Irak hükümeti uyuşturucuyla mücadelede sınıfta kaldı

Irak’taki güvenlik açığı, uyuşturucu ticaretinin artmasına neden oldu (Getty)
Irak’taki güvenlik açığı, uyuşturucu ticaretinin artmasına neden oldu (Getty)
TT

Irak hükümeti uyuşturucuyla mücadelede sınıfta kaldı

Irak’taki güvenlik açığı, uyuşturucu ticaretinin artmasına neden oldu (Getty)
Irak’taki güvenlik açığı, uyuşturucu ticaretinin artmasına neden oldu (Getty)

Ahmed Suheyl
Gençler arasında uyuşturucu bağımlılığı ve yaygın ticaret olgusu hususunda rekor sınırlara ulaşan Irak’ta, uyuşturucu sorunu artıyor. Bu durum ise ülkeyi, uzmanların ‘terörizmden daha tehlikeli’ olarak nitelendirdiği bir ikileme sürüklüyor.
Çoğu durumda resmi kurumlar, bu sorunu çözemezken, gözlemciler ve politikacılar da birden fazla vesileyle bu ticaretin silahlı milisler ve etkili siyasi partiler tarafından yürütüldüğüne değiniyor.

2003 yılından sonra kötüleşen bir sorun
Irak’ta uyuşturucu sorunu, 2003’teki ABD işgalinden sonra daha da kötüleşmeye başladı. İşgal öncesinden Irak, bu madde için bir geçit olarak sayılıyordu. Ancak ülkenin tanık olduğu güvenlik açığı, bu maddenin ticaretinin genişlemesine ve daha önce görülmemiş sınırlara ulaşmasına neden oldu.
Irak’taki uyuşturucu meselesini takip etmekle ilgilenen gözlemciler ve örgüt başkanları, resmi çabaların maddenin geniş yayılım boyutuyla orantılı olmadığını belirtti. Gözlemciler, meselenin, etkili siyasi partiler ve silahlı milislerle olan ilişkileri nedeniyle, küçük tüccarlarla mücadele ve bu işle ilgilenen ana kişileri yargılama ile sınırlı olmadığını dile getirdi. Aynı şekilde sınır geçişleri konusunun çözülememesinin de özellikle İran’ın Irak’a en büyük uyuşturucu girişi kaynağı olması nedeniyle bu meselenin önündeki en büyük engellerden biri olduğu kaydedildi.

Yüksek bağımlılık oranları ve uyuşturucu depoları
“Başlangıç, çalıştığım okuldaki artan uyuşturucu kullanıcılarının sayısını fark etmemle oldu”. “Uyuşturucusuz Irak’ kuruluşu Başkanı İnas Kerim, uyuşturucuyla mücadele çalışmalarının başlangıcını bu cümleyle özetledi.
Kerim, “Başlangıçta, uyuşturucu kullanan bir dizi öğrencinin tedavisine yardımcı oldum ve ardından örgütü daha geniş ölçekte çalışmak için kuruluşu kurmaya başladım” dedi.
Yetkili, “Irak’ta uyuşturucunun yayılma riskleri, özellikle bağımlıların takibi ve toplum üzerindeki etkileri açısından terörizm risklerinden daha az değildir” ifadelerini kullandı.
Kuruluş Başkanı, “Uyuşturucu kullanım oranları, bazı yaş gruplarında yüzde 40’ı aşan oranlarla, giderek daha endişe verici hale geliyor. Uyuşturucu madde kullanan yaş grubu 15 ile 35 yaştır arasıdır. Ancak bağımlılık tedavi merkezlerinde en büyük yüzde 17- 25 yaşları arasındadır” dedi.
Bazı kafelerin, uyuşturucuların tanıtıldığı yerler haline geldiğini söyleyen İnas Kerim, “Gençleri bağımlılığa çekmek için bu maddeleri, müşterilere sormadan nargilelere koyanlar var. Narkotikle Mücadele Müdürlüğü her dönem bu kafelere baskın yapıyor ama kafelerin sayıları sürekli artıyor” değerlendirmesine bulundu.
Divaniye Valisi Zuheyr eş-Şaalan, 29 Ekim’de bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada, şehirdeki gençler arasında uyuşturucu kullanım oranının yüzde 40’ı aştığını belirtmişti.

