Eski bir Wagner üyesi, Suriye'deki Rus ‘paralı askerlerinin’ sırlarını ortaya çıkardı

Eski bir Wagner üyesi olan Marat Gabidullin: Şam güçlerinin kaçmasını önlemek için askerlerin kafalarını kestik.. DEAŞ avcıları Libya’ya götürüldü.

Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
TT

Eski bir Wagner üyesi, Suriye'deki Rus ‘paralı askerlerinin’ sırlarını ortaya çıkardı

Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)

Suriye'de 2015 yılından bu yana faaliyet gösteren Rus güvenlik şirketi Wagner'e bağlı paralı askerler, hakkında çok sayıda soru işareti olan en önemli özel askeri oluşumlardan biri gibi görünüyor. Faaliyetleri, kendisi hakkında sızdırılan bilgilerdeki belirsizlik ve çeşitlilik karmaşasıyla tam bir muamma olmaya devam ediyor. Eski bir Wagner üyesi, grubun faaliyetleriyle ilgili ayrıntıları, kamuoyuyla ilk kez paylaştı. Bu durum, Wagner gruplarının faaliyetlerine katılanlar için geçerli olan tüm gizlilik önlemlerini açık bir şekilde ihlal ederek gerçek adıyla konuştuğu için özel bir önem taşıyordu. Marat Gabidullin adlı eski Wagner üyesi, bu gruplar içindeki ilişkilerin doğasının yanı sıra bir tarafta Suriye rejim güçleriyle diğer tarafta normal Rus ordusuyla olan ilişkilerinin doğasına dair birçok bilinmeyen ayrıntının yer aldığı, alanında ilk olacak bir kitabı yayınlamaya hazırlanıyor.
Kitabın yakında yayımlanmak üzere Sibirya’daki matbaaya gönderildiğinin duyurulmasıyla, ‘Meduza’ adlı internet sitesi, Marat'a ulaşmayı ve Wagner’in Suriye’deki faaliyetleri hakkındaki ilk kitapla ilgili kendisiyle uzun bir röportaj gerçekleştirmeyi başardı. Kısa süre sonra kitabın matbaadan çekildiği ve yayınlanmasının yasaklandığı duyurulsa da, yayınlanan detaylar, Wagner ile ilgili uzun süredir gizli tutulan en büyük bilgilerin sızmasını sağladı.

