenlik kurumları ve sınır kontrol kurumlarının zihninde, özellikle captagon gibi büyük miktarlarda üretilip piyasalara kaçak olarak sokulan ve Suriye'nin modern tarihini değiştiren ‘Saldırganlığın Caydırılması Operasyonu’ başlatılmadan önce uyuşturucu maddelerin yasadışı akışında büyük rakamlara ulaşan küresel bir uyuşturucu üretim ve kaçakçılığı merkezi olarak anılmaya devam etti.

Uyuşturucu üretimi yüzde 80 azaldı

Suriye ayaklanmasının zaferinden bir yıl sonra, 2025 yılının aralık ayı sonlarında, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) Suriye'deki captagon üretiminin gerçek durumu hakkında bir rapor yayınladı.

Raporda, 2024 yılının aralık ayından bu yana yeni Suriye hükümetinin, captagon üretimi ve kaçakçılığıyla mücadele çabaları çerçevesinde captagon depolamak için kullanılan yaklaşık 15 endüstriyel laboratuvar ve 13 küçük tesisi kapatmış olduğu belirtildi.

dsfvdsv
BM verileri, bu kampanyanın daha önce Şam kırsalında ve Lübnan sınırına yakın bölgelerde aktif olan üretim zincirlerinde önemli bir kesintiye yol açtığını gösteriyor (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) ofisi, Suriye'de captagonun 2024 aralığından önce günlük üretiminin milyonlarca tablete ulaştığını, ancak siyasi değişimin ardından sadece bir yıl içinde Suriye'deki captagon üretiminin yaklaşık yüzde 80 oranında keskin bir düşüş gösterdiğini belirtti. Bu, uzun süredir yasadışı uyuşturucu ihracatında lider konumda olan bir ülkede eşi görülmemiş bir düşüştü.

BM’nin verilerine göre büyük laboratuvarların imha edilmesi, saklanma yerleri ve dağıtım ağlarını hedef alan yaygın baskınlar ve komşu ülkelerle istihbarat alanındaki iş birliği, daha önce Şam kırsalında ve Lübnan sınırına yakın bölgelerde aktif olan üretim zincirlerinin önemli ölçüde bozulmasına yol açtı.

Captagon imparatorluğunun çöküşü

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  Suriye İçişleri Bakanlığı'nın Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi’nden yapılan açıklamada, yeni Suriye'nin artık captagon veya diğer türdeki uyuşturucuların üreticisi veya imalatçısı olmadığı vurgulandı. Son aylarda ele geçirilen miktarların, Beşşar Esed rejiminin çöküşünden önce üretilmiş ve yurt dışına kaçırılmak üzere oldukları belirtilen açıklamada, “Suriye'nin özgürleştirilmesinden sonra, en tehlikeli aşama olan üretim aşamasını sona erdirebildik. Amacımız, eski rejim tarafından kurulan captagon imparatorluğunu yıkmaktı” denildi.

İçişleri Bakanlığı, son operasyonun Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi tarafından güney bölgelerinde yürütülen, uyuşturucu maddelerin ticareti ve kaçakçılığı konusunda uzmanlaşmış bir suç şebekesini hedef alan koordineli bir çaba olduğunu belirtti.

Bu çabalar, Ürdün'e kaçakçılık amacıyla getirilen büyük miktarda uyuşturucu maddenin ve gelişmiş kaçakçılık araçlarının ele geçirilmesinin yanı sıra, bir dizi önemli uyuşturucu kaçakçısının tutuklanmasına da yol açtı. Son ele geçirilenler arasında yaklaşık 2,5 milyon captagon hapı, tahmini ağırlığı 151 kilogram olan 605 torba esrar, 10 silindir helyum gazı, 75 balon, 30 plastik havan topu mermisi, uyuşturucu ile doldurulmuş bu mermileri fırlatmak için kullanılan bir top, bir insansız hava aracı ve iletişim cihazları ele geçirildi. Ele geçirilen tüm eşyalar müsadere edildi ve tutuklananlar, haklarında gerekli yasal işlemlerin yapılması için yetkili adli makamlara sevk edildi.

