Dünyanın 2021’e girerken hatırlayacağı 10 tarihi olay

2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)
2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)
TT

Dünyanın 2021’e girerken hatırlayacağı 10 tarihi olay

2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)
2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)

Tarık eş-Şami
Küresel tarihi olaylar, insanlığın hafızasına unutulmaz izler kazıyor. Bu sayede politikacılar, kanaat önderleri ve halklar, zaferler, aksilikler, kazanım ve kayıplar, doğru ve yanlış kararlardan öğrenilen dersler çıkarırlar. Tarihin dikkatli bir şekilde okunması karar verici merciler geçmiş hatalardan kaçındığında gelecekte dünyanın dört bir yanındaki insanlar için daha iyi bir yolun çizilmesine katkıda bulunur. 2021 yılı boyunca da dünya, sonraki etkileşimler ve sonuçlar üzerinde büyük bir etkiye sahip  önemdeki tarihi dönemeçleri hatırlayacak. İşte en önemli on olay ve sonuçları:

11 Eylül saldırılarının 20’nci yıldönümü
11 Eylül 2001 tarihinde El Kaide terör örgütü ile bağlantılı 19 militan dört sivil uçağı kaçırıp, ABD’de belirledikleri hedeflere yönelik intihar saldırıları düzenlemek için kullandılar.  İki uçak, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerini hedef aldı. Söz konusu saldırı kulelerin çökmesine neden oldu. Üçüncü uçak, başkent Washington yakınlarındaki Pentagon binasını hedef aldı. Dördüncü uçak ise, Pensilvanya’daki bir tarım arazisine düştü. Bazıları uçağın Beyaz Saray, Capitol Hill’deki Kongre binası ya da Camp David kompleksini hedef alma niyetinde olduğunu düşünüyor.
O gün gerçekleştirilen terör saldırısı kurbanlarının sayısı 2 bin 996 kişiye ulaştı. Bu nedenle ABD tarihinin en kanlı günü kabul ediliyor. Bu olayın ardından ABD’nin dünya çapındaki politikasında uzun vadeli ve köklü değişiklikler yaşandı. Başkan George W. Bush yönetimi, terörizmle mücadele için küresel girişimler başlattı. El Kaide ile savaşmak için uluslararası bir koalisyona öncülük etti. Yıl sonundan önce Afganistan’da Usame bin Ladin liderliğindeki El Kaide ağına ev sahipliği yapan Afgan Taliban hareketini çökertmeyi başardı.
Saldırıların ardından ortaya çıkan güvenlik endişeleri üzerine hükümet, terör saldırılarını önlemek için yeni bir bakanlık olan İç Güvenlik Bakanlığı kurdu. Bu bakanlığı, sınır, göç ve gümrük güvenliği konularından sorumlu tuttu. Saldırılar ABD ekonomisini de olumsuz etkilemişti. Piyasa yüzde 7,1 değerinde düşüş gösterdi. Sadece New York'ta bir ay içerisinde 143 bin kişi işini kaybetti. En büyük kaybı, ciddi şekilde zarar gören ve etkisi uzun süre devam eden havayolu taşımacılığı yaşadı.

Usame bin Ladin’in öldürülmesinin 10’uncu yıldönümü
11 Eylül saldırılarından yaklaşık 10 yıl sonra 2 Mayıs 2011 tarihinde, en yetkin Amerikan özel kuvvetleri Pakistan'ın Abbottabad kentinde El Kaide’ye ait bir yerleşkeye baskın düzenledi. Washington'un 11 Eylül terör saldırılarının azmettiricisi olarak gördüğü, dünya genelinde aranan 1 numaralı terörist Usame bin Ladin'i öldürdü. Operasyon, yıllar süren bir planlama ve eğitimin sonucuydu.
Baskın sırasında ABD kuvvetleri 10 bilgisayar sabit diski, beş bilgisayar ve 100’den fazla USB bellek ele geçirdi. Baskında ayrıca, Usame bin Ladin’in El Kaide’deki rolü ve örgütün dahili çalışmaları hakkında önemli istihbarat bilgileri sunan kişisel günlüklerine el konuldu.
Çeşitli uluslararası tepkilere rağmen ABD, Usame bin Ladin suikastını kendisi ve ölümünü adaletin sağlanmasının sembolü olarak gören 11 Eylül kurbanlarının, aileleri için büyük bir zafer olarak nitelendirdi. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki dini radikalizmin destekçilerini etrafına toplayan kişinin sonu olarak görüldü. Operasyon, El Kaide'yi ve dünyadaki terörist operasyonlarını zayıflatmada büyük bir etkiye sahip oldu.

