Suriye güç haritasında son 6 ayda değişim yaşanmadı

Şubat ayında Kamışlı kırsalında görülen Suriye, Rusya ve ABD güçleri (AP)
Şubat ayında Kamışlı kırsalında görülen Suriye, Rusya ve ABD güçleri (AP)
TT

Suriye güç haritasında son 6 ayda değişim yaşanmadı

Şubat ayında Kamışlı kırsalında görülen Suriye, Rusya ve ABD güçleri (AP)
Şubat ayında Kamışlı kırsalında görülen Suriye, Rusya ve ABD güçleri (AP)

Suriye’de 2012’den bu yana ilk kez aralıksız 6 ay boyunca askeri temas hatlarında herhangi bir değişiklik yaşanmadı. Rusya’nın 2015 yılı eylül ayının sonlarında Suriye’ye askeri müdahalesinin üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen 185 bin kilometrekarelik Suriye toprağı halen 3 nüfuz bölgesine ayrılmış durumda: Ülke topraklarının üçte ikisi, Rusya ve İran destekli Suriye hükümetinin kontrolünde bulunuyor. Suriye topraklarının dörtte birini oluşturan kuzeydoğudaki bölgeler ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon destekli Arap ve Kürt savaşçıların bir araya geldiği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) denetiminde bulunuyor. Türk ordusunun desteklediği savaşçı gruplar ise ülkenin kuzey ve kuzeybatısındaki toprakları kontrol ediyor.

Geri çekilmenin ve gücün zirvesi
Suriye’deki askeri güç haritasında geçtiğimiz 9 yılda büyük değişiklikler meydana geldi. Suriye merkezli Cusur (Köprüler) Araştırma Merkezi’ne göre, Mart 2011’de barışçıl protestoların silahlı hareketlere dönüşmesinin ardından rejim, 2012’nin sonunda bu toprakların üçte birini zar zor kontrol edebiliyordu. Silahlı muhalefet ise tüm oluşumlarıyla birlikte toprakların diğer üçte ikisini kontrol ediyordu. Rejimin 2015-2016 arasında kontrol ettiği toprakların oranı dörtte bire düştü.
2015 yılının ortalarında muhalif grupların kontrolü, hükümet güçlerinin geri çekilmesi zirveye ulaştı. Cusur Araştırma Merkezi, bu dönemle ilgili değerlendirmesinde, “Rejimin kontrolü artmadan önce bile muhalefetin kontrolü büyük ölçüde azaldı. Zira 2013’ün sonlarında DEAŞ’ın sahaya bir aktör olarak çıkması askeri oyun kurallarının değişmesine yol açtı. Nitekim DEAŞ rejimin bölgelerine kıyasla muhalefetin denetimindeki bölgeleri hızla yutmaya başladı. 2015 yılında örgüt Suriye topraklarının yarısından fazlasını kontrol eder hale geldi” ifadelerine yer verdi.
ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon güçlerinin Eylül 2014’te DEAŞ’a karşı savaş başlatmasıyla birlikte Kürt YGP güçleri aşamalı bir şekilde rejimin denetimindeki bölgelere yerleşti. Ekim 2015’te Uluslararası Koalisyon desteğiyle DEAŞ’a karşı savaşta çatı örgütü olarak Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kuruldu. SDG aşamalı olarak 2016’da Suriye toprağının yüzde 15’inde, 2017’de yüzde 20’sinde ve 2018’in ikinci yarısında yüzde 27’sinde kontrolü ele geçirdi. Geçen yılın sonbaharında bu oran çok az ölçüde düştü.
Muhalefet 2015’ten sonra yeni hiçbir bölgeyi ele geçiremedi. Elbette Türkiye’nin müdahalesiyle halihazırda kontrol ettiği topraklar bu kapsama dahil değil. Suriye’nin kuzey ve kuzeybatısında yer alan bu bölgeler, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve desteklediği muhalif grupların ortak yürüttüğü Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Barış Kalkanı operasyonları sırasında ele geçirildi.
Rus yetkililer, birçok münasebetle yaptıkları açıklamalarda, Eylül 2015’te ordularının müdahalesinden Suriye hükümet güçlerinin ülke topraklarının yüzde 10’undan fazlasını kontrol etmediğini dile getiriyorlar. Akabinde hükümet güçleri Rus kuvvetlerin desteğiyle birlikte aşamalı olarak daha fazla ilerlemeye başladı ve rejim 2018’den bu yana toprakların üçte ikisini kontrol ediyor.

