İran, Suriye’deki ‘danışman’ rolüne yönelik her türlü saldırı girişimi tehdit etti

İran, Suriye’deki ‘danışman’ rolüne yönelik her türlü saldırı girişimi tehdit etti
TT

İran, Suriye’deki ‘danışman’ rolüne yönelik her türlü saldırı girişimi tehdit etti

İran, Suriye’deki ‘danışman’ rolüne yönelik her türlü saldırı girişimi tehdit etti

Deyr-i Zor’un doğusundaki Ebu Kemal kentinin kırsal kesimini hedef alan bir saldırı sonucunda Suriye vatandaşı olmayan İran’a bağlı 15 milisin öldürüldüğünü bildiren haberlerin yayıldığı bir dönemde, Tahran hükümeti Suriye’deki danışman rolünü tehdit eden her türlü İsrail girişimini hezimete uğratma tehdidinde bulundu.
Geçtiğimiz günlerde İsrail, Şam yakınlarındaki İran birliklerine ait hedeflere hava saldırısı gerçekleştirmişti. Basında çıkan haberlere göre saldırı sonucunda 10 kişi yaşamını yitirdi. Ölenlerin aralarında İranlı milislerin de bulunabileceğine işaret edildi.
İran, Suriye’de askeri güçleri olduğunu reddediyor. Askeri danışman olarak özel kuvvetler gönderdiğini belirtiyor. Tahran, gerektiği sürece Suriye'ye askeri danışmanlar göndereceğini ifade ediyor. Reuters’in haberine göre İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatipzade, video konferans aracılığıyla gerçekleştirdiği basın açıklamasında, “İran Suriye’de danışman rolünde bulunuyor. Elbette ki birisi bu danışman niteliğindeki varlığını engellerse, buna yanıtımız sert olacaktır” ifadelerini kullandı.

SOHR: 15 İran milisi öldürüldü
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) tarafından yapılan açıklamada, geçtiğimiz Cumartesi günü akşam saatlerinde Deyr-i Zor kırsalındaki Ebu Kemal kentinde şiddetli patlama sesleri duyulduğu bildirildi. Kaynağı belirlenemeyen hava saldırılarının Ebu Kemal’in batısında İran milislerine ait 10’dan fazla bölgeyi hedef aldığını bildiren SOHR, Deyr-i Zor kırsalının doğusundaki Ebu Kemal kentinde Suriye uyruklu olmayan yaklaşık 15 İran milisinin öldürüldüğünü duyurdu. Ölenlerin, Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Afgan ve Irak uyruklu kişiler olduğu bildirildi. SOHR tarafından yapılan açıklamada saldırıların milislere ait yeni merkezleri hedef aldığı ifade edildi. Saldırlar teçhizatın imha edilmesinin yanısıra iki merkezin yıkılmasına neden oldu. Gözlemevi saldırının İsrail kaynaklı olabileceğine işaret etti.

İsrail: 8 bölgeyi hedef aldık
İsrail ordusu, geçtiğimiz hafta Suriye Ordusu ve Suriye içerisindeki ‘Kudüs Gücü’ne ait hedeflere saldırı gerçekleştirdiğini itiraf etti. Söz konusu saldırıların İsrail tarafından işgal edilen Golan sınırında döşenen patlayıcıların etkisiz hale getirilmesinden sonra gerçekleştirildiğine işaret edildi. Patlayıcıların İsrail sınırına yakın köylerde ikamet eden ve İran’dan alınan talimatlarla hareket eden Suriyelerden oluşan bir grup tarafından döşendiği tahmin ediliyor. İsrail tarafından yapılan açıklamada, saldırıların 8 bölgeyi hedef aldığı; bunlar arasında İran'ın Şam Uluslararası Havalimanı'ndaki ana karargâhı ve Suriye'ye iş için geldiklerinde üst düzey İranlı delegasyonları ağırlamak için bir kullanan bir ‘gizli milis bölgesinin’ de bulunduğu ifade edildi. Ancak İsrail Ordu Sözcüsü, saldırıların DMO’daki üst düzey askeri komutanları hedef almadığını vurguladı.