Çöl fırtınasının 30’uncu yıldönümü
16 Ocak 1991'de Başkan Baba George Bush, Çöl Fırtınası Operasyonunun başladığını duyurdu. Bu, 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt’i işgal edip Irak’a ilhak eden Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin güçlerini Kuveyt'ten çıkarmayı amaçlayan askeri bir operasyondu. ABD aylarca 20'den fazla ülkeden oluşan bir koalisyona liderlik etti. Bu süre zarfında, çoğunluğu Suudi Arabistan-Irak sınırına yerleştirilen yaklaşık 900 bin asker konuşlandırdı.
Birleşmiş Milletler tarafından çekilmesi için verilen mühletin 15 Ocak'ta sona ermesine rağmen Irak tarafında herhangi bir hareketlilik görülmemesi üzerine Koalisyon güçleri Irak'ın komuta ve kontrol hedeflerine beş hafta süren bir bombardıman başlattı. Bunu Şubat ayında gerçekleştirilen bir kara istilası takip etti. Koalisyon Güçleri, Irak kuvvetlerini Kuveyt'ten hızla sınır dışı ederek Irak'a doğru ilerledi.
Irak güçleri on binlerce kayıp verirken Koalisyon saflarında yüzlerce kişi yaşamını yitirdi.  100 saat içinde ateşkes anlaşması imzalandı. Ancak Saddam Hüseyin'in iktidardan ayrılması o dönemde tartışmalara yol açtı.

Enver Sedat suikastının 40’ıncı yıldönümü
6 Ekim 1981 tarihinde İhvan-ı Müslimin’den (Müslüman Kardeşler) ayrılan İslami Cihad adlı harekete mensup aşırılık yanlısı kişiler, Kahire’de 1973 yılında İsrail’e karşı açılan savaşın anma töreninde Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’a ateş açtı. Sedat, saldırı sonucunda hayatını kaybetti.
Sedat suikastı, küresel çapta bir şok etkisi yarattı. Günlerce küresel medyanın en önemli meselesi oldu. Üç savaşa tanıklık eden otuz yıl sonra İsrail ile barış yapan ilk Arap cumhurbaşkanıydı. 1977'de Kudüs'ü ziyaret edip Knesset'te İsrail'in 1967'de işgal ettiği toprakları iade etmesini talep eden bir konuşma yapmıştı. Sedat, ABD tarafından desteklenen zorlu müzakerelerin ardından, Arap ülkelerinin katılmayı reddetmesi üzerine İsrail ile Camp David Anlaşmalarını tek başına imzalamıştı. 1978'de İsrail Başbakanı Menachem Begin ile ortaklaşa Nobel Barış Ödülü'nü kazanmıştı. El-Ariş şehri de dahil olmak üzere Sina'nın bir bölümünü geri almıştı. Müslüman Kardeşler ve İslami Cihad ile Cemaati İslami gibi kendisinden ayrılan gruplar,  1970’li yıllarda eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın ölümünün ardından kendilerini serbest bırakıp topluma yeniden kazandırılmalarını olanak sağlayan Sedat’a sempati duymasına rağmen davalarına destek toplamak için Camp David Anlaşmalarını kullandı. Bazıları alenen onun görevden alınmasını istedi.
Sedat, Sovyetler Birliği'nin Libya, Suriye ve Irak'taki bölgesel müttefiklerini Mısır'da nihayetinde onu iktidarı bırakmaya zorlayacak iç karışıklıkları kışkırtmak için görevlendirdiğine olan inancının ağırlığı altında, suikastından bir ay önce, yüzlerce siyasi ve muhalefet figürüne ve çeşitli akımlardan kanaat önderlerine büyük bir baskı emri verdi. Bu durum ülke içindeki popülaritesini etkiledi. Aşırılık yanlışı örgütler, Ömer Abdurrahman tarafından verilen fetvanın ardından ona suikast düzenlemeye niyetlendiler. Sedat’ın iktidarını teokratik bir hükümet sistemiyle değiştirmeyi reddettiğini düşündüler.
Hüsnü Mübarek’in Mısır cumhurbaşkanlığını devralması ve Sina’nın tamamının geri kazanılmasıyla birlikte İsrail ile barış Sedat’ın mirası olarak varlığını korudu. Kuveyt'i kurtarma savaşının ardından 1991'de Madrid Konferansı yapılarak Ortadoğu'ya barış getirilmesi için uluslararası çabalar başlatıldı. Arap ülkeleri, Sedat’ın önünü açtığı barış sürecini başlattı.

