Avrupa Birliği değişen güvenlik ortamına uyum sağlıyor

Arşiv-İHA
Arşiv-İHA
TT

Avrupa Birliği değişen güvenlik ortamına uyum sağlıyor

Arşiv-İHA
Arşiv-İHA

Neil Quilliam
(Londra’daki Azor Stratejik Araştırma Kuruluşu’nun Genel Müdürü Neil Quilliam. Chatham House'da (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı’nda görev yapmaktadır.)

Doğu Akdeniz bölgesindeki çatışma, Avrupa Birliği (AB) ve AB’ye üye devletler açısından gitgide karmaşıklaşıyor. Bu çerçevede çatışma ‘bölgesel güvenlik sorunu, enerji güvenliği sorunu ve göç sorunu’ olmak üzere birbiriyle iç içe geçmiş üç konuyla karakterize edilebilir. AB, bu konuları eş zamanlı ele almak için elinden geleni yapıyor. Öyle ki bunlar arasında, kararlı bir eylem gerektiren son derece hassas bu üç süreç de yer alıyor. Bu gereklilik ise kendi içerisinde AB’nin kapsamı dışında görünüyor.
Bu çerçevede ilk olarak, her şeyden önce AB, sürekli değişen bölgesel güvenlik ortamına uyum sağlamaya devam ediyor. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana, özellikle de Rusya tarafından ortaya koyulan ve devam eden zorluklar karşısında Avrupa kıtası için güvenilir bir güvenlik ortağı olduğunu kanıtlamış olsa da, Barack Obama başkanlığı döneminden beri güvenlik vaatlerini ve dış taahhütlerini büyük ölçüde baltaladı. Donald Trump’ın başkanlık yıllarında durum aynı şekilde devam etti ve belki de daha fazlası yaşandı. ABD dış politikasında Avrupalı ​​müttefikleri bölgesel güvenlik için önemli sorumluluklar üstlenmeye itme yönündeki mevcut eğilim, AB liderliğine büyük zorluklar ve yükler getirdi.
Aynı şekilde Rusya, Avrupalı ​​pozisyonların Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki siyasi ve askeri nüfuzunu yeniden ortaya koyma konusundaki isteksizliğiyle birlikte, ABD’nin diplomatik rolünün azalması fırsatından yararlandı. Aslında ABD’nin geri çekilmesiyle boşalan alandaki varlığını doğrulayan yalnızca Rusya değildi, diğer bölge ülkeleri de bu boşluğu doldurmaya hevesliydi.
Muhtemel Joe Biden yönetimi, AB’ye önceki yönetimlerden daha güçlü diplomatik destek sağlayabilse de AB liderleri, küresel güç dengesindeki yapısal dönüşümün, ABD’nin Avrupa’daki müttefiklere yeterli desteği sağlamak için yeni bir şey getirmeyeceği anlamına geldiğinin tamamen farkındalar.
Bunun sonucunda AB, ilk olarak Rusya’nın askeri maceralarına ve fırsatçı politikasına karşı koymak için her zamankinden daha güçlü ve sert dış ve güvenlik politikaları benimsemek zorunda kaldı. Bununla birlikte AB’nin bazı üye ülkeleri, bazı ikili konularda AB’nin genel gidişatı ile tutarsız olduğu düşünülen politikalar benimsedi. Örneğin Almanya hükümeti, doğal gaz ithalatının yüzde 40’ını sağlayan Kuzey Akım (Nord Stream) hattının sağladığı enerji güvenliği konusunun yanı sıra kısmen iki ülke arasındaki tarihsel ilişkiler nedeniyle, hiçbir şekilde Rusya hükümetine karşı katı bir tavır takınmaktan kaçınmadı.
Özellikle Rusya, yıllar içerisinde kanun maddelerini ve uluslararası normları ceza almaksızın ihlal edebilmeyi hesaba kattığı için, ekonomik yaptırım uygulama tehdidini içeren politikaların benimsenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte (Almanya parlamentosuna karşı siber güvenlik tehditlerinin, Mart 2018’de İngiltere’de yaşanan meşhur bir olayda sinir gazı kullanımının ve son olarak ünlü Rus muhalif Aleksey Navalny olayının yanı sıra) Ukrayna, Suriye ve Libya’daki Rus askeri maceralarının yığılmış etkileri, Almanya’nın görüşünün Avrupalı ortaklarla yakınlaşmasına yol açmış bu da, yeni doğal gaz boru hattı Kuzey Akım -2’nin yeniden gözden geçirilmesi çağrısıyla sonuçlanmıştır. Bu bağlamda Rusya’nın doğalgaz ithalatına olan bağımlılığını kırmak, son zamanlarda yeni bir önem ve ivme kazanmıştır.