Kafalar kesildi
Marat Gabidullin, 2015 yılı Nisan ayı başlarında Wagner’a katıldı. Birkaç hafta sonra, ağır yaralanarak tedavi için St. Petersburg'a dönmek zorunda kaldı. Bir ‘asker’ iken ‘keşif bölüğü komutanlığına’ terfi ederek yeniden faaliyet gösterdiği Suriye’ye geri gönderildi.  Ardından tüm bu yaşadıkları onu, Suriye savaşıyla ilgili ‘anılarını’ yayınlamayı düşünmeye sevk etti. Gabidullin, tehlikeli aşamayı atlattıktan sonra, “Hayatımın geri kalanını dolu dolu yaşamak istedim. Bununla birlikte İnsanlara özel askeri şirketler meselesinin ordu ve siyasetçiler tarafından tamamen aldatmacayla çevrili olduğunun söylenmesi gerekiyordu. Bütün dünya biliyor ve siz gerçeği halkınızdan saklıyorsunuz” diyerek itirafta bulundu.
Gabidullin, Suriye'ye gitmeye hazırlanırken yaşadıklarıyla ilgili ilk izlenimlerini şöyle anlatıyor:
“Açık olmaları ve dürüst davranmaları hemen dikkatimi çekti ve beğendim. Kimse olası sonuçları saklamadı. Açıkça, ‘Beyler, ülkemizin çıkarlarının olduğu yerde savaşa gidiyorsunuz. Orada ölümle yüzleşeceğiniz gerçeğine hazırlanın’ dediler.”
Gabidullin, Suriye'deki ilk hedeflerinin petrol sahalarının kontrolünü yeniden kazanmak olduğunu belirtti.
Suriye’deki savaş yönetim mekanizmasının ayrıntılarına değinmeden önce Gabidullin, kitabıyla, paralı asker gruplarının finansörlerinden biri olan Yevgeny Prigozhin’in, bu grupların içinde yaşananlar hakkındaki gerçeği bilmesini istediğini, ‘belki de düzeltebileceğini’ söyledi.
Gabidullin, “Suriye'de olup bitenlerin pek çoğunu gerçekten bilmediği gerçeğinden yola çıkıldı.  Savaşçılar, 2015-2016 yıllarında faaliyet gösterdi. Biri Prigozhin'den para çalıyordu, sadece bunu itiraf etmek istemiyordu. İşlerin iyi gittiğine o kadar ikna olmuştu ki. Ancak gerçek şu ki, tüm olanlar hırsızlıktan ibaretti. Çalışmayan teçhizatlar satın alıyorlardı. Onu (Prigozhin’i) sadece oradaki (Suriye'deki) savaş ağaları kandırmadı, en yakın yardımcıları da kandırıyordu” ifadelerini kullandı.
Kendisini kitap yazmaya iten  başka bir ‘güdünün’ daha olduğuna işaret eden Gabidullin, bunun ‘Suriye’de işlenen dehşeti ortaya çıkarmak’ olduğunu söyledi.
Gabidullin, Prigozhin’e işaret ederek şöyle devam etti:
“Beni ezmesinde sorun yok. Benim için asıl mesele, doğruyu-yanlışı birbirinden ayırmasıdır. Böylece kitap onu bir reforma zorlayabilir. Çünkü gizliliğe kapılıp gidemezsiniz. Tüm dünya bildiği halde neden kafanı bir pisliğin içine gömesin ki? Şimdi, bir balyozla kaçakların (Suriye ordusundaki askerlik hizmetinden kaçanlar) cesetlerine vururken ve kafalarını uçururken videolar çeken bazı salaklar yüzünden herkes, özel asker şirketlerin kana susamış canavarlarla dolu olduğunu düşünüyor.”
Gabidullin, (Wagner’in kurucularından) eski GRU Spetsnazı (Özel Kuvvetler) Yarbayı Dimitry Valeriyeviç Utkin’in ‘Suriye ordusundan başka firar olaylarının yaşanmaması için gözdağı vermek amacıyla’ söz konusu kişileri bunu yapmaya teşvik ettiğini söyledi. Gabidullin, “Bana, tüm Suriye ordusu personelinin görebilmesi için videonun çekilip internete yüklenmesini de emrettiği söylendi” dedi.

