Dünyanın 2021’e girerken hatırlayacağı 10 tarihi olay

2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)
2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)
TT

Dünyanın 2021’e girerken hatırlayacağı 10 tarihi olay

2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)
2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’de iki uçağın çarpması sonucunda çıkan yangın (AFP)

Tarık eş-Şami
Küresel tarihi olaylar, insanlığın hafızasına unutulmaz izler kazıyor. Bu sayede politikacılar, kanaat önderleri ve halklar, zaferler, aksilikler, kazanım ve kayıplar, doğru ve yanlış kararlardan öğrenilen dersler çıkarırlar. Tarihin dikkatli bir şekilde okunması karar verici merciler geçmiş hatalardan kaçındığında gelecekte dünyanın dört bir yanındaki insanlar için daha iyi bir yolun çizilmesine katkıda bulunur. 2021 yılı boyunca da dünya, sonraki etkileşimler ve sonuçlar üzerinde büyük bir etkiye sahip  önemdeki tarihi dönemeçleri hatırlayacak. İşte en önemli on olay ve sonuçları:

11 Eylül saldırılarının 20’nci yıldönümü
11 Eylül 2001 tarihinde El Kaide terör örgütü ile bağlantılı 19 militan dört sivil uçağı kaçırıp, ABD’de belirledikleri hedeflere yönelik intihar saldırıları düzenlemek için kullandılar.  İki uçak, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerini hedef aldı. Söz konusu saldırı kulelerin çökmesine neden oldu. Üçüncü uçak, başkent Washington yakınlarındaki Pentagon binasını hedef aldı. Dördüncü uçak ise, Pensilvanya’daki bir tarım arazisine düştü. Bazıları uçağın Beyaz Saray, Capitol Hill’deki Kongre binası ya da Camp David kompleksini hedef alma niyetinde olduğunu düşünüyor.
O gün gerçekleştirilen terör saldırısı kurbanlarının sayısı 2 bin 996 kişiye ulaştı. Bu nedenle ABD tarihinin en kanlı günü kabul ediliyor. Bu olayın ardından ABD’nin dünya çapındaki politikasında uzun vadeli ve köklü değişiklikler yaşandı. Başkan George W. Bush yönetimi, terörizmle mücadele için küresel girişimler başlattı. El Kaide ile savaşmak için uluslararası bir koalisyona öncülük etti. Yıl sonundan önce Afganistan’da Usame bin Ladin liderliğindeki El Kaide ağına ev sahipliği yapan Afgan Taliban hareketini çökertmeyi başardı.
Saldırıların ardından ortaya çıkan güvenlik endişeleri üzerine hükümet, terör saldırılarını önlemek için yeni bir bakanlık olan İç Güvenlik Bakanlığı kurdu. Bu bakanlığı, sınır, göç ve gümrük güvenliği konularından sorumlu tuttu. Saldırılar ABD ekonomisini de olumsuz etkilemişti. Piyasa yüzde 7,1 değerinde düşüş gösterdi. Sadece New York'ta bir ay içerisinde 143 bin kişi işini kaybetti. En büyük kaybı, ciddi şekilde zarar gören ve etkisi uzun süre devam eden havayolu taşımacılığı yaşadı.

Usame bin Ladin’in öldürülmesinin 10’uncu yıldönümü
11 Eylül saldırılarından yaklaşık 10 yıl sonra 2 Mayıs 2011 tarihinde, en yetkin Amerikan özel kuvvetleri Pakistan'ın Abbottabad kentinde El Kaide’ye ait bir yerleşkeye baskın düzenledi. Washington'un 11 Eylül terör saldırılarının azmettiricisi olarak gördüğü, dünya genelinde aranan 1 numaralı terörist Usame bin Ladin'i öldürdü. Operasyon, yıllar süren bir planlama ve eğitimin sonucuydu.
Baskın sırasında ABD kuvvetleri 10 bilgisayar sabit diski, beş bilgisayar ve 100’den fazla USB bellek ele geçirdi. Baskında ayrıca, Usame bin Ladin’in El Kaide’deki rolü ve örgütün dahili çalışmaları hakkında önemli istihbarat bilgileri sunan kişisel günlüklerine el konuldu.
Çeşitli uluslararası tepkilere rağmen ABD, Usame bin Ladin suikastını kendisi ve ölümünü adaletin sağlanmasının sembolü olarak gören 11 Eylül kurbanlarının, aileleri için büyük bir zafer olarak nitelendirdi. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki dini radikalizmin destekçilerini etrafına toplayan kişinin sonu olarak görüldü. Operasyon, El Kaide'yi ve dünyadaki terörist operasyonlarını zayıflatmada büyük bir etkiye sahip oldu.