Bu arka plan uyarınca Doğu Akdeniz’deki doğalgaz sorunuyla ilgili gelişmeler, AB ve üye ülkeleri için öncelikli konulardan biri haline geldi. Bu bölgedeki doğalgaz rezervleri, Rusya’dan yapılan gaz ithalatına geniş bir alternatif sunuyor ve bu, kelimenin tam anlamıyla AB’nin arka bahçesinde bulunan bir alternatiftir. Ancak bu bölgeden çeşitli Avrupa pazarlarına gaz dağıtımı yalnızca pahalı bir proje olarak görülmüyor. Aynı şekilde durum, bir yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), diğer yandan da Türkiye arasında ‘deniz sınırlarına ve deniz altındaki doğal enerji kaynakları üzerinde egemenlik kurma hususuna’ ilişkin mevcut çatışma durumu göz önüne alındığında, Brüksel tarafından daha güçlü ve daha sürdürülebilir bir siyasi iradenin güvence altına alınmasını da gerektirecektir. Bu çerçevede AB üye devleri olan Yunanistan, Fransa, İtalya ve GKRY çıkarları, Kıbrıs karasularına erişimi güvence altına almayı amaçlayan karşı hamlelerin yanı sıra Türkiye’nin karşıt iddialarına meydan okurken, AB’nin politikalarını da ileriye taşımak üzere hareket ediyor.
Doğu Akdeniz’deki gaz kaynakları, farklı karşıtlıklar yoluyla bu ülkelerin her birinde güvenlik, ticari ve diplomatik çıkarların zengin bir karışımını temsil ediyor. Örneğin Yunanistan ve GKRY, bölgede enerji rezervlerinin geliştirilmesinde ortak maddi çıkarlara sahipken, aynı zamanda münhasır ekonomik bölgenin bulunduğu egemen suları savunmak için çalışarak, piyasalara giden en karlı yolu buluyor. Bu nedenle Ürdün, Mısır, İsrail, Filistin ve İtalya’nın üyeliğiyle Doğu Akdeniz Gaz Forumu, savaş gemilerine eşlik eden arama gemilerini Kıbrıs’ın karasularına göndererek münhasır ekonomik bölgelerin meşruiyetine karşı Ankara tarafından ortaya koyulan zorluklarla birlikte, Türkiye ve Lübnan’ı kasıtlı olarak dışlayarak kuruldu.
Fransa, Girit adasındaki bir askeri üsse 2 ‘Rafale’ uçağının yerleştirilmesine ek olarak bu yılın Ağustos ayında ortak askeri tatbikatlara katılmak amacıyla ‘Lafayette’ firkateynini Doğu Akdeniz’e göndererek, bu çatışmada Yunanistan ve Kıbrıs’ın en önde gelen ve en güçlü müttefiklerinden biri oldu.
Fransız çıkarları, Paris ve Ankara arasındaki yoğun rekabetin yanı sıra, Akdeniz’de daha geniş Fransa stratejisine odaklanarak, Yunanistan ve GKRY ile ilgili farklı bir dizi faktöre dayanıyor.
Fransa dış politikası, Fransa’nın iç bölgelerini göç dalgalarına karşı güvence altına almanın ve Akdeniz boyunca Türkiye ile nüfuz kavgalarından uzak durmanın bir yolu olarak terörle daha iyi şekilde mücadele edebilmeleri için Sahel bölgesindeki hükümetleri destekleyip, petrol ve gaz alanındaki ticari çıkarlarını güvence altına alırken, Libya’da da istikrarı tesis etmeye çalışıyor. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki gaz sorununun ‘Euromed’ bölgesinde Fransa açısından diğer önemli konulardan biri olmasına rağmen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki mevcut rekabet durumu, tüm AB’nin Doğu Akdeniz’deki gaza yaklaşımı üzerinde önemli derecede derin bir etkiye sahip.