İran Dışişleri Bakanlığı’ndan yalanlama
İran Dışişleri Bakanlığı tarafından dün yapılan açıklamada İsrail tarafından Şam yakınlarında gerçekleştirilen saldırıda Kudüs Gücü’ne mensup İranlıların öldürüldüğü yönündeki haberlerin doğru olmadığı ifade edildi. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatipzade, yaptığı açıklamada, “İsrail'in Suriye'ye düzenlediği baskında Kudüs Gücü savaşçılarının öldürüldüğünü teyit etmiyoruz. İsrail, ‘vur-vur’ döneminin sona erdiğini anladı. Bu yüzden dikkatli hareket ediyor. Tüm cephelerde direniş yerine saldırganlık gösteren doğasının tedavisi yok” ifadelerini kullandı.
Tahran’ın en büyük güvenlik tehdidi olarak gördüğü İsrail, geçtiğimiz yıllarda da İran hedeflerine ve Suriye'deki bağlı gruplarına saldırılar düzenlemişti.



Orta Bölge, Libya’nın bölünmesine yol açabileceği endişelerini uyandırıyor

Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)
Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)
TT

Orta Bölge, Libya’nın bölünmesine yol açabileceği endişelerini uyandırıyor

Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)
Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)

Libya’da, ülkenin batısından kuzeyine uzanan dokuz belediyenin ‘Orta Bölge’ adı altında idari ve koordinasyon amaçlı bir yapı kurduklarını açıklamasının ardından tartışmalar büyüdü. Söz konusu adım, federalizm ve Libya’nın tarihsel üç bölgesi olan Trablus, Berka ve Fizan eksenindeki eski tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Bu konu, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetiminin devrilmesinden bu yana Libya siyasetinin tartışmalı başlıkları arasında yer alıyor.

Girişimin parçası olan belediyelerden Tarhuna Belediye Başkanı Muhammed el-Kaşşer ise ilk andan itibaren oluşumun ayrılıkçı bir amaç taşımadığı yönündeki eleştirilere yanıt vermeye çalıştı. Girişim, dün Misrata kentinin ev sahipliğinde düzenlenen toplantının ardından duyuruldu.

İnisiyatife, Misrata, el-Hums, Zliten, Beni Velid, Tarhuna, Tininai, el-Merdum, Msallata ve Kasr el-Ahyar belediyelerinin başkanları katıldı. Toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, söz konusu adımın ‘belediyeler arasında iş birliği ve bütünleşmeye dayalı, bölgeye ve bölge halkına hizmet etmeyi amaçlayan bir sürecin başlangıcı’ olduğu ifade edildi. Ancak girişim, katılımcı belediyelerin bazılarında da dahil olmak üzere geniş çaplı tartışma ve itirazlarla karşılandı.

Reddedilme ile kabul arasında

Libya’nın kuzeybatısındaki Beni Velid kentinde, şehrin en büyük toplumsal bileşeni olan Warfalla kabilesi, söz konusu girişimi ‘yeni isimler altında ülkeyi bölme girişimi’ olarak nitelendirdi. Kentte bir grup genç, kararı protesto etmek amacıyla belediye binasına girişleri kapatırken, benzer protestoların batıdaki Tarhuna kentinde de yaşandığı belirtildi.

Başkent Trablus’un yaklaşık 190 kilometre doğusunda bulunan ve askerî ağırlığıyla öne çıkan Misrata kentinde de Orta Bölge girişimine karşı çıkan sesler yükseldi. Bu isimler arasında yer alan toplumsal önderlerden Abdulhamid Hadr, “Kabileciliğe hayır, bölgeciliğe hayır, bölgelere hayır” sloganını dile getirdi. Buna karşılık girişimin destekçilerinden Misratalı kanaat önderi Salim Karvad, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, “Bu, yıllardır üzerinde çalışılan ve artık sahada karşılığı bulunan bir gerçeklik” ifadesini kullandı.

Girişimin duyurulması, son 24 saat içinde siyasi çevrelerde geniş çaplı çekincelere ve eleştirilere yol açtı. Libya Temsilciler Meclisi (TM) üyesi Caballah eş-Şeybani, ‘dördüncü bir bölge’ oluşturulmasına ilişkin söylemlerin, Tebu, Tuareg ve Amazigh gibi diğer kültürel ve bölgesel topluluklardan da benzer taleplerin yükselmesine kapı aralayabileceği uyarısında bulundu. Bu görüşe, Said Vanis de destek verdi.