Üçüncü Hindistan-Pakistan Savaşı'nın 50’inci yıldönümü
Hindistan ve Pakistan'ın tarihi yakından ilişkilidir. Her iki ülke 1947 yılında İngiliz sömürgesi olmaktan kurtulup bağımsızlıklarını kazandıklarından beri birçok savaş gerçekleştirdiler. 3 Aralık 1971 tarihinde iki ülke arasında üçüncü savaş çıktı. 1947 ve 1965 yıllarında önceki iki savaş sırasında Keşmir konusundaki kalıcı anlaşmazlığın aksine, Hindistan ve Pakistan, savaşlar tam anlamıyla bir savaşa girmeden önce birbirlerinin havaalanlarına hava saldırıları düzenledi. Üçüncü Hint-Pakistan savaşı, Pakistan'ın iki yarısı arasında bir iç savaş patlak vermesiyle birlikte gerçekleşti. Doğu Pakistan'ın (şimdiki Bangladeş) bağımsızlık iddiaları arttı. Bu durum Batı Pakistan'ı Doğu Pakistan'la karşı karşıya getirdi.
Kanlı çatışmalar ve yoğun ihlalle ortasında milyonarca Doğu Pakistanlı (Bengalliler) Hindistan’a kaçtı. Hindistan ile Pakistan arasında yaklaşık üç hafta süren askeri çatışmalardan sonra Batı Pakistan ordusu teslim oldu. Doğu Pakistan bağımsızlığını kazanarak adını Bangladeş olarak değiştirdi.

Fukuşima nükleer felaketinin 10’uncu yıldönümü
11 Mart 2011 tarihinde Japonya'nın doğu kıyısı, Richter ölçeğine göre 9 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Bu, ülkede kaydedilen en güçlü deprem oldu. Bunun sonucunda15 binden fazla insanın ölümüne ve bir milyondan fazla binanın yıkılmasına neden olan otuz fitlik bir tsunami meydana geldi. Ancak tsunami, Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali'ndeki soğutma pompalarını çalıştıran jeneratörleri bozduğu için felaket bununla sınırlı kalmadı. Jeneratörlerin bozulması üç nükleer reaktörün erimesine yol açtı. Bu, 1980’lerde Sovyetler Birliği'ndeki Çernobil reaktörünün erimesinden sonra en kötü küresel nükleer felakete neden oldu. Felaket sonucunda, Japonya nükleer reaktörlerinin çoğunu kapattı. 2011'de yüzde 30 olan ülkedeki nükleer enerji kullanımını 2017'de sadece yüzde 3'e düşürdüler.
Japonya, kaybedilen nükleer enerjiyi telafi etmek için şu anda, iklim değişikliği risklerini artıracak ve Japonya'nın 2050 yılına kadar karbonsuz bir topluma ulaşma hedefini zayıflatacak olan kömürlü termik santraller inşa ediyor. Japon hükümeti ayrıca nükleer santral tanklarında bulunan 1,2 milyon ton radyoaktif atık suyu bertaraf etmek için halen mücadele ediyor.

