Almanya Dışişleri Bakanı Maas Şarku’l Avsat’a konuştu: İran’ın bölgedeki rolüne eleştirel bir gözle bakıyoruz

Maas, Suudi Arabistan'ın G20 Başkanlığının dünya meselelerinde önemli bir rol oynadığını söyledi

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas
TT

Almanya Dışişleri Bakanı Maas Şarku’l Avsat’a konuştu: İran’ın bölgedeki rolüne eleştirel bir gözle bakıyoruz

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Kasım ayında yapılması planlanan G20 Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin odak noktasının sağlık sektörü ve ekonominin yeniden canlandırılması konuları olduğunu söylerken G20’nin 2020 dönem başkanlığını Suudi Arabistan’ın yapıyor olmasının hem bölgesel hem de küresel ekonomi için önemli olduğuna dikkati çekti. Maas, sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın, iklim değişikliği ve küresel ısınmayı ele alırken karşılaşılan zorluklar açısından büyük önem taşıdığını da vurguladı.
Maas, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, G20 zirvesinin temaları arasında özellikle Kovid-19 salgınından etkilenen ülkeler için borç geri ödeme süresinin uzatılması konusunun yer alacağını belirterek, “Küresel borçla nasıl başa çıkılacağına dair özel olarak çizilmiş bir yol haritasına ihtiyacımız var. Aşıların, testlerin ve ilaçların mevcut olduğundan ve bunların uygun maliyetli ve dünya çapında erişilebilir olduğundan emin olmalıyız. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) açısından daha fazla uluslararası koordinasyona ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.
İsrail'in Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn ile ilişkilerinin normalleşmesi hakkındaki yorumunda Maas, şunları söyledi:
“Ortadoğu'da barış sürecinde yeni bir ivme yaratmak için atılan bu adımdan yararlanmaya çalışıyoruz. Avrupa Birliği (AB), Arap Devletleri Ligi (AL) ve Birleşmiş Milletler'deki (BM) ortaklarımızla İsrailliler ve Filistinliler arasında yeni müzakereler başlatacak bir yolu desteklemek üzere istişarelerde bulunuyoruz. İsrail'in güvenliği veya Filistinlilerin haklarının sağlanması için, iki devletli çözümün bu çatışmaya en iyi çözüm olmaya devam ettiğine olan inancımız tamdır.”
Suriye ile ilgili olarak Avrupa’nın Suriye’nin yeniden inşasını desteklemesi için ülkede kapsamlı ve inandırıcı bir siyasi sürecin başlatılması gerektiğinin altını çizen Maas, Lübnan ile ilgili olarak ise, reformların başlatılmasının, yeniden yapılanma için Almanya’nın ve uluslararası toplumun desteğini almanın ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile müzakerelerin yeniden başlamasının ön şart olduğunu vurguladı.
Maas, Suudi Arabistan-Almanya ilişkileri konusunda, “Suudi Arabistan, bölgede bizim için önemli bir ortak. İki ülke arasında yakın bir ekonomik işbirliği ilişkisi var. Riyad, Berlin’in en önemli ikinci Arap ticaret ortağıyken Almanya da Suudi Arabistan’ın dördüncü büyük tedarikçisi konumdadır. Suudi Arabistan’ın 2030 Vizyonu, iklim değişikliğinin getirdiği zorlukların üstesinden gelmek için teknolojik işbirliği dahil olmak üzere birçok yeni işbirliği alanının önünü açıyor” şeklinde konuştu.

İşte Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas röportajının tam metni:

*Bahreyn ve BAE'nin İsrail ile imzaladığı anlaşmaları ve bunların Filistinlilerin haklarına zarar vermeden Ortadoğu bölgesinde barış ve ekonomik iş birliği açısından sonuçlarını nasıl görüyorsunuz?
Almanya, İsrail ile BAE ve Bahreyn arasındaki diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik anlaşmalar imzalanmasını memnuniyetle karşılıyor. Çünkü bu anlaşmalar, bölgede barış içinde bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu anlaşmalar, bölge halkı için bir takım imkânlar da sunuyor. Elbette bizim açımızdan bu potansiyel, İsrailliler ve Filistinliler arasındaki ilişkiler için de geçerli. Bu nedenle, Ortadoğu'da çıkmaza giren barış sürecinde yeni bir ivme yaratmak için atılan bu adımdan yararlanmaya çalışıyoruz.
Bu nedenle, AB, AL ve BM’deki ortaklarımızla İsrailliler ve Filistinliler arasında yeni müzakereler başlatacak bir yolu desteklemek üzere istişarelerde bulunuyoruz. İsrail'in güvenliği veya Filistinlilerin haklarının sağlanması için, iki devletli çözümün bu çatışmaya en iyi çözüm olmaya devam ettiğine olan inancımız tamdır.

