Eski bir Wagner üyesi, Suriye'deki Rus ‘paralı askerlerinin’ sırlarını ortaya çıkardı

Eski bir Wagner üyesi olan Marat Gabidullin: Şam güçlerinin kaçmasını önlemek için askerlerin kafalarını kestik.. DEAŞ avcıları Libya’ya götürüldü.

Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
TT

Eski bir Wagner üyesi, Suriye'deki Rus ‘paralı askerlerinin’ sırlarını ortaya çıkardı

Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)

Suriye'de 2015 yılından bu yana faaliyet gösteren Rus güvenlik şirketi Wagner'e bağlı paralı askerler, hakkında çok sayıda soru işareti olan en önemli özel askeri oluşumlardan biri gibi görünüyor. Faaliyetleri, kendisi hakkında sızdırılan bilgilerdeki belirsizlik ve çeşitlilik karmaşasıyla tam bir muamma olmaya devam ediyor. Eski bir Wagner üyesi, grubun faaliyetleriyle ilgili ayrıntıları, kamuoyuyla ilk kez paylaştı. Bu durum, Wagner gruplarının faaliyetlerine katılanlar için geçerli olan tüm gizlilik önlemlerini açık bir şekilde ihlal ederek gerçek adıyla konuştuğu için özel bir önem taşıyordu. Marat Gabidullin adlı eski Wagner üyesi, bu gruplar içindeki ilişkilerin doğasının yanı sıra bir tarafta Suriye rejim güçleriyle diğer tarafta normal Rus ordusuyla olan ilişkilerinin doğasına dair birçok bilinmeyen ayrıntının yer aldığı, alanında ilk olacak bir kitabı yayınlamaya hazırlanıyor.
Kitabın yakında yayımlanmak üzere Sibirya’daki matbaaya gönderildiğinin duyurulmasıyla, ‘Meduza’ adlı internet sitesi, Marat'a ulaşmayı ve Wagner’in Suriye’deki faaliyetleri hakkındaki ilk kitapla ilgili kendisiyle uzun bir röportaj gerçekleştirmeyi başardı. Kısa süre sonra kitabın matbaadan çekildiği ve yayınlanmasının yasaklandığı duyurulsa da, yayınlanan detaylar, Wagner ile ilgili uzun süredir gizli tutulan en büyük bilgilerin sızmasını sağladı.

