Dikenli tellerden yapay zekaya toplama kampları

Halkın toplu olarak cezalandırılması Küba’da başlarken, Çin’de son bulmayacak

Almanya’daki Auschwitz toplama kampından bir kare (1939-1945) (Getty Images)
Almanya’daki Auschwitz toplama kampından bir kare (1939-1945) (Getty Images)
TT

Dikenli tellerden yapay zekaya toplama kampları

Almanya’daki Auschwitz toplama kampından bir kare (1939-1945) (Getty Images)
Almanya’daki Auschwitz toplama kampından bir kare (1939-1945) (Getty Images)

Muhammed Tahir
Kamboçya’da ‘Kızıl Kmerler’ rejimi döneminde (1975-1979) Tuol Sleng Cezaevi’nin müdürlüğünü yapan Kaing Guek Eav geçtiğimiz Eylül ayı başlarında, Birleşmiş Milletler (BM) destekli mahkeme tarafından cezaevinde yapılan işkenceler nedeniyle insanlığa karşı suç işlemekten ötürü çarptırıldığı ömür boyu hapis cezasını çektiği parmaklıklar arkasında öldü. Guek Eav, Kamboçya’da iktidarı ele geçirmesinin ardından tüm etnik ve dini azınlıklara karşı sistematik imha operasyonları gerçekleştiren ve çoğunluğu baltayla doğranan yaklaşık iki milyon insanı katleden ‘Kızıl Kmerler’ rejiminde üst düzey bir yetkiliydi. Guek Eav, 20. yüzyılın en kanlı toplama kamplarından biri olarak tanımlanan Tuol Sleng Cezaevi’ni acımasız bir şekilde yönetti. Cezaevindeki mahkumların sayısı yirmi bine ulaşırken sadece yedisi hayatta kalabildi.
Tarih boyunca, eski uygarlıklar ve halklar, son derece katı şartlar altında düşmanlarına karşı, tüm şehirlerin yakılıp yıkıldığı, tüm etnik grupların bir bölgeden diğerine yerlerinden edildiği acımasız intikam yöntemleri uyguladılar. Ancak araştırmacılar, sivillerden oluşan büyük grupların hukuka aykırı olarak gözaltına alınması anlamına gelen ‘toplama kampı’ politikasının ilk tohumlarının İspanyol general Arsenio Martinez Campos tarafından 19. yüzyılın sonlarında Küba'da atıldığına inanıyorlar.

Toplama kampları uygulaması ilk olarak Küba’da başladı
Smithsonian Ulusal Doğal Tarih Müzesi’nin belgelerine göre Küba İspanya Kolonisi Genel Valisi Campos, 1895'te dönemin İspanya Başbakanı’na gönderdiği bir mektupta, bağımsızlık isteyen Kübalı isyancılara karşı zafer kazanmanın tek yolunun sivillere ve savaşçılara karşı katı önlemler almak olduğuna inandığını yazdı. Mektubunda ​​isyancıların, onları besleyen ve barındıran köylülerden ayrılması gerektiğini söyleyen Campos, bunu yapmanın yolunun ise yüz binlerce köylüyü İspanya’nın kontrolündeki şehirlere transfer etmek ve onları dikenli tellerin arkasına yerleştirmek olduğunu belirtti. Bu strateji o zamanlar ‘reconcentracion’ diğer bir değişle ‘toplama bölgeleri’ olarak adlandırılıyordu.
Ancak bu konuda yaşanan gelişmeler, Campos’un kendi icat ettiği politikayı uygulamakta tereddüt etmesine neden oldu. Kübalı isyancılar, savaş meydanında yaralanan İspanyollara karşı büyük bir merhamet gösterip savaş esirlerini zarar görmeden kışlalarına geri gönderdiler. Campos’un vicdanı, onurlu olduğuna inandığı bir düşmana karşı toplama bölgeleri stratejisini uygulama yükünü kaldıramadı ve ruhunda derin bir iz bıraktı. İspanya'ya bir mektup daha yazan Campos, “Uygar bir ulusun temsilcisi olarak, bir zulüm modeli tasarlayan ilk kişi ben olamam” ifadeleriyle bu katı önlemleri uygulayamayacağı için görevinden alınmasını istedi. İspanya Campos’u görevinden azletti ve yerine ‘kasap’ lakaplı General Valeriano Weyler’i görevlendirdi. Weyler, idam sırasındaki sivilleri merkezi bölgelere taşınmaya zorladı. Weyler, sadece bir yıl içinde on binlerce sivili hapse atarken, korkunç hayat şartları ve kıtlık nedeniyle yaklaşık 150 bin insan hayatını kaybetti.
Aslında, İspanya’nın toplama bölgeleri politikası, bundan önceki yüzyıllar boyunca tüm dünyada, özellikle Kuzey Amerika’da zorla çalıştırılan yerlilerin kaldıkları barınakların yöneticileri tarafından da uygulanıyordu. Aynı şekilde, Latin Amerika'daki İspanya kolonilerinin yöneticileri, halkın en savunmasız fertlerini, madenlerde ve yol yapımında zorla çalıştırmak üzere verimli topraklarından uzaklaşmaya zorluyordu. Ancak az sayıda kişinin çok sayıda sivilin denetlemesine dayanan toplama bölgeleri politikası, dikenli teller üretilene ve otomatik silahlar geliştirilinceye kadar uygulamada başarısız oldu. Bu teknolojik gelişimle politika olgunlaştı ve ‘toplama kampları’ kavramı siyaset sözlüğüne girdi.