*Libya’daki ve Suriye’deki son durumla ilgili ne düşünüyorsunuz? Türkiye ve Rusya bu iki krizde ne ölçüde merkezi rol oynuyorlar?
Her iki çatışmanın da ortak noktası, çok uzun süredir devam etmekte olmalarıdır. Acilen askeri çözümün siyasi bir çözümle yer değiştirmesi gerekiyor. Çatışma sivil toplum pahasına ve hiçbir şey dikkate alınmadan ilerliyor.  Özellikle Suriye'de insanların çektiği acılar, gerçekten dayanılamayacak boyuta ulaşmış durumda.
Rusya ve Türkiye’nin her iki krizde de önemli taraflar olduğu herkes tarafından biliniyor. Suriye'de ulusal çapta ateşkes ve sürdürülebilir bir siyasi çözüm için çabalamalarını bekliyoruz. (Suriye Devlet Başkanı Beşşar) Esed’in yakın müttefiki olan Rusya'nın nüfuzunu kullanması ve Şam'ı yapıcı bir tutum sergilemeye itmesi gerekiyor.
Öte yandan Libya'da krizin siyasi çözümüne ilişkin ilk umut ışıklarına tanık oluyoruz. Özellikle, (İsviçre’nin) Montrö şehrinde BM himayesinde yapılan görüşmeler, siyasi sürecin başlangıcı için bir temel oluşturabilir. Gerçek şu ki Libya'nın geleceği, Libyalılar tarafından belirlenmelidir. Libya’da çatışan tarafların uluslararası destekçilerinin jeo-stratejik çıkarlarına göre yönlendirilmemelidir.  Bunu gerçekleştirmenin yolu ise bilindiği üzere ülkedeki çatışmaya yönelik dış müdahalenin sona ermesidir. Ülkedeki insani ve güvenlik durumu iyileştirilmeli, sürdürülebilir devlet yapıları ve hukukun üstünlüğü yeniden inşa edilmelidir.

*Lübnan’da hükümeti kurmakla görevlendirilen başbakan adayının istifası sonrası ülkenin içinde bulunduğu mevcut koşulları nasıl değerlendiriyorsunuz? Almanya'nın Lübnan’ın içinde bulunduğu krizden çıkmasına yönelik vizyonu nedir?
Lübnan'da hükümeti kurmakla görevlendirilen (Mustafa) Edib’in hükümeti kurma konusunda başarısız olması üzücü. Şimdi durum, yeni bir hükümet kurmak için derhal harekete geçmeye çalışan siyasi partilere ve taraflara bağlı. Lübnan, halkının meşru isteklerini karşılamak için acil siyasi ve ekonomik reformlara ihtiyaç duyuyor. Yeni hükümetin de yıllardır devam eden yolsuzluk ve kötü yönetimle mücadele etmesi ve bunların üstesinden gelmek için doğru önlemleri alması gerekiyor.

*Avrupa’nın İran nükleer dosyasına ilişkin tutumundaki son gelişmeler neler? İran’ın Körfez sularında oluşturduğu tehditlere ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Viyana’da imzalanan nükleer anlaşma, İran’ın nükleer programını kontrol altına almak ve bu programı takip etmek için elimizdeki tek mekanizmadır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından gerçekleştirilen kontroller ve şeffaflık kuralları, bu alanda dünyadaki en kapsamlı kurallardır. Bunu korumak, Avrupa ülkeleri ve uluslararası toplumun ortak güvenlik çıkarlarının yanı sıra Ortadoğu'da istikrar ve güvenlik çıkarlarını da kapsamaktadır. Fakat anlaşma, eğer İran sorumluluklarını yerine getirirse ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak adlandırılan nükleer anlaşma kapsamındaki taahhütlerini kısıtlama olmaksızın uygulamaya devam ederse sürdürülebilir. Bunu şiddetle savunuyoruz. İran’ın bölgedeki rolüne eleştirel bir gözle bakıyoruz. Bu durum, İran'ın Körfez ve Hürmüz Boğazı'ndaki eylemleri için de geçerlidir.

