El Kaide'nin iki numarası İran'da gizli bir operasyonla öldürüldü

Ebu Muhammed el-Masri, İran’da Lübnan kimliğiyle İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun koruması altında yaşıyordu. Tahran, Masri’nin öldürüldüğünü yalanladı.

FBI'ın en çok arananlar listesinde yer alan Ebu Muhammed el-Masri (EPA)
FBI'ın en çok arananlar listesinde yer alan Ebu Muhammed el-Masri (EPA)
TT

El Kaide'nin iki numarası İran'da gizli bir operasyonla öldürüldü

FBI'ın en çok arananlar listesinde yer alan Ebu Muhammed el-Masri (EPA)
FBI'ın en çok arananlar listesinde yer alan Ebu Muhammed el-Masri (EPA)

ABD’li istihbarat yetkilileri, 1998 yılında Afrika’daki iki ABD büyükelçilik binasının hedef alındığı kanlı saldırıların planlayıcısı olmakla suçlanan El Kaide’nin iki numarasının üç ay önce İran’da öldürüldüğünü doğruladılar.
Mısırlı Ebu Muhammed el-Masri kod adlı Abdullah Ahmed Abdullah'ın ABD'nin Kenya ve Tanzanya'daki büyükelçiliklerini hedef alan saldırıların yıldönümü olan 7 Ağustos’ta, Tahran sokaklarında motosikletli iki kişi tarafından öldürüldü. Suikast sonucunda Masri'nin El Kaide'nin kurucularından Usame Bin Ladin'in oğlu Hamza ile evli olan kızı Meryem de yaşamını yitirdi.
İstihbarat yetkililerine göre suikast, ABD'nin talebi üzerine İsrailli ajanlar tarafından gerçekleştirildi. Ancak, Ebu Muhammed el-Masri ve İran'daki diğer El Kaide üyelerinin hareketlerini yıllardır takip ettiği bilinmesine rağmen ABD’nin suikastta oynadığı rol belirsizliğini koruyor.
Henüz teyit edilmeyen suikast, jeopolitik ve casusluk entrikaları ve terörle mücadele çabalarıyla dolu bir yeraltı dünyasında gerçekleştirildi. Halen aydınlatılamayan bazı noktalar nedeniyle El Kaide, üst düzey liderlerinden birinin öldürüldüğüne dair bir açıklamada bulunmadı. Hatta İranlı yetkililer haberin üstünü örttü ve hiçbir ülke, suikastın sorumluluğunu üstlenmedi.
El Kaide’nin kurucularından mevcut lider Eymen el-Zevahiri’nin muhtemel halefi olarak görülen 58 yaşındaki Masri, ABD tarafından Kenya ve Tanzanya'daki ABD büyükelçiliklerini hedef alan ve 224 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin ise yaralanmasına neden olan bombalama olaylarına karışmakla suçlanması nedeniyle uzun zamandır ABD’nin Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI) en çok arananlar listesinde yer alıyordu.
FBI, Masri’nin yakalanmasını sağlayacak her türlü bilgi için 10 milyon dolarlık ödül teklif etmişti ve resmi, geçtiğimiz cuma gününe kadar en çok arananlar listesinde yer aldı.
Öte yandan Ebu Muhammed el-Masri'nin İran'da yaşaması oldukça şaşırtıcıydı. Zira Şii dini yönetimine giren İran ile Sünni aşırılık yanlısı bir grup olan El Kaide’nin Irak ve dünyanın başka bölgelerinde birbirleriyle çatışmaları nedeniyle İran ve El Kaide eski düşmanlar olarak biliniyorlar.
ABD’li istihbarat yetkilileri, Ebu Muhammed el-Masri'nin 2003 yılından bu yana İran’ın ‘gözetimi altında’ olduğunu, ancak yaklaşık 2015 yılından beri Tahran'ın lüks semti Pasdaran’da özgürce yaşadığını söylediler. Ebu Muhammed el-Masri, sıcak bir yaz gecesi akşam saat dokuz sularında kızıyla birlikte beyaz bir Renault L90 sedan kullanırken, motosikletle yanlarına yaklaşan iki kişi tarafından susturuculu silahlarla üzerine beş el ateş edildi. Masri’nin aracına dört mermi isabet ederken beşincisi yakındaki bir arabaya isabet etti. İran'ın resmi medyasında saldırı haberi kamuoyuna, kurbanların Lübnanlı bir tarih profesörü olan Habib Davud ve 27 yaşındaki kızı Meryem oldukları şeklinde aktarıldı. Lübnan merkezli ‘MTV’ haber kanalı ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) sosyal medya sayfaları Prof. Davud’un Lübnan'da İran'ın desteklediği silahlı örgüt Hizbullah'ın bir üyesi olduğunu belirttiler.