“Toplama kampları, cehennemin kenar mahallesine benziyor”
Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İspanya'nın Küba’daki isyan hareketi yıllarında, güney sınırı yakınlarında uzun zamandır sürdürdüğü toplama alanları politikasını kınasa da bu itirazı uzun sürmedi.  İspanya’nın Küba'da yenilgiye uğramasından ve ABD’nin başta Filipinler olmak üzere birçok İspanyol kolonisini ele geçirmesinden sonra, dünyanın en fazla ayaklanmalarının yaşandığı bölgelerinde savaşan ABD’li generaller, toplama kampları politikasını benimsemek zorunda kaldılar.  1901 yılında bir Amerikan subayı, bu kamplardan birini inceledikten sonra yazdığı raporda, “Kamplar, cehennemin kenar mahallesine benziyor” yazdı.
Britannica Ansiklopedisi’ne göre 1900 yılına gelindiğinde ‘toplama kampları’ ifadesi Güney Afrika’da, Boer Savaşı sırasında yaygınlaştı. İngilizler, çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu 200 binden fazla sivili dikenli tellerin arkasındaki derme çatma çadırlara ve kulübelere koydu. Sivilleri cezalandırma fikri, kendilerini medeni bir ulusun temsilcileri olarak görenler arasında bir kez daha dehşet uyandırdı. İngiltere Parlamentosu’dan milletvekili Sir Henry Bannerman, Haziran 1901'de, “Silah taşıyanlarla taşımayanları ayıran çizgiler neler?” sorusunu sordu. Zira bu kamplarda hayatını kaybedenlerin sayısı savaş meydanlarında önlerden çok daha fazlaydı. Kirlenmiş su kaynakları, kıtlık ve bulaşıcı hastalıklar, on binlerce tutuklunun ölümüne neden oldu. Boerler, genellikle kaba ve sevimsiz olarak gösterilseler de, Avrupalıların ​​torunlarına bu şekilde davranılması İngiliz halkını şoke etti.
Boer Savaşı 1902 yılında sona erdi, ancak kısa süre sonra kamplar başka yerlerde yeniden ortaya çıktı. 1904 yılına gelndiğinde, Güney Afrika (şimdi Namibya olarak biliniyor) sınırındaki Alman kolonisinde, Alman General Lothar von Trotha isyancı Herero halkının yok edilmesi emri verdi. General Lothar von Trotha’nın uygulamaları kısa bir süre sonra sona ermiş olsa da, bu yerli halka verilen hasar onarılamadı. Hererolardan hayatta kalanlar, Nama halkıyla birlikte, yiyeceğin yetersiz olduğu ve ölümcül hastalıkların kol gezdiği zorunlu çalışma kamplarında toplandılar. Alman toplama kamplarının 1907 yılında tamamen dağıtılmasıyla birlikte şok edici gerçek ortaya çıktı. Kamplarda 70 binden fazla Namibyalı ölmüş, Herero halkı ise neredeyse tamamen yok edilmişti.
Toplama kampı politikası sadece on yıl içinde üç kıtaya da yayıldı. Toplama kampları, Avrupa, Asya ve Afrika’da, istenmeyen azınlıkları yok etmek, tartışmalı bölgeleri arındırmak, her türlü isyancı sempatizanlarını cezalandırmak, gerilla savaşı taraftarlarına eşlerini ve çocuklarını dikenli tellerin arkasına atarak baskı yapmak için kullanıldı. Uluslararası toplum bu kampları insanlık için bir utanç vesikası olarak görse de bu, toplama kamplarının gelecekte de kullanılmalarının önüne geçmeye yetmedi.


Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa'daki bir toplama kampı (AFP)

Yabancı düşmanlar
Toplama kampları, Birinci Dünya Savaşı sırasında yeni bir dönüşüm yaşadı. O dönem zorunlu askerlik görevi yaygın olarak uygulanıyordu ve zorunlu askerlik çağındaki herhangi bir Almanın İngiltere'den sınır dışı edilmesi, Alman ordusu tarafından silah altına alınarak cepheye gönderilmesi anlamına geliyordu.  Bu yüzden Londra, başlangıçta ülkedeki askerlik çağında olan tüm yabancıları hapse atmayı düşündü. Dönemin İngiltere İçişleri Bakanı Reginald McKenna, bu kişilerin tamamının ayrım gözetmeksizin tutuklanması çağrılarına itiraz etti.  Ancak 1915 yılında, ‘Losetania’ adlı İngiliz gemisinin bir Alman denizaltısı tarafından batırılması ve gemideki binden fazla sivilin ölmesi üzerine dönemin İngiltere Başbakanı Herbert Asquith, Almanlardan ve Avusturya-Macaristan uyruklulardan binlerce ‘yabancı düşmanı’ hapse atma kararı aldı.
Britanya İmparatorluğu aynı yıl tutuklama kapsamını kolonilerine kadar genişletti. Almanlar ise buna, İngiltere, Avustralya, Kanada ve Güney Afrika'dan gelenlere yönelik benzer tutuklamalarla karşılık verdiler. Toplama kampları kısa süre sonra tüm dünyaya yayıldı. Fransa'dan Yeni Zelanda'ya, Rusya’dan Türkiye’ye, Macaristan’a, Brezilya’ya, Japonya’ya, Çin’den Hindistan’a, Haiti’ye, Küba’ya, Singapur’a, ABD’ye ve diğer birçok ülkeye kadar toplama kampları görüldü.
Birinci Dünya Savaşı sırasında kurulan toplama kamplarının çoğu, eski sömürge kamplarından farklı olarak cephe hatlarından yüzlerce ve hatta binlerce mil uzakta bulunuyordu. Kamplardaki hayata dair en garip olan ise tutuklulara, bir kampta diğerine gitmeleri için vatandaşlık numarasına benzer şekilde seri numaraların tahsis edilmesiydi. Buradaki tutuklular ayrıca mektup ve paket gönderip alabiliyor, bazı durumlarda açık kalan banka hesaplarıyla işlem yapmalarına izin veriliyordu. Tüm bunların sonucunda Kızıl Haç müfettişlerinin hazırladığı raporlarla özel bir gözaltı bürokrasisi ortaya çıktı.
Savaşın sonunda, 800 binden fazla sivil, dünyanın dört bir yanındaki toplama kamplarında tutulurken, yüz binlerce sivil de uzak bölgelere kaçmak zorunda kaldı. Akıl sağlığı ve azınlık dokusunun bozulması, uzun süreli tutukluluğun sivillere ödettiği en ağır bedeldi. Yine de, Birinci Dünya Savaşı sırasında yabancı düşmanlara yönelik bu ‘medeni’ yaklaşım, eski toplama kamplarının lekeli ve ürkütücü imajını iyileştirmeyi başardı. İnsanlar, bir gün serbest bırakılacakları umuduyla, hedef alınan kitlenin bir kriz anında gözaltına alınmaması fikrini benimsedi. Ancak bu benimseyişin, 20. yüzyılın sonlarında, özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi Almanya'sında trajik sonuçları oldu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında kurulan toplama kamplarının, içerisinde cinayetler işlenmediği ve sistematik şekilde işkence yapılmadığı için neredeyse pembe renkte çizilen imajına rağmen, öyle acı uygulamalardan da mahrum değildi. Birinci Dünya Savaşı’ndaki kamplar, yabancılara odaklanırken, devamında kurulan kamplar ülkenin kendi vatandaşlarına yönelikti. İlk olarak Küba’da ortaya çıkan kamplarındaki sivil ölümler, kasıtsız ve ihmalden kaynaklanırken, yarım asır sonra insanlar, Sovyetler Birliği’nin Gulag Kampları’nda ve Nazi Almanyası’nın Auschwitz Kampı’nda olduğu gibi kendi devletleri tarafından uygulanan korkunç zulümlere tanık oldular. Buralarda devletler, kendi vatandaşlarına laboratuar faresi gibi muamelede bulundu.


