Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor… (5): ‘Garang tüm Sudan’ın başkanı olmak istiyordu. SPLM ile barış, tüm isyancılar için ilham kaynağı oldu’

John Garang ve Amr Musa.
John Garang ve Amr Musa.
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor… (5): ‘Garang tüm Sudan’ın başkanı olmak istiyordu. SPLM ile barış, tüm isyancılar için ilham kaynağı oldu’

John Garang ve Amr Musa.
John Garang ve Amr Musa.

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakın zamanda Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘ ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabından bölümler yayımladığı yazı dizisinin beşinci bölümünde Musa, Arap Birliği'nin Sudan’daki krizlerin çözümüne yönelik çabalarına değiniyor. Kitabının 44 sayfalık iki bölümünde Sudan’daki krizleri ele alan Musa, birinci bölümü Güney Sudan'ın ayrılmasıyla sona eren kuzey ve güney Sudan arasındaki krize, ikinci bölümü de Darfur bölgesinin Mart 2003 itibariyle yaşadığı siyasi ve insani krize ayırdı.
Kitabında, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM) lideri Albay John Garang’ın kendisine tüm Sudan'ın başkanı olmak istediğini ilettiğini belirten Musa, Garang’ın kendisine “Yoksul, güçsüz ve kapalı bir ülke olarak Güney Sudan'ın lideri olmanın ne kıymeti var?” diye sorduğunu aktarıyor. Sudanlı liderlerin, ‘Güneylileri birliğe ikna etmek için çalışmalarını ancak ayrılmayı kaçınılmaz bir kader olarak gördüklerini’ ifade eden Musa, Darfurluları ‘kurbanlar ve cellatlar’ olarak nitelendirirken SPLM ile yapılan barış anlaşmasının, Sudan'ın tamamında tüm isyancı hareketler için bir ilham kaynağı olduğunu düşünüyor.
Amr Musa, konuya dair anlattıklarına şöyle devam ediyor:
Sudan ve onun bitmek bilmeyen sorunları ve çatışmaları, Mısır diplomasisinde kariyerimin başlangıcından itibaren en önemli endişelerimden biri olmuştur. Sudan'a yönelik bu istisnai ilgim, Mısır Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığım on yıl içinde daha da güçlendi. Arap Birliği Genel Sekreteri olarak geçirdiğim sonraki yıl boyunca da Sudan'a yönelik bu ilgimin sürmesi son derece doğaldı. Çünkü o dönemde bu geniş topraklara sahip ülke, birçok yönden ateş çemberiyle sarılmıştı. Güneyde SPLM ile savaş, Darfur krizi, birden fazla bölgede yaşanan yerel isyanlar, batıda Çad ile huzursuzluk, doğuda Eritre ve bazen Etiyopya ile ilişkilerin bozulması gibi sorunların yanı sıra Libya’daki istikrarsızlığın neden olduğu tehdit ve çeşitli nedenlerle Mısır-Sudan ilişkilerinde zaman zaman yaşanan kargaşadan bahsetmiyorum bile.

Güney Sudan meselesi
Sudan’ın güneyi de dahil olmak üzere etnik çeşitliliği ve kuzey ile arasındaki anlaşmazlık da dahil olmak üzere, güney ile kuzey arasında çatışma çıkmasına ve bu çatışmanın körüklenmesine neden olan birkaç faktör var. Bu faktörler, güneydeki dini çoğulculuk, kaynaklar ve gelirleri konusunda kuzey ile güney arasındaki mücadele, merkezi hükümetlerin tüm taraflara karşı uyguladığı ötekileştirme politikası ve peş peşe gelen bu hükümetlerin etnik, dini ve aşiret çatışmalarını daha da körükleyen vatandaşlık bilincini desteklemedeki başarısızlığı olarak sıralanabilir. Ayrıca sömürgeci İngiltere’nin misyonerlerin rolünü ve Arap kültürünü zayıflatma politikasını güçlendirerek, kuzeylilerin yerine güneyli memurları getirerek ve kuzeyli tüccarların güneye ulaşmasını engelleyerek Güney Sudan halkı arasında ayrılıkçılığı başlatma ve sürdürme çabaları da unutulmamalı.
Sudan hükümeti ve SPLM, 20 Temmuz 2002'de, Kenya'da, -Sudan hükümeti imzaladıktan sonra Arap Birliği tarafından kabul edilen- iki belgenin yer aldığı ‘Machakos Protokolü’nü imzaladılar. Söz konusu belgelerden ilki, mevcut ateşkesin Mart 2003 sonuna kadar uzatılmasını öngörürken ikincisi, iki tarafın prensipte kabul ettiği bir dizi konuyu kapsıyordu. Bu konular özellikle üzerinde herhangi bir belirleyici konum kabul edilmemiş olan güç ve servet paylaşımı ile ilgiliydi. İki taraf, Müslüman olmayanların yaşadığı bölgelerde İslam hukukunun uygulanmasından vazgeçilmesi ve altı yıllık bir geçiş döneminin ardından güneyde ayrılık veya birlik konusunda referandum yapılması konusunda fikir birliğine vardılar.