Kafalar kesildi
Marat Gabidullin, 2015 yılı Nisan ayı başlarında Wagner’a katıldı. Birkaç hafta sonra, ağır yaralanarak tedavi için St. Petersburg'a dönmek zorunda kaldı. Bir ‘asker’ iken ‘keşif bölüğü komutanlığına’ terfi ederek yeniden faaliyet gösterdiği Suriye’ye geri gönderildi.  Ardından tüm bu yaşadıkları onu, Suriye savaşıyla ilgili ‘anılarını’ yayınlamayı düşünmeye sevk etti. Gabidullin, tehlikeli aşamayı atlattıktan sonra, “Hayatımın geri kalanını dolu dolu yaşamak istedim. Bununla birlikte İnsanlara özel askeri şirketler meselesinin ordu ve siyasetçiler tarafından tamamen aldatmacayla çevrili olduğunun söylenmesi gerekiyordu. Bütün dünya biliyor ve siz gerçeği halkınızdan saklıyorsunuz” diyerek itirafta bulundu.
Gabidullin, Suriye'ye gitmeye hazırlanırken yaşadıklarıyla ilgili ilk izlenimlerini şöyle anlatıyor:
“Açık olmaları ve dürüst davranmaları hemen dikkatimi çekti ve beğendim. Kimse olası sonuçları saklamadı. Açıkça, ‘Beyler, ülkemizin çıkarlarının olduğu yerde savaşa gidiyorsunuz. Orada ölümle yüzleşeceğiniz gerçeğine hazırlanın’ dediler.”
Gabidullin, Suriye'deki ilk hedeflerinin petrol sahalarının kontrolünü yeniden kazanmak olduğunu belirtti.
Suriye’deki savaş yönetim mekanizmasının ayrıntılarına değinmeden önce Gabidullin, kitabıyla, paralı asker gruplarının finansörlerinden biri olan Yevgeny Prigozhin’in, bu grupların içinde yaşananlar hakkındaki gerçeği bilmesini istediğini, ‘belki de düzeltebileceğini’ söyledi.
Gabidullin, “Suriye'de olup bitenlerin pek çoğunu gerçekten bilmediği gerçeğinden yola çıkıldı.  Savaşçılar, 2015-2016 yıllarında faaliyet gösterdi. Biri Prigozhin'den para çalıyordu, sadece bunu itiraf etmek istemiyordu. İşlerin iyi gittiğine o kadar ikna olmuştu ki. Ancak gerçek şu ki, tüm olanlar hırsızlıktan ibaretti. Çalışmayan teçhizatlar satın alıyorlardı. Onu (Prigozhin’i) sadece oradaki (Suriye'deki) savaş ağaları kandırmadı, en yakın yardımcıları da kandırıyordu” ifadelerini kullandı.
Kendisini kitap yazmaya iten  başka bir ‘güdünün’ daha olduğuna işaret eden Gabidullin, bunun ‘Suriye’de işlenen dehşeti ortaya çıkarmak’ olduğunu söyledi.
Gabidullin, Prigozhin’e işaret ederek şöyle devam etti:
“Beni ezmesinde sorun yok. Benim için asıl mesele, doğruyu-yanlışı birbirinden ayırmasıdır. Böylece kitap onu bir reforma zorlayabilir. Çünkü gizliliğe kapılıp gidemezsiniz. Tüm dünya bildiği halde neden kafanı bir pisliğin içine gömesin ki? Şimdi, bir balyozla kaçakların (Suriye ordusundaki askerlik hizmetinden kaçanlar) cesetlerine vururken ve kafalarını uçururken videolar çeken bazı salaklar yüzünden herkes, özel asker şirketlerin kana susamış canavarlarla dolu olduğunu düşünüyor.”
Gabidullin, (Wagner’in kurucularından) eski GRU Spetsnazı (Özel Kuvvetler) Yarbayı Dimitry Valeriyeviç Utkin’in ‘Suriye ordusundan başka firar olaylarının yaşanmaması için gözdağı vermek amacıyla’ söz konusu kişileri bunu yapmaya teşvik ettiğini söyledi. Gabidullin, “Bana, tüm Suriye ordusu personelinin görebilmesi için videonun çekilip internete yüklenmesini de emrettiği söylendi” dedi.

Tarihi eserler yağmalandı mı?
Öte yandan, Rus paralı asker, Palmira Antik Kenti’ni kontrol altına aldıktan sonra yaşanan tarihi eserlerin yağmalanması olaylarına değinen Gabidullin, “Tankodrom’da (hava üssü) Palmira'dan aldığımız antik taşlar vardı. Ancak bir arada değillerdi. Bir keresinde, rafta gravürlü bir parça bulduğum, bir odaya girmiştim. Kırık bir sütunun en üst kısmı olduğunu düşünüyorum. Üzerinde yazılı bazı ifadeler vardı” şeklinde konuştu.
Suriye’deki savaşlarda, Wagner gruplarının komutanlarının 2017 yılında ‘taktik ve stratejik uzman’ olarak hareket ettiklerini söyleyen Gabidullin, “Örneğin, petrol yataklarını bu silahlarla ve mevcut miktardaki mühimmat ile ele geçirmek imkansızdı. Ama komutan orduya ilerlemesini emretti. Aptallar gibi mayınlara bastığımızda artık komutan değil, bir iş adamısındır. Petrol sahalarını ele geçirirsen ödülü de kaparsın. Sonuç olarak, askerler komutanlarına güvenmeyi bıraktı ve bu, tek neden değildi” şeklinde konuştu.
Suriye'de faaliyet gösteren Wagner grupları içerisinde Sırp savaşçıların da olduğunu söyleyen Gabidullin, Wagner içinde yaygın olarak yapılan yolsuzluğun seviyesi hakkında ise, “Bazı komutanlar, takıma tahsis edilen ikramiyelerin yarısını aldı. Geri kalanı - yani kırıntılar - savaşçılar arasında dağıtıldı” dedi.
Palmira’daki ilk savaşla ilgili bazı detayları açıklayan Gabidullin, “Palmira’nın kontrol altına alınmasının ardından askerlerimiz hem Hmeymim’deki hem de Rusya'daki hastaneleri doldurdu. Doktorlar, ‘Orada kim savaşıyor, ordu mu yoksa paralı askerler mi?’ diye sordular. Suç öyle biçimlere büründü ki, 2017’nin başlarından itibaren düşük kaliteli silahlar elde ettik. Tamamen berbattılar. Vatandaşlarınızın bir savaşta olduğunu biliyorsunuz.  Öyleyse onlara ihtiyaçları olanı verin ki daha fazla insan hayatta kalabilsin” diye konuştu.
Wagner güçlerinin Palmira yakınlarındaki geçidi kontrol altına almaması ve yerel havaalanına girmemesi halinde Suriye ordusunun ve onu destekleyen Rus kuvvetlerinin şehri ele geçirmesinin imkansız olacağını söyleyen Gabidullin, Suriye ordusunu ‘hiçbir şey yapamayan gevşek bir oluşum’ olarak nitelendirdi.