Ping Pong Diplomasisi’nin 50’inci yıldönümü
Bazen uluslararası ilişkiler beklenmedik şekillerde kurulur veya onarılır. ABD ve Çin arasında uluslararası arenada ‘pinpon’ olarak bilinen masa tenisi sayesinde kurulan ilişki de tam olarak böyledir. İki ülke arasındaki ilişkiler, Mao Zedong'un 1949'da Çin'de iktidara gelmesinden sonra durma noktasına gelmişti. Çin'in 1950 yılında Kore Savaşı'na girmesi, Pekin ile Washington arasındaki anlaşmazlığın artmasına neden oldu. Ancak, yakınlaşma 1971 yılının Nisan ayında Japonya'daki Dünya Masa Tenisi Şampiyonası sırasında başladı. ABD takımından ‘Glenn Cowan’ adlı bir oyuncu, Çin takımını taşıyan bir araca bindi. Otobüs hareket halindeyken, Çin takımının en iyi oyuncusu ‘Zhuang Zedong’, Cowan ile el sıkıştı ve ona baskılı ipek bir kumaş hediye etti. Bir tercüman aracılığıyla konuştular. Amerikalılar tarafından bu, ilk buluşmayı ayarlamak için Çin girişimi olarak görüldü.
Ertesi gün Cowan’da, Zhuang'a üzerinde barış sembolü basılı bir tişört hediye etti. Buluşmaları, küresel medyada turnuva haberlerinin gündemi haline geldi. Birkaç gün sonra Mao, Amerikan takımını Çin'i ziyaret etmeye davet etti. Böylece Amerikan ‘Masa Tenisi’ takımı oyuncuları 22 yıl aradan sonra Çin'i ziyaret eden ilk Amerikalılar oldu. Ziyaretin ardından, Pekin ile Washington arasındaki gizli diplomatik görüşmeler yoğunlaştı. Bu durum, ABD Başkanı Richard Nixon'un 1972 yılının Şubat ayında Çin'e gerçekleştirdiği tarihi ziyaretin yolunu açtı.

Tayvan'ın Birleşmiş Milletler'den çıkarılmasının 50’inci yıldönümü
Çin Cumhuriyeti, 1945 yılında Birleşmiş Milletler'i kuran ve veto hakkına sahip olan dört üyesinden biriydi. Ancak Mao Zedong'un Komünist güçleri, 1949 yılında Çin İç Savaşı'nı kazandığında, Çin Cumhuriyeti sadece Tayvan'a ve bazı küçük adalara dönüştü.
Mao liderliğindeki Çin Halk Cumhuriyeti'nin tüm Çin toprakları üzerindeki kontrolüne rağmen Birleşmiş Milletler, ‘komünist olmayan Çin Cumhuriyeti'ni Çin devletinin resmi temsilcisi olarak görmeye devam etti. Ancak 1971 yılına gelindiğinde Pekin, Çin Halk Cumhuriyeti'nin tek temsilcisi olarak tanınmasına ve cumhuriyetin devrilmesine izin veren bir karar üzerine Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda oy kullanması için pek çok ülkeden yeterli desteğe sahip oldu.
ABD'nin muhalefetine ve Çin Halk Cumhuriyeti'ni ayrıca kabul etme ve böylece Tayvan'ın koltuğunu korumasına izin verme önerisine rağmen, Genel Kurul 25  Ekim'de Çin Halk Cumhuriyeti'nin tek temsilci olarak kabulüne ve Çin Cumhuriyeti'nin temsilciliğinin düşürülmesini onaylayan 2758 sayılı kararı kabul etti.  Tayvan'ın Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü gibi diğer uluslararası kuruluşlara katılımı yasaklandı. Tayvan'ın üyeliğini geri kazanma çabaları, Çin Halk Cumhuriyeti'nin tek başına Çin halkını temsil ettiği konusundaki ısrarı nedeniyle sonuç alamadı.