Musa, Juba ziyareti sırasında Salva Kiir ile birlikte.
Protokolün imzalanmasının ardından, ilgili Arap hükümetleriyle görüştükten sonra, Arap Birliği’nin Kuzey ve Güney Sudan arasındaki çatışmaya ilişkin çabalarını iki ana yönden belirledim. Birincisi, Sudan hükümeti ile SPLM arasındaki barış sürecini ve müzakereleri ilerletmek ve bir araya gelmelerine yardımcı olabilecek kapsamlı bir barış anlaşması imzalamaya çağırmaktı. İkincisi de savaştan etkilenen bölgelerde kalkınmayı ve yeniden yapılanmayı desteklemekti.
Bundan önce üniter eğilimleri ifade eden ve bular için Arap Birliği’nin desteğini talep eden SPLM lideri John Garang’ı Mart 2002'de Arap Birliği’nin Kahire’deki genel merkezinde kabul ettim. Çabalarımı bu verimli görüşme üzerine inşa ettim. Arap Birliği Afrika İşleri Departmanı Direktörü Samir Husni başkanlığındaki bir heyet, Arap Birliği ve ona bağlı kurumların, Sudan’ın ve savaştan etkilenen bölgelerinin kalkınmasında aktif bir şekilde katkıda bulunma isteğini vurgulamak ve yeniden bir araya gelmeyi çekici bir gönüllü seçenek haline getirmek için Nisan 2003'te SPLM’nin Güney Sudan'daki kalesi olan Rumbek şehrine gönderildi.
Burada durup, özel bir iletişime sahip olduğum Garang hakkında konuşmalıyım. Onunla görüşmelerim 1997'de Mısır'a yaptığı ilk ziyaretten sonra katlanarak arttı. Konumu yavaş yavaş gelişti. Güneyin ayrılması mücadelesi yerine, güney de dahil olmak üzere Sudan'ın her yerinde tüm Sudanlılar arasında eşit haklar mücadelesi veren Garang, tüm etnik kökleri ve dinleri kucaklayan ‘Yeni Sudan’ sloganı çerçevesinde ortaya çıktı. Belki de Garang’ın tutumundaki bu gelişme, talihsiz bir şekilde Sudan'daki siyasi arenadan çıkmasına katkıda bulunan nedenlerden biriydi.
Garang onunla her görüşmemde bana şunu söylerdi:
“Yoksul, zayıf, küçük, kapalı bir ülke olarak Güney Sudan'ın lideri veya başkanı olmanın ne kıymeti var? Ben bütün Sudan'ın başkanı olmak istiyorum. Sudan vatandaşı olduğum sürece bu benim hakkım."
Garang’ın bu yaklaşımını alkışlayıp destekledim. Fakat yaklaşımı, Afrikalı, Batılı, Arap ve hatta (kuzey) Sudan'ın liderleri başta olmak üzere Sudan meselesindeki aktörlerin hiçbiri tarafından hoş karşılanmadı. Ancak Garang'ın devlet başkanlığına aday olma fırsatı elde edip ‘Yeni Sudan’ sloganı temelinde yeni bir başlangıca ulaşması durumunda olaylar tamamen farklı seyredebilirdi. Çünkü bu durum, Sudan arenasındaki hiçbir tarafın oluşturmak istemediği farklı dinamikler yaratırdı.