Savaşlar ve anlaşmalar
Askeri operasyonlar 2012 ve 2016 arasında güç bölgelerinin ve temas hatlarındaki değişikliklerin temelini teşkil ediyordu. 2017’nin başında Rusya, Türkiye ve İran arasında Astana süreci başladı. Cusur Merkezi’ne göre, bu sürecin başlaması, Aralık 2016’da muhalefetin stratejik Halep kentini kaybetmesinden sonra gelir. Süreç askeri operasyon planlarının yeniden düzenlenmesinde etkili oldu. Zira süreç, tarafların hızlı bir uzlaşı yapmada başarısızlığını yansıtan mevsimsel bir karaktere dönüştü veya bir tarafın yeni oturum başlamadan hemen önce müzakerelerdeki baskı düzeyini artırmak için kullanıldı.
Askeri operasyon yöntemleri, hava saldırıları ve varil bombalarının yanı sıra bazı taraflar özellikle de hükümet geçleri diğer araçları kullanarak nüfuz alanını genişletti. Bu araçların en önemlisi kuşatmaydı. Rejim Şam Kırsalı, Şam ve Humus’ta bu yöntemi uygulayarak kuşatma altındaki yerel taraflarla uzlaşı anlaşmaları yaptı. Bu anlaşmaların çoğu bölgedeki savaşçıların kuzeye doğru kaydırılması ve bu bölgelerin rejimin kontrolüne geçmesiyle sonuçlandı. Cusur Merkezi’nin değerlendirmesinde, “Yerel aktörler ile bazen dışardaki arabulucuların da katılımıyla yapılan anlaşmalar, rejimin güç haritasını genişletti. Nisan 2017’de Rusya’nın bölgesel himayesinde yapılan 4 Şehir Anlaşması, rejim ve muhalifler arasındaki güç dengesini önemli ölçüde değiştirdi. Nitekim bu anlaşmayla birlikte muhalif güçler, İdlib kırsalındaki Kefraya ve Feva beldelerinin boşaltılması karşılığında Şam kırsalındaki Zebdani ve Madaya kentlerinden çıktı” ifadesini kullandı.
Suriye sahasında zaman zaman yapılan uluslararası anlaşmalar da yerel aktörler arasında savaş olmadan güç haritasında değişimlere yol açtı. Örneğin Rusya ve ABD’nin 2018 ortalarında yaptığı anlaşma sonucu Rusya destekli hükümet güçleri Dera ve Kuneytra’yı aldı. Aynı şekilde Fırat’ın doğusundaki Barış Pınarı Harekatı kapsamında Türkiye ve ABD anlaşması ile Türkiye sınır hattına yerleşti. Ankara ve Moskova arasında yapılan anlaşmalar sonucunda da ülkenin kuzeybatısındaki durum kontrol altına alındı.

Uzayan donukluk
Cusur Merkezi’nin hazırladığı Ağustos 2020 askeri güç haritasına bakıldığında Şubat ayından bu yana çatışma tarafları arasında bir durgunluğun olduğu görülüyor. Muhalifler yüzde 10.98’lik bir alandaki denetimini koruyor. Bu alanlar, Ürdün-Suriye-Irak sınırının Suriye tarafındaki ABD Tanf Üssü’nü de kapsıyor. Aynı zaman diliminde, Suriye hükümeti kontrol ettiği yüzde 63.38’lik alanı, SDG de yüzde 25.64’lük alanı korumaya devam ediyor. Cusur Merkezi’nin değerlendirmesinde, “Şubat 2019’dan beri DEAŞ’ın Suriye toprakları üzerinde hiçbir askeri kontrolü kalmadı” ifadesi kullanıldı. Ancak Fırat’ın doğusunda ve Suriye çölünde örgüt hücreleri halen bulunuyor.
Suriye krizinin başlangıcından bu yana ilk kez temas hatlarının 6 ay boyunca korunmasının arkasında Türkiye, ABD ve Rusya’nın Suriye’nin kuzeydoğusuyla ilgili imzaladığı anlaşmalarla bağlantılı olarak iç ve dış bir dizi etken bulunuyor. Bu çerçevede Moskova ve Ankara’nın İdlib ile ilgili yaptığı anlaşma, koronavirüs salgını ve ABD’nin Ceaser Yasası kapsamında uyguladığı yaptırımlar sonucu Şam’ı vuran ekonomik kriz gösterilebilir.