Joseph Stalin'in 1953'te ölümünden sonra, geriye kalan mahkumlar da serbest bırakıldı ve toplama kamplarının sayısı önemli ölçüde azaltıldı (AFP)

Siyasi toplama kampları
Bu dönemde hapishaneler ‘siyasi toplama kampları’ olarak biliniyordu. Böyle olmasındaki amaç, öncelikle totaliter rejimlerin ülkenin eklemleri üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak ve her türlü muhalefeti susturmaktı.
Örneğin 1922 yılında Sovyetler Birliği’nde, çoğunluğu ‘düzeltici çalışma kampları’ adı altında kurulan siyasi ve cezai suçlarla itham edilen kişilerin koyulduğu 23 toplama kampı vardı. Sovyet Sibiryası'ndaki Gulag Kampları da bu isim altında kurulmuştu ve kamulaştırma programının bir parçası olarak mülklerine el konulan milyonlarca aristokrat ve ileri gelen bu kamplarda kalıyordu. On yıl sonra, 1936 ile 1938 yılları  arasındaki Stalince tasfiyeler sonucu kamplara milyonlarca siyasi muhalif daha getirildi. 1939 yılında Sovyetler Birliği’nin Doğu Polonya’yı işgali, 1940'ta Baltık devletlerinin asimile edilmesinde ve 1941'de Almanya ile savaşın patlak vermesi de çok sayıda sivilin bu kamplara girmesine katkıda bulundu. Aynı kamplar Mihver güçlerinden savaş esirlerini ve düşmanla işbirliği yapmakla suçlanan Sovyet vatandaşlarını da ağırladı. Joseph Stalin'in 1953'teki ölümünün ardından geriye kalan mahkumlar serbest bırakılsa ve kampların sayısı önemli ölçüde azaltılsa da uzmanlar, bu kamplarda 20 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiğini tahmin ediyor.


İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’daki Bergen-Belsen Toplama Kampı’ndan bir kare (AFP)

Ölüm kampları
Almanya'da ilk toplama kampları 1933 yılında, Komünistler ve Sosyal Demokratlar da dahil olmak üzere tutuklu Nazi Partisi karşıtları için kuruldu. Muhalifler olarak görülenlerin kapsamı, Yahudiler, Romanlar, eşcinseller ve Nazi karşıtı siviller gibi çeşitli grupları içerecek şekilde genişletildi. İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinin ardından bu tutuklular yiyecek karşılığında çalışmaları gerektiği için ücretsiz işçi olarak kullanılırken, çalışma koşullarına dayanamayanlar yorgunluk ve açlık nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Bu rejim terörünün doruk noktası, Adolf Hitler'in ‘Yahudi sorununa’ nihai çözüm olarak seçtiği imha merkezlerinin veya diğer bir deyişle ‘ölüm kamplarının’ kurulması oldu. Ölüm kampları arasında ‘Auschwitz’ ve ‘Majdanek’ toplama kampları öne çıkan isimlerdi. ‘Buchenwald’ ise, insanlar üzerinde korkunç tıbbi deneylerin yapıldığı bir toplama kampıydı. Tarihçilerin tahminlerine göre Hitler'in kamplarında yaklaşık altı milyon insan hayatını kaybetti.
Aynı dönemde Batı’da da toplama kampları vardı. Özellikle 1942 yılında 117 binden fazla Japonya kökenli Amerikalı sivilin keyfi olarak gözaltına alındığı, Pearl Harbor saldırısından kısa bir süre sonra Başkan Franklin Roosevelt'in doğrudan emriyle insanlık dışı bir şekilde toplama kamplarına kapatıldığı ABD’de bu kamplar varlıklarını sürdürdü. Kanada da ABD’nin izinden gitti ve 21 bin Japonya asıllı Kanalı sivili batı bölgelerinden göç etmeye zorladı. Britannica Ansiklopedisi’ne göre ABD’de Japonya kökenli tutukluların bir kısmı, kaçmaya çalışırken öldürüldü.

Toplama kampları var olmaya devam etti
Toplama kampları politikası, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana doğuda ve batıda çeşitli uygulamalarla ve insanlık onuruna aykırı şekillerde devam etti. Kampların listesi, neredeyse din, dil, ırk, renk veya kıta ayrımı olmaksızın uzayıp gidiyor. Ancak bugün yeni bir kategori ortaya çıkmış durumda. Bu kategoride, Avrupa ve ABD yönetimleri için adeta bir hedef haline gelen siyasi düşüncelerinden veya geçim sıkıntısından dolayı göç etmek zorunda kalan mülteciler yer alıyor.
Bugün dünyada toplama kamplarının en son ve en tehlikeli modeli ise Çin modeli olmaya devam ediyor. Associated Press (AP) Haber Ajansı, bir milyondan fazla Müslüman Uygur’un, Pekin'in ‘yeniden toplum mühendisliği projesi’ bahanesiyle gözaltına aldığı Kazakların ve diğer azınlıkların bulunduğu toplu gözaltı merkezlerinin ‘felaket’ olarak tanımlanan belgelerini ortaya çıkardı. Belgelere göre bu kamplarda, davranışların zorla değiştirilmesi, ideolojik olarak yeniden eğitim verilmesi, fikir ve hatta insanların konuştukları dilin değiştirilmesi için kurulan gizli merkezler bulunuyor.
Belgeler, bu kamplarda veri, yapay zeka ve kameralarla donatılmış gözetleme kulelerinin yer aldığı yeni bir sosyal kontrol yönteminin kullanıldığını ortaya koyuyor. Belgelerde, ayrıntılı bir kayıt sistemiyle insanların Çin’de günlük yaşamda kullanılan Mandarin dilini (Pekin lehçesi) konuşabilme dereceleri ve Pekin'in ideolojisine olan saygısına göre sınıflandırıldığını uygulanan katı kurallara bağlılıklarının incelendiğini, hatta duşta veya tuvalette dahi izlendikleri görülüyor. AP’nin haberine göre Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde 2017 yılında hayata geçirilen bu sistem sayesinde dininden, dilinden ve kökenlerinden uzaklaştırılmış yeni bir nesil yaratılmak istendiğini söyleyen Çinli akademisyen Adrian Zenz “Elde edilen deliller, yapılanı kültürel bir soykırım olarak adlandırmamızı gerektiriyor” ifadelerini kullandı.



Savaş zamanı İsrail, strateji, seçimler ve ABD

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Savaş zamanı İsrail, strateji, seçimler ve ABD

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Esad Ganem

 İsrail'de savaş ve sonuçları üzerine süregelen tartışma, gündemin takipçilerine anlam ve yansımalarını düşünmek için hiç fırsat vermedi. Temelde savaş, kendisinden önce gelen tartışmanın seyrinde ve ona yol açan siyasette, en azından İsrail'e ilişkin her şey söz konusu olduğunda, hiçbir şeyi değiştirmedi. Başbakan Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı kampı, İsrail'in savaş arifesinde ve savaş boyunca gerçekleştirebildiği ‘tarihi başarıları’ coşkuyla kutlamak için basın karşısına çıktı. Bunu, ABD ve İran'ın ateşkesi ilan etmesinden 18 saat sonra İsrail basınında yer alan kayıtlı bir konuşmada özetleyen Netanyahu, konuşmasında ‘başarılar’ olarak nitelendirdiği şeyleri ön plana çıkarmaya özen gösterdi.