Kapsamlı Barış Anlaşması
Kenya hükümetinin daveti üzerine birçok Arap ve Afrikalı liderle birlikte 9 Ocak 2005 tarihinde, Nairobi'de Sudan hükümeti ile SPLM arasında Kapsamlı Barış Anlaşması'nın imzalanması törenine katıldım. Kapsamlı Barış Anlaşması, kalıcı bir ateşkes ve Kuzey ile Güney'in ülkeyi yönetmek için iş birliği yapacağı 6 yıllık bir geçiş dönemi şart koşuyordu. Garang, Sudan Devlet Başkanı’nın Birinci Yardımcısı görevine getirildi. Anlaşma aynı zamanda petrol gelirlerinin paylaşılmasını, SPLM ve onun güneyli müttefiklerinin güneydeki işlerini tam olarak yönetecek 6 yıllık bir hükümet kurma hakkı veriyordu. Söz konusu hükümetin görev süresinin, güney halkının ve petrol zengini Abyei bölgesinin, Kuzey Sudan'dan ayrılma veya birleşme konusunda 9 Ocak 2011'de yapılması planlanan referandumda sona ermesi öngörülüyordu.
Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu Gayt, Nairobi'deki Naivasha Stadyumu'nda yapılan imza töreninde yanımda oturuyordu. İmza töreni sırasında düşüncelere daldım. İşlerin kesinlikle güneyin ayrılmasına doğru ilerlediğini düşünüyordum. Görünüşe göre Ebu Gayt da benimle aynı şeyi düşünüyordu. Bana döndü ve “Amr Bey size şunu söyleyebilirim ki bu anlaşmanın imzalanmasıyla taraflar bölünecek” dedi.
Kendisine “Doğrusu ben de bunu bekliyorum, ama vazgeçmemeliyiz. Güneylileri, 9 Ocak 2011'deki referandumda birleşmeyi seçmeye teşvik etmek için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız” dedim. Bu konuda benimle aynı fikirdeydi. Arap Birliği ve Mısır bunu başarmaya çalıştı.
Arap Birliği'nin Güney Sudan'ın kalkınmasına katkı sağlamada önemli bir rol oynaması ve Sudan'ın birliğini cazip bir seçenek haline getirmesi için ortak Arap eylemi sistemini harekete geçirmek için düzenlenen koordinasyon toplantılarıyla büyük çalışmaların yapıldığı söylenebilir. Bu toplantılara Arap mali fonları, alanında uzman Arap örgütler ve Arap bakanlık konseylerindeki birlikler katıldı. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere yol, su, elektrik ve kamu hizmeti alanlarında Güney Sudan'da fiilen hayata geçirilen projelerin değeri 200 milyon doları aştı.
Arap Birliği, Sudan sorununda kapsamlı bir barışçıl çözüme ulaşılmasına yardımcı olmak için somut çabalar gösterdi ve aktif roller oynadı. Ancak, ortak Arap eylem sisteminin performansı, alınan kararların pratiğe dönüştürülmesindeki sorunlar nedeniyle kötüye gitti. Beyrut’ta yapılan Arap Birliği Zirvesi’nde Arap ülkelerinden gelen mali katkılarla Güney Sudan'ın Kalkınması için Arap Fonu'nun kurulmasına karar verilse de bu fona önemli bir mali destekte bulunulmadı. Bunun üzerine Arap Birliği Konseyi üye devletleri, Sudan'ın barışın ve birliğin inşası önündeki zorluklarla mücadele edebilmesini sağlamak için Sudan'ın Arap ülkelerine olan borçların yeniden düzenlenmesi için çağrıda bulunulması kararı aldı. Ancak bu da sonuçsuz kaldı.

Musa ve eski Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir.
Ayrılık referandumu

Güney Sudan'da halkı arasında kuzeyle birliğin devam etmesi ya da ayrılma konusunda bir referandum yapıldı ve Sudanlılar ayrılmayı seçtiler. Bir Mısırlı ve Arap Birliği Genel Sekreteri olarak Sudan'ın bölünmesine karşıydım. (Eski Sudan Devlet Başkanı Ömer) el Beşir, Sadık el-Mehdi, Muhammed Osman el-Mirgani el-Hatim ve diğerleriyle bu konuda uzun uzadıya konuştum. Ayrılmanın (bölünmenin) reddedilmesini teşvik ettim. Bu konuda hoşgörülü olunmaması veya bölünme planlarına boyun eğilmemesi çağrısında bulundum.

Fakat burada birkaç nokta dikkatimi çekti:
1- Ayrılmanın kaçınılmaz olduğunu kabul ettikleri açıktı.
2- Beşir rejiminin dini çerçevelerinde, Sudan’ın güneyi ayrılsa dahi İslam hukukunun tüm Sudan’da uygulanması tercih edilmişti.
3- Bence kuzey ile güneyin yanı sıra İslami akımlar ile Sudan’ın birliğini isteyenler arasındaki ilişkide bir dizi keskin köşeyi dönmeyi başaran ve geleneksel Sudan siyaseti ile Sudan’ı daha önce eşi-benzeri görülmemiş bir açıklıkla farklı bir gelecek bakış açısıyla gören Garang'ın ölümü de seyri değiştirmişti. 
4- Büyük güçler, bölgesel kuvvetler, güney ve kuzey Sudan güçleri de dahil olmak üzere Sudan'ın bölünmesi konusunda fikirlerini belirleyen nüfuzlu güçler, güneyin ayrılmasının, birçok ikileme çözüm olacağına inandılar.