Tarihi eserler yağmalandı mı?
Öte yandan, Rus paralı asker, Palmira Antik Kenti’ni kontrol altına aldıktan sonra yaşanan tarihi eserlerin yağmalanması olaylarına değinen Gabidullin, “Tankodrom’da (hava üssü) Palmira'dan aldığımız antik taşlar vardı. Ancak bir arada değillerdi. Bir keresinde, rafta gravürlü bir parça bulduğum, bir odaya girmiştim. Kırık bir sütunun en üst kısmı olduğunu düşünüyorum. Üzerinde yazılı bazı ifadeler vardı” şeklinde konuştu.
Suriye’deki savaşlarda, Wagner gruplarının komutanlarının 2017 yılında ‘taktik ve stratejik uzman’ olarak hareket ettiklerini söyleyen Gabidullin, “Örneğin, petrol yataklarını bu silahlarla ve mevcut miktardaki mühimmat ile ele geçirmek imkansızdı. Ama komutan orduya ilerlemesini emretti. Aptallar gibi mayınlara bastığımızda artık komutan değil, bir iş adamısındır. Petrol sahalarını ele geçirirsen ödülü de kaparsın. Sonuç olarak, askerler komutanlarına güvenmeyi bıraktı ve bu, tek neden değildi” şeklinde konuştu.
Suriye'de faaliyet gösteren Wagner grupları içerisinde Sırp savaşçıların da olduğunu söyleyen Gabidullin, Wagner içinde yaygın olarak yapılan yolsuzluğun seviyesi hakkında ise, “Bazı komutanlar, takıma tahsis edilen ikramiyelerin yarısını aldı. Geri kalanı - yani kırıntılar - savaşçılar arasında dağıtıldı” dedi.
Palmira’daki ilk savaşla ilgili bazı detayları açıklayan Gabidullin, “Palmira’nın kontrol altına alınmasının ardından askerlerimiz hem Hmeymim’deki hem de Rusya'daki hastaneleri doldurdu. Doktorlar, ‘Orada kim savaşıyor, ordu mu yoksa paralı askerler mi?’ diye sordular. Suç öyle biçimlere büründü ki, 2017’nin başlarından itibaren düşük kaliteli silahlar elde ettik. Tamamen berbattılar. Vatandaşlarınızın bir savaşta olduğunu biliyorsunuz.  Öyleyse onlara ihtiyaçları olanı verin ki daha fazla insan hayatta kalabilsin” diye konuştu.
Wagner güçlerinin Palmira yakınlarındaki geçidi kontrol altına almaması ve yerel havaalanına girmemesi halinde Suriye ordusunun ve onu destekleyen Rus kuvvetlerinin şehri ele geçirmesinin imkansız olacağını söyleyen Gabidullin, Suriye ordusunu ‘hiçbir şey yapamayan gevşek bir oluşum’ olarak nitelendirdi.

DEAŞ avcıları
Suriyeli savaşçıların Libya'ya gönderilmesi konusuna yeniden değinen Gabidullin, “Daha sonra, 2019 yılında, bölüğümüzden Suriyelilerin (DEAŞ avcıları) Libya'ya hızlı bir şekilde gönderilmesi emri alındı. Oraya vardıklarında binbaşı bana telefon ederek, “Dinle, gönderdiklerim intihar bombacısı olarak kullanılabilirler mi?” diye sordu. Bu soru beni şaşırtmıştı.
Eski savaşçı ‘DEAŞ avcılarının’ rolünü şöyle açıkladı:
“Bunlar tamamı Suriyelilerden oluşan askeri bir taburdu. 2018 yılında ve 2019'un başlarında bu tabur için danışman olarak çalıştım ve onları eğittim. Bu eğitimden önce de gerçek çatışmalara girmiş gibi davrandılar. Girdikleri çatışmaların görüntüleri, Twitter'da paylaşıldı. Fakat gerçekte birer medya propagandasından ibarettiler. Sadece kontrolümüz altındaki yerlerde onlarla ilgili video ve resimler çekildi ​​ve daha sonra sosyal medya platformlarında yayınlandı. Amaç, dünyaya ‘Rus özel askeri şirketinden olmayan bazı Suriyeli birimlerin DEAŞ ile savaştığını göstermekti. 2017 yılında Palmira'yı ikinci kez kontrol altına aldığımızda, DEAŞ avcıları aniden arkadan görünüp filme alındılar.  Biz işimizi yaptık. Havaalanına gittik ve onlar sadece fotoğraf çekmeye geldiler. Çekimlerin olduğunu ve tanklarımızın yolunu nasıl izlediklerini gayet iyi hatırlıyorum.”
En kötü çatışmasını 8 Şubat 2018 gecesi Fırat Nehri kıyısında (ABD’nin Deyrizor yakınlarında Wagner konvoyuna yönelik saldırısı) yaşadığını söyleyen Gabidullin, “Çünkü kendimi çok çaresiz hissettim. Kim kiminle savaşıyor? Düşman görmemiştim! Düşman Amerikan helikopterleriydi.  O zamanlar elimde doğrudan çatışma için tasarlanmış kısa bir hafif makineli tüfek vardı. Ancak başka bir silahım olsa bile bu helikoptere karşı savaşamazdım. O an gelip kafamızı parçalayacak bir mermi karşısında çaresiz kaldık. Bununla mücadele edemezdik.
Gabidullin’in o gün 200’den fazla Wagner savaşçısının öldürülmesine neden olan hatanın Rus ordusuna ait olduğunu düşünmesi oldukça dikkat çekici bir durum. Gabidullin bunun nedenini Rus ordusunun bırakın Amerikalılarla iletişim kurmayı, ‘bölgede hiç Rus askeri olmadığı’ konusunda ısrar etmesine bağlıyor.
Suriye'de kendisini Martin adıyla tanıtan yazar anılarının bir başka bölümünde, eski DEAŞ savaşçılarının askere alınmasından bahsediyor. Bazı çatışmalara DEAŞ’lı tutukluların gönderildiğini belirten Gabidullin, Dmitry Utkin'in nasıl DEAŞ’lı tutukluları şahsen ‘asker yaptığına’ tanık olduğunu söylüyor.
Wagner birliklerinin 2016 yılında yanlışlıkla bir Rus savaş uçağı tarafından bombalandıklarını söyleyen Gabidullin, “Dördüncü müfrezenin mevzileri ağır bir bombardımana maruz kaldı. Uçağın yönünü değiştirmeye çalışan bir hava kontrolörümüz vardı. Fakat koordinatları değiştirmesi söylenmemiş olabilir. Eski simgeler kullanıyordu. Sonuç olarak grubumuzun çoğu bu hava saldırısında öldürüldü. Adamlar, pilotu parçalara ayırmak için doğruca Tifor Havaalanı'na koştular. Ancak orada kendilerine uçağın Tifor’dan değil, Hmeymim’den kalktığı söylendi” dedi.
Kayıpları gizlemenin, bir rejimden diğerine geçen tek miras olduğunu söyleyen Gabidullin, “Gerçek bizden saklandı. Onların başka yerlerde öldüklerini söylemekten utanç duydum. Bütün dünya, bir Rus özel askeri şirketinin burada savaştığını biliyor” ifadelerini kullandı.