Önceliklei savaş, iki taraf arasındaki tam koordineli ortak savaşla doruğa ulaşan ABD-İsrail stratejik ittifakının konumunu derinleştirdi. İkinci olarak İran'ın askeri gücü zayıflatıldı, üst düzey yetkililer ve komutanlar tasfiye edildi. Böylece İran tehdidi uzun bir süreliğine ötelendi. Netanyahu'ya göre İsrail artık daha güçlü ve daha dirençli bir konuma geldi. Hatta onu bir büyük güç ve en büyük güçle müttefik bir devlet olarak nitelendirdi. İsrail'in aynı zamanda ‘radikal’ İslam dünyasının dünyaya hâkim olma ve onu İslamlaştırma hedefinin tehdit ettiği ‘Batı kültürünün’ bir kalkanı olduğunu kanıtladığını da ileri sürdü. Üçüncüsü, İsrail ordusu ve istihbarat birimleri, savaşa hazırlık ve gizli güçleri tüm düşmanlarını geçen üstün bir tahrip projesine dönüştürme kapasitelerini kanıtladı. Dördüncüsü, savaş süresince İran tarafından saldırılar düzenlenen Arap ülkeleriyle daha güçlü ittifakların önü açıldı. Netanyahu’ya göre bu ülkeler bundan böyle İsrail ile öncekinden daha yüksek bir iş birliği hazırlığında olacak. Beşinci olarak ise İsrail'in fiili kontrol sınırları genişledi ve çevresindeki Arap ülkelerdeki muhalif güçler zayıflatıldı. İsrail, Gazze, Lübnan ve Suriye'deki fiili nüfuz bölgelerini ve sınırlarını genişletirken Batı Şeria'daki fiili kontrolünü de derinleştirdi.

Netanyahu, savaş süresince seçimlere daha iyi hazırlanmasını ve kendisi ile sağ partilere yönelik desteği artırmasını mümkün kılacak değerli aylar kazandı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Netanyahu'nun destekçileri bu söylemi ve bahsedilen başarıları tekrarlarken Netanyahu'nun sunduğu biçimiyle savaşın zorunluluğunu kanıtlamaya çalıştılar. Bunların savaşın gerekçelerini doğruladığını, İsrail'e savaş öncesine kıyasla daha güçlü ve merkezi bir stratejik konum kazandırdığını öne sürdüler. Buna Netanyahu ve hükümetinin savaş süresince İsrail'in iç boyutundaki başarıları da eklenebilir. Bunların başında Netanyahu ve hükümetinin ‘yargı darbesi’ projesi çerçevesinde İsrail'i daha sağcı ve daha katı bir yönde köklü biçimde dönüştürme projesini sürdürmesi geliyor. Bu durum, esasen Filistinliler için idam yasasının hayata geçirilmesiyle somutlaştı. Söz konusu yasa, İsrail'e ve Yahudi halkına karşı ulusal suçlar işleyenler, yani yalnızca Yahudilere saldıranlar için geçerli ve Filistinlilere saldıran Yahudileri kapsam dışı bırakıyor. Bu da özünde Filistinlilere yönelik geçmişten beridir süregelen ırk üstünlüğünü ve ırk ayrımcılığını (apartheid) derinleştirme projesiyle uyumlu bir yasanın parlamentodan geçmesi anlamına geliyor.

vfbfgbgfb
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir, Kudüs'teki İsrail parlamentosu Kneset'te bir oturuma katıldıkları sırada tokalaşırken, 29 Mart 2026 (Reuters)

Bunun yanı sıra mart ayı sonlarında bütçe tasarısının geçirilmesi de önemli bir kazanım olarak sayılabilir. Bu tarih, cari yıl genel bütçesinin onaylanması için belirlenen son süre olup bu sürenin aşılması halinde İsrail hukukuna göre Kneset'in otomatik olarak feshedilmesi ve erken seçime gidilmesi gerekirdi. Böylece Netanyahu, savaş ortamında seçimlere daha iyi hazırlanmasını ve kendisi ile aşırı sağcı partilere yönelik desteği güçlendirmesini sağlayacak değerli aylar kazandı. Netanyahu aynı zamanda dini partilerle zorunlu askerlikten muafiyet projesinin geçirilmesini sürdüren üstü kapalı bir anlaşma da sağladı. Bu kazanımın önemi, özellikle savaşın devam etmesi ve ek askeri güce duyulan ihtiyaç göz önünde bulundurulduğunda daha da büyüyor. Nitekim Genelkurmay Başkanı da savaş süresince ordunun hizmet gereklilikleri ve düzenli ile yedek birliklerdeki askerlere yönelik baskılar açısından tam bir çöküşün eşiğine geldiğini duyurdu.

Politikacılar arasındaki eleştirmenlerin başında, Kneset'teki muhalefet lideri ve Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi Genel Başkanı Yair Lapid geliyor. Lapid, savaşın yönetimini ve Netanyahu ile İsrail'le koordinasyon sağlanmadan durdurulma biçimini eleştirmekte hiç vakit kaybetmedi.

Özetle Netanyahu'nun destekçileri ve aşırı sağcı cephesinin, savaşın olumlu bir sonuç doğurduğuna hatta İsrail'e ve halkına daha yüksek düzeyde bireysel ve kolektif güvenlik hissi kazandıran stratejik bir zafer niteliği taşıdığına inandığını söyleyebiliriz. Netanyahu, yukarıdaki konuşmasında gazetecilerin, siyasetçilerin, aktivistlerin ve sıradan İsraillilerin savaşın kazanımlarını eleştirmesine ve sorgulamasına duyduğu şaşkınlığı bir kez daha dile getirdi.

Buna üstü kapalı olarak Netanyahu cephesinin, özellikle beklenen seçimler sonrasında hükümet bileşenlerini koalisyon kurmaya itebilecek seçim anketleri çerçevesinde Netanyahu'ya ve aşırı sağcı cepheye yönelik halk desteğinde ciddi bir artış öngördüğü beklentisini de ekleyebiliriz. Ancak hızla yapılan anketler bu beklentiyi doğrulamazken Netanyahu da başarılarıyla orantılı sonuçlar elde edemedi.

cdvdf
Netanyahu, Kudüs'teki Herzl Dağı Askeri Mezarlığı'nda düzenlenen "Anma Günü" töreninde bir konuşma yaparken, 21 Nisan 2026 (Reuters)

Netanyahu cephesinin ve destekçilerinin karşısında ise zafer ve başarı söylemine çekinceli yaklaşan geniş bir kesim yer alıyor. Bu kesimin bir bölümü, İran ve Hizbullah'ın savaştan daha güçlü ve askeri kapasitelerine daha kararlı biçimde sahip bir şekilde çıktığına, kendini bölgede İsrail'e rakip merkezi bir güç olarak kanıtladığına inanıyor. Ayrıca savaşın İsrail'in iç uyumuna zarar verip onu zayıflattığı görüşü de yaygınlaşıyor. Tüm bunların ötesinde en önemli mesele, savaş ya da Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ı ve ABD'yi Trump'ın başlangıçta sunduğu vaatlerinden hiçbirini gerçekleştiremeyen bir savaşa sürüklediği şeklindeki çerçeveleme, ABD içindeki savaşa yönelik eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açması. Bu eleştiriler, oradaki tüm akım, entelektüel yönelim ve siyasi eğilimleri aşan bir tonda yapılıyor. Bu durum ABD içinde, İsrail'i iki ülke arasındaki ilişkiye çok olumsuz yansıyabilecek ve ABD’nin İsrail’e verdiği tarihi desteği zayıflatabilecek bir tartışmanın içine çekiyor.

