‘Büyük Lübnan’ı reddeden Hıristiyanlar kimlerdi?

Sedir ağacı simgesini patriklik tacı üzerinde kullanan ilk isim Maruni Patriği Sarkis Rizzi oldu

Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)
Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)
TT

‘Büyük Lübnan’ı reddeden Hıristiyanlar kimlerdi?

Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)
Doğu’daki Fransa dostu Patrik Elias Howayek (Sosyal medya)

Tony Boulos
Bazı düşünürler, 1920 yılında ‘Büyük Lübnan Devleti’nin ilan edilmesinin, Hristiyanlar tarafından yapılan büyük bir hata olduğunu, çünkü Lübnan’ın kuruluşundan bu yana hiçbir zaman siyasi istikrara kavuşamadığını ileri sürmüşlerdir. 1861 yılında o dönem Hristiyanların nüfusunun yüzde 80'ini oluşturduğu Cebel-i Lübnan Sancağı dışında Lübnan’ın diğer vilayetleri Osmanlı Devleti’ne sadık kaldılar.
O zamanlar Hristiyan Maruniler arasında genel eğilim ‘Büyük Lübnan’ın kurulmasından yana olsa da, birkaç Maruni lider, gelecekte Müslüman nüfusun artabileceği ve bağımsız Hıristiyan Lübnan'ın yok olabileceği konusunda uyarıda bulundular. Aralarında Piskopos Ignatius Mubarak, Filozof Süleyman el-Bustani ve diğerlerinin de bulunduğu bu Maruni liderler, Hristiyanlar için demografik bir tehdit oluşturmayacak şekilde ulusal ve sosyal güvenlik açısından hayati önem taşıyan bazı alanlarla sınırlı olmak kaydıyla yeniden ‘Küçük Lübnan’ olarak ‘hatanın’ düzeltilmesini talep ettiler. Ancak taleplerine karşılık verilmedi.
Fransız manda yönetimi ile Maruni siyasi ve ruhani liderlerin, Patrik Elias Howayek ve Hıristiyan liderlerle ilişkilere açık olan Müslüman Şeyh Muhammed el-Cisr'in 1932'de Hristiyan temsilcilerin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı'na gelmesini reddetmeleri, Müslümanlar için büyük bir şoktu. Yetkili makam, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılmasını engellemek için Anayasa’yı askıya aldı ve parlamentoyu feshetti. Böylece Cisr’in cumhurbaşkanı olması engellendi.

Tarihi bir hata mıydı?
Akademisyen ve araştırmacı Louis Saliba, Büyük Lübnan’ın kurulması konusundaki bölünme problemini, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki bölünme olarak gösteren klasik söylemin ötesine geçerek ve özellikle Büyük Lübnan’ı destekleyen Maruniler ile reddeden Rum Ortodokslar arasındaki tutumları ortaya koyarak açıklamaya çalıştı. Saliba ayrıca Maruni topluluğunun içindeki farklı konumları ve bunun nedenlerini, ayrıca 1920-1926 yılları arasında ortaya çıkan ve Maruniler arasında kafa karışıklığına ve ‘Büyük Lübnan’ın ilanı tarihi bir hata mıydı?’ şeklinde cesurca bir soru sorulmasına neden olan Fransız politikasının yeni kurulan devlete karşı tutarsızlığına değindi.
Marunilerin tarıma uygun ve stratejik öneme sahip topraklar edinmek istediklerini söyleyen Saliba,  “Bu yüzden kendi lehlerine olan demografik yapıyı kaybettiler. Müslümanlar ise Arap ve İslam köklerinden koptuklarını ve Müslüman kimliklerini kaybettiklerini hissettiler. Marunilerin üzerlerinde baskı oluşturmalarından korkan Ortadokslar ise bu duruma içerlediler. Lübnan’ın tarihi, Büyük Lübnan'ın kuruluşundan bu yana, iki ünlü sözleşme; ‘Ulusal Pakt’ ve ‘Taif Anlaşması’ tarafından engellenemeyen kargaşa, gerilim ve savaşlar üreten mezhepsel çatışmalara tanık oldu. Batı dünyasının bu ikilemi, çoğulculuğu korurken laik ya da sivil bir toplum haline gelerek çözebildiğini vurgulayan Saliba, Lübnan'ın bir mezhep devleti olarak yola devam etmesinin siyasi, sosyal ve dış ilişkilerde daha fazla karmaşa ve soruna yol açtığının altını çizdi.