Darfur'daki siyasi ve insani kriz
Sudan hükümeti ile ayrılıkçı SPLM arasında 20 Temmuz 2002'de birçok ayrıntıyla birlikte Kuzey ve Güney Sudan arasında güç ve servet paylaşımına ilişkin bir ön belge de içeren Machakos Protokolü’nün imzalanmasından sonra beklediğim oldu. Çünkü söz konusu protokol, Darfur'daki isyancı hareketlere ilham kaynağı olmuştu. Söz konusu hareketler, tıpkı Sudan’ın diğer bölgeleri gibi ötekileştirilen ve ihmalden edilen bu bölgedeki güç ve servet paylaşımının yanı sıra genel olarak Sudan'daki gücü ve devrimi paylaşma çabaları bağlamında, Beşir rejimini müzakere masasına oturtmanın tek yolunun onunla savaşmak olduğunu düşünüyorlardı.
Darfur'daki çatışma, mevcut durum patlak vermesini sağlayacak noktaya gelene kadar yavaş yavaş ısınmaya başladı. Tüm etnik bileşenleri ile bölge sakinleri için büyük bir insanlık trajedisine neden oldu.  Mart 2003'te çatışma patlak verdi. İsyancılar ötekileştirildiklerini iddia ederek Beşir'e rejimine karşı ayaklandılar.  İki silahlı hareket, Adalet ve Eşitlik Hareketi (JEM) ile Sudan Kurtuluş Ordusu (SLA) rejime karşı isyan başlattıklarını duyurdular.  İki harekete de bağlı militanlar, Kuzey Darfur'un yönetim merkezi olan Faşir şehrine saldırdılar ve şehrin havaalanındaki 7 uçağı imha ettiler.
Hükümet, işledikleri vahşetlerle ünlü ‘Cancavid’ olarak bilinen Arap milisleri, isyancılarla savaşmak üzere harekete geçirmeye başladı. Beşir rejimi 1980'lerde Sadık al-Mehdi döneminden bu yana Sudan hükümetleri tarafından isyanları bastırmak için kullanılan ve bilinen bir stratejiyle isyana karşılık verdi.
Darfur krizi ve bu krize yol açan faktörlerden söz ederken, tüm bölgenin merkezi hükümet tarafından ötekileştirilmesinin yanı sıra kalkınma projelerinin ve eğitim, sağlık gibi temel hizmetlerden mahrum bırakılmasından bahsetmek gerekir.

Musa ve Muhammed Osman el-Mirgani el-Hatim.
Darfur'da çatışan taraflar arasında çözüm sağlandı mı?

Darfur’da 2003'ten bu yana yaşanan siyasi ve insani krizin ayrıntılarını, aşamalarını ve Arap Birliği’nin Afrika Birliği ve BM ile koordineli olarak buna çözüm bulmaya çalışmasındaki rolüne değinmeden önce, birçok kişinin içine düştüğü yanlış bir algıya dair uyarıda bulunmak isterim. Batılı çevreler, savaşı ‘Afrikalı Müslümanlar’ ile ‘Arap Müslümanlar’ arasındaymış gibi lanse ederek ezici bir Müslüman çoğunluğun yaşadığı Darfur üzerinden Arap ve İslam dünyasına karmaşa ihraç etmeye çalıştı. ‘Arap İslamı’ ve ‘Afrika İslamı’ gibi nahoş göndermeler, bunun olumsuz yansımaları olarak gösterilebilir.
Söz konusu çevreler, 2003'ten bu yana halen (2018) devam eden bu çatışmanın iki tarafını Araplar ve Afrikalılar olarak tasvir ediyor ve böyle gösteriyorlar. İsyanı destekleyen aşiretler veya hükümeti destekleyenler düzeyinde bu çatışmadaki ana tarafların, birbiri ardına yaşadıkları kırılmalardan bahsetmiyorum bile. Hükümetin, Afrikalı isyancı kabilelerle mücadele etmek için Arap kabilelerinden yardım talep etmesinin ardından Arap kabileleri aralarında şiddetli bir çatışmaya girdiler. Ardından Beşir, Afrikalı isyancı kabilelerle mücadele etmek için Afrikalı kabileleri kullandı. Bölge sakinleri, yaşadıkları trajediler farklı derecelerde de olsa aynı anda hem kurban hem de cellat olduklarını kanıtlamak için bu çatışmanın farklı aşamalarına (kitapta birçok ayrıntıda yer alıyor) değinmeyi planladım.
Darfur’da Mart 2003'ten beri yaşanan olayların alevlenmesiyle birlikte krize küresel olarak ilgi gösterilmeye ve Sudan hükümetine yönelik eleştiri çemberi genişlemeye başladı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Başkanı, 4 Mart 2004'te, Batı Sudan'ın Darfur bölgesinde insanlık trajedisi yaşandığını duyurdu. Hükümetten isyancılar ile diyaloga hızla kapı açmasını ve Cancavid milislerinin eylemlerini durdurmasını talep etti.
Batı'daki daha önce eşi-benzeri görülmemiş medya kampanyalarıyla, çatışma ’20’inci yüzyılın ilk soykırımı’ (gerçek olmayan bir iddia) olarak nitelendirildi. Bu kampanyalar, Darfur Araplarını - çoğu tarafsız kalmıştır - hükümetin desteklediği Cancavid milisleri arasında saymak eğilimindeydi. Güvenilir Batılı çalışmalarla bu durumun yanlış olduğu, bu milislere katılan Arapların yüzdesinin çok düşük olduğu onaylandı. Batılı çevreler, kırılgan Sudan hükümetinin Cancavid milislerini dizginleyebileceğine dair abartılı iddialarda bulunuyordu. Bununla birlikte Batılı medya kampanyalarının, isyancıların uygulamalarına ve Darfur'da ihlallerin tek taraflı olmadığına değinmemesi dikkat çekiciydi!
Önceki verilere dayanarak, Arap Birliği’nin genel olarak Arap kültürünü Darfur'daki çatışmanın vahşetinden aklamayı başardığını söyleyebilirim. Arap Birliği bu konuda temaslarını artırdı ve çalışmalarını, ayrı görünmemesi için Afrika ve özellikle Afrika Birliği'nin çabaları ile koordine etti. Böylece uluslararası toplumun önünde, Arap ve Afrika ülkelerinin sözde etnik ve ırksal önyargılara yol açan bu kriz karşısında aynı tutumu sergiledikleri ortaya koyuldu. En büyük korkum, Arap-Afrika temas hatlarının tüm Afrika Kıtası’na yayılması ve Kıta’nın kuzeyi ile güneyi arasında etnik bir bölünmenin sürerek Arap ve Afrika ülkelerinin ulusal güvenliklerini tehdit eden etnik veya mezhep bahanelerle ilgili ayrılıkçı taleplere kapıyı açmasıydı.