Trump: Çin'in Panama Kanalı'nı kontrol etmesine izin vermeyeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Trump: Çin'in Panama Kanalı'nı kontrol etmesine izin vermeyeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Reuters, ABD Başkanı Donald Trump’ın dün Washington'ın Çin'in Panama Kanalı üzerinde denetim kurmasına izin vermeyeceğini söylediğini aktardı.

Panama Kanalı, Kuzey ve Güney Amerika arasındaki karanın en dar noktasından geçerek gemilerin Atlas ve Pasifik okyanusları arasında çok daha hızlı seyretmesine imkân tanıyor.

Yıllık Amerikan konteyner trafiğinin yüzde 40'ı Panama Kanalı’ndan geçiyor.

ABD Panama Kanalı’nın yapımını yirminci yüzyılın başlarında tamamladı, ancak stratejik öneme sahip bu su yolunun kontrolünü 1999 yılında Panama'ya devretti.

Trump defalarca kez kanalı ‘geri almak’ istediğini dile getirdi. Göreve dönmeden önce de gazetecilere kanalın kontrolünü yeniden ele geçirmek için ekonomik ya da askeri güç kullanmaktan kaçınmayacağını söylemişti.


İsrail'den Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye el-Fevka beldesine iki saldırı

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye el-Fevka beldesinde, yıkılmış bir binanın enkazını inceleyen bir kadın (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye el-Fevka beldesinde, yıkılmış bir binanın enkazını inceleyen bir kadın (AFP)
TT

İsrail'den Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye el-Fevka beldesine iki saldırı

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye el-Fevka beldesinde, yıkılmış bir binanın enkazını inceleyen bir kadın (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye el-Fevka beldesinde, yıkılmış bir binanın enkazını inceleyen bir kadın (AFP)

İsrail insansız hava araçları (İHA) dün öğleden sonra Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye el-Fevka beldesine iki saldırı düzenledi. Alman haber ajansı DPA’nın aktardığına göre İHA’lardan biri bölgeye sesten yüksek hızda uçuş gerçekleştirdi.