Suriye ile birleşme
Lübnan Üniversitesi Edebiyat ve İnsani Bilimler Fakültesi'nde tarih profesörü olan Dr. İmad Murad konuya ilişkin değerlendirmesinde, Büyük Lübnan'a karşı çıkan bir Hıristiyan akımının olmadığını, bunun yerine resmi statüye sahip olmayan kişilerin buna karşı çıktıklarını söyledi. Bu kişilerin, aralarında Patrik Elias Howayek'in kardeşinin de bulunduğu Paris Barış Konferansı'na katılan ve Fransızlar tarafından tutuklanan dördüncü heyetten olduklarına inandığını belirten Dr. Murad, Cebel-i Lübnan Sancağı’ndan manda yönetimine muhalif olan ve bağımsızlık talep eden çok sayıda Hıristiyan ve Müslüman’ın ya hapse atıldığını ya da sürgüne yollandığını kaydediyor.
Dr. Murad şöyle devam ediyor:
“Ortodokslar, bir mezhep olarak Büyük Lübnan tarafındaydı. Sadece bazı bireysel itirazlar yapıldı. Bu da gerçekten farklı bir izlenim verdi. Büyük Lübnan'ı reddedenler, Marunilere ve Ortodokslara bağlı partiler veya akımlar değil, bireylerdi. Bazı Maruni isimler, belirli bir inanca dayalı olarak Suriye ile birlik veya onunla federal bir yapı oluşturulmasını talep ettiler. Diğerleri, bir mezhebin diğerine hâkim olması korkusuyla Suriye ile birlik talep ettiler. Birlik çağrısı yapan önde gelen isimler arasında Şükrü Ganem, İskender Amor, İbrahim Neccar, el-Huri Habib Estephan, Esad Dagir ve Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi (SSMP) kurucusu Antun Sadi’nin babası Halil Sadi vardı.

Patriklik tacı üzerindeki sedir ağacı sembolü
Buna karşın Ortodoksların Büyük Lübnan’ın ilanına karşı olduklarını düşünen yazar Dr. Antun Necm,  “Paris Barış Konferansı’na katılan ikinci Lübnan heyetine Patrik Elias Howayek’in başkanlık ettiği gün, Lübnan'ın kuzeyindeki Akkar bölgesi sakinleri, yüzde 97'sinin Büyük Lübnan'a katılma talebiyle imzaladığı dilekçeler vermiş ve bu dilekçelerin uzunluğu 25 metreye ulaşmıştır. Büyük Lübnan’ın ilanına karşı çıkan Lübnanlı Ortodoksların sayısı, Suriye'de bulunan Ortodoks Kilisesi'nin etkisi ve çoğunluğa sahip Maruniler tarafından asimile edilme korkusu nedeniyle birkaç kişiyle sınırlıydı. Büyük Lübnan'ın ilk cumhurbaşkanı olan Ortodoks cemaatinden Charles Debbas'ın bu göreve gelişi, ‘Büyük Lübnan fikrine katılım oranının ne kadar yüksek olduğunun bir göstergesi olabilir” değerlendirmesinde bulundu.
Halkların kimliği ile devlet arasında yaşanan karmaşaya işaret eden Necm, Büyük Lübnan’ın ulusal düzeyde ilan edilmediğini düşünüyor. Lübnan devletinin 1920 yılında kurulduğunu ve bunun tarihi bir gerçeklik olduğunu vurgulayan Necm, “Bu konuda Lübnan'ın altı bin yaşında olduğunu söyleyen Dr. Charles Malik ile ufak bir anlaşmazlık yaşadım. Onun bahsettiği Lübnan, Sina Dağı ve Toros Dağı gibi bir yer olan Lübnan Dağı (Cebel-i Lübnan)’dır. Bu dağda yaşayan ve Marunilerden oluşan bir grubun, bu isme bağlı kaldığı ve onu salt bir coğrafi isimden toplum ismine devşirdiği doğrudur. Ancak bu, Lübnan’ın iki veya üç bin yıllık bir devlet olduğu anlamına gelmez” ifadelerini kullandı. On yedinci yüzyılda Sedir ağacı simgesini patriklik tacı üzerinde kullanan ilk ismin Maruni Patriği Sarkis Rizzi olduğunu söyleyen Necm, “Bundan sonra Cebel-i Lübnan’da yaşayan ve İncil'i okuyan bu insanlar, ulusal bir kimlikle değil, milli fanatizm olmadan yaşadıkları bir kimlikle Lübnan'a aittiler.