DEAŞ avcıları
Suriyeli savaşçıların Libya'ya gönderilmesi konusuna yeniden değinen Gabidullin, “Daha sonra, 2019 yılında, bölüğümüzden Suriyelilerin (DEAŞ avcıları) Libya'ya hızlı bir şekilde gönderilmesi emri alındı. Oraya vardıklarında binbaşı bana telefon ederek, “Dinle, gönderdiklerim intihar bombacısı olarak kullanılabilirler mi?” diye sordu. Bu soru beni şaşırtmıştı.
Eski savaşçı ‘DEAŞ avcılarının’ rolünü şöyle açıkladı:
“Bunlar tamamı Suriyelilerden oluşan askeri bir taburdu. 2018 yılında ve 2019'un başlarında bu tabur için danışman olarak çalıştım ve onları eğittim. Bu eğitimden önce de gerçek çatışmalara girmiş gibi davrandılar. Girdikleri çatışmaların görüntüleri, Twitter'da paylaşıldı. Fakat gerçekte birer medya propagandasından ibarettiler. Sadece kontrolümüz altındaki yerlerde onlarla ilgili video ve resimler çekildi ​​ve daha sonra sosyal medya platformlarında yayınlandı. Amaç, dünyaya ‘Rus özel askeri şirketinden olmayan bazı Suriyeli birimlerin DEAŞ ile savaştığını göstermekti. 2017 yılında Palmira'yı ikinci kez kontrol altına aldığımızda, DEAŞ avcıları aniden arkadan görünüp filme alındılar.  Biz işimizi yaptık. Havaalanına gittik ve onlar sadece fotoğraf çekmeye geldiler. Çekimlerin olduğunu ve tanklarımızın yolunu nasıl izlediklerini gayet iyi hatırlıyorum.”
En kötü çatışmasını 8 Şubat 2018 gecesi Fırat Nehri kıyısında (ABD’nin Deyrizor yakınlarında Wagner konvoyuna yönelik saldırısı) yaşadığını söyleyen Gabidullin, “Çünkü kendimi çok çaresiz hissettim. Kim kiminle savaşıyor? Düşman görmemiştim! Düşman Amerikan helikopterleriydi.  O zamanlar elimde doğrudan çatışma için tasarlanmış kısa bir hafif makineli tüfek vardı. Ancak başka bir silahım olsa bile bu helikoptere karşı savaşamazdım. O an gelip kafamızı parçalayacak bir mermi karşısında çaresiz kaldık. Bununla mücadele edemezdik.
Gabidullin’in o gün 200’den fazla Wagner savaşçısının öldürülmesine neden olan hatanın Rus ordusuna ait olduğunu düşünmesi oldukça dikkat çekici bir durum. Gabidullin bunun nedenini Rus ordusunun bırakın Amerikalılarla iletişim kurmayı, ‘bölgede hiç Rus askeri olmadığı’ konusunda ısrar etmesine bağlıyor.
Suriye'de kendisini Martin adıyla tanıtan yazar anılarının bir başka bölümünde, eski DEAŞ savaşçılarının askere alınmasından bahsediyor. Bazı çatışmalara DEAŞ’lı tutukluların gönderildiğini belirten Gabidullin, Dmitry Utkin'in nasıl DEAŞ’lı tutukluları şahsen ‘asker yaptığına’ tanık olduğunu söylüyor.
Wagner birliklerinin 2016 yılında yanlışlıkla bir Rus savaş uçağı tarafından bombalandıklarını söyleyen Gabidullin, “Dördüncü müfrezenin mevzileri ağır bir bombardımana maruz kaldı. Uçağın yönünü değiştirmeye çalışan bir hava kontrolörümüz vardı. Fakat koordinatları değiştirmesi söylenmemiş olabilir. Eski simgeler kullanıyordu. Sonuç olarak grubumuzun çoğu bu hava saldırısında öldürüldü. Adamlar, pilotu parçalara ayırmak için doğruca Tifor Havaalanı'na koştular. Ancak orada kendilerine uçağın Tifor’dan değil, Hmeymim’den kalktığı söylendi” dedi.
Kayıpları gizlemenin, bir rejimden diğerine geçen tek miras olduğunu söyleyen Gabidullin, “Gerçek bizden saklandı. Onların başka yerlerde öldüklerini söylemekten utanç duydum. Bütün dünya, bir Rus özel askeri şirketinin burada savaştığını biliyor” ifadelerini kullandı.



Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

İran’a savaş ilan edilmesinden birkaç gün önce, şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal İstihbarat Direktörü’nü Oval Ofis’e çağırarak kapsamlı bir saldırı düzenlemenin doğru bir fikir olup olmadığını sordu.

O dönemde üst düzey danışmanları ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın son yılların en zayıf döneminde olduğunu ve bunun Trump’a İran’ın nükleer programını dağıtmak için nadir bir fırsat sunduğunu söyledi.

The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan habere göre Trump, dönemin Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’a geniş çaplı bir saldırının başarılı olup olmayacağını ve hatta İran rejimini devirebileceğini sordu.

Toplantı hakkında bilgi sahibi kişilere göre Gabbard, Trump’ı İran’ın Dini Lideri’nin öldürülmesinin büyük olasılıkla daha sert ve nükleer silahlara sahip olmaya daha açık yeni bir rejimin kurulmasına yol açacağı konusunda uyardı.

Gabbard ayrıca Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği, bunun küresel enerji piyasasını tehdit edeceği ve bölgedeki ABD güçleri ile müttefiklerini hedef alabileceği uyarısında bulundu.

Üst düzey askeri komutanlardan uyarılar

Uyarılar istihbaratla sınırlı kalmadı; üst düzey askeri komutanlar da Trump’a savaşın can kayıplarına yol açacağını, ayrıca halihazırda ciddi baskı altında bulunan ABD güçlerinin silah stokları ve savaşa hazırlık düzeyi konusunda endişeler bulunduğunu bildirdi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, temkinli olunması çağrısında bulunan önde gelen yetkililer arasında yer aldı. Vance, İran’ın müzakereler yoluyla nükleer programını tasfiye etmeyi kabul edebileceğini ve bir anlaşmaya varmanın, sonuçlarının kontrol edilmesi güç bir savaşa girmekten daha az maliyetli olacağını savundu.

Ancak ABD’li yetkililere göre Trump, sonunda Pentagon’un sunduğu planlara ikna oldu. Söz konusu planlar, İsrail’in İran yönetimini hedef aldığı süreçle eş zamanlı olarak İran’daki askeri tesislere ağır darbeler indirmeyi ve ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan kararlı seçenekler olarak nitelendirildi.

Kayıpların farkına varmadan zaferi kutlamak

Savaşın 28 Şubat’ta başlamasının hemen ardından, CIA Direktörü John Ratcliffe ile ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff, Mar-a-Lago’da düzenlenen bir bağış toplama etkinliğine katıldı ve Trump’a İsrail’in İran Dini Lideri Ali Hamaney’i öldürdüğünü bildirdi. Trump haberi duyunca o kadar memnun oldu ki ikiliden haberi salondakilere duyurmalarını istedi. Salon alkışlarla inledi.

frbgfrb
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninde bir kadın ABD Başkanı Donald Trump’a karşı bir pankart taşıyor, 9 Temmuz 2026. (Reuters)

Ancak bu zafer duygusu uzun sürmedi; zira askeri kayıplar ile ABD üsleri ve ekipmanlarında meydana gelen hasarlar, Washington’ın savaştan elde ettiği kazanımlara ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmeye başladı.

Bu sırada İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin sekteye uğramasına yol açtı. Bu durum akaryakıt fiyatlarını yükseltirken, ABD yönetimi üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıyı da artırdı.