Vietnam Savaşı belgelerinin yayınlanmasının 50’inci yıldönümü
Daniel Ellsberg, Vietnam Savaşı'nın bir destekçisiydi. Ancak Vietnam'daki savaşın gerçekliği üzerine çok gizli bir proje üzerinde çalışan RAND (ABD merkezli düşünce kuruluşu ç.n.) Şirketi'ndeki çalışmaları, yıllar süren çatışmayla ilgili hayal kırıklığını arttırdı. 1969 yılının sonlarında Ellsberg derlenmesine yardım ettiği raporun gizlice fotoğrafını çekmeyi başardı. Söz konusu rapor Başkan Lyndon Johnson yönetiminin Kongre'yi ve Amerikan halkını Vietnam Savaşı'nın gerçekliği ve zafer umutları konusunda yanılttığını ortaya koyuyordu.
Ellsberg, nafile bir çaba ile ertesi yıl savaş karşıtı Senatörleri raporu yayınlamaya ikna etmeye çalıştı. Ancak başaramadı. Sonunda Pentagon  belgelerinden ilk alıntılarını 13 Haziran 1971'de yayınlayan gazetelerden The New York Times'a başvurdu.
Johnson'dan sonra iktidara gelen Başkan Richard Nixon, yayınların sadece Johnson yönetimine değil, kendi yönetimine de zarar verdiğini fark etti.  Bunun üzerine ‘New York Times’ın söz konusu bölümleri ve gizli belgelerin diğer ayrıntılarını yayınlamasını engelleyen bir mahkeme emri kararı çıkarttı. Ancak tutuklanmaktan kaçınmak için saklanan Ellsberg belgeleri, ‘Washington Post’ gazetesine sızdırdı ve bazı bölümleri yayınladı. Yeni bir yasaklama kararından sonra bu yayın da durduruldu.
Dava kısa bir süre sonra Yüksek Mahkeme'ye taşındı. 30 Haziran'da yapılan duruşmada 3’e karşı 6 oy çokluğu ile  mahkeme The New York Times ve The Washington Post'un belgeleri yayınlama hakkına sahip olduğu hükmüne vardı. Bu, ABD ve dünyada basın özgürlüğünü güçlendiren ve hükümetin bilgi yayınlama konusunda kısıtlamada bulunması durumunda yetkilerine sınırlar koyan tarihi bir karar oldu.

Demir Perde’nin 75’inci yıldönümü
Halk, çoğunlukla politikacıların yaptığı konuşmaları çabucak unutur. Ama bazı politikacılar, bazen dönemin özelliklerini belirleyen konuşmalar yapar. 5 Mart 1946 tarihinde yaşan da tam olarak buydu. Winston Churchill, ABD’nin Missouri eyaletindeki Fulton şehrindeki Westminster College'de yaptığı konuşma da böyleydi. O zamanlar İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanya'sına karşı galip gelen İngiltere'nin Başbakanı değildi. İngiliz seçmenler ve Muhafazakar Parti sekiz ay önce onu iktidardan uzaklaştırmıştı.
Churchill, normal bir vatandaş olmasına rağmen sözleri tarihin kilometre taşlarını belirledi. Konuşması sırasında ABD ile Büyük Britanya arasında özel bir ilişki çağrısında bulundu. Dünya Savaşı'ndan sonra bu hattın doğusuna uzanan Avrupa ülkeleri üzerindeki Sovyetler Birliği'nin demir yumruğuna atıfta bulunarak Avrupa'nın kuzeyindeki Baltık Denizi'nden, kıtanın güneyindeki Adriyatik Denizi'ne kadar uzanan demir bir perdenin olduğunu söyledi.
Churchill’e göre Batı’nın Sovyet genişlemesine direnmekten başka seçeneği yoktu. Konuşmasında Sovyetler için güçten başka hayranlık uyandıran hiçbir şey olmadığına dair inancını açıkça ifade etmişti. Churchill’in sözlerine ilk tepkiler olumsuz olsa ve eleştirmenler onu ‘korku taciri’ olarak nitelese de Amerikalılar zamanla ‘Demir Perde’ konuşmasını gerçekleşen bir kehanet olarak görmeye başladı.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.