İsrail İHA’sı öğleden sonra Nebatiye el-Fevka'nın Der mahallesinde park halindeki bir aracı hedef aldı, ardından yarım saatten kısa bir süre içinde bölgeyi ikinci kez vurdu.

Park halindeki hedefe güdümlü füzeyle yapılan saldırının ardından çıkan yangını söndürmek üzere hareket eden ‘Öğrenci Evi’, ‘Risale İzcilik’ ve ‘Sağlık Kurumu’ ekiplerine İsrail askerleri beldedeki konuşlandıkları noktalardan ateş açtı. Lübnan resmi haber ajansı NNA’nın aktardığına göre herhangi bir yaralanma kaydedilmedi.

Dün öğleden sonra bir İsrail İHA’sı Lübnan'ın güneyindeki Yatar beldesine üç defa sesten yüksek hızda uçuş gerçekleştirdi. Sabah saatlerinde ise güneydeki Beyt Yahun beldesinin çevresi bombalandı. İsrail ordusu gece boyunca Beyt Yahun, Hadata ve Tayre beldelerindeki bazı evleri havaya uçurdu.

İsrail kuvvetleri sabahın erken saatlerinde güney Lübnan'da İbel es-Saqi beldesinin yakınındaki bir kaynağın çevresindeki bir araca da ateş açtı; araç birden fazla kurşunla hasar gördü ancak yaralanan olmadı.

İsrail'in Hizbullah'ın kuzey İsrail'e füze fırlatmasının ardından 2 Mart'tan bu yana Lübnan'a karşı savaş sürdürdüğünü ve güney Lübnan'da bir dizi beldeyi işgal altına aldığını belirtmek gerekir.


İki Dini Lider arasında İran: Milliyetçiliğin ideolojinin önüne geçmesi

Fotoğraf: Merhum Dini Lider (solda) ve Mücteba Hamaney (Wikimedia)
Fotoğraf: Merhum Dini Lider (solda) ve Mücteba Hamaney (Wikimedia)
TT

İki Dini Lider arasında İran: Milliyetçiliğin ideolojinin önüne geçmesi

Fotoğraf: Merhum Dini Lider (solda) ve Mücteba Hamaney (Wikimedia)
Fotoğraf: Merhum Dini Lider (solda) ve Mücteba Hamaney (Wikimedia)

Hasan Fahs

İran İslam Cumhuriyeti'ndeki siyasi yaşam şu aşamada, siyasi güçler arasındaki çekişmenin doğasında derin bir değişime sahne oluyor. Bu değişim, İslamcı rejimin ve güç yapısının doğasında daha da derin dönüşümlerin önünü açabilir. Söz konusu dönüşümler ise yanında dini otoritenin pratik uygulaması ve siyasi, sosyal ve ekonomik bileşenlerle etkileşim kurma yöntemiyle ilgili değişiklikleri getirebilir. Zira gücünü ve otoritesini, dini kurumlardan halk güçleri ve aradaki çıkar ve kazanç sistemiyle bağlantılı çeşitli siyasi, ekonomik kesimlere kadar uzanan sağlam bir çekirdek veya destek tabanı üzerine kuran rejim, farklı yönelimleri ve düzeyleriyle tüm İran bileşenleriyle ilişkilerinde artık temel değişiklikler yapmak zorunda. Bu, daha önce herhangi bir reform girişimini veya çeşitliliği ve çoğulculuğu kabul etmeyi düşünmeye bile direnip karşı koyarken, Amerikan-İsrail savaşıyla iradesi dışında kendisine dayatılan değişikliklerin bir sonucudur.