*Suudi Arabistan-Almanya ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? İki ülke arasındaki önemli işbirliği alanları nelerdir?
Suudi Arabistan bölgede bizim için önemli bir ortak ve birlikte tartışmamız gereken birçok iç ve dış politika sorunu var. Suudi Arabistan ile Almanya arasında resmi diplomatik ilişkiler 1954'te kuruldu. İki ülke arasında yakın bir ekonomik işbirliği ilişkisi var. Riyad, Berlin’in en önemli ikinci Arap ticaret ortağıyken Almanya da Suudi Arabistan’ın dördüncü büyük tedarikçisi konumdadır. Suudi Arabistan’ın 2030 Vizyonu, iklim değişikliğinin getirdiği zorlukların üstesinden gelmek için teknolojik işbirliği dahil olmak üzere birçok yeni işbirliği alanının önünü açıyor. Bu durum, özellikle iklim değişikliği ve küresel ısınma sorununun getirdiği zorlukları ele alamaya yönelik teknolojik yollar için büyük önem taşıyor.

*Yemen krizini nasıl değerlendiriyorsunuz? Riyad Anlaşması ile ilgili değerlendirmeniz nedir?
Yemen’deki çatışma 6 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Ülkede insani bir felaket yaşanıyor. Yemenliler, çatışmaların yanı sıra ülkedeki alt yapının yok edilmesi, sağlık sektörünün çöküşü, Kovid-19 salgını, para birimindeki büyük değer kaybı ve ekonomik krizden mustarip.
Suudi Arabistan vatandaşları da özellikle sınır bölgelerinde  yaşayanlar bu çatışmalardan etkileniyor. Ne Hudeyde’de ne de Ma’rib'de bu çatışmanın askeri bir çözümü olmadığına inancımız tamdır. BM ve BM Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths, ülkede siyasi çözüme yönelik atılacak adımlar konusunda önerilerde bulundular. Ülke genelinde ateşkes ilan edilmesine, güven artırıcı önlemler alınmasına ve siyasi bir sürece ihtiyacımız var. Suudi Arabistan’ın bu çabalara verdiği desteğin ve Yemen hükümeti üzerindeki nüfusunun kullanılması önemli, ancak Yemen halkını içinde bulundukları kötü durumda bırakamayız. Almanya bu yıl insani yardım ve kalkınma işbirliğini güçlendirmeyi ve geliştirmeyi amaçlayan projeler için 367 milyon dolar ayırdı. Fakat BM tarafından sağlanan destek programları halen ciddi ölçüde yetersiz bir şekilde finanse edilmektedir. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın destekleme konusunda verdiği sözleri yerine getirmesinden memnunuz. Bununla birlikte, hepimizin daha yoğun çaba sarf etmeyi düşünmemiz gerekiyor.

*Sizce Suudi Arabistan'ın bölgesel ve küresel ekonomide oynadığı rolün önemi ne ölçüde? Bu rolün, Suudi Arabistan’ın başlattığı reformların, G20 Zirvesi’nin sürdürülebilir kalkınma programının güçlendirilmesi açısından önemi nedir?
Suudi Arabistan, G20’nin bir üyesi olarak grubun dönem başkanlığını üstleniyor. Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olmasının yanı sıra tabii ki bölgesel ve küresel ekonomide önemli bir rol oynuyor. Suudi Arabistan 2030 Vizyonu’nda yer alan iddialı reformlar, oynadığı bu role katkıda bulunuyor.
Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, iklim değişikliği ve küresel ısınmayı ele alırken karşılaştığımız zorluklar göz önüne alındığında çok önemlidir. Almanya ve Alman şirketleri, gelişmiş teknolojik çözümleri ile Suudi Arabistan'ın bu bağlamda önemli bir ortağı olabilir. Özellikle alternatif enerjiler ve başta yeşil hidrojen alanının yanı sıra depolama ve taşıma potansiyeli ile ilgili konularda ortaklıklar olabilir.