Zor uzlaşı
2017’nin ortasında ABD ve Rusya orduları çatışmasızlık anlaşması imzaladı. Bu anlaşmanın içeriğinde tarafların karşılıklı olarak Suriye içindeki hareketlerini bildirmesini öngören bir koordinasyon kuruldu. Bunun için de görece bir şekilde temas hattı olarak Fırat Nehri seçildi. Buna göre Fırat’ın doğusunda ABD ve müttefikleri, batısında ise Rusya ve müttefiklerinin yer alması kararlaştırıldı. ABD Tanf Üssü ve Münbiç’in batısında kalmasına karşılık, Suriye hükümeti Fırat’ın doğusundaki Kamışlı ve Haseke’deki güvenlik noktalarındaki varlığını korudu.
Temas hatları Ekim 2019’a kadar nispeten istikrarlı kaldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın güçlerini Türkiye sınırından çekmesi, Türk ordusunu desteklediği muhalif gruplarla birlikte başlattığı Barış Pınarı Harekatı ile Tel Abyad ve Rasulayn arasında ilerleme konusunda cesaretlendirdi. Türk ordusunun ilerlemesi üzerine SDG, Şam’a başvurdu. İki taraf arasında yapılan anlaşma sonucu Suriye ve Rus ordusu Türkiye’nin boşalttığı bölgelere yaklaşık 10 bin asker konuşlandırdı ve Halep-Kamışlı yolunda Rus helikopterlerin eşliğinde Rusya-Türkiye ortak devriye faaliyetleri başladı. Ayrıca Suriye Sınır Muhafızları, Türkiye sınırında Barış Pınarı bölgesi dışında kalan bölgelere konuşlandı.
Trump, çekilme kararı sonrasında yaptığı ikinci bir açıklamada 500 Amerikan askerinin Fırat’ın doğusunda ve 100 askerin de Tanf Üssü’nde kalmaya devam edeceğini açıkladı. Bu açıklamayla birlikte Fırat’ın doğusunun çeşitli taraflar arasında nüfuz bölgelerine dönmesi, kafa karışıklığını da beraberinde getirdi. Bu da ABD ve Rusya’nın iki ordu arasında ‘çatışmasızlık’ anlaşmasını teyit etmesini gerektirdi. Geçtiğimiz aralık ayında yapılan ‘çatışmasızlık’ anlaşması yenilendi.
Rusya’nın bir taraftan yerel sakinleri silah altına alma çabalarını yoğunlaştırırken, diğer taraftan üs ve kontrol noktası kurarak, Rakka ve Haseke’de devriye icra ederek veya Irak sınırına ulaşmaya çalışarak karada ‘çatışmasızlık’ anlaşmasını test etmesi dikkat çekiyor. ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie, Haziran ayında yaptığı açıklamada, Uluslararası Koalisyon’un Rusların bölgeye askeri teçhizat yığdığını gözlemlediğini ve Rusya’nın Kamışlı Havalimanı’nda üs kurduklarından haberdar olduklarını belirtti. ABD tarafı, Rusya’nın varlığının “çalışmalarını zorlaştırdığını” kaydetmişti.
Haziran sonuna doğru Rus kuvvetleri Uluslararası Koalisyon’un bölgelerine girmeye başladı. Bu, Uluslararası Koalisyonu kasıtlı bir biçimde bölgeden “kovma” hamlesinin bir parçasıydı. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O'Brien, önceki gün yaptığı açıklamada, Suriye’de Rus askeri aracın kendi araçlarına çarpması konusunda ABD’nin Rusya’ya endişelerini aktardığını söyledi. O'Brien, Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında, “Durum kendilerine tüm açıklığıyla (Rusya’ya) iletildi. Bu uygun bir düzeyde yapıldı” dedi. Ancak Moskova anlaşmaya halen bağlılığını sürdürüyor ve İsrail’in Deyrizor kırsalında İran mevzilerine hava saldırıları düzenlemeye devam ettiği bir dönemde Şam’dan bu anlaşmaya bağlı kalmasını istiyor.