Orta Bölge’nin kuruluşunun duyurulduğu toplantıdan (Misrata Belediye Meclisi)Orta Bölge’nin kuruluşunun duyurulduğu toplantıdan (Misrata Belediye Meclisi)

TM üyesi Muhammed Amir el-Abani de Orta Bölge söyleminin, Libya’nın bölgelere ayrılması ve ulusal birliğinin zayıflatılması yönünde bir sürecin başlangıcı olabileceği uyarısında bulundu. TM üyesi Belhayr eş-Şaab ise bu tür isimlendirmeleri yapmaya hangi kurumun yasal yetkiye sahip olduğunu sorgulayarak, mevcut koşullarda böyle bir girişimin gündeme getirilmesinin ‘ulusal çıkarlara hizmet etmediğini’ savundu.

Aynı çerçevede, Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt, ‘bölgelerin üzerinde tek ve birleşik Libya’ anlayışına bağlılığını vurguladı. Libya Demokrat Partisi Genel Başkanı Muhammed Suvan ise böylesi tartışmalı konuların gündeme taşınmasının, zaten kırılgan bir süreçten geçen Libya siyasi sahnesindeki gerginliği daha da artıracağını ifade etti. Libya Genel Ulusal Kongre’nin eski üyesi Nasr Muaykil de söz konusu girişimin hangi anayasal ve yasal dayanağa sahip olduğunu sorgulayarak, bu adım için yetkili yasama organının onayının bulunup bulunmadığı sorusunu gündeme getirdi.

Öte yandan, aralarında Muhammed Kaşut ve Usame el-Buayşi’nin de bulunduğu bazı aktivist ve siyasetçiler, Orta Bölge ilanının gelecekte coğrafi ya da kimlik temelli benzer taleplerin önünü açabilecek bir emsal oluşturduğunu belirtti. Söz konusu isimler, bunun uzun vadede devletin birliğini tehdit edebileceği uyarısında bulundu.

Federalizm çağrıları yeniden gündeme geldi

Söz konusu girişim, Libya’nın doğusunda, Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinin ardından yeniden gündeme gelen federalizm çağrılarını da canlandırdı. Federalizm yanlıları, bu modeli uzun yıllardır bölgenin maruz kaldığını savundukları tarihî ihmal ve dışlanmışlığın giderilmesi için bir çözüm olarak görüyor.

Bu kapsamda 2013 yılında Sirenayka’nın federal bir bölge olduğu ilan edilmiş ve 1951 Bağımsızlık Anayasası’na dayanılarak yerel bir yönetim oluşturulmuştu. Söz konusu anayasa, 1963 yılında üniter devlet modeline geçilmeden önce Libya’da federal bir sistemi öngörüyordu.

Federalist akımın önde gelen isimlerinden Ebu Bekir el-Katrani ise Orta Bölge girişimini savundu. El-Katrani, federalizm çağrılarının bölünme anlamına gelmediğini belirterek, bunun merkezi yönetimin egemen yetkilerini koruduğu bir yapı içinde yönetim sorumluluklarının paylaşılmasını hedeflediğini söyledi.

El-Katrani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Almanya gibi ülkelerde çok katmanlı yönetim modellerinin devletin birliğine zarar vermediğini ifade etti. Libya’nın da yetkilerin merkezde toplanması yerine dağıtılmasına dayalı yönetim mekanizmalarını ciddi biçimde tartışması gerektiğini savunan el-Katrani, federalizmin ayrılık projesi değil, toplumsal çeşitliliği yönetmenin araçlarından biri olduğunu dile getirdi.