Bağımlıların, tedavi merkezlerine erişimlerinin önündeki engeller
Yaygın uyuşturucu kullanımına rağmen, bir şehirden diğerine farklılık gösteren uyuşturucu kullanıcılarının yüzdelerine ilişkin kesin bir resmi istatistik bulunmuyor. Çoğu bağımlı, maruz kalabilecekleri yasal cezalar nedeniyle tedavi merkezlerine gitmemeyi tercih ediyor. Bu durum da insan hakları kuruluşlarını ve resmi kuruluşları, uyuşturucu kullanıcılarını tedavi merkezlerine gitmeye teşvik etmek amacıyla Irak hükümetine cezaları kaldırmaları için çeşitli tavsiyelerde bulunmaya yöneltti.
Kerim’e göre toplumsal damgalama ve yasal cezalar, bağımlıları bağımlılıklarını tedavi etmek için tıbbi kurumlara gitmemeye caydıran en büyük etken. İnas Kerim, “Bazı bağımlılar, kullanıcıyı kurban olarak değil suçlu olarak gören ağır cezalardan korktukları için tedavi görmüyorlar” dedi.
Kuruluş tarafından sağlanan istatistiklerle ilgili olarak Kerim, “Basra vilayeti ister uyuşturucu kaçakçılığı ister kötüye kullanım olsun odak noktasında bulunuyor. İran’a olan yakınlığı ve bu malzemelerin buraya kaçakçılığının devam etmesi nedeniyle bu maddelerin, diğer şehirlere yönelik en büyük çıkış noktası haline geldi” ifadelerini kullandı.
Yetkili, “Uyuşturucu kullanımı ile aile içi şiddet vakalarındaki artış arasında yakın bir bağlantı vardır. Öyle ki geçtiğimiz aylarda uyuşturucu kullanımıyla ilgili beşten fazla şiddet vakası belgelendi” dedi.
En büyük sorunun Irak’taki uyuşturucu ticaretinin ‘siyasi partiler ve nüfuzlu isimlerle’ bağlantılı olması olduğuna inandığını belirten Kerim, “Uyuşturucu ile mücadele kurumları ise küçük kaçakçıları tutuklamaktan memnun” dedi.

Suçlular mı yoksa kurbanlar mı?
‘Metamfetamin’, esrar ve yerel olarak ‘0-1’ olarak adlandırılan Fenetilin gibi psikotropik maddeler de dahil diğer narkotik maddelerin yanı sıra Irak’ta en rağbet gören madde olarak sayılıyor. Irak İnsan Hakları Komisyonu’na göre, bu maddelerin kötüye kullanımı gençler arasında, özellikle 17 ila 35 yaş arasındaki gruplarda yaygın.
Irak hukukunda uyuşturucu kaçakçılığına verilen cezalar idama kadar gidiyor. Bu maddeleri kötüye kullananlara gelince cezalar, 1 yıldan az olmamak ve 3 yılı geçmemek üzere hapis ve beş milyon dinardan az ve on milyondan fazla olmamak üzere para cezasıdır. Mahkeme, kanunlarda öngörülen cezayı vermek yerine bağımlılığı kanıtlanmış bir kişiyi sağlık kurumlarına yerleştirebilir veya psikososyal kliniklere yönlendirebilir.
Yasa, mahkemelere cezayı kaldırma ve yerine kişiyi teavi merkezlerine gönderme hakkı vermesine rağmen, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR), bazı uyuşturucu kullanıcılarının yasal prosedürlerden geçme zorunluluğu nedeniyle teslim olmaktan korktuğunu dile getirdi.
OHCHR üyesi Ali el-Bayati, “Uyuşturucu madde bağımlılarının tedavisi ancak güvenlik servislerinden geçilerek yapılabilir. Uyuşturucu kullanıcılarıyla kurban olarak değil suçlu olarak ilgilenmek, yasal ceza korkusuyla tedavi merkezlerine başvurmalarının önündeki en büyük engellerden biridir” açıklamasında bulundu.
Bayati, “OHCHR tarafından yürütülen psikolojik tedavi hususundaki bir kampanyaya, tedaviye ihtiyacı olan yaklaşık 100 kullanıcı dahil olmak üzere bin 400 kişi katıldı. Ancak yasal cezalardan korktukları için durumlarını saklıyorlar” diyerek, ‘yanlış’ olarak nitelendirdiği yasayı değiştirme gerekliliğine dikkati çekti.