Avrupa Konseyi, Türk hükümetinin Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesiyle ilgili olarak, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile Kasım 2019’da bir mutabakat imzalaması sonrasında, ‘Yunanistan ve GKRY’nin egemenlik haklarının doğrudan ihlalini temsil ettiği’ gerekçesiyle mutabakatı hızlı şekilde kınamıştı.
Ancak geçen Ağustos ayında Mısır ve Yunanistan hükümetleri ortak denizcilik anlaşması imzaladığında, Avrupa Konseyi böyle bir adım atmadı. ENİ enerji şirketi aracılığıyla ifade edilen diplomatik ve ticari çıkarları nedeniyle yakın bir zamana kadar Türkiye’nin Libya’daki tavrını destekleyici bir politika benimseyen İtalya hükümeti bile, dış politikalarını AB’nin yaklaşımlarına daha uyumlu olacak şekilde yeniden düzenledi. Fransa ve İtalya dış politikalarının görünürdeki yakınlaşması, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail ile ilgili mevcut bölgesel uyumun arkasında Doğu Akdeniz bölgesinde güçlü bir AB politikalarının kümelenmesiyle sonuçlandı. Libya krizi devam ederken Türkiye, Libya’ya askeri müdahalede bulundu ve bu, durumu tepe taklak etti. Türkiye, Ağustos’un ortalarında Kıbrıs sularına 3 ikmal gemisi eşliğinde Oruç Reis araştırma gemisini ve 2 gemiyi Akdeniz’de keşif ve sondaj faaliyetleri için göndermek gibi sürekli manevralar gerçekleştirdi ve bu da Brüksel’deki AB liderliği açısından tam bir güvenlik sorununa yol açtı.
Yukarıda bahsi geçen durumların yanı sıra her iki kampta iki taraf arasındaki farklılıklara rağmen, Moskova ve Ankara arasında Suriye ve Libya’da belirgin olan yakın işbirliği, özellikle de Türkiye’nin ‘Türk Akım’ boru hattı aracılığıyla Rusya’dan Avrupa’ya gaz geçişi sağlayan bir ülke olması dolayısıyla, gerginlik ve endişelerin ana nedenlerinden birini oluşturuyor.
Son olarak Türkiye hükümeti, Almanya’nın AB içerisindeki en büyük diken olduğuna inanıyor. Ancak Almanya’nın, ‘Ankara’nın Avrupa’ya doğru mülteci akışını engellemeyi bırakacağına dair’ güçlü korkusu, Ankara’ya karşı herhangi bir güçlü önlem karşısında Türkiye’ye bir derece güvenlik sağlıyor. Bu bağlamda Türk hükümeti, meseleleri bu açıdan değerlendirmiş gibi görünüyor. Yunanistan ve GKRY’nın arkadan destek toplamasına rağmen Fransa’nın Türkiye’ye yaptırım uygulama çağrıları, nihayetinde başarısızlığa mahkumdur. AB’nin merkezindeki Berlin ve Paris arasında görünen açık ayrılık, çıkmaza ve muhtemelen eylemsizliğe yol açacaktır. Durum böyle kalırsa Türkiye hükümeti, mevcut rutin bakım işlemlerini tamamladıktan sonra araştırma gemisi Oruç Reis’i tekrar Kıbrıs karasularına gönderecektir.
Belki de Doğu Akdeniz meselesi, nihayetinde AB’nin sert bir güvenlik tepkisiyle birlikte birleşik ve güçlü bir dış politikanın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir sorundu.
Bu bölgenin önemi, ABD’nin AB ülkelerini sorumlulukları üstlenmeye zorlamada azalan rolü nedeniyle arttı. Bu durum da Brüksel’i, benzer Rus kaynaklarına uzun vadeli bağımlılığı kırarak, Doğu Akdeniz kaynaklarından enerji güvenliği yeteneklerini artırmaya itiyor. Yani bu durum, AB’nin Türkiye hükümetinin Akdeniz’deki düşmanca politikalarına kesin olarak yanıt vermeye hazır olduğu anlamına geliyor. Fransa ve AB’ye üye diğer ülkelerin buna hazır olmasına rağmen, özellikle de Türkiye hükümetinin daha fazla mülteci ve göçmeni Avrupa’ya göndermekle tehdit etmeye devam etmesi nedeniyle Almanya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinin, Ankara’yı bölgeden uzaklaştırma riskini göze almaya istekli olacağı belirsizdir veya kesin değildir.



Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Üç önemli tarih arasında Ortadoğu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Tek bir haftada üç önemli tarih: İsrail’deki seçimler, Süveyş Savaşı’nın yetmişinci yıl dönümü ve ABD’deki ara seçimler.

Aralarında bir savaşın yıl dönümü bulunan iki sandık. Esas mesele takvimlerin yakınlığı değil, anlamların kesişimi. Savaşları ‘varoluşsal’ gören bir devletteki seçimler. Savaşlara karar verme, onları bitirme veya durdurma kudretine sahip bir imparatorluktaki seçimler. Ve ilk kurşunu sıkanın son sözü söylemeyebileceğini gözler önüne seren bir savaşın yıl dönümü.

27 Ekim’de İsrail, 7 Ekim saldırıları ile Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar uzanan yansımalarının üzerinden geçen üç yılın ardından sandık başına gidiyor. Askeri haritalar değişti, liderler suikasta uğradı, tesisler yerle bir edildi. Ancak yeni bölgesel düzenin kelimeleri henüz yazılmış değil.

Seçim kampanyasında Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer programını ve füze cephaneliğini yok etmenin de ötesine geçti. Tahran’daki kuşatılmış rejimi değiştirmenin, İran tehdidini ortadan kaldırmanın yolu olduğunu söyledi. Ancak hedef ile uygulama arasında katedilmesi gereken mesafeler var. İran ağır darbeler aldı. Rejimdeki isimlerin yüzleri değişti; liderliğini yeniden düzenledi, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) konumunu güçlendirdi, bölgesel kozlarını kullanmaya devam etti ve yaptırımlarla köşeye sıkışıp daha da hırçınlaştı. Yemen, Lübnan ve Irak’taki kanıtlar çok açık.

Yeni bir raunt, önceki rauntların başaramadığını başarabilecek mi? Amerikan raporları, ara seçimlerden sonra İran’a karşı yeni saldırılar düzenlemek amacıyla hazırlanan ortak askeri planlardan söz etti. Sahadaki hareketlilik ile diplomatik girişimler adeta yarışıyor.

İşte tam bu noktada ikinci tarih devreye giriyor: 29 Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Cemal Abdunnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın denetimini geri almak da dahil olmak üzere farklı hedeflerle Süveyş Savaşı’na girdi. Ordular ilerledi, ancak ABD Başkanı Dwight Eisenhower savaşın durdurulmasını dayattı. Abdunnasır devrilmedi; aksine daha da hırslı hale geldi. Savaş, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşünü ve Amerikan nüfuzunun yükselişini gözler önüne serdi.

Daha önce bu köşede Süveyş ile Hürmüz arasındaki kesişme noktalarına değinmiştim. Ancak Süveyş’in bugünkü yıl dönümü; coğrafya, ittifaklar ve güç dengeleriyle ilgili başka çelişkileri de akla getiriyor. Mısır’ın ulusal güvenliği hâlâ Süveyş Kanalı ile mi sınırlı, yoksa komşu ülkelere, Kızıldeniz’e ve Babu’l Mendeb’e kadar uzanıyor mu? Washington, müttefiki İsrail’in yeni bir savaşa doğru atılmasını durduracak mı, yoksa buna ortak mı olacak? Çin ile Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın krizinden yararlanan Washington gibi, ABD’nin Ortadoğu savaşlarıyla meşgul olmasını kendi nüfuzunu yıpratmak için bir fırsat olarak mı görüyor?