Musa ile Sudan Milli Ümmet Partisi’nin merhum lideri Sadık el-Mehdi’nin gerçekleştirdiği görüşme.
Arap Birliği’nden gerçekleri ortaya çıkarma görevi 

Darfur’daki tüm bu gelişmelerle karşısında Arap Birliği Afrika İşleri Departmanı Direktörü Samir Husni'yi gerçekleri ortaya çıkarmak ve bölgedeki durumu öğrenmek üzere kurulan bir heyetin başında görevlendirdim.  Darfur'a giden ilk uluslararası heyet, Husni başkanlığındaki Arap Birliği heyeti oldu. Heyet, 29 Nisan - 15 Mayıs 2004 tarihleri ​​arasında Sudan'ı ziyaret etti. Heyet, geri döndüğünde birincisi Darfur'a genel bir bakış, ikincisi heyetin gözlemleri ve üçüncüsü de heyetin gözlemleri üzerine tavsiyeleriyle ilgili olmak üzere üç bölümden oluşan bir rapor sundu. Heyetin gözlemlerine gelince; Darfur'daki çatışmanın, her iki tarafta da ciddi insan hakları ihlallerine yol açtığı tespit edildi. Ancak Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Alpha Omer Konare’nin açık sözlülük ve cesaretle ifade ettiği gibi kesin bir şekilde bölgede ‘soykırım’ veya ‘etnik temizlik’ uygulanmadığı sonucuna varıldı. Tarihe not düşülmesi ve araştırmacılar, Sudanlılar, Araplar ve Darfur'da olanlarla ilgili gerçeği öğrenmek isteyenler için, heyetin notlarını (kitapta tamamı yayınlanmıştır) kelimesi kelimesine aktaracağım.
Heyetin raporundan gürültü koparacak çok az şey sızdı. Ancak Sudan hükümeti, Arap Birliği Genel Sekreterliğini protesto etmeye başladı. Dönemin Sudan Devlet Başkanı el-Beşir, Arap Birliği Genel Sekreteri’nin rolünün artırılması ve Arap Birliği üyesi ülkelerin içişlerine yönelik bir soruşturma yürütme ve soruşturma başlatma talimatı verme yetkisinin kapsamı ile ilgili çeşitli tehditlerle bu raporu protesto ederek 2004'te Tunus'taki Arap Birliği Zirvesi’ne katılmama kararı aldı.
Arap ülkelerindeki bazı üst düzey yetkililer de benimle konuştular. Arap Birliği’nin çalışmalarındaki büyük gelişmeye ve Arap ülkelerindeki krizlerle mücadeledeki rolüne duydukları saygıyı dile getirdiler. Arap Birliği içinde sorunlara neden olabilecek olan bu konuda daha fazla ileriye gidilmemesini tavsiye ettiler. Bunun farkındaydım. Fakat Arap Birliği’nin rolünün radikal bir şekilde gelişmesi gerektiğini ve Darfur'daki durum gibi olumsuz pozisyonları örtbas etmeyi veya görmezden gelmeyi kabul etmemesi gerektiğini düşünüyordum. Halen de böyle düşünüyorum. Bunun ardından şu talimatları verdim:
*Sudan hükümetine hızlı ve kararlı önlemler alması için baskı uygulamak amacıyla, bölünme tehlikelerinden ve bununla ilgili uluslararası baskılardan kaçınan Beşir'in yanıt vermeyeceğini önceden bildiğim yalvarışlar yerine raporun bazı bölümlerinin sızdırılması.
*Arap Birliği’nin Darfur'daki varlığını artırmaya çalışarak olumlu müdahale etmesi ve çeşitli taraflarla iletişim kurması.
*Darfur'daki durumu Hartum'daki hükümetle devam eden görüşmelerin gündeminde tutulması.
Ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı ile bizzat görüştüm. Böylece takibin, sadece hükümet ve eylemleriyle sınırlı kalmaması, aynı zamanda kontrolden çıkan ve birçok insanlık suçu işledikleri için terörist olarak kabul edilen diğer isyancı örgütleri de kapsamasını talep ettim. Başsavcı da bu talebimi kabul etti ve bunları yapacağına söz verdi. Kısmen de olsa yaptı.
 Aslında Arap Birliği’nin bu hamleleri, tartışmaya ve ardından Sudan hükümeti ile Arap Birliği’nin rolünün önemi ve hareketinin geniş kapsamı hakkında bir anlayışa kapıların açılmasını sağlamayı başardı. Sudan hükümetinin, kendi açısından Arap Birliği’nin adımlarında gördüğü olumsuzlukların Afrika Birliği ile daha fazla koordinasyon sağlayarak pozitif eleştirilerle dengelenmesi, Arap Birliği Genel Sekreteri'nin Darfur'a ilk resmi ziyaretinden itibaren Arap Birliği’ne daha fazla hareket özgürlüğü verdi.