Uyuşturucuyla mücadele için bölgesel iş birliği

Suriye İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada şunlar yer aldı:

“Birkaç gün önce, 2025 yılının ikinci yarısında Suriye'de uyuşturucuyla mücadele çabalarımızın sonuçlarını açıkladık. Altı aylık bir süre içinde, Suriye topraklarında uyuşturucu ile mücadele çalışmaları kapsamında yaklaşık 25,2 milyon captagon hapı ve 1.750 kilogram esrar ele geçirildi. Bu arada, uluslararası uyuşturucu ile mücadele çabaları sonucunda yaklaşık 23 milyon captagon hapı, 500 kilogram uyuşturucu üretiminde kullanılan hammadde, yaklaşık 54 kilogram kristal metamfetamin ve 229 kilogram esrar ele geçirildi. Ancak, dış veya uluslararası uyuşturucu ile mücadele çabalarına en büyük darbe Suriye ve Türkiye arasında vuruldu. Bu iki ülke, 14 milyon captagon hapına el koymayı ve kaçakçılık şebekelerinin yaklaşık 26 üyesini tutuklamayı başardı. Suriye ve Irak arasında yaklaşık 6 milyon hap ve 119 kilogram esrar ele geçirildi ve kaçakçılık şebekelerinin yaklaşık 31 üyesi tutuklandı.”

sdcfrgt
Bu çabalar, bir dizi önemli uyuşturucu kaçakçısının tutuklanmasına yol açtı (AFP)

Bakanlık Suriye ile Suudi Arabistan arasındaki iş birliği kapsamında Suriye ile Kuveyt arasında yaklaşık 1,2 milyon captagon hapı ve 100 bin larica hapı, Suriye ile Ürdün arasında ise Brezilya'dan gelen 1,094 milyon hap ve 153 kilogram kokain ele geçirildi. Bu çabalar sonucunda yaklaşık 230 bin captagon hapının ele geçirildiğini ve kaçakçılık ağlarıyla temas halinde olan üç kişinin tutuklandığını kaydetti.

Çözümlerin önündeki engeller

Öte yandan Suriyeli gazeteci Abdullah Muslim, tüm verilerin önceki rejim dönemine kıyasla uyuşturucu kaçakçılığında önemli bir düşüşe işaret ettiği değerlendirmesinde bulundu. Müslim’e göre bu düşüş, güvenlik kampanyaları ve daha önce üretim, depolama veya transit merkezleri olarak kullanılan belirli geçiş noktaları ve bölgelerdeki daha sıkı kontrollerle kesinlikle ilişkilendirilebilir. Ancak, bu çabalar bu tehlikeli olgunun sona erdiği anlamına gelmez. Uyuşturucu kaçakçılığının tamamen ortadan kaldırılmasını engelleyen yapısal zorlukların halen olduğunu ifade eden Müslim, “En önemlisi Lübnan sınırının net bir şekilde belirlenmemiş olması, bu da kaçakçılık ağları tarafından istismar edilen coğrafi boşluklar yaratıyor. Bunun yanında sınır kontrolündeki zayıf teknik ve teknolojik kapasite, yetkililerin özellikle de geleneksel yöntemlerle güvenliğini sağlamak zor olan dağlık ve engebeli bölgelerde sızma ve kaçakçılığı kontrol etme yeteneğini sınırlıyor” ifadelerini kullandı.

Sadece rakamlara odaklanmak yeterli mi?

Öte yandan insan hakları savunucusu ve gazeteci Büşra Salih, “Sadece rakamlara odaklanmak yeterli değil. Bu, bağımlılığın önlenmesi ve sosyal tedavisi için politikalarla dengelenmeli. Çünkü iç kaçakçılıktan etkilenen topluluklar, halk sağlığı ve aile istikrarı açısından bu yasadışı endüstrinin sonuçlarından mustarip olmaya devam ediyor” yorumunda bulundu.

Salih, “Güvenlik çabaları önemli olsa da yıllardır uyuşturucunun ve Suriye şehir ve köylerinde kaçakçılık ağlarının gayri resmi işgalinin zarar verdiği toplulukları rehabilite etmek için programlarla desteklenmesi gerekir” diye ekledi.

Çok cepheli bir savaş

Sonuç olarak, gözlemciler Suriye'nin bir yıl içinde bölgenin en büyük uyuşturucu ihracatçılığından, uyuşturucu kaçakçılığı ağlarıyla mücadelede lider konuma gelmesinin, ülkenin modern güvenlik ve ekonomi tarihindeki en dramatik değişimlerden biri olduğunu düşünüyor. BM’ye göre yeni devlet, savaş ekonomisini finansman operasyonlarına bağlayan yasadışı üretim sistemini ve modern ve sofistike üretim üslerini ortadan kaldırmayı başardı. Ancak, en acil yanıt bekleyen soru, yeni kaçakçılık yöntemleri ve geleneksel güvenlik çerçevesinin dışında uyuşturucu ile mücadele çabalarına toplumun gerçek katılımını sağlama ihtiyacı karşısında bu dönüşümün sürdürülebilirliği olmaya devam ediyor.