Suikast, tekrar tekrar meydana gelen patlamalarla dolu geçen yaz aylarında, Beyrut Limanı’ndaki büyük patlamadan günler sonra ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) İran'a uygulanan silah ambargosunun uzatılmasına yönelik karar tasarısını sunmasından bir hafta önce ABD-İran geriliminin tırmandığı sırada gerçekleşti. Suikastın, BMGK’nın ABD’nin sunduğu karar tasarısını oylamasından önce Batı’nın İran'ı kışkırtmak için yaptığı bir provokasyon olabileceği yönünde spekülasyonlar vardı. Bir motosiklet üzerindeki iki silahlı kişi tarafından gerçekleştirilen cinayet, İsrail'in İranlı nükleer bilim adamlarına yönelik daha önce düzenlediği suikastlara benziyordu. İsrail, kendisiyle savaşa her zaman hazır olduğunu teyit eden bir Hizbullah liderini öldürmüş gibi görünse de İsrail'in Hizbullah’ı savaşa kışkırtmamak için liderlerini ve üyelerini öldürmekten kaçındığı da biliniyor.
Ancak gerçek şu ki, ilk etapta Habib Davud ismi ortada yoktu. Çünkü İran'a yakın birçok Lübnanlı isim, ne Davud’un adını ne de öldürüldüğünü duymadıklarını bildirdi. Lübnan basını tarandığında, geçtiğimiz yaz İran'da Lübnanlı bir tarih profesörünün öldürüldüğüne dair hiçbir haber bulunamadı. Ülkenin tüm tarih profesörlerinin listelerine erişimi olan bir eğitim araştırmacısı, kayıtlarda Habib Davud adında kimsenin olmadığını söyledi.
Bir istihbarat yetkilisi, Habib Davud’un İranlı yetkililerin Ebu Muhammed el-Masri'ye verdikleri bir takma ad olduğunu ve tarih profesörü olarak tanıtılmasının da konuyla hiçbir ilgisi olmayan bir ört-bas etme hikâyesinden başka bir şey olmadığını söyledi. Mısır'da faaliyet gösteren İslami Cihad Örgütü’nün eski lideri Nebil Naim, geçtiğimiz Ekim ayında, Ebu Muhammed el-Masri'yi eski bir dostu olarak tanımladı ve aynı hikayeyi anlattı.
İran, ABD’nin düşman ilan ettiği bir ismi barındırdığı gerçeğini gizlemek için iyi bir nedene sahip olabilir. Fakat İranlı yetkililerin neden bir El Kaide liderine ev sahipliği yapmayı kabul ettikleri henüz netlik kazanmadı.
Bazı terörizm uzmanları, Tahran’ın El Kaide liderlerine en sahipliği yapmasının, grubun İran içinde terörist faaliyetlerde bulunmamasını sağlayacak bir sigorta görevi görebileceğini savundular. Amerikalı terörle mücadele yetkilileri, İran'ın ortak düşmanları olan ABD'ye karşı eylemler planlamak için El Kaide liderlerinin İran topraklarında kalmalarına izin vermiş olabileceğine inanıyorlar.
Daha öncede Filistin’de Hamas ve İslami Cihad hareketlerini ve Afganistan’da Taliban'ı destekleyen İran, Sünni milis grupların üyelerine ilk kez kucak açmıyor.
Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan ABD merkezli The Soufan Center (TSC) adlı araştırma merkezinde terörle mücadele analisti olan Colin P. Clarke, “İran, rejimin işine geldiği durumlarda mezhepçiliği bir sopa olarak kullanıyor. Ama İran'ın çıkarlarına uyduğunda da Sünni-Şii ayrımını görmezden gelmeye hazırdır” ifadelerini kullandı.