Şüphesiz ki Dini Lider Ali Hamaney ile başlayan ve üst düzey askeri komutanlar, güvenlik ve siyasi yetkililer ile devam eden suikast serisi, İran'da karar alma süreçlerini kontrol eden derin devleti, rejimin anlatısını destekleme görevini üstlenebilecek figürlerin sayısında önemli bir boşluk ve krizle karşı karşıya bıraktı. Rejimin projesini, söylemini ve anlatısını tesis eden ve taşıyan bu kurucu bloğun iradesini hayata geçiren, belirli bir ideolojik ve doktrinsel doğaya sahip belirli bir kesim içinde otorite ve karar alma yetkisini pekiştirecek figürler konusunda da rejim ciddi bir kriz yaşıyor.

Bu kurucu blok, bazen esnek bir şekilde, bazen de güç ile güvenlik ve yargı aygıtının araçlarını kullanarak bu rolünü oynadı. Eski Dini Liderin yönelimleriyle desteklenen ve onunla uyumlu olan vizyonunu, ister liberaller ve milliyetçiler, isterse açılıma ve reforma dayanan bir söyleme sahip dini güçler olsun, bütün siyasi rakiplerini uzaklaştırarak hayata geçirebildi. Bu savaşında güç merkezlerinin veya kutupların ortaya çıkması, yani rejimin kuruluşundan sonra kurulan veya temellerini sağlamlaştırmak için çalışan, bunun yükünü taşıyan ve sonuçlarına katlanan güç yapısı içindeki rolü veya konumu ne olursa olsun, bir şahsiyetin veya partinin güç kazanması olasılığını ortadan kaldırmak ve yok etmek için hiçbir fırsatı kaçırmadı. Devrimin zaferinden sonra dini kurumun iktidarı ele geçirme projesine öncülük eden kilit isim olarak kabul edilen Ayetullah Haşimi Rafsancani buna iyi bir örnektir.

Eğer herhangi bir toplumun veya sistemin sağlam çekirdeği, iktidarın veya rejimin söyleminin temel ve pratik dayanağını temsil ediyorsa, bu iktidarı kritik ve belirleyici anlarda savunan da odur, ne var ki İran’da bu çekirdek diğer ülkelerdeki ve rejimlerdeki benzerlerinden farklı. Bunun nedeni, rejimin milliyetçi eğilimleri dışlamaya ve marjinalleştirmeye çalışmasıdır. Buna karşılık, bu çekirdeğin İslam rejimini ve iktidarını savunan, ideolojik veya doktrinsel bağlılıkları veya özel çıkarları için bir savunma hattını temsil ettiklerinden, onlar için fedakârlık yapmaya hazır olan kesimi temsil ettiğini düşünen bir tanımı öne geçirmesidir.

Öte yandan rejim, bu çekirdeğin ideolojik ve doktrinsel doğasını ulusal güvenliğin bir bileşeni olarak pekiştirme girişiminin yanı sıra, diğer güçlerin kendi sağlam sosyal çekirdeklerini oluşturmalarını engellemek için önemli çabalar sarf etmiş, rejimin entelektüel, siyasi ve ideolojik kaynaklarının önemli bir bölümünü kullanmıştır. Bunları karar alma merkezlerinden dışlamak ve marjinalleştirmek ve hatta kendilerini iktidarda ve karar alma merkezlerinde bir ortak olarak dayatmalarını engellemek için kanunları kullanarak tüm güvenlik, sosyal ve ahlaki yöntemlere, karalamaya, yasadışı mekanizmalara başvurmuştur.

Amerikan-İsrail savaşı ve sonuçları, rejimi ve derin devleti, rejimin hayatta kalmasını ve devamlılığını tehdit eden sert bir gerçekle karşı karşıya bıraktı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun bahsettiği gibi bu savaşın hedefinin, sadece rejimi ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda İran'ı parçalamak, toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmak, çeşitli ve iç içe geçmiş ulusal yapısını bozmak projesini kapsadığı gerçeğiyle yüzleştirdi. Haziran 2025 savaşından sonra eski Dini Lider Ali Hamaney bu tehlikeyi fark etti ve bu nedenle, rejimin ve otoritesinin dini boyutundan ziyade milliyetçiliği, halkçı ve vatansever dayanışmayı önceliklendiren farklı bir siyasi söylem benimsemeye yöneldi. Bu durum, Dini Lider ve derin devletin, İran toplumundaki çeşitliliği ve çoğulculuğu, siyasi ve kültürel yapısını göz ardı eden dışlayıcı bir dini söyleme dayanmaya devam etmenin tehlikesini hissettiğini gösterdi. Keza İran'ı ve toprak bütünlüğünü koruyanın, ulusal birlik ve haklarını talep eden muhalif gençlerden resmi rejime karşı çıkan çeşitli siyasi güçlere kadar daha geniş bir çekirdeğin tanınması olduğunu anladığını da ortaya koydu.