Politikacılar arasındaki eleştirmenlerin başında, Kneset'teki muhalefet lideri ve Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi Genel Başkanı Yair Lapid geliyor. Lapid, savaşın yönetimini ve Netanyahu ile İsrail'le koordinasyon sağlanmadan durdurulma biçimini hiç vakit kaybetmeden eleştirerek Netanyahu'nun söylemiyle ‘kazanılan başarıları’ sorguladı. Hatta daha da ileri giderek savaşın İsrail'in konumunu zayıflattığını ve çıkarlarına zarar verdiğini öne sürdü. Bu tutum elbette savaşı desteklediği ve savaşın İsrail'e daha büyük ve daha önemli kazanımlar sağlayabileceği düşüncesi çerçevesinde dile getirildi.

Lapid, ateşkesin ilanının ertesi günü yaptığı konuşmada Netanyahu'nun ‘İsrail'i stratejik bir çöküşe ve diplomatik bir felakete sürüklediğini; İsrail'in artık vesayet altında olduğunu, kendi kendini yönetemediğini, müzakere masasından ve karar alma süreçlerinden dışlandığını’ söyledi.

Lapid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İsrail'in ulusal güvenliğine ilişkin kararlarda hiçbir rolü olmadı. Tarihimizde bu denli büyük bir siyasi felakete tanık olmadık. Ordu üzerine düşeni yaptı. Fakat Netanyahu siyasi ve stratejik açıdan başarısız oldu ve hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremedi. Netanyahu'nun kibri, ihmalı ve stratejik planlamadan yoksunluğunun yol açtığı hasarı onarmak yıllar sürecek.”

Savaş süresince Arap partilerinin ABD ile ortaklık içinde sürdürülen İsrail'in bölgeye yönelik saldırgan eğiliminin dizginlenmesi ve savaşın durdurulması çağrıları yoğunlaştı. Halihazırda bu Arap partilerinin her zaman benimsediği geleneksel bir tutum.

Lapid’in ardından anketlerde İsrail'in gelecekteki hükümetini yönetecek merkezi aday olarak ismi öne çıkan eski Başbakan Naftali Bennett bir açıklamada bulundu.

Bennett, ateşkesin üzerinden bir günden az bir süre geçmişken yaptığı konuşmada savaşın hedeflerinin açık olduğunu vurgularken bunları; nükleer programın kalıcı ve tam tasfiyesi, bölgesel terörizm ve roketlerin durdurulması, 460 kilogram zenginleştirilmiş uranyumun İran topraklarından çıkarılması olarak sıraladı. Bu hedeflerin hiçbirinin gerçekleşmediğinin söyleyen Bennett, “Bu başarısızlık, İsrail'i daha intikamcı ve daha kararlı bir İran'la karşı karşıya getiriyor. Pek çok kişinin hayal kırıklığı duymasının nedeni, liderliğin bize hayaller satmış olması. Hükümet bizimle açık konuşmadı.

Netanyahu ve bakanları sürekli olarak Hamas’a karşı tam zafer, Hizbullah'ın tasfiyesi ve İran'ın yenilgisiyle övündü. Tüm bu boş vaatler gözümüzün önünde çöktü. Ne yazık ki bir çocuğun bile görebileceği gibi Hamas, Hizbullah ve İran ayakta kalamaya devam ediyor. Bu, İsrail'i içten çökerten bir hükümetin dışarıdaki düşmanı yok edemeyeceğinin kanıtı. Bu, kalpsiz bir hükümet."

Bu tutum, ateşkesin ilanının ertesi gününden itibaren ciddi biçimde yoğunlaşmaya başladı. İsrail basını, yorumcular ve partililer, her biri kendi platformunda, savaşın ve ateşkesin sonuçlarından duydukları ve kamuoyundaki genel hayal kırıklığını dile getiriyordu. Bahsi geçen kesimlere göre yetersizlik, temelde Netanyahu'nun savaş süresindeki ve sonrasındaki başarısızlığından kaynaklanıyordu. İç başarısızlığın ve bunun bölgesel boyutunun yanı sıra en büyük tehlikenin, savaşın ve sonuçlarının İsrail'in temel müttefiki ve sürekli destekçisi olan ABD ile özel ilişkisini küresel, ekonomik ve diplomatik açıdan tehdit etmesinde yattığı da vurgulanıyordu.

Bu seslerin Netanyahu'yu savaş nedeniyle değil, savaşın varmış olduğu sonuçlar nedeniyle eleştirdiğini özellikle belirtmek gerekir. İsrail'in savaştan ve onun sürmesinden çok daha fazla yararlanabileceğini savunuyor. Dolayısıyla savaşın başarısızlıkları, savaşın kendisinden değil Netanyahu'nun İsrail adına gereği gibi yararlanamamasından kaynaklanıyor. Yani bu eleştiriler, Arap dünyasıyla genel olarak, Filistin ve Filistinlilerle ise özel olarak ilişkilendirilme biçiminde Siyonist uzlaşının önemli bir parçası olarak kalmaya devam ediyor.

dsfr
İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki Hiyam beldesine düzenlediği bombardımanının ardından yükselen dumanlar, 4 Mart 2026 (AFP)

Tartışmanın diğer tarafında ise Gazze Şeridi’ndeki savaşa ve mevcut savaşa karşı çıkan Arap partileri ile geriye kalan Yahudi eleştirel cephesi yer alıyor. Arap liderler bu savaşı genel olarak, ABD ve İsrail'in tam bir ortaklık içinde Arap dünyasına ve çıkarlarına, özellikle de Filistin halkına karşı yürüttüğü saldırgan bir savaş olarak değerlendirdi.

Yüksek İzleme Komitesi Başkanı Cemal Zahalka, İsrail'in hiçbir diplomatik çözüme güvenmediğini vurgulayarak şunları söyledi:

“7 Ekim'den (2023) bu yana yeniden biçimlenen İsrail güvenlik doktrini, temelde müzakere masasındaki kazanımlara değil sahadaki ordu başarılarına dayanıyor. Bu yüzden İsrail, müzakerelerde gerçekleştirilmesi mümkün olmayan koşullar öne sürüyor ve gerekli gördüğü her an güce ve daha fazla güce başvurma üzerine bahse giriyor.”

Savaş süresince Arap partilerinin ABD ile ortaklık içinde sürdürülen İsrail'in bölgeye yönelik saldırgan eğiliminin dizginlenmesi ve savaşın durdurulması çağrıları yoğunlaştı. Halihazırda bu Arap partilerinin her zaman benimsediği geleneksel bir tutum.

1967 yılının haziran ayındaki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana tam bir zafer kazanamamış olan İsrail, uzayan savaşların aynı kısır döngüsünde dönmeye devam ediyor. Yönelimlerindeki köklü ve ciddi bir dönüşüm ise savaşlarının hızını daha da artırdı.