Ancak İran, El Kaide liderlerine ev sahipliği yaptığını sürekli olarak inkar ediyor. 2018 yılında dönemin İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, İran'ın Afganistan'la olan uzun sınırı nedeniyle bazı El Kaide üyelerinin İran'a girdiklerini, ancak tutuklanıp ülkelerine geri gönderildiklerini açıklamıştı.
Ancak Batılı istihbarat yetkilileri, El Kaide liderlerinin İran hükümeti tarafından ev hapsine alındığını ve ardından bazı üyelerini serbest bırakmak için 2011 ve 2015 yıllarında El Kaide ile en az iki anlaşma imzaladığını söylediler.
BM’nin geçtiğimiz Haziran ayında yayınlanan terörle mücadele raporuna göre DEAŞ son yıllarda El Kaide'yi gölgede bırakmış olsa da, El Kaide halen güçlü ve tüm dünyada aktif uzantıları bulunuyor.
Reuters’ın haberine göre İran, New York Times’ın Masri’nin Tahran’da suikasta uğradığı haberini yalanlayarak, topraklarında ‘El Kaideli teröristler’ olmadığını belirtti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade yaptığı açıklamada, “Washington ve Tel Aviv, zaman zaman, bu terörist grupların suç faaliyetlerinin sorumluluğundan kaçınmak için yalanlar yayarak ve medyaya yanlış bilgiler sızdırarak İran'ı bu ve bölgedeki diğer terörist gruplarla bağlantılı olarak göstermeye çalışıyor” ifadelerini kullandı.
İsrail Başbakanlık Ofisi ve Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Konseyi'nin sözcüleri ise konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçındı.
El-Masri, İran'da bir süre tutuklu kalan Seyfu’l Adl ile birlikte uzun yıllar El Kaide’nin büyük bir gizlilikle eylemlerini yürüten konseyin üyeliğini yaptı. İkili, örgütü yönetmesi için yetiştirilen Hamza bin Ladin ile birlikte, 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin Afganistan'dan kaçmaya zorladığı ve İran'a sığınan bir grup El Kaide lideri arasındaydı.
ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi tarafından 2008 yılında yayınlanan çok gizli bir belgeye göre el-Masri, ‘ABD veya müttefiklerinin hapishaneleri dışındaki en deneyimli ve yetenekli terör eylemi planlayıcısı’ idi. Belgede, Seyrfu’l Adl’e ‘yakın çalışan eski eğitmen’ olarak nitelendirdi.
İran’da ise terör uzmanları, El-Masri’nin Hamza bin Ladin’in akıl hocası olduğunu belirttiler. Daha sonra Hamza bin Ladin, Masri'nin kızı Meryem ile evlendi. İran, kaçırılan İranlı bir diplomatın serbest bırakılması karşılığında 2011 yılında Hamza'yı ve bin Ladin ailesinin diğer üyelerini serbest bıraktı. Öte yandan Beyaz Saray geçtiğimiz yıl Hamza bin Ladin'in Afganistan-Pakistan sınırındaki bir bölgede gerçekleştirilen bir terörle mücadele operasyonunda öldürüldüğünü duyurdu.
Ebu Muhammed el-Masri, 1963 yılında Mısır’ın kuzeyindeki Rabia mahallesinde doğdu. ABD’deki davalarda alınan ifadelere göre gençliğinde Mısır'ın en büyük üniversitesinde profesyonel bir futbolcuydu. Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgalinden sonra, Afgan güçlerine yardım etmek için yapılan seferberlik çağrısıyla‘cihat’ hareketine katıldı.
Mısır, Sovyetler Birliği’nin işgalden 10 yıl sonra geri çekilmesinin ardından el-Masri’nin geri dönmesine izin vermeyi reddetti. Bu yüzden Afganistan'da kaldı ve daha sonra El Kaide'nin kurucu grubu arasında katıldı ve Bin Ladin'in yanında yer aldı. 170 liderin yer aldığı örgütün yedinci kurucusu olarak listelendi.
Masri, 1990’lı yılların başlarında Usame bin Ladin ile birlikte, önce askeri hücreler oluşturmaya başladığı Hartum'a ardından da Somalili savaş ağası Muhammed Farah'a sadık milislere yardım etmek için Somali'ye gitti. Burada milisleri, 1993 Mogadişu Savaşı’nda ‘Kara Şahin (Black Hawk) Saldırısı’ olarak bilinen olayda Amerikan helikopterlerini düşürmek üzere eğittiler.
Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Tel Aviv merkezli Milli Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nde uzman Yoram Schweitzer, “El Kaide 1990'ların sonlarında terör eylemleri gerçekleştirmeye başladığında, Ebu Muhammed el-Masri, Bin Ladin'in en yakın üç yardımcısından biriydi. Örgütün operasyon departmanının başıydı. Bilgisi ve kararlığıyla biliniyordu. O tarihlerden itibaren örgütün özellikle Afrika’daki eylemlerinin büyük bir kısmında yer aldı” ifadelerini kullandı.
Bin Ladin, Mogadişu Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Masri’yi Afrika’daki ABD’ye ait hedeflere yönelik eylemleri planlama sorumlusu olarak atadı. 11 Eylül saldırılarında olduğu gibi bir eylemin uluslararası arenada büyük yankı uyandıracağını düşünen El Kaide liderleri, farklı ülkelerde nispeten iyi korunan iki hedefe aynı anda saldırı kararı aldılar.
7 Ağustos 1998'de saat 10:30 sularında patlayıcı yüklü iki kamyon, Kenya'nın başkenti Nairobi ve Tanzanya’nın başkenti Darusselam’daki ABD büyükelçiliklerine doğru hareket etti. Patlamalar büyükelçiliklerin etrafındaki insanları da etkiledi. Binaların dış duvarları yıkıldı, yakındaki binaların camları kırıldı.
Ebu Muhammed el-Masri, 2000 yılında, El Kaide yönetim konseyinin dokuz üyesinden biri oldu ve örgüt üyelerinin askeri eğitiminin başına geçti. Eski bir İsrail istihbarat yetkilisine göre Masri, örgütün Afrika’daki eylemlerinin başında olmaya devam etti ve 2002'de Kenya'nın Mombasa kentinde 13 Kenyalı ve 3 İsrailli turistin ölümüyle sonuçlanan saldırı emrini verdi. Masri, 2003 yılına gelindiğinde, El Kaide’ye düşman olmasına rağmen Amerikalıların kendilerine ulaşamayacağı bir yer olarak görünen İran'a kaçan birkaç El Kaide liderinden biriydi.
Yoram Schweitzer değerlendirmesinde ayrıca şunları söyledi:
“İran rejiminin Amerikalılarla kelleleri üzerine bir takas anlaşması yapma şansının oldukça zayıf olduğuna inandıklarından ABD’nin İran’da kendilerine karşı harekete geçmesinin çok zor olacağını düşündüler.”
Masri, 11 Eylül saldırılarının faillerini ve diğer örgüt liderlerini arayan ABD’nin elinden kurtulan birkaç üst düzey örgüt üyesinden biriydi. Masri ve İran’a kaçan diğer El Kaide liderleri, burada başlangıçta ev hapsindeydiler.
Bu arada İran, 2015 yılında, El Kaide ile bir anlaşma yaptığını duyurdu. Bu anlaşma çerçevesinde Yemen'de kaçırılan İranlı bir diplomat karşılığında Masri de dahil olmak üzere örgütün beş lideri serbest bırakıldı. Masri daha sonra ortadan kayboldu. Fakat bir istihbarat yetkilisine göre Tahran'da önce DMO’nun, daha sonra İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı'nın koruması altında yaşamaya devam etti. Başta Afganistan, Pakistan ve Suriye olmak üzere yurtdışına seyahat etmesine izin verildi.
ABD’li bazı analistler, Masri’nin ölümünün, El Kaide’nin geriye kalan başlıca liderlerinden biri ile Bin Ladin'in 2011'deki ölümünden sonra ortaya çıkan savaşçılar kuşağı arasındaki bağları koparacağını düşünüyorlar. Eski ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Nick Rasmussen konuyla ilgili olarak, “Eğer bu bilgi doğruysa, bu durum El Kaide’nin eski ekolü ve cihat ile yeni nesil savaşçılar arasındaki bağları koparır. Bu da El Kaide'nin parçalanmasına ve ademi merkeziyetinin ortadan kalmasına katkıda bulunur” şeklinde konuştu.
New York Times



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.