Trump bir Eisenhower değil ve Kongre haritasını gözlüyor; Netanyahu da David Ben-Gurion değil ve Knesset haritasını bekliyor. Yetmiş yıl önce Avrupalı güçlerin nüfuzunu devralan ABD ile bugün müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini söyleyen ABD aynı ABD değil. Birkaç gün önce Tom Barrack, bu dönüşümün ipuçlarını sundu. Geleneksel güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün gözden geçirildiğinden bahsetti; bölge ülkelerini kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almaya ve yeni ittifaklar kurmaya çağırdı. Ayrıca Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’deki Amerikan müdahalelerinin ve rejim değiştirme çabalarının başarısızlıklarını hatırlattı.

Çelişki şu ki; Trump’ın temsilcisi rejim değiştirme deneyimlerinin başarısızlığından bahsederken, Netanyahu İran rejimini değiştirmekten söz ediyor. Bir başka çelişki ise ABD müttefiklerinden kendi ayakları üzerinde durmalarını isterken, askeri kararlarının ve İsrail ile olan ilişkisinin onların güvenliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaya devam etmesi ve Başkanlarının kararları, tweetleri ve ani dönüşleriyle onları şaşırtması.

İşte tam bu noktada üçüncü tarihin önemi ortaya çıkıyor: 3 Kasım. ABD’deki ara seçimler, Kongre’deki güç dengelerini yeniden dağıtabilir ve Trump’ın görev süresinin geri kalanında politikalarını uygulama yeteneğini etkileyebilir. Dış politikanın sadece Kongre seçimlerinin sonuçlarına bağlı kalmadığı doğru; ancak savaş, müzakere, güçler dengesi ve siyasi bölünmelere dair hesaplamalar iç politikadan doğrudan etkilenir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail ve ABD’deki seçimlerin arasında Ortadoğu ülkeleri kendilerini çelişkili ihtimallerin karşısında buluyor: İran’la yeni bir savaş ya da bir uzlaşma; eski ittifakların sürmesi ya da yeniden şekillenmesi; ve müttefiklerin güvenlik yükünü taşıma isteğindeki azalmaya tezat oluşturan bir Amerikan askeri varlığı ile sonuçlarının bedelini ödeyen ortaklarla koordinasyon kurulmadan yürütülen savaşlar.

1956’da Süveyş, uluslararası ağırlık merkezinin Avrupa’dan ABD’ye kaydığını gözler önüne seren bir an olmuştu. Yetmiş yıl sonra ise Washington’ın mirasını devralmaya hazır tek bir güç görünmüyor. Amerika en güçlüsü, Çin ilerliyor, Rusya maceralara giriyor ve bölge ülkeleri yeni bölgesel ittifaklar dokuyarak büyük güçler arasındaki karar alma marjlarını genişletmeye çalışıyor.

Üç tarih ve yetmiş yıl. Seçim süreçleri ve askeri hazırlıklar. Süveyş Savaşı’nda son sözü ilk kurşunu sıkan söylememişti. İsrail ve ABD’deki sandıklar, İran’a yönelik deniz ablukası sandığı, savaş hazırlıkları ve uzlaşma girişimleri arasında; bu kez sonsözü kim yazacak?


Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı

Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı
TT

Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı

Trump, Florida’daki ara seçimlerde erken oy kullandı

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi günü ara seçimlerde oyunu kullandı. Trump, Georgia’da düzenlenen bir seçim mitinginde konuşma yapmadan önce Florida’daki tüm Cumhuriyetçi adaylara oy verdiğini söyledi.

Donald Trump ve First Lady Melania Trump, oylarını kullanmak üzere West Palm Beach’teki Palm Beach County Seçim Denetleme Kurulu ofisine birlikte geldi. Başkan, sabah saatlerini yakındaki golf sahasında geçirmişti.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Trump, oyunu kullandıktan sonra gazetecilerin seçmenler açısından öne çıkan konulardan biri olan yolsuzluk hakkındaki sorularını yanıtlarken, yolsuzluğun Demokratların kontrolündeki bölgelerde ve şehirlerde yaşandığını söyledi.

ergvr
ABD Başkanı Donald Trump ve First Lady Melania, ABD'nin Florida eyaletinde 2026 ara seçimleri için oylarını kullandı. (Reuters)

West Palm Beach’te, Mar-a-Lago’daki ikametgâhının yakınında bulunan oy kullanma merkezinde konuşan Trump, “Gerçek yolsuzluğa bakmalısınız. Bu, Demokratların yolsuzluğu” dedi.