Çöl fırtınasının 30’uncu yıldönümü
16 Ocak 1991'de Başkan Baba George Bush, Çöl Fırtınası Operasyonunun başladığını duyurdu. Bu, 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt’i işgal edip Irak’a ilhak eden Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin güçlerini Kuveyt'ten çıkarmayı amaçlayan askeri bir operasyondu. ABD aylarca 20'den fazla ülkeden oluşan bir koalisyona liderlik etti. Bu süre zarfında, çoğunluğu Suudi Arabistan-Irak sınırına yerleştirilen yaklaşık 900 bin asker konuşlandırdı.
Birleşmiş Milletler tarafından çekilmesi için verilen mühletin 15 Ocak'ta sona ermesine rağmen Irak tarafında herhangi bir hareketlilik görülmemesi üzerine Koalisyon güçleri Irak'ın komuta ve kontrol hedeflerine beş hafta süren bir bombardıman başlattı. Bunu Şubat ayında gerçekleştirilen bir kara istilası takip etti. Koalisyon Güçleri, Irak kuvvetlerini Kuveyt'ten hızla sınır dışı ederek Irak'a doğru ilerledi.
Irak güçleri on binlerce kayıp verirken Koalisyon saflarında yüzlerce kişi yaşamını yitirdi.  100 saat içinde ateşkes anlaşması imzalandı. Ancak Saddam Hüseyin'in iktidardan ayrılması o dönemde tartışmalara yol açtı.

Enver Sedat suikastının 40’ıncı yıldönümü
6 Ekim 1981 tarihinde İhvan-ı Müslimin’den (Müslüman Kardeşler) ayrılan İslami Cihad adlı harekete mensup aşırılık yanlısı kişiler, Kahire’de 1973 yılında İsrail’e karşı açılan savaşın anma töreninde Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’a ateş açtı. Sedat, saldırı sonucunda hayatını kaybetti.
Sedat suikastı, küresel çapta bir şok etkisi yarattı. Günlerce küresel medyanın en önemli meselesi oldu. Üç savaşa tanıklık eden otuz yıl sonra İsrail ile barış yapan ilk Arap cumhurbaşkanıydı. 1977'de Kudüs'ü ziyaret edip Knesset'te İsrail'in 1967'de işgal ettiği toprakları iade etmesini talep eden bir konuşma yapmıştı. Sedat, ABD tarafından desteklenen zorlu müzakerelerin ardından, Arap ülkelerinin katılmayı reddetmesi üzerine İsrail ile Camp David Anlaşmalarını tek başına imzalamıştı. 1978'de İsrail Başbakanı Menachem Begin ile ortaklaşa Nobel Barış Ödülü'nü kazanmıştı. El-Ariş şehri de dahil olmak üzere Sina'nın bir bölümünü geri almıştı. Müslüman Kardeşler ve İslami Cihad ile Cemaati İslami gibi kendisinden ayrılan gruplar,  1970’li yıllarda eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın ölümünün ardından kendilerini serbest bırakıp topluma yeniden kazandırılmalarını olanak sağlayan Sedat’a sempati duymasına rağmen davalarına destek toplamak için Camp David Anlaşmalarını kullandı. Bazıları alenen onun görevden alınmasını istedi.
Sedat, Sovyetler Birliği'nin Libya, Suriye ve Irak'taki bölgesel müttefiklerini Mısır'da nihayetinde onu iktidarı bırakmaya zorlayacak iç karışıklıkları kışkırtmak için görevlendirdiğine olan inancının ağırlığı altında, suikastından bir ay önce, yüzlerce siyasi ve muhalefet figürüne ve çeşitli akımlardan kanaat önderlerine büyük bir baskı emri verdi. Bu durum ülke içindeki popülaritesini etkiledi. Aşırılık yanlışı örgütler, Ömer Abdurrahman tarafından verilen fetvanın ardından ona suikast düzenlemeye niyetlendiler. Sedat’ın iktidarını teokratik bir hükümet sistemiyle değiştirmeyi reddettiğini düşündüler.
Hüsnü Mübarek’in Mısır cumhurbaşkanlığını devralması ve Sina’nın tamamının geri kazanılmasıyla birlikte İsrail ile barış Sedat’ın mirası olarak varlığını korudu. Kuveyt'i kurtarma savaşının ardından 1991'de Madrid Konferansı yapılarak Ortadoğu'ya barış getirilmesi için uluslararası çabalar başlatıldı. Arap ülkeleri, Sedat’ın önünü açtığı barış sürecini başlattı.