*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır



Zeydi ile Trump arasındaki sıra dışı görüşme Bağdat’ta soru işaretlerine yol açtı

Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)
TT

Zeydi ile Trump arasındaki sıra dışı görüşme Bağdat’ta soru işaretlerine yol açtı

Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, Irak heyetinin bulunmadığı bir ortamda, 23 Eylül 2026'da New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. (Hükümet basın servisi)

ABD Başkanı Donald Trump ile Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin New York’ta gerçekleştirdiği görüşme, Irak heyetinin üyelerinin tamamının toplantıda bulunmaması nedeniyle soru işaretlerine yol açtı. Görüşme, silahların devletin kontrolünde toplanması planının tamamlanmasının Haziran 2027’ye erteleneceğinin açıklanmasından bir gün sonra gerçekleşti.

Irak hükümetinin basın ofisince çarşamba akşamı yayımlanan fotoğrafta, Zeydi’nin görüşme sırasında tek başına olduğu görülürken, Trump’a ABD yönetiminin üst düzey yetkilileri, aralarında Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Hazine Bakanı Scott Bessent’in de bulunduğu isimler eşlik etti.

Zeydi’nin ofisinden yapılan açıklamada, görüşmede Irak ve ABD’nin bölgesel ve uluslararası güvenlik ile istikrarı güçlendirmek için yürüttüğü çalışmaların ele alındığı belirtildi.

Irak hükümeti, Dışişleri, Maliye ve Elektrik bakanları ile diğer yetkililerden oluşan Irak heyetinin görüşmede neden bulunmadığına ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

ABD Başkanı Donald Trump, 22 Eylül 2026’da Körfez İşbirliği Konseyi ile yapılan çok taraflı toplantıda Irak Başbakanı Ali Zeydi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Ürdün Kralı 2. Abdullah ile birlikte. (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 22 Eylül 2026’da Körfez İşbirliği Konseyi ile yapılan çok taraflı toplantıda Irak Başbakanı Ali Zeydi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Ürdün Kralı 2. Abdullah ile birlikte. (AFP)

ABD’de rahatsızlık

Iraklı bazı yorumcular, Zeydi’nin toplantıya tek başına katılmasını, ABD tarafının, Irak heyetindeki bazı isimlerin İran’a yakın “Koordinasyon Çerçevesi” ittifakında siyasi temsile sahip olması nedeniyle iki lider arasındaki görüşmelerin sızdırılabileceğine ilişkin şüpheleriyle ilişkilendirdi.

“Devlet Yönetimi Koalisyonu” liderliğine yakın Iraklı bir siyasetçi, görüşmenin bu şekilde gerçekleştirilmesinin, “özellikle Trump açısından, silahların devletin kontrolünde toplanması konusunda şu ana kadar atılan adımların sekteye uğramasından duyulan Amerikan rahatsızlığının bir ifadesi” olduğunu söyledi.

Resmî açıklamalara göre, 30 Eylül tarihi Irak’ta silahların devletin kontrolünde toplanmasının tamamlanacağı tarih olmayacak; bunun yerine gelecek yılın haziran ayına kadar sürecek yeni bir sürecin başlangıcı olacak.