Savaş tehdidi, Irak’ta silahların devlet kontrolüne alınması planlarını zora sokuyor

Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)
Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)
TT

Savaş tehdidi, Irak’ta silahların devlet kontrolüne alınması planlarını zora sokuyor

Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)
Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)

Irak'ın devletin kontrolü dışındaki silahlar meselesi, siyasi ve güvenlik gündeminde yeniden birinci sıraya yerleşti. Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi, ‘İsrail'i destekleyen uluslararası güçler’ olarak nitelendirdiği kesimlerle her türlü uzlaşıyı reddeden sert açıklamalar yaparak, hareketinin ‘güç ve silah’ seçeneğine bağlı kalacağını vurguladı. Tüm bunlar, hükümet iç içe geçmiş siyasi ve askeri zorluklarla boğuşurken, silahların devletle sınırlandırılması çabalarını sürdürdüğü bir ortamda yaşandı.

Kaabi’nin açıklamaları, İran-İsrail arasındaki son bölgesel gelişmeler ve askeri gerilimin ardından dün yayımlanan bir bildiride yer aldı. Kaabi, İran'ın İsrail'e yönelik füze saldırısını ‘Siyonist varlığa bir terbiye dersi’ olarak nitelendirerek övdü. Yemen'deki Husilerin askeri adımlarını da ‘düşmana beklenmedik bir tokat’ olarak gören Kaabi, bu adımları da takdirle karşıladı.

Irak’taki İran'a yakın silahlı bir grup olan Nuceba Hareketi, Irak'ta ‘İslami Direniş Koordinasyonu’ adını kullanan silahlı gruplar ittifakının kilit üyeleri arasında yer alıyor. Bu ittifak, 7 Ekim 2023 olaylarının ardından bölgedeki gerilime doğrudan dahil oldu.

Iraklı kaynaklar daha önce Irak hükümetinin silahlı grupların liderlerine bölgedeki gerginliğe karışmamalarını sağlamak amacıyla temaslar yürüttüğünü aktarmıştı. Hükümet, bazı grupların silahların devletle sınırlandırılması planını desteklemesiyle bu süreçten yararlanıyor.

Kaabi, Nuceba Hareketi’nin ‘İsrail ve ABD'nin destekçileriyle Irak'ın uzlaşabileceğini sananları’ uyardığını belirterek, ‘güç ve silah mantığının’ onlarla başa çıkmanın tek seçeneği olduğunu ve hareketinin ‘bu yoldan asla sapmayacağını’ söyledi.

Irak’ta silahlı grupların geleceği ve tüm silahlı oluşumların devlet otoritesine bağlanmasının mümkün olup olmadığına dair tartışmalar giderek yoğunlaşıyor. Bu mesele, Ali Zeydi liderliğindeki Irak hükümetinin önündeki en önemli dosyalardan biri haline geldi.

Irak hükümeti hukuk devleti ilkesine bağlılığını ve silahların resmî kurumların tekeline alınmasını defalarca kez vurguladı. Ancak bu hedefin hayata geçirilmesi, silahlı grupların siyasi, askeri ve ekonomik nüfuzuyla doğrudan bağlantılı karmaşık engellerle karşı karşıya.

Sadr, geçen 27 Mayıs'ta askeri kolu Barış Tugayları'nı devlet kadrolarına dahil ettiğini ilan ederek Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) gruplarını silahlarını teslim etmeye davet etmişti. Ardından Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları da Haşdi Şabi'den ayrıldıklarını açıkladı.

Yöntem konusunda görüş ayrılığı

Öte yandan silahlı gruplara yakın isimler, silahların teslim edilmesine yönelik önerileri dış baskıların bir ürünü olarak nitelendirerek reddetti.

Haşdi Şabi yetkililerinden Abdurrahman el-Cezairi, yerel medyaya yaptığı açıklamada ‘silahların devletle sınırlandırılması kararının tek taraflı alınabilecek bir karar olmadığını’ belirterek bu tür hayati konularda ‘yasama organına başvurulması’ çağrısında bulundu.

Bu açıklamalar, silahlı gruplar dosyasının ele alınış biçimine ilişkin mevcut bölünmüşlüğü yansıtıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu bölünmüşlük, bağımsız silah depolarına ve finansman kaynaklarına sahip silahlı grupların nüfuzunun yıllarca genişlemesinin ardından daha da karmaşık bir hal aldı.

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Meclis Grubu Başkanı Şexewan Abdullah ise herhangi bir silahsızlanma projesinin önünde ek engeller oluğuna işaret ederek grupların elindeki bazı silahların doğrudan bu gruplara ait sayılamayacağını dile getirdi.