Kırılgan ateşkes
Geçtiğimiz iki yıllık süre zarfında, hükümet güçleri İran ve Rusya’nın desteğiyle, İdlib ve kırsalı, Hama, Halep ve Lazkiye’yi içine alan “Kuzey Üçgeni”ne çok sayıda saldırı düzenledi, Hama’nın kuzeyi ile Halep’in batısında ilerledi, Halep-Şam otoyolunu açtı ve Türkiye ile Rusya’nın Soçi Anlaşması uyarınca ‘gerilimi azaltma’ bölgesi içinde yer alan Serakib’de kontrolü ele geçirdi. Bununla birlikte Suriye hükümet güçlerinin ocak ayı sonunda İdlib’in güneyindeki Maarrat en-Numan’ı ele geçirmesi üzerine Türk ordusu Şubat ayında Suriye’nin kuzeybatısına benzeri görülmemiş bir takviye hareketi başlattı. Cusur Merkezi’ne göre bu kapsamda Türkiye, TSK bünyesindeki Özel Kuvvetler Komutanlığı'na bağlı binlerce asker tanklar, zırhlı araçlar, topçu ve füze birlikleri eşliğinde Suriye topraklarına gönderdi. Çok sayıda kaynak TSK’nın hükümet güçlerini ülkenin kuzeybatısındaki operasyonlarını sürdürme noktasında “caydırmak” için İdlib ve kırsalına 12 binden fazla asker ve binlerce askeri araç konuşlandırdığını bildirdi.
Mart başında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Moskova’da İdlib’de gerilimin düşürülmesi için bir anlaşma imzaladı. Anlaşmada Halep-Lazkiye otoyolunun (M4) güney ve kuzey tarafında 6’şar kilometre derinlikte bir koridorun oluşturulmasına karar verildi. Bunun amacı, Rus ve Türk savunma bakanlıkları arasındaki iletişim kanalları üzerinden güvenli geçiş çalışmalarını koordine etmek ve Halep-Lazkiye otoyolunda Serakib’in batısındaki Ternaba beldesinden Ayn el-Hur beldesine uzanan hatta Türkiye ve Rusya arasındaki ortak devriyeleri başlatmaktı.
Rusya ve Türkiye ortak devriyeleri Halep-Lazkiye otoyolunda birçok saldırıya uğradı. Hükümet güçleri ve muhalif güçler de İdlib’in güneyinde karşılıklı saldırılar düzenliyor. Bunun yanı sıra zaman zaman hava saldırıları gerçekleşirken, İdlib’deki radikal güçler drone’lar ile hedef alınıyor. Ancak bazı ihlallere rağmen ateşkes halen devam ediyor. İki taraf şimdiye kadar 25 kez ortak devriye gerçekleştirdi. Özellikle iki tarafın ordularının ortak tatbikatlar düzenlemesi “terörle mücadelede” ortak çalışmaya zemin hazırlıyor. Siyasi olarak, iki taraf Astana formatı kapsamında Cenevre’deki Suriye Anayasa Komitesi çalışmalarını desteklemeye devam ediyor.