New York’u ziyaret eden Başbakan Ali Zeydi’nin, özellikle ABD’nin Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yeni tarihi benimsemesinin ardından, silahların devletin kontrolüne alınması için ABD tarafından ek süre verilmesini sağlamayı başardığı anlaşılıyor.

Bağımsız Iraklı siyasetçi Salah el-Arabavi, “Ay sonunda açıklanacak takvimin, silahlı grupların silahları üzerindeki siyasi mücadelenin taraflarından herhangi birinin konumunu güçlendirip güçlendirmeyeceğine karar vermek için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.

Arabavi, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Irak’taki siyasi güçlere “silah meselesine akılcı ve sakin bir şekilde yaklaşmaları” çağrısında bulundu. Arabavi, Zeydi’nin “en azından şu ana kadar, son haftalarda sekteye uğrayan silahların devletin kontrolüne alınması planını yeniden düzenlemeyi başardığını” belirtti.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşürken. (Hükümet basın servisi)

Irak Başbakanı Ali Zeydi, New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşürken. (Hükümet basın servisi)

İlişkilerin yeniden yapılandırılması

Bununla birlikte uzmanlar, silahların devletin kontrolüne alınması planında son dönemde gündeme gelen değişikliklerin Irak-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için bir fırsata dönüşebileceğini düşünüyor.

Araştırmacı Abbas Abbud, Irak ile ABD arasındaki ilişkilerin, ABD Başkanı’nın Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Irak ve Suriye dosyalarını birlikte ele almasıyla yeniden yapılandırıldığını söyledi.

Abbud, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, “Irak’ın Washington’ın bölgedeki müttefikleriyle ilişkileri, Irak’ın İran’la bağlarını koparması temelinde artık Beyaz Saray üzerinden yürütülüyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio daha önce Bağdat’a doğrudan bir uyarıda bulunarak “Irak’ın parçalanmasının önüne geçmek için milislerin silahsızlandırılması” gerektiğini vurgulamıştı. Bu açıklama, Irak hükümetine silahların devletin kontrolünde toplanması yönündeki baskıların arttığı bir dönemde geldi.

Rubio, Ali Falih Zeydi hükümetinin devlet otoritesini güçlendirme çabalarına ABD’nin desteğini teyit ederken, silahlı grupların dağıtılması gerektiğini vurguladı.

Rubio, güç merkezlerinin çoğalmasının devam etmesinin Irak devletinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

ABD’li bakanın açıklamaları, Irak’taki uluslararası koalisyon misyonunun sona ermesine yaklaşılırken ve Bağdat silahların devletin kontrolüne alınması sürecinin takvimini yeniden düzenlerken yapıldı.

Zeydi daha önce, silahlı grupların saldırı düzenlemeyi bırakacağı 90 günlük bir aşamanın başlatılmasını ve silahların devletin kontrolüne devredilmesi sürecinin 30 Haziran 2027’ye kadar tamamlanmasını öngören bir plan sunmuştu.


Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
TT

Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)

Libya’nın batısındaki siyasi tablo içinde ertelenen seçimlere giden yol konusunda görüş ayrılığı derinleşti. Geçici Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe, “4+4” adlı küçük diyalog komitesinin yürüttüğü sürece destek verirken, Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, anayasal sürece ve 2017’de hazırlanan anayasa taslağının referanduma sunulmasına bağlılığını yineledi.

Gözlemcilere göre bu iki tutum, seçimlerin teknik ayrıntılarının ötesine geçen daha geniş bir anlaşmazlığa işaret ediyor. Tartışmanın merkezinde, önümüzdeki dönemi şekillendirecek sıralamanın ne olması gerektiği sorusu bulunuyor: “4+4” anlaşmasının öngördüğü gibi önce seçimlerin yapılabilmesi için siyasi ve hukuki çerçevenin oluşturulması mı, yoksa kalıcı kurumlara geçilmeden önce anayasa taslağının Libyalıların onayına sunulmasıyla anayasal sürecin tamamlanması mı?

rgthy
Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, Anayasa Hazırlama Kurumu Başkanı ile görüşürken (Devlet Yüksek Konseyi)

Dibeybe, salı akşamı Misrata’dan etkili siyasi ve toplum önderleriyle gerçekleştirdiği görüşmede, Libya’nın doğusu ve batısındaki iki yönetici taraf arasındaki “4+4” anlaşmasına dolaylı olarak destek verdi. Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamaya göre Dibeybe, anlaşmanın “hükümetinin seçimlere gitme, geçiş dönemlerine son verme ve istikrarlı ve kalıcı bir siyasi döneme geçme vizyonuyla örtüştüğünü” belirtti.

Dibeybe, “Kararın, bölünmüşlüğe son verecek ve kurumlara gerçek meşruiyetini vatandaşların iradesinden kazandıracak seçimler yoluyla Libya halkına ait olması gerektiği yönündeki vizyon nettir” dedi. Mevcut siyasi aşamaları ve kurumları yeniden üretecek düzenlemeleri reddettiğini vurguladı.