Çatışmalar sonucunda yaklaşık 3 bin İranlı ve 18 ABD askeri hayatını kaybederken, ABD Savunma Bakanlığı 756 Amerikalı askerin daha yaralandığını açıkladı.

ABD üsleri de zarar gördü, petrol rezervleri tüketildi ve mühimmat stokları azaldı. Savaş, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin şansını da olumsuz etkilemeye başlarken, Trump’ın kamuoyu desteği başkanlığı döneminin en düşük seviyesine geriledi.

Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerde görev yapmış, Nükleer Tehdit Girişimi (NTI) uzmanı Eric Brewer, yaşananların öngörülebilir olduğunu belirterek, “Bunların hepsi bekleniyordu ve bu konuda uyarılar yapılmıştı” dedi.

Trump, 28 Şubat’ta başlayan saldırının düzenlenmesi emrini verdi ve İranlıları hükümetlerini devirmeye çağırdı. Aradan yaklaşık altı ay geçmesine rağmen, başkanın altı hafta içinde sona erdireceğini vadettiği çatışma, ufukta belirgin bir son görünmeksizin devam ediyor.

17 Haziran’da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve 60 gün sürecek nükleer müzakerelerin başlatılması için geçici bir barış anlaşmasına varıldı.

Ancak anlaşma uzun sürmedi; Tahran’ın boğazdaki gemilere yönelik saldırılarına yeniden başlaması üzerine Trump bunu anlaşmaya ihanet olarak değerlendirdi.

O tarihten bu yana tehdit ve müzakere döngüsü tekrarlandı. Trump anlaşmalara varıldığını duyurdu, ardından bu anlaşmalar çöktü; daha sonra İran’ı teslim olmaya zorlamak amacıyla güç kullanma tehdidinde bulundu ve yeni bir anlaşmaya varılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıktığında ise zaman zaman geri adım attı.

Savaştan ekonomik baskıya

Nükleer müzakereler için tanınan sürenin 17 Ağustos’ta sona ermesiyle Trump yönetimi, yeni ve geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemek yerine ekonomik baskıya yöneldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Trump’ın ‘rejimi devirmek’ amacıyla ekonomik baskı kampanyasına yöneldiğini söyledi.

Savaşın başlamasından altı ay sonra ‘rejim değişikliği’ yeniden ABD’nin İran politikasının merkezine otururken, çatışmanın hâlâ net bir sonu görünmüyor. Trump’ın ne istediği nükleer anlaşmayı elde edebildiği ne de Amerikalılara vaat ettiği hızlı sonuca ulaşabildiği görülüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Olivia Wells, Trump’ın ‘İran’ın askeri kapasitesini ve nükleer tesislerini yok ettiğini’ ve şimdi deniz ablukası ile yaptırımlar aracılığıyla İran ekonomisini boğmaya hazırlandığını söyledi. Wells, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyecek” ifadesini kullanırken, Tahran’a da “İran’ın bir anlaşmaya varması akıllıca olur, aksi takdirde ne olabileceğini biliyor” mesajını verdi.

Rapora göre böylece Trump yönetimi, savaşın başlamasından altı ay sonra karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: İran’ın nükleer programının sona ermesini garanti altına alacak bir anlaşmaya varmak ya da teslim olmaya hazır görünmeyen bir rejime karşı ekonomik ve askeri baskıyı sürdürmek. Savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceği ile nihai sonuçları ise hâlâ farklı ihtimallere açık.


Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
TT

Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)

Mustafa Rüstem

 Alışılmış diplomatik protokollerden ve normlardan çok uzak olan üst düzey Suriye ve İsrail heyetleri arasındaki görüşme, ilişkilerde on yıllarca süren kopmanın ve iki ülke arasında düşmanlıkla dolu tarihin ardından atılan ilk köprü gibi görünüyor. ABD arabuluculuğuyla Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen görüşme, tüm buzdan kalıpları kırdı ve kapalı kapılar ardında müzakere edilen bir anlaşmanın başlangıcına dair spekülasyonlara geniş bir kapı açtı.

Gözlerden uzak bir buluşma

İsrail'in geçen hafta Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kırsalında bulunan Ebu Zuhur Havaalanı'na (bir hava üssü) düzenlediği saldırı, gerilimi azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünse de Ürdün toplantısının iki ülke arasında güvenlik anlaşması görüşmelerini başlatmaya yönelik ilk ön adım olmasına dair beklentiler yüksek.