Ailevi suç ve intihar arasında bağlantı
Irak’ta aile içi şiddet vakaları, özellikle onları engelleyecek bir yasanın çıkarılamaması ve Asaib Ehlil Hak örgütü lideri Kays Hazali olmak üzere İran ile bağlantılı milis liderlerinin yasanın yürürlüğe girmesini engellemesi nedeniyle Irak’ta önemli ölçüde arttı.
Gözlemciler ve araştırmacılar, şiddet ve aile suçlarındaki artışı madde bağımlılığının yayılmasıyla ilişkilendiriyor. Birçok defa da aile cinayetlerinin uyuşturucu madde kullanımıyla bağlantılı olduğu söylendi. Öyle ki bu duruma verilecek son örnek, birkaç gün önce Bağdat’ta iki genç kadının erkek kardeşleri tarafından öldürülmesi oldu.
Bu hususta Ali el-Bayati, “Bu suçlarla ilgili soruşturmalar sonucunda bize ulaşan bilgiler sayesinde birçok failin, uyuşturucu maddelerin etkisi altında olduğu ortaya çıktı” dedi.
Bayati, “Son yıllarda artan bir dizi intihar da madde bağımlılığı ile bağlantılı” ifadelerini kullandı.
Irak’ta yaygın uyuşturucuya rağmen bu meseleyle ilgilenen devlet kurumları, duruma felaketin boyutuyla orantılı bir şekilde ilgi göstermiyor. Bayati’ye göre “Irak’taki uyuşturucu meselesi, terörden daha tehlikeli hale geldi.”
Bayati, zayıf devlet kontrolünden dolayı bazı eczanelerin yasaklı ve uyuşturucu madde tanıtımına katkı sağlamasının da konuyla ilgili başka bir sorun olduğunu vurguladı. Ali el-Bayati, “Irak artık bir ithalatçı veya uyuşturucu için bir kanal değildir. Aksine çoğunun üreticisidir” dedi.
OHCHR, eski tarihli bir açıklamasında 2018 yılı uyuşturucu kaçakçılığı ve bağımlılığı davalarında tutuklanan ve hüküm giyenlerin sayısının, 9 bin 328 olduğunu ve 2019’da 6 bin 407 vaka kaydedildiğini duyurmuştu. 2020 yılı başından geçen Eylül ayına kadar sayıları, Kürdistan bölgesi hariç 4 bin 594’e ulaştı.

Cezaları değiştirme çabaları
Öte yandan Irak İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tuğgeneral Halid el-Muhanna, aile içi şiddetin nedenlerinden birinin de ‘bağımlılık ve uyuşturucu kullanımı’ olduğunu dile getirdi. Muhanna, “Madde bağımlılarının sayısı artmaya devam ediyor. Ve bu sorun, Irak toplumunun karşı karşıya olduğu ciddi tehditlerden biri olarak görülüyor” ifadelerini kullandı.
İçişleri Bakanlığı’nın iki çerçevede faaliyet gösterdiğini söyleyen sözcü, “Birincisi, kaçakçıların yakalanması ve yüzlerce kilogram maddenin ele geçirilmesini sağlayan büyük çaplı operasyonların gerçekleştirilmesi ile ilgili. İkincisi ise halkı, uyuşturucu bağımlılığının tehlikeleri konusunda bilinçlendirmek ve eğitmekle ilgili” dedi.
Uyuşturucu kullanıcılarıyla hukuki açıdan ilgilenme hususunda ise Halid el-Muhanna, “Irak, uyuşturucu kullanıcısını suçlu bulan ülkelerden biridir. Ancak uyuşturucu kullanıcılarının rahatlatılması, sanık olmaktan çıkarılması ve tedavi kliniklerine sevk edilmesi için İçişleri Bakanı’na sunulan raporlar ve çalışmalar mevcut” diyerek, uyuşturucu kullanıcılarına müsamaha gösterme yaklaşımının ise hala incelendiğini dile getirdi.