Koronavirüs salgını
Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu mart ayında, Şam’a giderek, Rusya ve Türkiye’nin imzaladığı anlaşmaya bağlı kalmanın ve koronavirüs salgınının yayıldığı bir süreçte kapsamlı bir savaştan kaçınmanın gerekliliğine vurgu yaptı. Salgının son dönemde kontrol altına alınmasına rağmen ağustos başında Şam’da ve rejimin kontrol ettiği bölgelerde vaka sayılarında büyük bir artış kaydedildi. Virüs son olarak rejim ordusuna ve subaylarına da sıçradı. Salgına ek olarak ekonomik kriz derinleşti, Suriye lirası birçok sebepten dolayı değer kaybetti. Bu sebeplerin başında ABD’nin Haziran ortalarında Ceaser Yasası kapsamında onlarca Suriyeli yetkililere ve şahsiyetlere uyguladığı yaptırımlar geliyor. Washington ayrıca Şam ile normalleşme adımları atmaması ve ülkede yeniden imar faaliyetlerine katılmaması için Arap ve Avrupa ülkelerine baskı uyguluyor. Hatta Ceaser Yasası, ister Suriye uyruklu olsun, ister olmasın imar ve askeri faaliyetlere finansman sağlayanlara yaptırım uygulanmasını öngörüyor. ABD’li yetkililer, bu yaptırımlarla “rejim savaşı kazansa bile barışı kazanmasını engellemeyi, rejimi temas hatlarını değiştirecek askeri operasyonların finansmanında kullanacağı kaynaktan mahrum bırakmayı ve tüm Suriye topraklarında kapsamlı bir ateşkes sağlamayı” amaçladıklarını belirtiyorlar.
Suriye’nin kuzeybatı ve kuzeydoğu bölgelerindeki temas hatlarının akıbeti, Suriye ekonomik krizi ve batı yaptırımlarına karşı nasıl bir yol izleneceği, Anayasa Komitesi çalışmalarının hızı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararının uygulanması gibi konular önümüzdeki saatlerde üst düzey Rus siyasi askeri ve ekonomik heyetin Şam’da yapacağı temaslarda ele alınması bekleniyor. Heyet, Şam ziyareti kapsamında Devlet Başkanı Beşşar Esed ve yardımcılarının yanı sıra üst düzey yetkililerle bir araya gelecek. Bu görüşmenin, Suriye’de üçe bölünen güç haritasında değişikliğin olup olmayacağı yoksa mevcut haliyle mi kalacağı yönünde soruların dile getirildiği bir süreçte gelmesi dikkat çekti.



Husilerin bölgesel düzeydeki faaliyetleri Hudeyde Limanı’nın kurtarılmasına yol açacak mı?

Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
TT

Husilerin bölgesel düzeydeki faaliyetleri Hudeyde Limanı’nın kurtarılmasına yol açacak mı?

Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)
Sana’da İran bayrağını taşıyan Husiler (EPA)

İran ile ABD-İsrail arasında süren savaşın ilk ayının sona ermesiyle birlikte, Husiler de çatışmalara dahil oldu. Örgüt, Tahran’a destek amacıyla İsrail’e karşı roket saldırıları başlattığını duyurdu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bağları bilinen Husilerin bu müdahalesi, Yemen’deki dengelerde derin değişimlerin kapısını aralıyor. Analistler, bu adımın çatışma haritasının yeniden şekillenmesini hızlandırabileceğini ve Kızıldeniz kıyısındaki Hudeyde vilayeti ile limanının kurtarılması amacıyla olası askeri operasyonların yeniden başlamasına yol açabileceğini, hatta daha geniş kapsamlı etkiler doğurabileceğini belirtiyor.

Bu gelişmeler, Birleşmiş Milletler’in (BM) Hudeyde Anlaşmasını Destekleme Misyonu’nu mart sonu itibarıyla sona erdirme kararıyla aynı döneme denk geliyor. Uzmanlar, bunun Batı sahili cephesinin yeniden silahlı çatışma alanına dönme ihtimalini güçlendirdiğini, bölgesel gerilimlerin tırmanması ve barış süreçlerinin yavaşlamasıyla bu riskin arttığını vurguluyor.

Bölgesel ve uluslararası endişeler, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma ihtimaline de odaklanıyor. Bu adımın, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlerinin bir devamı niteliğinde olabileceği ve stratejik deniz geçitlerine baskıyı artıracağı değerlendiriliyor.

Askeri uzman Adnan el-Ceberni, “BM misyonunun çekilmesi ile Husilerin İran lehine yeni bir savaşa girmesi ve bunun Yemen ile bölge üzerindeki muhtemel etkileri, tüm olasılıkları açık bırakıyor” dedi.