Üçüncü Hindistan-Pakistan Savaşı'nın 50’inci yıldönümü
Hindistan ve Pakistan'ın tarihi yakından ilişkilidir. Her iki ülke 1947 yılında İngiliz sömürgesi olmaktan kurtulup bağımsızlıklarını kazandıklarından beri birçok savaş gerçekleştirdiler. 3 Aralık 1971 tarihinde iki ülke arasında üçüncü savaş çıktı. 1947 ve 1965 yıllarında önceki iki savaş sırasında Keşmir konusundaki kalıcı anlaşmazlığın aksine, Hindistan ve Pakistan, savaşlar tam anlamıyla bir savaşa girmeden önce birbirlerinin havaalanlarına hava saldırıları düzenledi. Üçüncü Hint-Pakistan savaşı, Pakistan'ın iki yarısı arasında bir iç savaş patlak vermesiyle birlikte gerçekleşti. Doğu Pakistan'ın (şimdiki Bangladeş) bağımsızlık iddiaları arttı. Bu durum Batı Pakistan'ı Doğu Pakistan'la karşı karşıya getirdi.
Kanlı çatışmalar ve yoğun ihlalle ortasında milyonarca Doğu Pakistanlı (Bengalliler) Hindistan’a kaçtı. Hindistan ile Pakistan arasında yaklaşık üç hafta süren askeri çatışmalardan sonra Batı Pakistan ordusu teslim oldu. Doğu Pakistan bağımsızlığını kazanarak adını Bangladeş olarak değiştirdi.

Fukuşima nükleer felaketinin 10’uncu yıldönümü
11 Mart 2011 tarihinde Japonya'nın doğu kıyısı, Richter ölçeğine göre 9 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Bu, ülkede kaydedilen en güçlü deprem oldu. Bunun sonucunda15 binden fazla insanın ölümüne ve bir milyondan fazla binanın yıkılmasına neden olan otuz fitlik bir tsunami meydana geldi. Ancak tsunami, Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali'ndeki soğutma pompalarını çalıştıran jeneratörleri bozduğu için felaket bununla sınırlı kalmadı. Jeneratörlerin bozulması üç nükleer reaktörün erimesine yol açtı. Bu, 1980’lerde Sovyetler Birliği'ndeki Çernobil reaktörünün erimesinden sonra en kötü küresel nükleer felakete neden oldu. Felaket sonucunda, Japonya nükleer reaktörlerinin çoğunu kapattı. 2011'de yüzde 30 olan ülkedeki nükleer enerji kullanımını 2017'de sadece yüzde 3'e düşürdüler.
Japonya, kaybedilen nükleer enerjiyi telafi etmek için şu anda, iklim değişikliği risklerini artıracak ve Japonya'nın 2050 yılına kadar karbonsuz bir topluma ulaşma hedefini zayıflatacak olan kömürlü termik santraller inşa ediyor. Japon hükümeti ayrıca nükleer santral tanklarında bulunan 1,2 milyon ton radyoaktif atık suyu bertaraf etmek için halen mücadele ediyor.

Ping Pong Diplomasisi’nin 50’inci yıldönümü
Bazen uluslararası ilişkiler beklenmedik şekillerde kurulur veya onarılır. ABD ve Çin arasında uluslararası arenada ‘pinpon’ olarak bilinen masa tenisi sayesinde kurulan ilişki de tam olarak böyledir. İki ülke arasındaki ilişkiler, Mao Zedong'un 1949'da Çin'de iktidara gelmesinden sonra durma noktasına gelmişti. Çin'in 1950 yılında Kore Savaşı'na girmesi, Pekin ile Washington arasındaki anlaşmazlığın artmasına neden oldu. Ancak, yakınlaşma 1971 yılının Nisan ayında Japonya'daki Dünya Masa Tenisi Şampiyonası sırasında başladı. ABD takımından ‘Glenn Cowan’ adlı bir oyuncu, Çin takımını taşıyan bir araca bindi. Otobüs hareket halindeyken, Çin takımının en iyi oyuncusu ‘Zhuang Zedong’, Cowan ile el sıkıştı ve ona baskılı ipek bir kumaş hediye etti. Bir tercüman aracılığıyla konuştular. Amerikalılar tarafından bu, ilk buluşmayı ayarlamak için Çin girişimi olarak görüldü.
Ertesi gün Cowan’da, Zhuang'a üzerinde barış sembolü basılı bir tişört hediye etti. Buluşmaları, küresel medyada turnuva haberlerinin gündemi haline geldi. Birkaç gün sonra Mao, Amerikan takımını Çin'i ziyaret etmeye davet etti. Böylece Amerikan ‘Masa Tenisi’ takımı oyuncuları 22 yıl aradan sonra Çin'i ziyaret eden ilk Amerikalılar oldu. Ziyaretin ardından, Pekin ile Washington arasındaki gizli diplomatik görüşmeler yoğunlaştı. Bu durum, ABD Başkanı Richard Nixon'un 1972 yılının Şubat ayında Çin'e gerçekleştirdiği tarihi ziyaretin yolunu açtı.