Siyonist uzlaşıyı eleştiren Yahudi solu ise savaşın önlenmesi ve patlak verdikten sonra durdurulması yönünde tutum sergiledi. Ateşkesin ilanından önceki son hafta içinde Yahudi ve Yahudi-Arap aktivist grupları büyük şehirlerde gösteriler düzenleyerek Yüksek Mahkeme'ye savaş karşıtı gösterilere yönelik kısıtlamaların kaldırılması için başvurdu. Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir'e bağlı polis kuvvetleri ise göstericilerin üzerine yürüyerek bir kısmını tutukladı.

Eleştirileriyle bilinen İsrailli gazeteci Gideon Levy, Haaretz gazetesindeki haftalık köşesinde şunları yazdı:

“Bu (Netanyahu'yu kastederek) onun hayatındaki en büyük başarısızlıktır. Durum, 7 Ekim 2023'ten çok daha kötü. Binyamin Netanyahu'nun önceki başarısızlıkta pek çok suç ortağı vardı. Bu sonuncusunda ise istisnasız tek suçlu sadece o. İran'la savaşmayı hayatı boyunca merkezi bir saplantı olarak işlediyse bu savaş onun hayatındaki en büyük başarısızlık. İsrail bu savaştan göründüğünden çok daha derin yaralarla, savaş öncesine kıyasla daha zayıf ve daha yalnız, İran ise ağır darbe alsa da yedi kat daha güçlü ve daha etkin bir şekilde çıkıyor. Bu tam olarak bir ömür boyu süren çalışmanın başarısızlığının görüntüsü. İsrail'i bu savaşa sürükleyen Netanyahu, kendisine danışılmadan bunu sona erdirmek zorunda bırakılan bir başbakandır. Bu savaşın kendi adını tarih kitaplarına kurtarıcı olarak kazıyacağını düşünürken başarısızlığının da sorumluluğunu taşıyan tek kişi o."

dvfd
Kudüs'te ‘Anma Günü’ çerçevesinde Herzl Dağı'ndaki askeri mezarlıkta düzenlenen törende bir dakikalık saygı duruşu, 21 Nisan 2026 (AFP)

Sonuç olarak 1967 yılının haziran ayındaki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana tam bir zafer kazanamamış olan İsrail, uzayan savaşların aynı kısır döngüsünde dönmeye devam ediyor. Yönelimlerindeki köklü ve ciddi bir dönüşüm ise savaşlarının hızını daha da artırdı. Netanyahu'nun son hükümetiyle birlikte İsrail, kuruluşundan bu yana en sağcı, en faşist ve komşusu olan Arap ve Müslüman ülkeler ile Filistinlilere en düşman hükümete kavuştu. Bu hükümet ve başındaki Netanyahu, içeride ve dışarıda ödenen bedelleri umursamıyor. Onlar için önemli olan tek şey, kendi tasvirlerindeki düşmanlar üzerinde, içeriden ve dışarıdan, zafer imgesidir. Her savaş sona erdiğinde bir sonrakine hazırlanarak iç ve dış cephede yeni bir düşman belirlemeye devam edecekler.

Bu gelişme, dikkat edilmesi gereken temel değişkendir. Bu değişkeni ya İsrail'deki genel seçimler aracılığıyla ki bu önümüzdeki Ekim ayında yapılması planlanan yaklaşan seçimlerde gerçekleşebilir ya da aşırı sağcı İsrail'le ciddiyetle ve kararlılıkla başa çıkma kapasitesine sahip daha kararlı bir Arap dünyasının ve uluslararası toplumun tutumu aracılığıyla dizginlenebilir. Böylece ABD’nin desteğiyle ya da desteği olmaksızın, bir suç savaşından diğerine geçişin önüne geçilebilir.


Saldırgan, saldırı için haftalarca hazırlık yaptı... Trump’a suikast planının ayrıntıları

Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)
Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)
TT

Saldırgan, saldırı için haftalarca hazırlık yaptı... Trump’a suikast planının ayrıntıları

Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)
Polis ve gizli servis görevlileri, cumartesi akşamı meydana gelen silahlı saldırının ardından Başkan Trump’ı Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin düzenlediği yemekten dışarı çıkardı. (Reuters)

Savcılık, cumartesi günü Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeğine saldırı düzenlemeye çalışan Cole Tomas Allen’in, Donald Trump ve hükümet üyelerini öldürmeye yönelik planını ortaya çıkardı. Savcılığa göre Allen, saldırıyı gerçekleştirmeden önce haftalarca hazırlık yaptı.

Şarku’l Avsat’ın The Telegraph’tan aktardığına göre Allen dün mahkemeye çıkarak suçlamalarla yüzleşti. Allen’in, yetkililer tarafından ‘planlı bir cinayet komplosu’ olarak tanımlanan saldırı hazırlıklarına nisan başında başladığı ifade edildi.

31 yaşındaki Allen, Kaliforniya’nın Torrance şehrinden olup, Washington D.C.’deki Hilton Oteli’nde düzenlenen Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeği sırasında güvenlik noktasını geçmeye çalıştı ve ardından ABD Gizli Servisi’ne bağlı bir görevliyi hedef alarak ateş açtı. Etkinliğe, Başkan Trump ve eşi, neredeyse tüm Trump yönetimi üyeleri ve önde gelen gazeteciler katılmıştı.

Planın ilk aşaması: Otel rezervasyonu

Washington D.C. Başsavcısı Jeanine Pirro, Allen’in saldırıyı gerçekleştirmek amacıyla otelde üç gece konaklama rezervasyonu yaptığını açıkladı. Bu rezervasyon, Trump’ın etkinliğe katılacağını duyurmasından bir ay sonra yapıldı.

Pirro, gazetecilere verdiği demeçte, “6 Nisan’da Allen, Washington Hilton Oteli’nde 24, 25 ve 26 Nisan tarihlerinde üç gece konaklama için rezervasyon yaptı” dedi.

İkinci aşama: Washington’a seyahat

Pirro, “21 Nisan’da Allen, Los Angeles yakınlarındaki evinden yola çıktı. 23 Nisan’da Chicago’ya vardı, ardından 24 Nisan Cuma günü Washington D.C.’ye ulaştı” şeklinde konuştu.

Pirro, Allen’in 24 Nisan Cuma günü saat üç civarında Hilton Oteli’ne vardığını ve geceyi otelde geçirdiğini belirtti.

vbfrb
Cole Tomas Allen, Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeği sırasında ateşli silahlar ve bıçaklarla salona girmeye çalışırken yakalandı. (DPA)

Pirro, “Allen ertesi gün saat 20:00’de, başkan ve eşinin akşam yemeğinin düzenlendiği salonda olduğunun tamamen farkındaydı” dedi.

Etkinliğe katılanlar arasında, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkan Yardımcısı J.D. Vance gibi yönetimin üst düzey yetkilileri de bulunuyordu.