El-Ceberni Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Husilerin müdahalesinin, örgütün önceliklerinin ve hareket noktalarının esas olarak İran ve müttefikleriyle bağlantılı olduğunu gösterdiğini belirterek, bunun Yemen halkı ve çıkarları için ciddi bir tehdit oluşturduğunu, ayrıca bölge genelinde de riskleri artırdığını vurguladı.

efdvf
Husilerin bölgesel savaşa dahil olması, Hudeyde vilayetinin ve limanının kurtarılmasına yönelik olası bir operasyona yol açabilir. (Haber ajansları)

El-Ceberni, Husilerin iç politikada ciddi bir tıkanma ve izolasyon yaşadığını belirterek, “Halkın öfkesi ve toplumsal izolasyonları benzeri görülmemiş düzeylere ulaştı. Bu durum, onları dış çatışmalara daha fazla katılmaya zorluyor; bu da örgütün geleceği için yüksek maliyetli olabilir” dedi.

Avrupa Birliği (AB) misyonu ise Husilerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde gemilere yönelik saldırılar düzenleme ihtimalini dışlamayarak, bu bölgeden geçen deniz taşımacılığı için dikkatli olunması uyarısında bulundu.

Öte yandan, BM çatısı altındaki Washington Yemen Araştırmaları Merkezi araştırmacısı Mervan Numan, Hudeyde şehrinin Husilerin elinden alınmasının zamanı geldiğini belirtti. Numan, 2022’de kurulan Başkanlık Konseyi’nin, Yemen krizinin çözümünün ya barış ya da savaş yoluyla olacağını ortaya koyduğunu vurguladı.

Numan, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin yakın zamanda Kızıldeniz’de Husilerin tehditlerine karşı uluslararası bir koalisyon kurulmasını talep ettiğini ve bölgedeki yeni gelişmelerin Hudeyde’nin özgürleştirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti.

Numan, Husilerin DMO’nun yönlendirmesiyle İran’ın bölgesel istikrarı bozma ve genişleme hedeflerine hizmet etmesinin, örgütün sonunu hazırlayan adım olduğunu bildirdi.

dvde
Analistlere göre Husiler en kötü dönemini yaşıyor. (EPA)

Yemenli siyaset yazarı Hemdan el-Aliy, Stockholm Anlaşması’nın sona ermesi ve BM misyonunun çekilmesini, Yemenliler, bölge ve uluslararası toplum için Hudeyde’de devlet kurumlarını yeniden tesis etme ve nihayetinde Sana’ya ulaşma açısından gerçek bir fırsat olarak değerlendirdi.

El-Aliy, Hudeyde ve limanının kurtarılmasının, Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki deniz geçitlerini Husilerin saldırılarından korumaya katkı sağlayacağını belirterek, “Görünüşe göre yeni bir karşılaşma söz konusu… Husilerin herhangi bir yeni ihlali, bu stratejik bölgenin kurtarılmasına yol açabilecek farklı bir aşamayı başlatabilir” dedi.

Yemenli siyaset analisti Abdullah İsmail ise Hudeyde ve Yemen’in diğer bölgelerinin kurtarılması mücadelesinin kaçınılmaz olduğuna dair çok sayıda gösterge olduğunu belirtti, ancak zamanlamanın kritik olduğunu vurguladı. İsmail, “Bana göre Hudeyde ve diğer bölgelerin kurtarılması savaşı gelecekte yaşanacak. Bunun zamanlaması, Husilerin güç toplamasından veya Yemenlileri manipüle etmesinden fayda sağlamalarını önleyecek bir dizi kriter ve düzenlemeye bağlı” ifadelerini kullandı.

İsmail, “Karşı karşıya olduğumuz değişkenler açık; belki de Yemen içindeki ayaklanma belirleyici olacak. Zira birçok kişi grubun kendi eliyle mezarını kazdığını düşünüyor” dedi.

Askerî açıdan ise Yemen Ortak Operasyonlar Komutanı Danışmanı Albay Muhammed Cabir, mevcut yerel ve bölgesel verilerin, ‘İran rejiminin projesiyle sert bir çatışmaya doğru gidildiğini’ gösterdiğini belirtti.