Tayvan'ın Birleşmiş Milletler'den çıkarılmasının 50’inci yıldönümü
Çin Cumhuriyeti, 1945 yılında Birleşmiş Milletler'i kuran ve veto hakkına sahip olan dört üyesinden biriydi. Ancak Mao Zedong'un Komünist güçleri, 1949 yılında Çin İç Savaşı'nı kazandığında, Çin Cumhuriyeti sadece Tayvan'a ve bazı küçük adalara dönüştü.
Mao liderliğindeki Çin Halk Cumhuriyeti'nin tüm Çin toprakları üzerindeki kontrolüne rağmen Birleşmiş Milletler, ‘komünist olmayan Çin Cumhuriyeti'ni Çin devletinin resmi temsilcisi olarak görmeye devam etti. Ancak 1971 yılına gelindiğinde Pekin, Çin Halk Cumhuriyeti'nin tek temsilcisi olarak tanınmasına ve cumhuriyetin devrilmesine izin veren bir karar üzerine Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda oy kullanması için pek çok ülkeden yeterli desteğe sahip oldu.
ABD'nin muhalefetine ve Çin Halk Cumhuriyeti'ni ayrıca kabul etme ve böylece Tayvan'ın koltuğunu korumasına izin verme önerisine rağmen, Genel Kurul 25  Ekim'de Çin Halk Cumhuriyeti'nin tek temsilci olarak kabulüne ve Çin Cumhuriyeti'nin temsilciliğinin düşürülmesini onaylayan 2758 sayılı kararı kabul etti.  Tayvan'ın Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü gibi diğer uluslararası kuruluşlara katılımı yasaklandı. Tayvan'ın üyeliğini geri kazanma çabaları, Çin Halk Cumhuriyeti'nin tek başına Çin halkını temsil ettiği konusundaki ısrarı nedeniyle sonuç alamadı.

Vietnam Savaşı belgelerinin yayınlanmasının 50’inci yıldönümü
Daniel Ellsberg, Vietnam Savaşı'nın bir destekçisiydi. Ancak Vietnam'daki savaşın gerçekliği üzerine çok gizli bir proje üzerinde çalışan RAND (ABD merkezli düşünce kuruluşu ç.n.) Şirketi'ndeki çalışmaları, yıllar süren çatışmayla ilgili hayal kırıklığını arttırdı. 1969 yılının sonlarında Ellsberg derlenmesine yardım ettiği raporun gizlice fotoğrafını çekmeyi başardı. Söz konusu rapor Başkan Lyndon Johnson yönetiminin Kongre'yi ve Amerikan halkını Vietnam Savaşı'nın gerçekliği ve zafer umutları konusunda yanılttığını ortaya koyuyordu.
Ellsberg, nafile bir çaba ile ertesi yıl savaş karşıtı Senatörleri raporu yayınlamaya ikna etmeye çalıştı. Ancak başaramadı. Sonunda Pentagon  belgelerinden ilk alıntılarını 13 Haziran 1971'de yayınlayan gazetelerden The New York Times'a başvurdu.
Johnson'dan sonra iktidara gelen Başkan Richard Nixon, yayınların sadece Johnson yönetimine değil, kendi yönetimine de zarar verdiğini fark etti.  Bunun üzerine ‘New York Times’ın söz konusu bölümleri ve gizli belgelerin diğer ayrıntılarını yayınlamasını engelleyen bir mahkeme emri kararı çıkarttı. Ancak tutuklanmaktan kaçınmak için saklanan Ellsberg belgeleri, ‘Washington Post’ gazetesine sızdırdı ve bazı bölümleri yayınladı. Yeni bir yasaklama kararından sonra bu yayın da durduruldu.
Dava kısa bir süre sonra Yüksek Mahkeme'ye taşındı. 30 Haziran'da yapılan duruşmada 3’e karşı 6 oy çokluğu ile  mahkeme The New York Times ve The Washington Post'un belgeleri yayınlama hakkına sahip olduğu hükmüne vardı. Bu, ABD ve dünyada basın özgürlüğünü güçlendiren ve hükümetin bilgi yayınlama konusunda kısıtlamada bulunması durumunda yetkilerine sınırlar koyan tarihi bir karar oldu.