*Suudi Arabistan'ın dönem başkanlığını yaptığı G20 Zirvesi’nin rolü nedir? Onu bekleyen en acil sorunlar ve karşı karşıya olduğu en önemli zorluklar nelerdir?
G20, bir dizi olağanüstü toplantı çerçevesinde Kovid-19 salgınından en çok etkilenen gelişmekte olan ülkelere hızlı destek sağlamak için bir takım ortak önlemler almıştır. Bu, çok taraflılığın öneminin güçlü bir göstergesidir. Kasım ayında yapılması planlanan G20 Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin odak noktasının sağlık sektörü ve ekonominin yeniden canlandırılması konuları oluşturacak. Bu konulardan ilki özellikle Kovid-19 salgınından etkilenen ülkelerin borç ödeme tarihlerinin ertelenmesidir. Ama bundan daha fazlasına ihtiyacımız var. Küresel borçla nasıl başa çıkılacağına dair özel olarak çizilmiş bir yol haritasına gereksinim duyuyoruz. Aşıların, testlerin ve ilaçların mevcut olduğundan ve bunların uygun maliyetli ve dünya çapında erişilebilir olduğundan emin olmalıyız. Bu amaçla, WHO ve WTO açısından daha fazla uluslararası koordinasyona ihtiyaç var. Üstelik kapsamlı olanın dışında bir sürdürülebilirlik olmadığından, özellikle pandeminin ülkeler üzerindeki etkileri göz önüne alındığında, kimseyi ihmal etmemek için özellikle dikkatli olunması ve eşitlik sağlanması gerekiyor.
Bu nedenle tartışmamız gereken birçok konu var. Bunlardan biri de iklim değişikliğidir. Dolayısıyla Suudi Arabistan'ın Kasım ayında ev sahipliği yapacağı sanal zirve büyük önem taşıyor.



Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak
TT

Ziyafet, hasat ve tuzak

Ziyafet, hasat ve tuzak

İbrahim Hamidi

Dört ay önce Şi Cinping, Donald Trump’ı Pekin’de büyük bir görkem ve kusursuz bir protokolle karşılıyor, ona imparatorluk tarihinin simgeleri arasında rehberlik ediyordu. Şi, Trump’a Çin’in köklü bir geçmişe dayandığını ama artık uyanmış bir güç olduğunu hissettirmek istiyordu: Tarih onun müttefiki, gelecek ise dostuydu.

Geçtiğimiz günlerde ise tablo tersine döndü. Bu kez konuk olan taraf Şi’ydi. Ev sahibi Trump, kendisini karşılamak için uçak merdivenlerinin dibinde bekledi; ardından onu başkanlık helikopteriyle bir tura çıkardı ve ‘özgür ve yükseklerde süzülen Amerika ruhunun’ simgesi olan kel kartal heykeli hediye etti. Semboller savaşı bununla da sınırlı kalmadı. Şi’yi Ulusal Arşivler’e götürdü; Çin Lideri burada Amerika’nın kurucu belgeleri olan Bağımsızlık Bildirgesi, Anayasa ve Haklar Bildirgesi’nin önünde durdu. Sembole yine sembolle karşılık verilmişti: 250 yıllık bir tarih ile altı bin yıllık bir tarih karşı karşıyaydı.

Ancak törenler sona erip masa başı siyasetine geçildiğinde, elde edilen hasat sunulan ziyafete kıyasla oldukça sönük kaldı. Ticaret ateşkesi uzatıldı ve sınırlı uzlaşılar sağlandı; fakat ne büyük bir ticaret anlaşmasına varılabildi ne Tayvan konusunda bir kırılma yaşandı ne de yapay zekâ kurallarında bir mutabakata varılabildi. ABD tarafı Çin’den güvence alındığını söylese de Çin, Trump’ın İran’a verilen her türlü desteğin kesilmesi yönündeki talebine kamuoyu önünde açık bir yanıt vermedi. Ev sahibi ile konuk yer değiştirdi ama temel bir gerçek değişmedi: Bu iki büyük güç, anlaşmazlıklarını çözmek yerine yalnızca idare ediyor.

Belki de en önemli kazanım buydu: Trump ve Şi birbiriyle konuşuyor. Bir ABD-Çin zirvesi, New York’taki BM Zirvesi’nin tüm gölgesini üzerine çekti. Dört ay içinde gerçekleşen iki zirve, açık tutulan iletişim kanalları, uzatılan bir ticaret ateşkesi ve anlaşmazlığı sınırlar içinde tutma çabası... Üstelik iki lider yıl sonundan önce iki kez daha bir araya gelecek: Kasım ayında Çin’de, ardından Aralık ayında ABD’de. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücünün liderleri arasında tek bir yılda gerçekleşen dört zirve sıradan bir ayrıntı değil.