Derin devlet felaketi önlemeyi, fırsatı değerlendirmeyi, rejimin yeniden dengesini kazanmasını sağlamayı ve böylece çöküşünü engellemeyi şu ana kadar başardıysa, bu, halk arasındaki milli ve vatansever uyanış olmadan mümkün olamazdı. Ne var ki bu uyanış, rejimin ve ideolojik söyleminin savunması için değil, İran'ın ve toprak bütünlüğünün savunulması içindi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İran toplumunun hissettiği varoluşsal tehdit duygusu, rejimi affetme duygusuna değil, milliyetçi ve vatansever duygulara dayanarak toplum ile otorite arasındaki mesafeyi daralttı. Ama toplum, hesap sorma talebinden ve dış iradelere değil, iç ayaklanmaya dayanan taleplerinden de vazgeçmedi.

Saldırganlık karşısında ve kayıplara tahammül etme konusunda İran etrafında oluşan bu ulusal birlik, İran ile uluslararası toplum arasındaki kronik düşmanlığa son verilmesi çağrısında bulunanların etkisini güçlendiren bir giriş oldu. Dolayısıyla diyalog ve müzakereyi savunanlara, bu tür bir yola karşı çıkan gruplara karşı daha güçlü bir koz kazandırdı. Kaldı ki bilhassa derin devlet ve aynı zamanda Dini Lider, kapalı ideolojik söyleme geri dönmenin, diyalog ve müzakereyi reddeden düşmanca politikaları sürdürmenin, gerek içsel sosyal ve ekonomik sonuçlar gerekse siyasi sonuçlar sebebiyle İran'ı ve rejimi yeniden gerçekten tehlikeli bir konuma döndüreceğini net bir şekilde anlamış bulunuyor. Keza İran'ı daha fazla izole edeceğinin, bölgesel ve uluslararası istikrara yönelik sürekli bir tehdit konumunda kalmasına neden olacağının da farkındalar.

Derin devletin bir yandan devleti ve rejimi taşıyan sağlam çekirdeğe dair vizyonu, diğer yandan radikal söylemin zayıflatılması ve araçlarının ortadan kaldırılması arasında dağılan bu değişim, çatışmayı farklı bir seviyeye ve niteliğe taşıdı. Artık çatışma, doktrinsel ve ideolojik söylem ile reformist, ılımlı ve merkezci söylem arasındaki çatışmayla sınırlı değil. Bunun yerine, toplumun çeşitli kesimlerini –ılımlı muhafazakarlardan ve merkezcilerden reformistlere kadar– kapsayan, derin devlet ile yeni Dini Liderin resmi söylemi haline gelen milliyetçi bir söylemle İran'ı savaş ve sonuçları öncesi döneme döndürmeyi amaçlayan sertlik yanlısı bir söylem arasında bölünmüş durumda. Bu sertlik yanlısı söylem, iktidar yapısının kendisini aştığını ve temel bir öncelik lehine bir kenara ittiğini söyleyebileceğimiz ideolojik anlatılar tarafından yönlendiriliyor. Söz konusu temel öncelik ise İran'ı kurtarmak, tehlike döngüsünden çıkarmak, daha istikrarlı ve açık bir ortama, iç bileşenleriyle, bölgesel çevresiyle ve uluslararası toplumla daha istikrarlı ilişkilere taşımaktır.