Demir Perde’nin 75’inci yıldönümü
Halk, çoğunlukla politikacıların yaptığı konuşmaları çabucak unutur. Ama bazı politikacılar, bazen dönemin özelliklerini belirleyen konuşmalar yapar. 5 Mart 1946 tarihinde yaşan da tam olarak buydu. Winston Churchill, ABD’nin Missouri eyaletindeki Fulton şehrindeki Westminster College'de yaptığı konuşma da böyleydi. O zamanlar İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanya'sına karşı galip gelen İngiltere'nin Başbakanı değildi. İngiliz seçmenler ve Muhafazakar Parti sekiz ay önce onu iktidardan uzaklaştırmıştı.
Churchill, normal bir vatandaş olmasına rağmen sözleri tarihin kilometre taşlarını belirledi. Konuşması sırasında ABD ile Büyük Britanya arasında özel bir ilişki çağrısında bulundu. Dünya Savaşı'ndan sonra bu hattın doğusuna uzanan Avrupa ülkeleri üzerindeki Sovyetler Birliği'nin demir yumruğuna atıfta bulunarak Avrupa'nın kuzeyindeki Baltık Denizi'nden, kıtanın güneyindeki Adriyatik Denizi'ne kadar uzanan demir bir perdenin olduğunu söyledi.
Churchill’e göre Batı’nın Sovyet genişlemesine direnmekten başka seçeneği yoktu. Konuşmasında Sovyetler için güçten başka hayranlık uyandıran hiçbir şey olmadığına dair inancını açıkça ifade etmişti. Churchill’in sözlerine ilk tepkiler olumsuz olsa ve eleştirmenler onu ‘korku taciri’ olarak nitelese de Amerikalılar zamanla ‘Demir Perde’ konuşmasını gerçekleşen bir kehanet olarak görmeye başladı.



İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
TT

İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah bölgesinde bir tünelden çıkan dört silahlı kişiyi öldürdüğünü duyurdu. Ordu, söz konusu kişilerin İsrail askerlerine ateş açtığını iddia etti.

Ordu tarafından yapılan açıklamada, “Dört silahlı terörist az önce bir tünelden çıkarak askerlerimize ateş açtı… Kuvvetlerimiz teröristleri etkisiz hale getirdi” denildi.

İsrail Ordu Sözcüsü de resmi X hesabından yaptığı paylaşımda, “Bölgeyi sabotajcılar ve terör altyapılarından temizleme faaliyetleri kapsamında, askerlerimiz Refah’ın doğusunda yer altı tünel ağı içinde bir tünel çıkışında dört sabotajcıyı fark etti. Sabotajcılar askerlerimize ateş açınca, askerlerimiz karşılık vererek dört sabotajcıyı etkisiz hale getirdi” ifadelerini kullandı.

İsrail, bir hafta önce Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki sınır kapısını yeniden yaya geçişine açtı. Bu adım, Filistinlilerin Gazze Şeridi’nden çıkmasına ve savaş nedeniyle bölgeden kaçanların geri dönmesine imkân tanıyacak. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre İsrail, Refah Sınır Kapısı’ndan giriş-çıkış yapan Filistinlilere güvenlik taraması yapılmasını şart koşuyor.

İsrail, sınır kapısını Mayıs 2024’te kontrol altına almıştı; bu, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın başlamasından yaklaşık dokuz ay sonra gerçekleşti. Savaş, ABD Başkanı Donald Trump’ın arabuluculuğunda ekim ayında uygulamaya konan ateşkesle geçici olarak sona ermişti. Sınır kapısının yeniden açılması, Trump’ın çatışmayı durdurmayı amaçlayan planının ilk aşamasında önemli bir adım olarak öne çıkıyor.


Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.