Burada, geçmiş dünyadan bir tablo zihinlerde yeniden canlanıyor. Soğuk Savaş döneminde her ABD-Sovyet zirvesinin değeri, iki liderin imzaladığı anlaşmalarla ölçülmezdi. Kapalı kapılar arkasında insanlığı yok etmeye yetecek kadar silaha sahip iki adam otururdu ve bazen sırf buluşmuş olmaları bile riskin yönetilmesinin, nükleer buton etrafındaki olası bir hesap hatasının önüne geçilmesinin bir parçasıydı. Amaç Washington ile Moskova arasındaki anlaşmazlığı bitirmek değil, bu anlaşmazlığın dünyayı bitirmesini engellemekti.

Bugün ABD-Çin zirveleri de benzer bir işlev görmeye başlamış olabilir. Ancak 20. yüzyıldaki büyük korku nükleer silahtan kaynaklanıyordu. Bu korku kaybolmuş değil, fakat yanına yeni bir kaygı eklendi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump-Şi zirvesi, yapay zekâya dair bir uyarının yapılmadığı neredeyse tek bir günün bile geçmediği bir döneme denk geldi. Bu teknolojiyi üretenlerin bazıları gelişme hızına ve denetlenmesinin zorluğuna dikkat çekerken, bazıları daha da ileri giderek yapay zekânın insanlığın varlığına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.

Yarım asır önce en büyük iki gücün liderleri nükleer başlıklar ve füzeler üzerine pazarlık eder, askeri komutanlar ve madalyalı generallerle aynı masaya otururdu. Bugün ise Trump ve Şi, şirket yöneticileri ve milyarderlerle masaya oturuyor; aralarındaki rekabetin merkezinde ise mikroçipler, algoritmalar, veriler, işlem güçleri ve madenler yer alıyor.

Fark sadece araçlarda değil. Soğuk Savaş’ta iki güç, menzilini ve yıkım gücünü bildikleri bir silahı sınırlandırmak için müzakere ediyordu. Bugün ise henüz gücünün sınırlarını bilmedikleri bir teknoloji üzerinden rekabet ediyorlar. Bir füze sayılabilir, izlenebilir ve sökülmesi için müzakere edilebilir; ancak algoritmalar nasıl sayılabilir? Füzeler üslerinde denetlenebilir, peki sürekli gelişen, yeteneklerini ve denetimini öngörmenin zor olduğu bir model nasıl denetlenebilir?

İkinci ‘tuzak’ tam da burada başlıyor. Dört ay önce bu köşede Tukidides Tuzağı’nı yazmıştım: Yükselen bir güç, hâkim güç ve birincisinin yükselişinin ikincisinde yarattığı korku... Şi, bu ‘tuzak’ kavramını Pekin’de gündeme getirmiş, Washington’da da yeniden ona dönmüştü. Ancak iki zirve arasında, birbirini besleyen iki ayrı tuzak olduğu netleşti. İlk tuzak jeopolitik; Çin’in yükselişi ABD’nin kaygılarını artırmakta, Washington’ın yanıtı ise Pekin’deki endişeyi derinleştirmekte. İkinci tuzak ise teknolojik; taraflardan birinin yapay zekâda kaydettiği her ilerleme, geride kalmamak adına diğerini daha da hızlanmaya zorlamakta.

Trump ve Şi bir tehlikenin varlığını biliyor, ancak onunla nasıl başa çıkılacağı konusunda ayrışıyorlar. Şi, yapay zekânın ‘insan denetiminde’ kalması gerektiğini savunurken, Trump Çin ile girilen ‘süper zekâ’ yarışında Amerikan şirketlerini bağlayacak kısıtlamalar istemiyor. Washington’ın en gelişmiş çiplerini Pekin ile yürüttüğü ticaret müzakerelerinin dışında tutması tesadüf değildi. Bu, ticari dengedeki sıradan bir mal değil, yapay zekâ yarışında üstünlük sağlamanın temel araçlarından biridir.

Her iki taraf da teknolojinin getirdiği risklerden korkuyor, fakat diğer tarafın gerisinde kalmaktan çok daha fazla korkuyor. En tehlikeli çelişki de burada yatıyor: Yapay zekâ korkusunun iki ülkeyi temkinli olmaya sevk etmesi gerekirken, ötekinin üstünlük kurma korkusu onları kontrolsüz bir hırsa sürüklüyor. Çin devam ettikçe ABD yavaşlamayacak; Washington koştukça Pekin durmayacak. Böylece teknolojik tuzak jeopolitik tuzağı, jeopolitik tuzak da teknolojik tuzağı beslemekte.