Cabir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Stockholm Anlaşması’nın siyasi ve askerî açıdan çökmesinin ardından Hudeyde ve Batı sahili cephesinin önümüzdeki günlerde açık çatışma alanına dönüşmesine dair net göstergelerin ortaya çıktığını ifade etti.

ervfe
 Batı sahilindeki Ulusal Direniş Güçleri’ne bağlı birlikler (Yemen ordusu)

Cabir, Husilerin 2026 başından itibaren benzeri görülmemiş bir askeri seferberlikle Batı sahilini İran rejiminin bölgesel çatışmalarında kullanılacak bir füze üssüne dönüştürmeyi ve Babu’l Mendeb’i siyasi pazarlık kartı olarak kullanmayı amaçladığını söyledi.

Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-İryani’ye göre, son tırmanışla eş zamanlı olarak, geçtiğimiz hafta DMO liderleri ve uzmanları Sana’ya geldi.

Cabir, meşru hükümet ve askeri komite tarafından, Suudi Arabistan denetiminde yürütülen son hareketlerin, cepheleri ortak bir komuta altında birleştirmek, Husileri caydırmak ve limanları geri almak için ciddi hazırlıklar yapıldığını gösterdiğini belirtti.

Cabir, Husilerin kendi iradeleriyle bölgesel çatışmaya dahil olduklarını, kendilerini DMO ile bağlantılı operasyon odasının bir yürütme aracı olarak sunduklarını ve bölgesel çatışma önceliklerini Yemen’in ve Yemenlilerin çıkarlarının önüne koyduklarını vurguladı. Cabir, bu kararın Husileri hem Yemen halkıyla iç çatışmaya hem de bölgesel ve uluslararası çevreyle doğrudan karşı karşıya bırakacağını, bu durumun örgüt için sonu hızlandırabileceğini ifade etti.


Sisi: Savaşı durdurabilecek tek kişi Trump

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Sisi: Savaşı durdurabilecek tek kişi Trump

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, bölgedeki savaşı durdurabilecek tek kişinin ABD Başkanı Donald Trump olduğunu belirtti.

Sisi, Mısır Uluslararası Enerji Konferansı ve Fuarı (EGYPS) açılışında bölgedeki bu savaşı durdurabilecek tek kişinin Trump olduğunu ifade etti.

Sisi, arz eksikliği ve fiyat artışlarının etkisine dikkat çekerek, petrol fiyatının varil başına 200 doları aşabileceğine dair analistlerin endişeleri ve tahminlerin abartılı olmadığını vurguladı.

Sisi, Ortadoğu’daki karışıklıklar nedeniyle gübre kıtlığı ve bunun sonucunda küresel gıda güvenliği krizinin olası olduğunu söyledi. Sisi, “Zengin ülkeler bunu karşılayabilir, ancak orta gelirli ve kırılgan ekonomiler için bu durum ciddi istikrarsızlık yaratabilir” ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Sisi, Trump’ı Gazze’deki savaşı sona erdirmedeki rolünden ötürü övdü. Sisi, Kasım ayında Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde imzalanan ateşkes anlaşmasından önce de ABD Başkanı’nın tek çözümün kendisi olduğunu söylediğini hatırlattı.

 

Mısır, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınayarak, bölgesel bir savaşın önlenmesi için diplomatik girişimlerde bulundu.

Buna karşılık, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi video konferansla yaptığı konuşmada uluslararası toplumu hayati deniz yollarını korumaya çağırdı ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasını ve enerji altyapısına yönelik saldırılarını kınadı. Budeyvi, İran’ın agresyonunun tüm dünyayı tehdit ettiğini belirtti.

ABD Başkanı Trump, ABD-İsrail savaşının “İran rejiminde değişim” sağladığını ve mevcut liderleri “çok mantıklı” olarak nitelendirdiğini söyledi. Trump, aynı zamanda İranlılarla bir “anlaşma” yapacağını da belirtti.

