İsrailli Araplar, İsrail kimliği ile Filistin kökleri arasında sıkıştı

İsrailli Araplar, ulusal savaşları sırasında birçok zorlukla karşılaştı (Reuters)
İsrailli Araplar, ulusal savaşları sırasında birçok zorlukla karşılaştı (Reuters)
TT

İsrailli Araplar, İsrail kimliği ile Filistin kökleri arasında sıkıştı

İsrailli Araplar, ulusal savaşları sırasında birçok zorlukla karşılaştı (Reuters)
İsrailli Araplar, ulusal savaşları sırasında birçok zorlukla karşılaştı (Reuters)

Amal Şehade
1948 yılında emrivaki olarak dayatılan İsrail’deki varlıklarından 72 yıl sonra, 1948 Arapları olarak bilinen İsrailli Araplar, hala hayatta kalma mücadelesine öncülük ederken, kendilerini vatandaşlık ve eşitlik haklarından mahrum bırakan ayrımcılık ve ırkçılık politikasıyla savaşıyor. Nekbe’ye rağmen yerinden edilmeyi reddeden ve topraklarına bağlılıklarını koruyan bu kesim, İsrail içerisinde ulusal bir azınlığa dönüştü. Bu azınlık kesim, Tel Aviv’in bu kimliği taşımayan herkesi sınır dışı edeceğini ilan etmesi sonrasında, hayatta kalmalarını güvence altına alan bir politika olarak ‘İsrail kimliği’ edindi.  
Bazıları, devlet kurumlarına entegre olurken çoğunluğu, ulusal mücadeleyi sürdürdü. 48 Arapları, uzun yıllar boyunca savaş verirken, kısmen başarıya ulaşarak hayatta kaldı.
Bugün, Arap ülkelerinin yaptıkları barış anlaşmalarıyla Filistinlileri ve davalarını etkisiz hale getirmek için yükseltilen ses sonrasında İsrailli Araplar, Filistin davasının statüsünü gündemlerine aldılar. Ürdün ve Mısır ile aynı türde anlaşmaları desteklediklerini ve hatta bu iki ülkeyle temas kurduklarını belirterek, Arap girişimini, İsrail ile olası bir barış anlaşmasının referansı olarak gördüler. Ürdün üniversitelerinde okuyan on binlerce çocuk ve Ürdün’den eğitim bursu alan ulusal partiler de dahil olmak üzere yakın ilişkiler kuruldu. Aynı şekilde iki ülkeyi ziyaret edecekler, liderleri Kahire ve Amman’da Filistin halkının geleceği ve davası da dahil olmak üzere çeşitli konferanslara ve araştırmalara katılacak.

Ulusal mücadeleyi daraltmak
Art arda gelen İsrail hükümetleri, Arapların üzerlerindeki vidaları sıkılaştırmak ve varlıklarını hedef almak için birkaç siyasi plan uygulayarak, uzun bir süre onların gelişmesini ve ilerlemesini engelledi. Onlara asla güvenmedi. Onları güvenliği, politikası ve demografik haritası için kalıcı bir tehdit olarak gördü. Başbakanlar, bakanlar ve İsrail sağından araştırmacılar tarafından sunulan birden fazla zorla yerinden edilme planını uygulamaya çalıştı.
Ancak Filistin kesimi, umutsuzluğu aştı. İsrail kuruluşları, onları Arapça dilleriyle Yahudileştirmeye çalıştığında, resmi dil olarak tanınana kadar Arapça için uzun bir savaş verdiler. Eğitim müfredatında değişiklik yapılmasını sağladılar.
Topraklarını savunma yolunda 6 şehit verdikleri ‘Toprak Günü’ ve Aksa İntifadası patlak verdiğinde Filistin halkıyla dayanışmalarını gösterdikleri ve 13 şehit verdikleri Ekim 2000 olayları da dahil olmak üzere, ulusal günleri okullara sokmayı başardılar. Ayrıca Barış ve Eşitlik İçin Demokratik Cephe’yi temsil eden Eymen Avde başkanlığındaki ulusal partilerin yer aldığı Ortak Liste’de birleşene kadar, parlamento seçimlerinde ulusal patiler olarak yer aldılar.
Knesset, toplumsal, ekonomik ve ulusal meseleleri sunmaları için bir platforma dönüştü. Ancak parlamento oluşumlarının çoğunluğunun onayladığı ırkçı yasalarla karşı karşıya kaldılar. Bunların yanı sıra bugün, eski Knesset üyesi, Barış ve Eşitlik için Demokratik Cephe lideri Muhammed Barakeh liderliğindeki 48 Arapları İşleri Yüksek Takip Komitesi kurdular. Ortak Liste’nin yanı sıra, sorunları tartışmak ve sunmak için en etkili siyasi çerçeve olarak kabul ediliyor.