Ürdün Haber Ajansı, resmi bir kaynağa atıfta bulunarak, İsrail'in Suriye topraklarına hava saldırıları düzenlemesinin ardından, Suriye'nin talebi üzerine iki heyet arasında gerilimi azaltma ve sükuneti sağlama konularını görüşmek üzere bir toplantı yapıldığını doğruladı. Kaynak, “Ürdün Krallığı, İsrail saldırganlığının durdurulması ve geri çekilme anlaşmasına saygı gösterilmesi gerekliliğini vurgularken, Suriye hükümetinin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü koruma çabalarına mutlak desteğini teyit etmektedir” dedi.

Stratejik ve güvenlik araştırmacısı ve eski Ürdün İstihbarat Genel Müdürlüğü Başkanı Ömer el-Radad, özel bir röportajda, bu son toplantının ABD arabuluculuğuyla yapılan ilk toplantı olmadığını, özellikle Suveyda ve Güney Suriye'de çeşitli toplantılar yapıldığını açıkladı. “Ürdün'ün İsrail ile ilişkileri sıcak değil, ancak Türkiye ve Suriye ile sıcak” diye belirtti.

Şöyle devam etti: “Toplantıda, Suriye içindeki güvenlik ve askeri operasyonları koordine etmekle görevli, Amerikan gözetiminde Ürdün'de ortak bir operasyon odasının kurulması görüşüldü. Bu, bilhassa Ebu Zuhur Havaalanının bombalanması ve taşıdığı iki mesajdan sonra, Suriye'nin bölgesel çatışmalar, özellikle de Türkiye-İsrail anlaşmazlığı için önemli bir arena haline gelmesini önleyecektir. Söz konusu mesajlardan biri Şam'a idi ve Ankara, Türkiye ile ilişkilerini genişletmemesi gerektiği anlamını taşıyordu.” Radad, en kötü senaryoda bile, Tel Aviv ve Ankara arasındaki çatışmanın tırmanmasını beklemediğini, bunun yerine yeni askeri üslerin kurulması veya eski rejime ait üslerin yeniden inşasıyla ilgili olarak Suriye içinde bazı bölgelere yönelik saldırılarla sınırlı kalacağını belirtti.

Suriye ve egemenliğe saygı

Bu arada, Şam bir İsrail heyetiyle görüşme yaptığını doğruladı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan diplomatik bir kaynak, Dışişleri Bakanı’nın başkanlık ettiği ve genel ile askeri istihbarat başkanlarını da içeren üst düzey bir Suriye heyetinin, pazar günü Amerikan arabuluculuğunda ve Ürdün’ün ev sahipliğinde bir İsrail heyetiyle görüştüğünü açıkladı.

Diplomatik kaynak, resmi Suriye Arap Haber Ajansı'na (SANA) verdiği demeçte, İsrail saldırılarını, tutuklamalarını ve hedefli saldırılarını durdurmak, gelecekte daha kapsamlı bir anlaşmanın temelini oluşturabilecek bir güvenlik anlaşmasına varmak amacıyla müzakere sürecini yeniden canlandırmak için, pratik mekanizmalar belirleme konusunda görüşmelerin devam ettiğini söyledi. Kaynak ayrıca, müzakere sürecine geri dönmenin yollarını araştırırken gerilimi azaltmak için pratik adımlar atıldığını da belirtti.

Resmi Suriye pozisyonu, herhangi bir güvenlik düzenlemesinde Suriye'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve egemen haklarına saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurguladı. Kaynak, acil önceliğin İsrail güçlerinin 8 Aralık 2024'ten önceki hatlara çekilmesi ve 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın tam olarak yeniden etkinleştirilmesi ve uygulanması olduğunu vurguladı.

Anlaşmanın kırılganlığı

Bu arada, Washington'daki Reconnaissance Research’in (Keşif ve İstihbarat Araştırmaları) CEO'su Abdulaziz el-Anjeri, toplantının barışın önünü açmasını beklemiyor. Ona göre herhangi bir güvenlik anlaşması, özellikle İsrail'in kendisini taviz vermeye zorlayacak bir Suriye askeri baskısı altında olmaması nedeniyle, kırılgan ve sınırlı kalacaktır. Aksine, İsrail’in hava saldırılarını durdurmasına ve 8 Aralık 2024 öncesi hatlara dönmesine ihtiyacı olan taraf Şam'dır. Bu nedenle, İsrail müzakerelere dengeli bir çözüm arama pozisyonundan ziyade, şartlarını dikte eden güçlü taraf pozisyonu ile yaklaşacaktır.