Ekonomik ve toplumsal sorunlar
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı haberde Sosyal hizmetler uzmanı Vasik Sadık, uyuşturucu bağımlılığının yayılmasının nedenlerini Irak’ın yaşadığı ekonomik, toplumsal ve siyasi sorunlara bağladı. Sadık, “Yoksulluk, işsizlik ve sosyal gelişim programlarının yokluğu, birçok gencin bağımlılığa doğru itilmesine katkıda bulunan faktörlerdir” dedi.
Araştırmalarının çoğunun, Irak’taki birçok aile içi şiddet olayının uyuşturucu kullanımıyla bağlantısı olduğunu ortaya çıkardığına dikkati çeken Vasik Sadık, “Bu olgu, ticaretinin yaygınlığı nedeniyle Irak’ın güney bölgelerinde artıyor” ifadelerini kullandı.
Sadık, ülkedeki uyuşturucu kullanımının yaygın olmasının ‘bazı güvenlik kurumlarını etkileyen ihmal ve yolsuzluktan, ayrıca sınır çıkışları ve eczaneler üzerinde hükümet denetiminin olmamasından’ kaynaklandığını dile getirdi.
Uzman, “Farkındalık yaratma ve eğitim programlarının olmaması, ülkedeki gerginliklerin devam etmesi gençler arasında uyuşturucu kullanımı riskini artıran faktörlerdir” dedi.

Bir kez daha İran
Raporlar, Irak ve İran arasındaki Basra vilayetindeki Şalamceh sınır geçidinin ülkedeki en önemli uyuşturucu kaçakçılığı noktası olduğunu gösteriyor.
Önde gelen siyasetçilere, gazetecilere, silahlı milislere ve İslamcı partilere yönelik, Irak’taki uyuşturucu kaçakçılığı ve ticareti faaliyetlerinin arkasında bulundukları suçlamaları yapılmaya devam ediyor.
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Kahtan el-Hafaci, “İran, Irak’ta uyuşturucu kaçakçılığına iki amaç için bel bağlamış durumda. İlki Iraklı gençleri ulusal endişelerinden uzaklaştırmakla ilgili. Diğeri ise kendisiyle bağlantılı silahlı grupları yönetmesini sağlayacak finansal kaynaklar sağlamakla ilgili” dedi.
Bağdat’taki çok sayıda içki dükkanının bombalanması ile bağlantılı olarak ise Iraklı gazeteci Ahmed el-Edhemi, 12 Aralık’ta “Irak’taki içki dükkanlarını bu kadar geniş çaplı bir eylemle havaya uçurmak Allah sevgisi ya da şeriat uygulaması değildir. Aksine milislerin önemli ve ana gelir kaynağı olan uyuşturucu pazarını ve ticaretini canlandırmayı hedefliyor” ifadelerini kullanmıştı.
Twitter üzerinden açıklama yapan Edhemi, “Ey Mustafa el-Kazimi, onları baltalamak konusunda ciddiysen, o zaman uyuşturucuyu ve satıcılarını engellemek zorundasın” dedi.
Ekim 2017’de Irak parlamento üyesi Faik Şeyh Ali, parlamento binasında düzenlediği basın toplantısında, Şii İslamcı partilere bağlı silahlı milislerin, hint keneviri yetiştirilmesi yoluyla ülkenin güney bölgelerinde uyuşturucuların yayılmasına katkı sağladığını açıkladı.
“İslamcı partiler, uyuşturucu ticaretine yer açmak için alkollü içeceklerin yasaklanması yönünde oy kullandı” diyen Faik Şeyh Ali, uyuşturucuların ve hint keneviri tohumlarının İran’dan ithal edildiğine dikkati çekti.
Toplumun karşı karşıya olduğu en önemli ikilemlerden biri haline gelen Irak’taki uyuşturucu sorununun çözülmesi, henüz ortaya koyulamayan siyasi iradeye bağlı gibi görünüyor. Bu iradenin yokluğu, güvenlik yetkililerinin bu meseleyi çözme çabalarını engelliyor.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.