Ayrımcılık ve ırkçılık
Ayrımcılık ve ırkçılık politikası, Filistin topraklarının büyük çoğunluğuna el konulmasına yansıdı. Arap sakinlerinin kalkınması ve ilerlemesi pahasına, komşu Arap şehirlerinin topraklarında birçok Yahudi kasabası kuruldu. Bir Yahudi kasabasını geçip bir Arap kasabasının sınırlarına ayak bastığınız anda, başka bir ülkede olduğunuzu hissedeceksiniz. Zira bu kasabalar ayrımcılık politikasının aynası oldu. Kalabalığın yanı sıra sokak alt yapısı ve sanayi bölgeleri mevcut değil. Kulüp ve spor salonları bulunmuyor, yapısal haritalar bile yok ve olanlar da ihtiyaçlarını karşılamıyor.
İkamet alanında vidaları sıkıldı, inşaat ruhsatlarına engeller konuldu, ruhsatsız inşaat yapmaya zorlandılar, on binlerce yıkım emri çıkarıldı. Tüm bunlar, Yahudi kasabalarındaki refahları karşılığında, Arap kasabalarını yerel hizmetlerden mahrum bırakan İsrail politikasının bir sonucu olan bu durum, hayatın çeşitli yönlerinde çok büyük bir boşluğa yol açtı. İsrailli bakanlar ve politikacılar bu ayrımcılık politikasını itiraf ettiler.
Bununla birlikte 48 Arapları, son yıllardaki göç olgularına rağmen bu politikayı kabul etmeyi reddediyorlar ve kasabalarını terk ediyorlar. Bu göç, özellikle de ister dünyanın farklı ülkelerine göç olsun, ister Hayfa, Yafa, Lod, ve Akka gibi Yahudilerin ve Arapların yaşadığı ortak ülkelere olsun gençler arasında yaygın.

Gelenekler ve miras
Bu insanların yaşadıkları dikenli koşullara rağmen, haklarına ve Araplara düşman bir ülkede azınlık olarak hayata tutunmaları gelişim ve ilerleme hususlarında ısrar ediyor. Taviz vermeyi reddettikleri kendi gelenekleri, mirasları ve özel hayatları vardır. Irkçılık ve radikalizm yanlısı Nekbe Yasası, Knesset tarafından tesadüfen onaylanmadı. Her fırsatta Filistinlilerin savunduklarının aksine, ‘İsrail Bağımsızlık Günü’ sloganını yansıtmaya çalışıyorlar. Filistinliler, kendileri ve İsrailli kuruluşlar arasındaki ayrımcılık ve düşmanlık politikasının kötüleşmesine yol açan bu gün için ‘Sizin bağımsızlık gününüz, bizim felaket günümüzdür’ diyor.
Her yıl, yalnızca İsrail’in kuruluşu Büyük Felaketi (Nekbe) anmak ve ‘geri dönüş haklarını’ vurgulamak için değil, aynı zamanda ‘miraslarını ve Filistin halkının davasını siyasi gündemlerinin en üstünde ve gelecek nesillerin zihninde tutmak’ için 48 yılında terk ettikleri kasabalarına yürüyüşler düzenliyorlar.