Üçüncü aşama: Saldırının gerçekleştirilmesi

Pirro, saat 20:40’ta Allen’in, tüfek, tabanca ve bıçaklarla etkinlik salonuna girmeyi denediğini, ancak ABD Gizli Servisi tarafından durdurulduğunu açıkladı.

sdvfdvf
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan ve Allen’in taşıdığı silahları gösteren fotoğraf (Reuters)

Gizli Servis’ten bir ajan, göğsünden vurulmuş olsa da, kurşungeçirmez yeleği sayesinde hayatını kurtardı. Ardından bir polis memuru Allen’a beş el ateş etti. Allen yaralanmazken, yere düştü ve sonrasında tutuklandı.

Allen’a yöneltilen suçlamalar

Dün öğleden sonra Allen’a, ABD Başkanı’na suikast girişiminde bulunma suçlaması yöneltildi. Bu suçun cezası, ömür boyu hapis cezasına kadar varabiliyor.

Ayrıca Allen’a, silah ve mühimmat taşımaktan ve şiddet içeren bir suç işlerken ateş açmaktan da suçlamalar yöneltildi. Mahkemede hazır bulunan Pirro, Allen’a daha fazla suçlama yönelteceklerini belirtti. Ayrıca, Washington D.C.’de siyasi şiddet eylemleri gerçekleştiren suçluları takip etmeye kararlı olduklarını ifade etti ve “İfade özgürlüğü korunur, ancak bu, şiddet kullanmayı veya yetkililere yönelik saldırıları içermez” dedi.

Saldırının ardındaki neden

Savcılık, saldırının arkasındaki motivasyonu açıklamadı, ancak yetkililer Allen’in saldırıdan birkaç dakika önce ailesine gönderdiği mesajda kendisini ‘dostane bir federal katil’ olarak tanımladığını belirtti. Allen, mesajında, Cumhuriyetçi başkanı isim vermeden defalarca anarak, Trump yönetiminin bir dizi politikasına ilişkin şikayetlerde bulunduğunu ima etti.


“Savaşçı geçmişi” ile barışçıl ve şiddet karşıtı bugünü arasında Vatikan

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

“Savaşçı geçmişi” ile barışçıl ve şiddet karşıtı bugünü arasında Vatikan

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Saad Kivan

“Savaşa hayır” ifadesi bir önceki Papa Francis tarafından da dillendirilmiş ve yaşamın önemini vurguladığı ünlü “Fratelli Tutti” (Tüm Kardeşler) mesajında güçlü bir biçimde yinelediği bir ifadedir.

Bugün, Katolik Kilisesi (Vatikan), savaşlardan ve bazı papaların başlattığı haçlı seferlerini teşvik etmek gibi eylemlerinden ışık yılı kadar uzakta görünüyor. Bu papalara şunları örnek verebiliriz; ünlü İnebahtı Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'na savaş açan ve daha sonra aziz ilan edilen Papa 5. Pius (1576), savaş sevgisiyle bilinen ve portelerinde elinde kılıç ile tasvir edilen Papa 2. Julius (1503). Ancak, Ağustos 1945'te Hiroşima'ya atılan atom bombası, Kilise'yi savaşın dünyayı ve insanlığı yok edeceği gerçeği üzerinde düşünmeye sevk etti.

Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasındaki savaş şiddetlenirken, ABD Başkanı Donald Trump'ın Papa 14. Leo'nun savaşı eleştirmesine, diyalog ve barış çağrısı yapmasına karşılık olarak başlattığı tartışmanın ardından “adil savaş” terimi yeniden gündeme geldi. Trump, Leo'nun adının başlangıçta papalık için düşünülmediğini ama Amerikalı olduğu için seçildiğini iddia etti. Papa 14. Leo, Trump'ın aynı yılın ocak ayında Beyaz Saray'a dönmesinin ardından Nisan 2025'te Papa Francis'in halefi olarak seçildi. Bu tartışma, 1945'te Papa'nın Nazi Almanyasının lideri Adolf Hitler'e savaş ilan etmesinin ardından Papa'nın gücünü ve etkisini küçümseyen Joseph Stalin'in meşhur sözünü akla getirdi: “Papa'nın kaç tankı var ki?” Stalin bu sözü, Yalta Konferansı'nda İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in kendisine yönelttiği bir soruya yanıt olarak söylemişti. Ne var ki bu tartışma, yüzyıllarca bu kutsal makama gelmiş Papaların tarih boyunca savaşlara ilişkin tutumlarını da akla getiriyor.

Rönesans devri olarak bilinen 15. ve 16. yüzyıllar arasında Kilise muazzam bir güç ve refahın tadını çıkardı. Papalar, sadece ruhani liderler olarak değil, tartışmasız bir otoritenin figürleri olarak da nüfuzlarını dayattılar ve kendilerini dönemin siyasi sahnesinin ayrılmaz parçası olarak konumlandırdılar

Yaklaşık bin yıl önce, 1095'te Fransa'daki Clermont Konsili sırasında Papa 2. Urban, “Tanrı bunu istiyor” diyerek bir haçlı seferi ilan etmişti. Daha sonra, 1503'te Giuliano della Rovere seçildi ve 2. Julius unvanını aldı. Aristokrat bir aileden geliyordu ve amcası da bir papaydı. Güçlü kişiliği ve sarsılmaz kararlılığıyla tanınan 2. Julius, sert mizacı, çabuk sinirlenmesi ve Kilise'nin çıkarlarını savunmak için güç ve silah kullanma eğilimi nedeniyle “Savaşçı Papa” ve “Korkunç Papa” lakaplarıyla da anıldı. Rönesans devri olarak bilinen 15. ve 16. yüzyıllar arasında, Kilise iç bölünmelerin zorluklarını aşarak ve tüm Hristiyan dünyasına kontrolünü dayatarak muazzam bir güç ve refahın tadını çıkardı. Bu dönemde, papalar sadece ruhani liderler olarak değil, tartışmasız bir otoritenin figürleri olarak da nüfuzlarını dayattılar, kendilerini dönemin siyasi sahnesinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırdılar.

fdvf
Vatikan'daki Aziz Petrus Meydanı'nda Papa 14. Leo'nun başkanlık ettiği Pazar Ayini, 29 Mart 2026 (AFP)

Daha sonra, 1517'de Papa 5. Pius, Osmanlılara karşı “Kutsal İttifak” adını verdiği bir ittifak deklare etti. Bu ittifak İspanya, Venedik Prensliği, Cenova, Malta, Parma Dükalığı, Mantova, Ferrara, Urbino, Savoy ve Toskana'yı (Floransa dahil) kapsıyordu. Papa 5. Pius, seferin herhangi bir şekilde gecikmesini önlemek için ağırlığını koymuş ve müttefikleri yola çıkmamaları halinde savaş ile tehdit etmişti. Seferde kullanılacak silahları ve sancağı kutsamıştı. Bunlar Ağustos 1571'de Napoli'deki Santa Chiara Kilisesi'nde Avusturyalı John'a sunulmuştu. Hristiyanların zaferi ve Osmanlı İmparatorluğu donanmasının yok edilmesiyle sonuçlanan İnebahtı Savaşı'nı tasvir eden büyük bir tablo hâlâ Vatikan'ın salonlarından birinde sergilenmektedir.