Abdullah, sorunlardan birinin bazı grupların ‘silahlarını teslim etmeye karar verebileceği, ancak silahların, özünde bu silahları kendine ait sayan bölgesel bir devlete ait olduğu' gerçeğinde yattığını açıkladı. Bu devletlerin insansız hava araçları (İHA) da dahil söz konusu silahların teslimini onaylamayabileceğini vurguladı.

Bazı grupların silahları devlete teslim etmek yerine başka oluşumlara aktarma yoluna gidebileceğine dikkat çeken Abdullah, silahlı grupların yaklaşık yüzde 30'unun Haşdi Şabi bünyesinde yer aldığını, yüzde 70 civarındaki bölümünün ise bu çerçevenin dışında faaliyet gösterdiğini de kaydetti.

Gözlemciler, silah dosyasının yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını, silahlı grupların geçmiş yıllarda inşa ettiği nüfuz ağları ve özel mali kurumlarla iç içe geçmiş ekonomik ve siyasi çıkarlarla da bağlantılı olduğunu vurguluyor. Bu durum, her türlü silahsızlanma sürecini hükümet kararları ya da yasal düzenlemelerden çok daha karmaşık hale getiriyor.

Analistler, silahın pek çok grup için yalnızca askeri bir araç olmadığını; aynı zamanda siyasi nüfuzun güvencesi ve ekonomik korumanın kaynağı işlevi gördüğünü belirtiyor. Bu nedenle silahın teslimi çağrılarına verilen yanıtın, kapsamlı siyasi ve güvenlik düzenlemeleriyle eşzamanlı yürütülmediği sürece sınırlı kalacağını ifade ediyorlar.

Casusluk

Silaha ilişkin siyasi tartışmanın yanı sıra Irak'ın güvenlik dosyasında son günlerde dikkat çekici gelişmeler yaşandı. Bağdat'taki bir güvenlik kaynağı, Irak Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nın güvenlik müsteşarı Tuğgeneral Ahmed et-Tayyar'ın yolsuzluk ve casusluk suçlamalarıyla gözaltına alındığını bildirdi.

Kaynak, özel bir birliğin operasyonu gerçekleştirdiğini belirtti; ancak casusluk suçlamasının mahiyeti ya da şüpheli bağlantıların hangi taraflara yönelik olduğu konusunda ayrıntı vermedi. Yetkili mercilerden ise henüz ek bir açıklama gelmedi.

Musul ilinde ise Haşdi Şabi’ye bağlı Musul Operasyonlar Komutanlığı, ‘nitelikli’ olarak nitelendirdiği bir operasyonda feshedilmiş Baas Partisi'nden üst düzey bir ismi yakaladığını duyurdu.

Haşdi Şabi Genel Medya Müdürlüğü, operasyonun 30. Tugay'ın istihbarat birimleri tarafından aylarca süren takip, gözetleme, bilgi toplama ve analiz sürecinin ardından usulüne uygun bir mahkeme iznine dayanarak hayata geçirildiğini açıkladı.


Yerleşimcilere yönelik yaptırımlar... Batı Şeria’daki saldırılara ‘resmi destek’ sağlandığına dair suçlamalar

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarında, topraklarına el konulmasını protesto eden Filistinlilerin karşısına çıkan İsrail güçleri ve silahlı yerleşimciler, 9 Haziran 2026 (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarında, topraklarına el konulmasını protesto eden Filistinlilerin karşısına çıkan İsrail güçleri ve silahlı yerleşimciler, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

Yerleşimcilere yönelik yaptırımlar... Batı Şeria’daki saldırılara ‘resmi destek’ sağlandığına dair suçlamalar

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarında, topraklarına el konulmasını protesto eden Filistinlilerin karşısına çıkan İsrail güçleri ve silahlı yerleşimciler, 9 Haziran 2026 (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarında, topraklarına el konulmasını protesto eden Filistinlilerin karşısına çıkan İsrail güçleri ve silahlı yerleşimciler, 9 Haziran 2026 (AFP)

Birleşik Krallık, Avustralya, Kanada, Fransa ve Norveç’in, ‘Batı Şeria’daki durumun kötüleşmesine’ karşılık olarak aşırılık yanlısı İsrailli yerleşimcilere yönelik koordineli yaptırım kararları açıkladığı bir dönemde, Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı bir soruşturma komisyonu da dün İsrail makamlarını, Batı Şeria’da Filistinlilerin ölümüne, yaralanmasına ve yerinden edilmesine yol açan saldırılara ‘doğrudan müdahil olmakla’ ve faillere ‘mali-askeri destek sağlamakla’ suçladı.