İsrail kimliği ve Filistin sorunu
Kendilerine kurulan birçok tuzağa rağmen İsrailli Araplar, sahip oldukları İsrail kimliğinden vazgeçmeyi reddetti. Öyle ki sağcı Avigdor Liberman, İsrail hükümetinde bakan olarak görev yaptığı süre boyunca İsrail kimliğinden feragat etmeleri ve yabancı bir ülkeye göç etmeleri için büyük miktarlarda paralar teklif etti. Bugün hala önerilmekte olan ve ABD Başkanı Trump’ın ilan ettiği barış anlaşmasına dahil edilen toprak takası planı, 48 Araplarının yaşadığı üçgen kasabaların, yerleşimlerin İsrail’in nüfuz alanına ilhak edilmesi karşılığında Filistin yönetimine devredilmesini hedefliyor.
1948 Arapları, bu transfer planına kapsamlı şekilde karşı çıkarak, gösteriler ve çeşitli protestolar düzenledi. Bu tavır, kamuoyu anketlerine de yansıdı. Filistin veya Arap devletine geçiş önerisine nasıl yanıt verecekleri hususunda bir soru sorulursa, ‘ret’ büyük çoğunluğun cevabı olacaktır.
Uygulama açısından İsrail’in, onları ‘topraklarına bağlılıkları ve Filistin halkına mensup olmalarının yanı sıra, İsrail kimliğinin sahipleri olarak haklarına ulaşmaları’ konusundaki sabit tutumlarından dolayı cezalandırdığı söylenebilir. Bu durumsa, kendi başına ulusal savaşları için birçok zorluğa neden oldu.

Partiler ve anlaşmazlık
Ulusal partilere gelince, Filistin sorununun çözümüne dair çeşitli açılardan birbirlerinden farklılar. Bazıları radikalizm yanlısı bir ulusal duruş sergilerken, denizlerden ve nehirlere kadar Filistin devletinin kurulması çağrısı yaptı. Yahudi- Arap ortak yaşamını taleplerini destekleyen bir İsrail pozisyonuna ulaşmak ve onları halklarının davasına yönlendirmek için önemli bir adım olarak görenler de mevcut. Bu açıdan Barış ve Eşitlik için Demokratik Cephe, Knesset seçim listesinde bir Yahudi temsilciyi içeren tek cephe olarak biliniyor ve saflarında onlarca Yahudi aktivist mevcut.
Filistin davasına yönelik ulusal ve destekleyici programlarının çoğu İsrail makamlarını öfkelendirirken hükümet, bunları ayrımcılık ve ırkçılığı teşvik etmek için bir araç olarak kullandı.
Bu durum ‘aile’ yasasına da yansıdı. Öyle ki İsrail, İsrailli bir Arap olup bir Filistinli ya da bir Arap ile evli olan hiç kimseye ‘aile hakkı’ vermeyi kabul etmiyor. Bu durum ise yüzlerce ailenin, Batı Şeria ve İsrail arasında bölünmesine yol açtı.
Bu günlerde İsrail, Binyamin Netanyahu hükümetinin geleceğini tehdit eden tehlikenin ve Ortak Liste’nin parlamento savaşında oynadığı rolün ardından, siyasi istikrarsızlık yaşarken, 48 Araplarının rolleri ve etkileriyle meşgul oluyor. Dört ulusal partinin birliği, Ortak Liste’nin gücünün devamlılığını tehdit ederken, İslami Hareket’ten Knesset’te üye olan Mansur Abbas, yalnızca bir yıl önceki tavrından tamamen farklı bir duruş olarak Binyamin Netanyahu ve İsrail sağı ile benzer bir tutum açıkladı.
Bu adım, Arap halkının Ortak Liste tarafından temsil edilen liderliğine olan güvenini baltaladı. Tüm Kamuoyu anketleri, en iyi ankette bile popülaritelerinde 15’ten 9 ila 10’a kadar oy kaydı olduğunu gösterdi. Bu azalan güven, son yıllarda, bu Filistin kesiminin tarihindeki önemli ve önde gelen ulusal kilometre taşlarını anma törenlerinde de yaygın katılım eksikliğine yansıdı.
Ortak Liste’nin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn ile barış anlaşmalarını desteklemeyi reddetmesi ve Knesset’te bu safta oy kullanmaması çerçevesinde bu anlaşmalar için, Arap toplumunun geniş kesimlerinden destek vardı.
Bu, Arap kitlelerinin liderlik yönünün yeniden incelenmesini ve bu ulusal azınlığın başarılarının ve varlığının korunmasını ve yaklaşık 1 milyon 900 bin Filistinlinin güvenini garanti altına almak için bir stratejinin geliştirilmesini gerektiren bir konu.