Dibeybe’nin bu tutumu, “4+4” komitesinin 30 Ağustos’ta Trablus’taki Birleşmiş Milletler misyonu merkezinde, Temsilciler Meclisi, Devlet Yüksek Konseyi ve Başkanlık Konseyi temsilcileri ile büyükelçilerin katılımıyla ve BM Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh’in himayesinde anlaşmayı imzalamasının ardından geldi.

Anlaşma; seçimlerin anayasal ve hukuki çerçevesindeki çözülememiş meselelerin ele alınmasını, Yüksek Seçim Komisyonu’nun yönetim kurulunun yeniden yapılandırılmasını ve cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin en geç 24 ay içinde yapılmasına yönelik bir takvim oluşturulmasını öngörüyor. Ayrıca çifte vatandaşlığa sahip kişilerin ve askerlerin seçimlerde aday olup olamayacağı meselesinin de çözüme kavuşturulması planlanıyor.

Mareşal Halife Hafter liderliğindeki “Libya Ulusal Ordusu” daha önce anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını açıklamıştı. Anlaşma, ABD Başkanı’nın Afrika işleri başdanışmanı ve kurumların birleştirilmesi ile seçim sürecinin ilerletilmesine odaklanan girişime öncülük eden Massad Boulos’un desteğini almıştı. Bu sırada Birleşmiş Milletler de anlaşma için daha geniş bir siyasi destek tabanı oluşturmaya ve diğer siyasi aktörlerle temas kurmaya çalışıyor.

Buna karşılık Tekale, salı akşamı Trablus’ta Anayasa Taslağı Hazırlama Kurumu Başkanı Murec Nooh ile yaptığı görüşmeyle anayasa konusunu yeniden siyasi gündemin merkezine taşıdı. Tekale, Konseyin anayasa hazırlamakla görevli ve halk tarafından seçilmiş kurumla iletişimi sürdürmeye önem verdiğini belirtti.

Tekale, anayasal sürecin gerektirdiği adımların tamamlanmasının ve Libyalıların özgür ve adil bir referandum yoluyla kendi anayasal sistemlerini seçme hakkını kullanmalarının önemini vurguladı. Görüşmede ayrıca siyasi tıkanıklığın aşılması ve ulusal seçimlerin yapılmasının önünü açacak, üzerinde uzlaşılmış bir anayasal temel oluşturulmasının yolları ele alındı.

Anayasa taslağını hazırlamak üzere kurulan kurum 2014’te seçilmiş, anayasa taslağını Temmuz 2017’de tamamlamıştı. Ancak taslak bugüne kadar referanduma sunulmadı. Böylece taslağın referanduma götürülmesinin mi, yoksa seçimlerin önünü açacak geçici bir anayasal temel oluşturulmasının mı öncelikli olması gerektiği konusundaki anlaşmazlık devam etti.

Tekale’nin tutumu, “4+4” anlaşmasına ilişkin daha önce yaşanan anlaşmazlığı da yeniden gündeme getirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Tekale o dönemde bu süreci, kendi değerlendirmesine göre yeterli kurumsal temele dayanmadığı gerekçesiyle reddetmiş ve anayasal-hukuki sürece bağlı kalınması ve Temsilciler Meclisi ile koordinasyon sağlanması çağrısında bulunmuştu.

Dibeybe ve Tekale’nin tutumları arasındaki farklılık, Trablus’taki siyasi kurumlar içinde siyasi uzlaşıların uygulanabilir seçim sürecine nasıl dönüştürüleceği konusunda daha geniş bir görüş ayrılığı bulunduğunu ortaya koyuyor. İki taraf, ilke olarak geçiş dönemine son verilmesi ve seçimlerin yapılması konusunda hemfikir olsa da seçimlere götürecek siyasi ve hukuki çerçeve konusunda farklılaşıyor.


Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
TT

Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)

Yemen’in Taiz’in batısı, Lahic ve batı kıyısı cephelerinde askeri çatışmalar sürerken, askeri kaynaklar dağlık bölgelerdeki çatışmalar ile hava saldırılarının Husilerin kayıplarını artırdığını belirtti.

Hükümete bağlı güçler, Kahbub Dağları’nda Husilerin düzenlediği bir saldırının püskürtüldüğünü ve bazı mevzilerin geri alındığını açıkladı. Açıklamada ayrıca bölgede üç insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğü, Vaziye bölgesinde ise Husi unsurlarına ait toplanma alanları ve araçların hedef alındığı belirtildi.

Taiz’in güney kırsalında ise hükümet güçleri, Harad Cirdad bölgesindeki Karfan Dağı’nın kontrolünün tamamen sağlandığını duyurdu. Açıklamaya göre çatışmalarda 5’ten fazla Husi öldürüldü, yaklaşık 20 kişi de yaralandı.