On yıllar önce duyulan korku, insanın kendi elleriyle ürettiği ve gücünü bildiği bir silaha karşıydı; ardından onu kullanmayı önleyecek kurallar konmaya çalışıldı. Bugün ise ABD ve Çin, henüz bir yandan geliştirirken bir yandan da kabiliyetlerini keşfetmeye çalıştıkları bir teknoloji üzerinde yarışıyor. 20. yüzyılda amaç, parmağın o kırmızı düğmeye basmasını engellemekti. 21. yüzyılda ise korku, akıllı düğmelerin insan parmağının denetiminden çıkması, teknolojinin siyasetten daha hızlı hale gelmesidir.

İki güç değişti, araçlar değişti; ancak korku da ‘tuzak’ da varlığını sürdürüyor.


İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
TT

İran: Trump’ın teklifimizi reddetmesinin ardından arabulucular üzerinden gelecek yanıtı bekliyoruz

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (AFP)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın ABD Başkanı Donald Trump’tan teklifine ilişkin ilk tepkiyi aldığını, ancak henüz arabulucular üzerinden resmi bir cevap almadığını söyledi.

Arakçi, İran’ın ABD’nin nihai tutumunun arabulucular tarafından kendisine iletilmesini beklediğini ve bu doğrultuda karar alacağını belirtti.

Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya yönelik sunduğu planı reddetmiş ve ara seçimlerin ardından İran’a yönelik hava saldırılarının yeniden başlayabileceğini öne sürmüştü.


ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
TT

ABD Hazine Bakanı, İran’ı ekonomik olarak izole etme girişimlerinin başarılı olduğunu açıkladı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent (Reuters)

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, dün (cumartesi) yaptığı açıklamada, İran’ı ekonomik olarak izole etmeye yönelik adımlar atılması için dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderdiğini belirterek İran bankaları ve havayolu şirketlerini hedef alan bir dizi kararı memnuniyetle karşıladı.

Bessent, X platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, “Benim talimatımla dünyanın farklı bölgelerine ekipler gönderildi. Bu ekipler ülkelerle temas kurarak İran rejimine karşı adımlar atılmasını talep etti” ifadelerini kullandı.

Bessent, “Bu çabalar sonuç veriyor” dedi.

Bessent, Türkiye ve Umman’ın İran özel havayolu şirketi Mahan Air’in seferlerini durdurduğuna, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ise İranlı havayolu şirketlerinin tüm seferlerini yasakladığına dikkat çekti.

BAE Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü perşembe günü yaptığı açıklamada, “İranlı havayolu şirketlerinin ülkeye ve ülkeden gerçekleştirdiği uçuşların bugünden itibaren ikinci bir duyuruya kadar askıya alındığını” bildirmişti.

Bessent ayrıca İran bankalarına yönelik alınan önlemlere de dikkat çekti.

BAE Merkez Bankası çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın Melli Bankasının şubelerine karşı, “kara para aklama, terörizmin finansmanı ve silahların yayılmasının finansmanıyla mücadele kapsamında ihlaller” nedeniyle tedbirler alındığını duyurmuştu.

Türkiye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da geçen hafta, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet iznini iptal etmişti.

Bessent, “İran yönetimi bile savaşın ekonomik sonuçlarını kabul etti. Riyalin değeri rekor düşük seviyelere geriledi” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’den aktardığı habere göre ABD Hazine Bakan Yardımcısı ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadele Birimi Başkanı Jonathan Burke, bu ay Ortadoğu ve Avrupa’da iki hafta süren bir ziyaret gerçekleştirdi. ABD Hazine Bakanlığının ayrıca 50’den fazla ülkenin temsilcileriyle görüşmeler yapıldı.

Bessent pazartesi günü CNBC’ye verdiği röportajda, “İran’ın tüm havayolu şirketleri 23 Eylül’den itibaren faaliyetlerini durduracak” demişti.

Bessent, “Bu uçaklar iniş yaparsa kimse onlara yakıt sağlayamayacak, iniş hizmetleri sunamayacak veya biletlerini satamayacak. Aksi takdirde dolar sisteminden çıkarılacaklar” ifadelerini kullanmıştı.

Bununla birlikte İran’daki küçük havayolu şirketleri, özellikle de ABD’nin baskısına uymayı reddeden Çin’e olmak üzere yurt dışı seferlerini sürdürmeye devam ediyor.