2020 başkanlık seçimlerindeki yenilgisini kabul etmeyi uzun süre reddeden ve seçimlerde geniş çaplı usulsüzlük yapıldığına ilişkin hiçbir temeli olmayan iddialar ortaya atan Cumhuriyetçi milyarder, cumartesi günü bu konuda yeni suçlamalarda bulundu. Trump, Demokratların çoğunlukta olduğu Los Angeles kentinde geçersiz oy pusulalarının bulunduğunu öne sürdü.

Genellikle Beyaz Saray’ı elinde bulunduran parti açısından olumsuz sonuçlanan ara seçimlere 10 gün kala Trump, kamuoyu yoklamalarında oy oranlarının gerilemesiyle karşı karşıya. Anketler, Trump’ın Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu, hatta Senato’daki kontrolü bile kaybedebileceğine işaret ediyor.

Kongrede çoğunluğu sağlayamaması durumunda 80 yaşındaki Trump, görev süresinin son iki yılında yasama programını hayata geçirmek için manevra alanı bulmakta zorlanacak.

Trump ayrıca, Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana kendisinin ve yakın çevresinin aile holding şirketi aracılığıyla gerçekleştirdiği ticari anlaşmaları mercek altına almak istediklerini açıklayan Demokratların çok sayıda kongre soruşturmasıyla da karşı karşıya kalabilir.


Beklenen saldırı dalgası İran savaşını sona erdirebilir mi?

Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)
Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)
TT

Beklenen saldırı dalgası İran savaşını sona erdirebilir mi?

Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)
Ortadoğu üzerinde gündüz devriye uçuşu yapan ABD’ye ait iki A-10 tipi savaş uçağı. (CENTCOM)

ABD’nin İran’a yönelik geniş çaplı saldırıları yeniden başlatmaya hazırlandığı görülüyor. Ancak uzmanlara göre taraflardan herhangi birinin yıkıcı savaşı askerî yollarla kesin bir sonuca ulaştırması pek olası değil.

ABD ve İran güçleri, ticari gemilere yönelik saldırıların öne çıktığı bir çatışma düzenine yerleşmiş durumda. ABD, İran limanlarına abluka uygulamaya çalışırken, İran İslam Cumhuriyeti ise stratejik öneme sahip Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi hedefliyor.

İki ülke de eylül ayının başından bu yana kara hedeflerine yönelik büyük çaplı saldırılar düzenlemedi. Ancak bu durum yakında değişebilir.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Brookings Enstitüsü Dış Politika Programı Direktörü Susan Maloney ajansa yaptığı açıklamada, “Şu anda ara seçimlerin hemen ardından saldırıların düzenlenebileceğini düşünüyorum” dedi. Maloney, 3 Kasım’da yapılacak ABD ara seçimlerine işaret etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 28 Şubat sabahı Mar-a-Lago’da, CIA Direktörü John Ratcliffe, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles ile birlikte İran’a yönelik “Destansı Öfke” operasyonunun başlangıcını takip ediyor. (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 28 Şubat sabahı Mar-a-Lago’da, CIA Direktörü John Ratcliffe, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles ile birlikte İran’a yönelik “Destansı Öfke” operasyonunun başlangıcını takip ediyor. (AP)

Maloney, Ortadoğu’ya ek ABD askerî birlikleri ve teçhizatının sevk edilmesi, bölgedeki Amerikalılara yönelik uyarılar ve İsrail ordusunda alarm seviyesinin yükseltilmesi gibi olası saldırılara işaret eden gelişmelere dikkat çekti.

Maloney, Trump’ın “ara seçimlerden önce saldırı düzenlemeyeceğini açıkça ilan ettiğini” belirterek, böyle bir adımın seçim sandığında kendisine avantaj sağlamayacağını ifade etti.