Trump, Financial Times’a verdiği röportajda, “İran petrolünü ele geçirmek istediğini” ifade ederek, İran’ın petrol ihracat merkezi olan Hark Adası’nı kontrol edebileceğini söyledi. Trump ayrıca, İran Meclisi Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Hürmüz Boğazı’ndan tankerlerin geçişine izin verdiğini belirtti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise ABD’nin aracılar üzerinden ilettiği müzakere mesajlarını “gerçekçi olmayan, mantıksız ve abartılı” olarak nitelendirdi.

Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed Ishak Dar, dün Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanlarıyla yaptığı görüşmelerin ardından, İslamabad’ın önümüzdeki günlerde ABD ve İran arasında “ciddi müzakerelere ev sahipliği yapmaya ve bunları kolaylaştırmaya hazır olduğunu” belirtti. Amaç, süregelen çatışmaya kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulmak.


Sur’daki kontrol noktasına düzenlenen İsrail saldırısında Lübnanlı bir asker hayatını kaybetti

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar (Reuters)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar (Reuters)
TT

Sur’daki kontrol noktasına düzenlenen İsrail saldırısında Lübnanlı bir asker hayatını kaybetti

İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar (Reuters)
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar (Reuters)

Lübnan ordusu bugün yaptığı açıklamada, ülkenin güneyindeki Sur kentinde bir askeri kontrol noktasına düzenlenen İsrail saldırısında bir askerin hayatını kaybettiğini duyurdu.

Bu saldırı, Hizbullah ile İsrail arasında çatışmaların başlamasından bu yana ordu noktalarına yönelik ilk doğrudan hedef alma olarak kayda geçti.

Lübnan ordusu tarafından yapılan açıklamada, el-Amiriye bölgesinde, el-Kalile-Sur yolu üzerindeki bir kontrol noktasının hedef alındığı, saldırı sonucu bir askerin yaşamını yitirdiği ve diğer askerlerin yaralandığı belirtildi. Yaralı sayısına ilişkin detay verilmedi.

2 Mart’ta başlayan çatışmalardan bu yana Lübnan ordusu, güney ve doğu bölgelerinde görev yerleri dışında İsrail ateşi sonucu hayatını kaybeden sekiz asker için taziye açıklaması yayımladı.

Öte yandan, İsrail ordusunun yedi mahalle için tahliye uyarısı yapmasının ardından, bu sabah Beyrut’un güney banliyösüne hava saldırısı düzenlendi. Üç gün aradan sonra bölgeye gerçekleştirilen ilk saldırı sonrası hedef alınan noktadan dumanlar yükseldi. Sürekli saldırılar ve tahliye uyarıları nedeniyle bölge sakinlerinin büyük kısmının daha önce göç ettiği belirtildi.

İsrail ordusu ise yaptığı açıklamada, Beyrut’ta Hizbullah’a ait olduğunu öne sürdüğü ‘altyapı hedeflerini’ vurduğunu bildirdi.

sdvsd
İsrail’in düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar (AFP)

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, X platformundaki resmi hesabından yaptığı açıklamada, Beyrut’un güney banliyölerinde yaşayanlara acil tahliye uyarısında bulundu. Adraee, özellikle Haret Hreik, el-Gubeyri, el-Leyleki, el-Hadath, Burc el-Baracne, Tahvita el-Gadir ve eş-Şiyah mahallelerinin hedef alınabileceğini belirtti.

Adraee açıklamasında, “İsrail ordusu, Beyrut’un güneyindeki farklı bölgelerde Hizbullah’a ait askeri altyapıyı hedef almaya devam ediyor. Size zarar vermek niyetinde değiliz, bu nedenle güvenliğiniz için derhal tahliye olmanız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu dün yaptığı açıklamada, orduya Lübnan’daki ‘tampon bölgeyi genişletme’ talimatı verdiğini duyurdu.

Netanyahu, yayımladığı video mesajda, “Lübnan’da mevcut tampon bölgenin daha da genişletilmesi için orduya talimat verdim” dedi. Bu adımın amacının, Hizbullah mensuplarının olası saldırı riskini tamamen ortadan kaldırmak ve sınır hattında tanksavar füzesi atışlarını engellemek olduğunu ifade etti.