Tek bir devletin halkı
Avukat Mazin el-Garib, Lübnan tarihini Ulusal Pakt felsefesi açısından ele alan tarihçilerin, özellikle de halen aynı fikirde ısrar edenlerin en başında görüş olarak bir hata yaptıklarını düşünüyor. Garib’e göre bunun nedeni, tarihi Lübnan halkını tek bir milletmiş gibi ele almalarının yanı sıra, Lübnan'ın sorunları ve talihsizliklerinin her zaman yurt dışı kaynaklı olduğunu düşünmeleri. Lübnan'da çok sayıda halkın varlığının kesin ve kanıtlanmış gerçek olduğunu vurgulayan Garib, “Lübnan, halkları ortak tarih, din, dil, toprak ve ırkı milliyetçiliğin veya bir ulusun sütunları olarak gören 19. yüzyıl filozoflarının anlayışındaki gibi tarihte tek bir milletten oluşmamıştı. Hatta sübjektif millet anlayışının kurucusu olan Ernest Renan bile tanımına bir arada yaşama iradesi şartı eklemişti” ifadelerini kullandı.
Garib şöyle devam etti:
“Bir Osmanlı Devleti vilayetliğinden değişken merkezi emirliğe, uluslararası vesayet altında Cebel-i Lübnan Sancağı’ndan zorlu Büyük Lübnan'a, bağımsız Lübnan Cumhuriyeti'nden ve bölündüğü savaşlardan Taif Anlaşması’na ve Suriye vesayetine oradan da İran hegemonyasına kadar bu bölgenin sakinleri her zaman bu bölgenin halkları olmaya devam ettiler. Bugün, tamamen iflas eden ‘yalanların yüzüncü yılının’ sona ermesiyle ve Lübnan devletinin çökmesiyle birlikte, insanlar radikal bir çözüme ve onları birbirlerinden koruyacak yeni bir sisteme şiddetle ihtiyaç duyuyorlar. Lübnan, birden çok kimliğe ve kültüre, farklı hedeflere, farklı inançlara ve zıt özlemlere sahip birkaç yapıdan oluşuyor. Bu bir gerçek ve bunun da hiçbir zararı yok. Gerçekler bu temelde ele alınmalıdır. Usta gazeteci Georges Naccache (Fransızca yayınlanan L'Orient gazetesinin kurucusu), 1949 yılında kaleme aldığı ve bu yaraya parmak basan ‘İki kutup tek bir millet oluşturamaz’ başlıklı makalesindeki analiziyle, tek bir ulusun tek bir Lübnan varlığına dönüşmesini engelleyen yapısal sorunun özünü ortaya koyarken Sayın Michel Chiha tarafından tasarlanan Ulusal Pakt felsefesini yıkıp geçmiştir.”



Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.


Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
TT

Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)

Irak Başbakanı Ali Zeydi, yaptığı açıklamada, hükümetinin önceliklerinden birinin savaş ve barış konusunda karar yetkisinin devlete ait olması olduğunu belirterek, silahların anayasal kurumların elinde bulunması gerektiğini vurguladı.

Zeydi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda dün yaptığı konuşmada, “Silahların kontrol altına alınması ve savaş ile barış kararının devlete ait olması alanındaki uygulama adımları doğru yönde ilerliyor. Bu, kurumlar devletinin inşasının, egemenliğin korunmasının ve istikrarın tesis edilmesinin temelidir” ifadelerini kullandı.

Başbakan, Irak’taki uluslararası koalisyon misyonunun sona ermesinin stratejik ortaklarla ilişkileri yeni bir aşamaya taşıdığını belirterek, askeri iş birliğinden ekonomik ve kalkınma odaklı iş birliğine geçileceğini ifade etti. Zeydi, Irak’ı korumak amacıyla güvenlik ve askeri kapasitenin geliştirilmeye devam edeceğini söyledi.

Irak Başbakanı ayrıca sınırların kontrol altına alınması, açıkların giderilmesi ve aşırılığın gelişebileceği ortamların oluşmasını önlemek için sürekli teyakkuz halinde olunması çağrısında bulundu. Zeydi, Irak’ın diyalog ve diplomasiyi, krizlerin yatıştırılmasını, egemenliğe saygı gösterilmesini, içişlerine müdahale edilmemesini ve iyi komşuluk ilişkilerini destekleyen tutumunu yineledi. Çatışmaların müzakere yoluyla sona erdirilmesi ve savaşların yeniden patlak vermesinin önlenmesi çağrısı yaptı.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)

Zeydi, dünyaya Irak’a daha fazla açılma çağrısında bulunarak ülkesinin güvenlik ve istikrara katkı sunabilecek kapasitede olduğunu belirtti. Ayrıca “Kalkınma Yolu” projesinin önemine dikkat çekerek bunu, “Büyük Fav Limanı’nı Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya bağlayan, ticaret, yatırım ve enerji için stratejik bir koridor” olarak nitelendirdi.

Zeydi, “Irak hiçbir zaman kenarda kalmadı; tarihin kalbi ve bugünün nabzıdır. Geleceğe doğru ortaklık kurmayı hak ediyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise daha önce Bağdat’a doğrudan bir uyarıda bulunarak, “Irak’ın Lübnanlaşmasını önlemek için milislerin silahsızlandırılması” gerektiğini vurgulamıştı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu açıklama, Irak hükümeti üzerindeki silahların devletin kontrolünde toplanması yönündeki baskının arttığı bir dönemde yapıldı.

Rubio, ABD’nin Ali Falih Zeydi hükümetinin devlet otoritesini güçlendirme çabalarına desteğini teyit ederken, silahlı grupların dağıtılması gerektiğini belirtti.

Rubio, güç merkezlerinin çoğalmasının Irak devletinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Zeydi daha önce, silahlı grupların saldırıları durduracağı 90 günlük bir sürecin başlatılmasını ve silahların devlete devredilmesi sürecinin 30 Haziran 2027’ye kadar tamamlanmasını öngören bir plan sunmuştu.