ABD’nin İran’a karşı İsrail’le birlikte yürüttüğü savaş, özellikle akaryakıt fiyatlarını ciddi ölçüde artırması nedeniyle ABD kamuoyunda büyük ölçüde destek görmüyor. Savaşın, kritik öneme sahip ara seçimlerde Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’ye yük getirmesi bekleniyor.

Maloney, mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını belirterek, ABD ablukasının “İranlılara daha fazla zarar verdiğini”, ancak Washington’ıun da çok sayıda deniz unsurunu ablukayı sürdürmekle meşgul ettiğini belirtti.

Trump cuma günü yaptığı açıklamada, Tahran’la bir anlaşmaya varılamaması hâlinde, şubat ayının sonlarında başlatılan İran’a yönelik ABD operasyonuna atıfla, “Destansı Öfke kapsamında küçük çaplı bir operasyon daha düzenleyebiliriz” dedi. Trump, bunun ne zaman gerçekleşebileceğine ilişkin bir tarih vermedi.

Öngörmek imkânsız

Ortadoğu Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Jason Campbell, yeni saldırıların yakın olabileceğine ya da ABD’nin, İran veya Yemen’deki müttefiki Husiler tarafından düzenlenebilecek saldırıları beklediğine ilişkin “kesinlikle güncel işaretler bulunduğunu” söyledi.

Campbell, USS Theodore Roosevelt uçak gemisinin Ortadoğu’ya konuşlandırılmasının planlandığını belirtti. Bu adımın, bölgedeki uçak gemisi taarruz gruplarının sayısını geçici olarak üçe çıkarabileceğini kaydetti. Ayrıca yeni bir ABD Deniz Piyadeleri seferî birliğinin bölgeye gönderilmesi kararına dikkat çekti.

Campbell, İsrail savaş uçaklarının yakın zamanda İran’a yönelik önceki saldırıları andıran bir “güç gösterisi” gerçekleştirdiğini de belirtti. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile görüştüğünü hatırlattı.

Ancak Campbell, “Burada zamanlamayı öngörmek imkânsız” dedi. Söz konusu adımların, yalnızca İran’ı müzakere masasına geri dönmeye zorlamak amacıyla atılıyor olması hâlinde, bunların kapsamının oldukça geniş olduğuna dikkat çekti.

Campbell’a göre Trump’ın seçenekleri, çatışmanın başlangıcına kıyasla daralmış durumda. Bölgedeki ABD üslerinin uğradığı hasar, olası bir kara harekâtını daha da zorlaştırıyor.

Tahran sokaklarından birinde sergilenen İran füzeleri. (Reuters)
Tahran sokaklarından birinde sergilenen İran füzeleri. (Reuters)

Campbell, “Bu aşamada, böyle bir operasyonun gerektireceği binlerce, hatta bazı senaryolarda on binlerce askerin güvenli biçimde toplanabileceği bir yer yok” değerlendirmesinde bulundu.

Maloney ise İran’daki geleneksel askerî hedeflerin büyük bölümünün önceki saldırılarda ciddi ölçüde zayıflatıldığını söyledi. Bu nedenle yeni bir saldırı dalgasının, sivil altyapıya ve İran halkını doğrudan etkileyen hedeflere yönelik daha fazla saldırıyı içerebileceğini belirtti.

Ancak Maloney’ye göre bu tür saldırıların veya başka herhangi bir askerî müdahalenin savaşı kesin bir sonuca ulaştırması beklenmiyor.

Maloney, “En başından beri bu, taraflardan herhangi birinin gerilimi daha da artırmasıyla sona erdirilemeyecek bir savaştı” dedi.

Campbell da bu görüşe katılarak, “Savaşın ilk 50 günündekilere benzer yeni İran saldırılarının, İran yönetimi açısından stratejik dengeyi nasıl değiştirebileceğini göremiyorum” ifadelerini kullandı.

Campbell, İran’ın büyük çaplı fiziksel hasara katlanmaya istekli olduğunu gösterdiğini belirterek, “Hedeflerin önemli bir bölümünü karma kullanımlı temel altyapıyı, hatta doğrudan sivil altyapıyı kapsayacak şekilde değiştirmek bile bu durumu kayda değer ölçüde değiştirmeyecektir” değerlendirmesinde bulundu.