Arapların çoğunluğu kendilerini İsrail vatandaşı hissetmiyor
İsrail’in Arap vatandaşlarına gelince, bunların sadece üçte biri kendilerini gerçek bir İsrail vatandaşı olarak görüyor ve yüzde 47’si İsrail yönetimi altında yaşamaktan memnun. Ancak bunların yüzde 36’sı, Yahudi toplumun kendilerine karşı son derece düşmanca davrandığını düşünüyor.
İsrail Merkezi İstatistik Bürosu, nüfusla ilgili bazı veriler yayınladı. Bunlar arasında, nüfusun 9,19 milyon kişiye ulaştığı, bunların yüzde 74’ünü (6,8 milyon) Yahudilerin oluşturduğu, Arap nüfusunun ise 2 milyon olduğu bilgisi yer alıyordu. İstatistikler, İsrail’de yaşayan ve 1,6 milyondan meydana gelen Arap vatandaşları kapsadığı, bunlar arasında sayıları 331 bine ulaşan işgal altındaki Doğu Kudüs sakinleri ve yine sayıları 24 bine ulaşan işgal atlındaki Golan’da bulunan Suriyelilerin bulunduğu kaydediliyor.
İstatistiklere göre, İsrail’de ne Yahudi ne de Arap olan 454 bin vatandaş yaşıyor. Bunlar daha ziyade eski Sovyetler Birliği ülkelerinde Yahudi oldukları gerekçesiyle reddedilen göçmenlerden meydana geliyor.
Bu istatistiklere göre İsrail nüfusu son bir yıl içinde, 180 bin yeni doğan, 32 bin göçmen ve 44 bin ölümle birlikte 171 bin artış gösterdi.
İsrail’de 90 yaşının üzerindeki kişi sayısının 51 binden fazla, 80-90 yaşları arasındaki nüfusun ise 220 binin üzerinde olması dikkat çekici. Bununla birlikte, nüfusunun sadece yüzde 18’i 15 yaş altı çocuklardan oluşan İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) ülkeleriyle kıyaslandığında, İsrail “genç bir ülke” olarak kabul edilmekte.
Resmi istatistik kurumlarına göre, İsrail’in kurulduğu 1948 yılındaki nüfusu sadece 806 binden ibaretti. 2030 yılında İsrail nüfusunun 11.1 milyona, 2040 yılında ise 13.2 milyona ulaşacağı öngörülüyor. Kuruluşunun yüzüncü yıl dönümünde yani 2048 yılında ise İsrail nüfusunun 15.2 milyon olacağı tahmin ediliyor. Diğer taraftan bu istatistikler, bölgedeki siyasi durumun değişmeyeceği ve İsrail’in Kudüs ve Golan’ı işgalinin devam edeceği varsayımına dayanıyor.
Ülke nüfusunun 9 milyona ulaştığı İsrail’de nüfusun yaklaşık 2 milyonunun "İsrailli Araplar" olarak tanımlanan İsrail vatandaşı Filistinlilerden oluştuğu belirtiliyor.
İsrail vatandaşı Filistinliler ülke nüfusunun yüzde 20'sine tekabül ediyor. Tel Aviv rejiminin "İsrailli Araplar" olarak tanımladığı vatandaşlar, 1948'deki savaş ve sonrasında yaşanan işgale rağmen yurtlarında kalarak İsrail vatandaşı olan Filistinlilerden oluşuyor. Bu nüfusun dışında kalan ve İsrail vatandaşı olmayan Filistinliler ise Gazze ve Batı Şeria’da yaşıyor.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.