Bugün, bu modern, yıkıcı ve ölümcül silahlar karşısında, o yıllarda düşünüldüğü veya sınıflandırıldığı gibi “adil savaş”tan bahsetmek zorlaşıyor. Vatikan'da ise değişim rüzgarları esmeye başladı. Örneğin Papa 12.Pius, faşist lider Benito Mussolini'yi desteklemekten vazgeçip onunla ayrı düştü ve ardından 1945'te savaşa karşı çıkmaya başladı. 1963'te, reformcu ve yenileyici olarak bilinen Papa 23.John, atom enerjisi çağında savaşı adaleti sağlamanın bir aracı olarak görmenin zor olduğunu belirtti. Mevcut Papa da bu yolu izleyerek barış için çabalamayı papalık döneminin temel taşı haline getirdi. Dönemin teologları kılıç ve sopalarla yapılan savaşlardan bahsediyorlardı, bugünkü gelişmiş teknolojik silahlar ve uzaktan yönetilen uçaklarla yapılan savaşlardan değil.

xsgbg
Papa 14.Leo, ilk apostolik yolculuğu sırasında, Lübnan'ın Beyrut şehrindeki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı'na ulaşan uçağından iniyor, 30 Kasım 2025 (Reuters)

Kilise, daha erken bir dönemde savaşın dehşeti ve tehlikeleri hakkında düşünmeye başlamıştı. 1917'de Papa 15. Benedict, savaşan taraflara hitaben, “Savaş anlamsız bir katliamdır” demişti. Papa 12. Pius de devletleri İkinci Dünya Savaşı'ndan kaçınmaya ikna etmeye çalışmıştı. Bunları 1958'den başlayarak savaşın dehşetini ve adaletsizliğini vurgulayan çağrılarını tekrarlayan 23.John’un savaş karşıtı tutumları takip etti. Bunu, 4 Ekim 1965'te Birleşmiş Milletler'de savaşa karşı çıkan 6.Paul’un çağrısı ve Lübnan'dan başlayarak Ortadoğu'daki savaşları durdurma girişimleri izledi.

Geçmişte, papalar egemenlik ve dinin dayatılması yoluyla hem dini hem de dünyevi otorite rolünü oynamaya çalışmışlardı. Bugün, egemenlik ve vesayet zihniyetinden sıyrıldıktan sonra ise, kendilerini ahlaki ve manevi güçle donatarak daha insancıl ve medenileştirici bir rol oynamaya çalışıyorlar

Geçmişte, papalar egemenlik ve dinin dayatılması yoluyla hem dini hem de dünyevi otorite rolünü oynamaya çalışmışlardı. Bugün, egemenlik ve vesayet zihniyetinden sıyrıldıktan sonra ise kendilerini ahlaki ve manevi güçle donatarak daha insancıl ve medenileştirici bir rol oynamaya çalışıyorlar. Bütün bunların temelinde, (2010 New York Takvimi'ne göre) papa, kardinaller ve Katolik Kilisesi'nin Yüksek Pontifini çevreleyen diğer din adamlarından oluşan, nüfusu sadece 826 olan Roma'daki Aziz Petrus Bazilikası vardır. Papa 2. John Paul'ün memleketi Polonya'daki etkisi, muhtemelen Stalin'in Varşova konuşmasına 1980 sonbaharında verilen bir yanıt niteliğindeydi. O dönemde (1978'de Kutsal Makam'ın başına geçen ilk Polonyalı olan) Papa 2. John Paul, Moskova'nın vesayetine karşı barışçıl bir mücadele yürüten Polonyalı Dayanışma Hareketinin hamisiydi. Bu hareket, 1990'da lideri Lech Wałęsa'nın cumhurbaşkanı seçilmesiyle Sovyet Varşova Paktı sistemi içindeki ilk sarsıntıyı oluşturmuştu. Bu başarı büyük ölçüde, 2. John Paul'ün ısrarlı çağrıları ve sık ziyaretleriyle sağladığı destek sayesinde gerçekleşti.

Korkunç ve parçalı bir dünya savaşı yaşıyoruz ve bugünkü dünyanın dünden daha şiddetli mi yoksa daha az mı şiddetli olduğunu, modern iletişim araçlarının bizi şiddet konusunda daha bilinçli hale getirip getirmediğini veya sadece ona alışmış olup olmadığımızı bilmek kolay değil

Savaşa hayır

 Bu, son papadan bir önceki Papa Francis tarafından da dillendirilmiş ve yaşamın önemini vurguladığı ünlü “Fratelli Tutti” (Tüm Kardeşler) mesajında güçlü bir şekilde yinelediği bir ifadedir. Söz konusu mesajında şöyle demişti: “Güç gösterilerine yeter artık. Gerçek güç, hayata hizmet etmektir.” 2019'da Arjantinli Francis, Hiroşima şehrini ziyaret ederek yüksek sesle şunları söylemişti: “Nükleer silahların kullanımı ahlaksızcadır ve hiç kimsenin başkasının varlığını ve yaşamını tehdit etme hakkı yoktur.” Papa Francis, sanki papalığın geçmişteki söylemlerini telafi etmeye çalışarak daha da ileri gitmiş ve kavramlar, yönetim ve üslup açısından radikal bir reform gerçekleştirmişti. Şiddetsizliği, günümüzde insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlarla başa çıkmanın bir yöntemi olarak sunmuş ve geçen yüzyılın iki dünya savaşına, nükleer savaş tehdidine ve diğer çatışmalara sahne olduğunu belirterek, “Bugün korkunç ve parçalı bir dünya savaşı yaşıyoruz ve bugünkü dünyanın dünden daha şiddetli mi yoksa daha az mı şiddetli olduğunu, modern iletişim araçlarının bizi şiddet konusunda daha bilinçli hale getirip getirmediğini veya sadece ona alışmış olup olmadığımızı bilmek kolay değil” demişti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre burada Papa, Mesih'in kendisinin de şiddete maruz kaldığını ve onunla nasıl başa çıkılacağını bildiğini düşünüyor; ona göre bu şiddet her zaman insanlığın kalbinde var olmuştur. Bu nedenle bunun teslimiyet veya boyun eğme anlamına gelmediğini ısrarla vurgulamıştır.

Mevcut Papa, selefinin barışçıl ve şiddet içermeyen yaklaşımını, özellikle halihazırda Afrika ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında vurguladığı açıklamaları ve mesajlarıyla sürdürmeye çalışarak adeta bir ip üzerinde yürüyor

Bugün, mevcut Papa, selefinin barışçıl ve şiddet içermeyen yaklaşımını, özellikle daha önce hiçbir papanın ziyaret etmediği Afrika ülkelerine halihazırda yaptığı ziyaret sırasında vurguladığı açıklamaları ve mesajlarıyla sürdürmeye çalışarak adeta bir ip üzerinde yürüyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinin ve özellikle de benzeri görülmemiş teknolojik savaş, şiddet, yıkım ve insani acıların yükü altında yaşayan Ortadoğu'nun tanık olduğu huzursuzluk ve trajedileri açıkça görüyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.