Anjeri, toplantının sızdırılmasının İsrail tarafından kaynaklandığının kanıtlanması durumunda, bunun Şam'ı içeride zor durumda bırakmak, İsrail ile herhangi bir açık taviz almadan müzakere ettiğini göstermek amacıyla Şam üzerinde ilave bir baskı taktiği olarak yorumlanmasının mantıklı olduğunu belirtti. Ona göre bu durum, özellikle ikili görüşmelerin mevcut Arap çerçevelerinden ve 2002'de Beyrut'taki Arap Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'nden bağımsız olarak ilerlemesi halinde, daha geniş bir Arap hassasiyetine yol açabilir.

Şunları da belirtti: “Şam bugün son derece zayıf bir konumda müzakereleri yürütüyor ve İsrail, gerçek bir askeri tehdit oluşturmayan tarafa adil bir barış teklif etmek için hiçbir neden görmüyor. Bu nedenle, bu aşamada muhtemel olan barış değil, Suriye'ye İsrail'den çok daha fazla kısıtlama getiren güvenlik düzenlemeleridir. Bunun tek istisnası Washington’un, daha büyük bir denge sağlamak için nüfuzunu kullanmasıdır ki, bunun için şu anda siyasi bir garanti de bulunmuyor.”

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu tür görüşmeler için baskı yapmasıyla ilgili olarak Anjeri şu yanıtı verdi: “Başkan Trump müdahale ederse, amacı Suriye arenasının patlamasını veya İsrail-Türkiye çatışmasının arenası haline gelmesini önlemek olacaktır, Netanyahu'yu Şam ile kapsamlı bir barışa zorlamak değil. Washington durumu yatıştırmak isterken, İsrail ise Filistin arenasının ötesine, birden fazla bölgesel arenaya uzanan yayılmacı politikası göz önüne alındığında, en düşük siyasi maliyetle mümkün olan en büyük güvenlik garantilerini istiyor.”

İki tarafın sunabileceği tavizlerle ilgili sorularımıza cevaben, “Denklem eşit değil. Şam, güneyin silahlandırılması, Türk askeri varlığı ve Golan Tepeleri yakınlarında güçlerin konuşlandırılması konularında kısıtlamaları kabul etmek, ayrıca İran ve Hizbullah'ın Suriye topraklarına geri dönmeyeceğine dair garantiler de vermek zorunda kalabilir. Karşılığında ise hava saldırılarının durdurulması veya azaltılması, İsrail'in kısmi geri çekilmesi ve 1974'teki Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması düzenlemelerinin yeniden canlandırılması gibi tavizler elde edebilir” dedi.

Anjeri, Ürdün'ün rolünün sadece ev sahibi ülke olmanın ötesine uzandığına ve Suriye'deki durumun kontrolden çıkmasını önlemede doğrudan bir çıkarı olduğuna inanıyor. Zira Ürdün, sınır ötesine uzanan geniş aşiret ve kabile bağları veya olası yeni mülteci akınları nedeniyle ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni kaostan hem güvenlik hem de sosyal istikrar açısından ilk etkilenen ülkeler arasında olacaktır. Bu nedenle, birincil siyasi sponsor ABD olsa bile, Ürdün'ün bu süreci kontrol etmeye çalışması doğaldır.

Bir telefon görüşmesi

 Mossad Direktörü Gofman, geçen hafta, özellikle 14 Ağustos'ta, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanının bombalanmasından sadece birkaç gün önce, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu temas, Tel Aviv ve Şam arasındaki en üst düzey iletişimlerden birini temsil ediyordu ve Türk faaliyetleri ve artan askeri varlığı, silah satışları, insansız hava araçlarının temini ve Suriye ordusuna silah tedariki etrafında dönmüştü.