Dün yaptırımların yürürlüğe girmesinin ardından söz konusu ülkeler, ‘İsrail hükümetinin sahadaki durumla ilgili acil adımlar atmaması halinde ilave önlemler almaya hazır olduklarını’ bildirdi. İsrail ise yaptırım kararlarını reddederek, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü aracılığıyla bunların ‘utanç verici adımlar’ olduğunu savundu.

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarında bir yerleşim birimine karşı düzenlenen protesto gösterisini izleyen bir Filistinli (Reuters)İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarında bir yerleşim birimine karşı düzenlenen protesto gösterisini izleyen bir Filistinli (Reuters)

BM’ye bağlı soruşturma komisyonu, ‘İsrail makamlarının, işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilerin ölümüne, yaralanmasına ve yerinden edilmesine yol açan yerleşimci saldırılarına doğrudan müdahil olduğunu, İsrail güvenlik güçlerinin ise yerleşimcilere koruma sağladığını’ belirtti.

İşgal altındaki Filistin topraklarıyla ilgili soruşturma komisyonunun yayımladığı raporda, ‘İsrail makamlarının, mali ve askeri destek yoluyla yerleşimcilerin Filistinlilere saldırmasını mümkün kıldığı, yargı organları ile kolluk kuvvetlerinin teşvik ettiği cezasızlık ortamının da bu süreci güçlendirdiği’ sonucuna varıldı. Komisyon ayrıca, Hamas’ın hem Filistinlilere hem de İsraillilere karşı ‘savaş suçları’ işlediğini ifade etti.

Raporda, Filistin köyleri ve tarım arazilerine yönelik saldırıların 2023 yılından bu yana tırmandığı, yüzde 130 oranında arttığı ve yüzleri maskeli saldırgan gruplarının yer aldığı çok sayıda olayın kaydedildiği belirtildi.

1967 Savaşı’nda İsrail tarafından işgal edilen topraklarda, milyonlarca Filistinlinin yanı sıra yüz binlerce İsrailli yerleşimci yaşıyor. Çoğu ülke ile Uluslararası Adalet Divanı (UAD), bu yerleşimlerin uluslararası hukukun ihlali niteliğinde olduğu görüşünü savunuyor.

Komisyon raporunda ayrıca, ‘İsrail güvenlik güçlerinin yerleşimci saldırılarına artan ölçüde katılımının, yerleşimciler ile askerler arasındaki ayrımın fiilen ortadan kalktığını gösterdiği’ değerlendirmesine yer verildi. Raporda, “Bu tür şiddetin, yasa dışı işgalin sürdürülmesi, Filistinlilerin yerinden edilmesi ve Filistin topraklarının ilhakı da dahil olmak üzere devlet politikasını desteklemek amacıyla kullanıldığı” ifade edildi.

Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarındaki bir yerleşim birimine karşı düzenlenen protesto esnasında, İsrailli askerler nöbet tutarken bir İsrailli yerleşimci cep telefonuyla fotoğraf çekiyor, 9 Haziran 2026. (Reuters)Batı Şeria’nın El-Halil kenti yakınlarındaki bir yerleşim birimine karşı düzenlenen protesto esnasında, İsrailli askerler nöbet tutarken bir İsrailli yerleşimci cep telefonuyla fotoğraf çekiyor, 9 Haziran 2026. (Reuters)

Komisyon, Filistinli çocuklara yönelik yerleşimciler tarafından gerçekleştirilen saldırı, kaçırma ve kötü muamele vakalarını da belgeledi. Şarku'l Avsat'ın raporda yer alan bilgilere göre, 19 Nisan 2025’te meydana gelen bir olayda, 12 yaşındaki bir kız çocuğu ile 3 yaşındaki erkek kardeşi silah zoruyla kaçırıldı. Çocukların bir zeytinliğe götürüldüğü ve plastik kelepçelerle bir ağaca bağlandığı, ailelerinin müdahalesiyle kurtarıldıkları belirtildi.

İtalyan soruşturması ve Fransız yasağı

Bu arada bir yargı kaynağı pazartesi günü yaptığı açıklamada, İtalya savcılığının aşırı sağcı İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir hakkında, geçen ay Gazze’ye destek amacıyla düzenlenen filoda yer alan aktivistlere yönelik muamele nedeniyle soruşturma başlattığını bildirdi.

Karara tepki gösteren Ben-Gvir, “Bu ya da şu soruşturma karşısında geri adım atmayacağım. Savaşçılarımızın yanında gururla durmayı sürdüreceğim” dedi. Ben-Gvir ayrıca, İtalya’nın çizme şeklindeki coğrafi görünümüne gönderme yaparak, “Uzun çizmenin ülkesi artık açık terliklerin ülkesine dönüştü” ifadesini kullandı.

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise İsrailli bakanın açıklamalarını sert bir dille kınadı. Tajani dün X platformundaki paylaşımında, “Ben-Gvir’in İtalya hakkında söylediklerine ilişkin yorum yapacak söz bulamıyorum. Bunlar kabul edilemez ifadelerdir... Bir bakana yakışmayan sözlerdir” dedi.

Öte yandan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot, işgal altındaki Batı Şeria’nın ilhakını aktif şekilde savunan ve Gazze’de yeniden yerleşim kurulması çağrısında bulunan İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in Fransa’ya girişinin yasaklandığını açıkladı.

Barrot, X platformundaki paylaşımında, ‘yerleşimci örgütlerinin dört lideri ile şiddet olaylarına karıştığı belirtilen 21 yerleşimcinin’ de ülkeye girişinin yasaklandığını duyurdu. Barrot, bu uygulamanın, uluslararası toplumun ezici çoğunluğu tarafından kabul edilemez görülen ve iki devletli çözüme güçlü biçimde bağlı olan yaklaşımın bir sonucu olduğunu belirtti. Fransa, geçen ay da Gazze’ye destek filosunda yer alan aktivistlere yönelik muamele gerekçesiyle Ben-Gvir’in ülkeye girişini yasaklamıştı.

Filistin Yönetimi’nin parasına çökme

Bu arada Knesset pazartesi günü Filistin Yönetimi’ne ait vergi gelirlerinden kesinti yapılmasını öngören yasa tasarısını ikinci ve üçüncü (nihai) oylamalarda kabul etti. Söz konusu düzenleme, bir yandan mevcut kesintilere yasal zemin kazandırırken, diğer yandan bunların kapsamını genişleterek benzeri görülmemiş bir mali krizle karşı karşıya bulunan Filistin Yönetimi üzerindeki baskıyı artırıyor.

Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi’nden bir milletvekili tarafından sunulan yasa tasarısı, ‘İsrail’in, Filistin kaynaklı saldırıların yol açtığı zararların bedelini, Filistin Yönetimi’ne aktarılması gereken vergi gelirlerinden doğrudan tahsil etmesini’ öngörüyor. Bu zararın her yıl yüz milyonlarca şekele ulaştığı belirtiliyor.

İsrail, 2019 yılından bu yana Filistin Yönetimi’ne ait vergi gelirlerinden kesinti yapıyor. Yaklaşık bir yıldır ise bu gelirleri tamamen bloke etmiş durumda. Bu nedenle Filistin Yönetimi, kamu çalışanlarının maaşlarını düzenli şekilde ödeyemiyor ve ödemeleri yalnızca eksik tutarlar halinde gerçekleştirebiliyor. Filistin Yönetimi, İsrail’in alıkoyduğu kendisine ait fonların 14 milyar şekeli (yaklaşık 4,5 milyar dolar) aştığını belirtiyor.

Filistin Ulusal Konseyi Başkanı Ruhi Futuh, Knesset’in yasayı kabul etmesini ‘örgütlü bir korsanlık suçu, açık bir hırsızlık ve siyasi-mali zorbalık’ olarak nitelendirdi.