Buna karşılık, bu ayın 17'sinde Ebu Zuhur hava üssüne yapılan saldırıdan sonra Şeybani, Türk askeri personelinin eğitim ve askeri iş birliği amacıyla üssü ziyaret ettiğini belirtti. Aynı zamanda, şu anda Suriye Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere rehabilitasyon aşamasında olan havaalanında bir Türk üssü kurma niyetinin olmadığını da vurguladı. Henüz faaliyete geçmemiş olan hava üssünde herhangi bir Türk takviye birliğinin varlığına dair bilgileri yalanladı. Bu arada, Türkiye Savunma Bakanlığı, Suriye'nin askeri yeteneklerini geliştirme çabalarına destek vermeye devam edeceğini taahhüt etti ve İsrail'in saldırısından önce veya saldırı sırasında havaalanında herhangi bir Türk askeri personelinin bulunmadığını belirtti.

Olası senaryolar

Radad, Suriye politikasının “Amerikan koordinasyonu ve Avrupa'daki memnuniyet duygusuna ek olarak, doğasında var olan bilgelik ve pragmatizmine” işaret etti. Ona göre görüşmeler İsrail'in güney Suriye'deki müdahalelerine değindi, fakat varılan herhangi bir mutabakatın sonucu belirsiz ve nihai bir anlaşmaya varılması beklenmiyor. Belki de Suriye'nin nihai hedefi 1974’te belirlenen ateşkes hattına geri dönmektir.

“Her halükârda, sorun ancak Lübnan ve İsrail hükümetleri arasında yaşananlara benzer bir güvenlik ateşkesi ve ardından bir barış anlaşmasıyla çözülecektir. Ancak Suriye'deki durum oldukça farklı, çünkü orada Hizbullah'ın varlığı veya Suriye'den İsrail'e yönelik herhangi bir fraksiyonun oluşturduğu tehdit yok” diye belirtti.

Geleceğe dair senaryolara gelince, Radad, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanına yapılan saldırıyla duracağını tahmin ettiği gerilimdeki tırmanmaya değinerek, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail seçimleriyle ilgili bir başlık arayışında olsa da gerilimin daha fazla artmayacağını belirtti. Netanyahu’nun İsrail'in gücüne ve yedi veya sekiz cephede savaştığına kamuoyunu ikna ederek şansını artırmak istediğini de ifade etti.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu
TT

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD'nin İran'a yönelik baskısını ekonomik tecrit sürecini başlatarak artırdığı bir dönemde Pakistan, savaşı sona erdirmeyi ve bölgesel yansımalarını kontrol altına almayı amaçlayan bir müzakere süreci başlatmak üzere salı günü Tahran'a yöneldi. Girişimin odağında özellikle Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması yer aldı.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, Tahran ziyaretinin sonunda yaptığı açıklamada, Pakistan ile İran'ın daha fazla tırmanmayı önlemenin yolları ve çatışmaya müzakereler yoluyla çözüm bulunması konularını ele alan görüşmelerde önemli ilerleme kaydettiğini söyledi.

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Amerikan saldırılarının İran'ın askeri ve nükleer tesislerinde hasara yol açmasının ardından İran ekonomisine yönelik baskıları daha da artırmaya hazırlanıyor. Wall Street Journal, Beyaz Saray Sözcüsü'nün, İran'ın bir anlaşmaya varmasının akıllıca olacağını, aksi takdirde sonuçların ne olacağının farkında olduğunu söylediğini aktardı.

Bu gelişmeler, Washington'ın İran'a yönelik ikincil yaptırımlarının kapsamını beş yeni sektörü içine alacak şekilde genişletmesiyle eş zamanlı gerçekleşti. Dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerini hedef alan yeni yaptırımlar kapsamında yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemi de yaptırım listesine alındı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, söz konusu adımı İran ekonomisinin finansman damarını kesmeyi amaçlayan ekonomik tecrit operasyonunun bir parçası olarak nitelendirdi.

İran Ekonomi Bakanı Ali Medeni Zade ise “ABD yaptırımlarına tamamen hazırız” dedi. Devlet televizyonuna konuşan Zade, “Doğal olarak düşmanlar bize karşı ekonomik terör saldırısı başlatmak istiyor. Ancak bizim de kendi araçlarımız var ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı biliyoruz. Yaklaşımımızın savunma amaçlı olduğunu ve sadece savunmayla yetineceğimizi düşünmemeliler. Aksine, bizden bir saldırı beklemeliler” ifadelerini kullandı.