ABD’ye mesajlar

ABD Başkanı Joe Biden, yemin sonrası ülkesinin dış işleri hakkında kısa bir konuşma yaparken (AFP)
ABD Başkanı Joe Biden, yemin sonrası ülkesinin dış işleri hakkında kısa bir konuşma yaparken (AFP)
TT

ABD’ye mesajlar

ABD Başkanı Joe Biden, yemin sonrası ülkesinin dış işleri hakkında kısa bir konuşma yaparken (AFP)
ABD Başkanı Joe Biden, yemin sonrası ülkesinin dış işleri hakkında kısa bir konuşma yaparken (AFP)

Nebil Fehmi / Mısır eski Dışişleri Bakanı
Joe Biden, zorlu seçimler ve garip olaylar, önceki Başkan’ın sonuçlar konusundaki ısrarı ve Georgia’daki yetkililerine oylama sonuçlarını yeniden değerlendirme talebinde bulunması, destekçilerini seçim sonucu ve kabulünü protesto etmek için toplanmaya çağırmasının ardından 20 Ocak’ta ABD Başkanlığı’nı devralabildi.
Göstericilerin 6 Ocak'ta Kongre'nin her iki binasının salonlarına girmesi, ABD kamuoyu büyük ölçüde etkilendi. Trump, sonucu etkilemeye çalıştığı ve destekçilerini ihlallerini gerçekleştirmeye teşvik ettiği için olası bir yasal sorgulama ile karşı karşıya kaldı. Bunun üzerine eski Başkan, kısmen geri adım atarak anayasayı ihlal etmeme çağrısında bulundu. Belirtilen tarihte ABD Başkanlığı’nı devretme sözü verirken yetki devri törenine katılmayacağını duyurdu. ABD geleneklerine göre dört başkan dışında tüm ABD Başkanları katılmıştı. 1879 yılında Andrew Johnson’dan sonra son olarak Trump katılmayı reddetti.
Kongre şimdi Trump’ın azli konusundaki değerlendirmesini tamamlıyor. Bu önlemler, görev süresinin bitiminden sonra bile onaylanırsa, gelecekte siyasi arenaya geri dönmesini engelleyecektir.
Donald Trump, her zaman geleneksel politikacıların yaptığı gibi kamuya açık işler yapmadığı için övündü. Bu konuda da dürüsttü. Kabul ediyorum önceki yazıları, açıklamalarımın başta Filistin meselesi ve uluslararası çok taraflı sisteme karşı tutumu olmak üzere birçok politikasından memnuniyetsizliğimi yansıttığını kabul ediyorum.
Ondan en çok rahatsız olanların ve NATO ittifakına destek olmak üzere birçok geleneksel tutum benimseyen Joe Biden’ın zaferinden en çok mutlu olanların da ABD’nin NATO müttefikleri olması dikkat çekicidir. Başkan Biden, yemin töreninin ardından ülkesinin dış işlerini oldukça kısa bir şekilde ele aldı. Ülkesinin uluslararası toplum liderliği konumuna döneceği konusundan sapmadı. ‘Bunun da zorla değil, başkalarına sunduğu örneklikle’ olacağına dair olumlu bir mesaj verdi.
Yalnızca alışılmadık bir başkanı, geleneksel bir başkanla değiştirilmesi ile ABD’de veya uluslararası alanda meselelerin istikrara kavuşacağına inananlar yanlış düşünüyor. Yeni, eskiyi temsil eder. Çünkü zorluklar, sorunlar ve değişimler bundan daha büyük ve daha derindir. Bu nedenle ABD ve onunla ilgilenenlere doğrudan birkaç mesaj göndermek istiyorum.
Birincisi;  içeride, gerçekten halkının çeşitliliği ile birleşmiş bir ülke olmak istiyorsa, ülkede hakim olan kutuplaşma nedeniyle soldan ve sağdan vatandaşlarının siyasi ve ekonomik sistem liderlerine karşı yaygın ve yoğun öfkesini ele almalıdır. Biden’ın konuşmasının da bu konuya odaklanması dikkat çekicidir. Dışardan müdahale olmaksızın her halkın kendi yolunu seçebileceğini savunduğum için bu konuda önerilerde bulunmayacağım.
İkincisi; uluslararası olarak küresel konumunu korumak istiyorsa, ABD ve herkes uluslararası, bölgesel ve ulusal dengelerin değiştiğinden emin olmalıdır. Bu, herkesin konumlarını ve müttefikleri, arkadaşları, rakipleri ve düşmanları ile olan ilişkilerini gözden geçirmesini gerektirir. ABD’nin ayrıca bir süper gücün mevcut fırsatlardan yararlanma ve uluslararası barış ve güvenliği sürdürme ve uluslararası sistemin adalet ve istikrarını sağlama sorumluluğunu taşıyıp taşımadığını belirlemelidir. Yoksa sadece kısa vadede doğrudan çıkarları ile ilgilenen büyük, kapalı bir devlet mi?
Ayrıca yeni uluslararası düzene de uyum sağlamalı. İki kutuplu dünya çok kutupluluğa geçiş yaptı. Bölgesel çatışmalar, stratejik küresel çatışmalar pahasına katlandı. Ekonomik liderlik, Batı’nın en büyük kapitalist ülkesinden Çin Halk Cumhuriyeti’ne geçmek üzere. İlk olarak çok taraflı uluslararası demokrasiyi kabul etmeli. Bu çeşitli tarafları olan bir sistem. Üzerinde herhangi bir devlet egemenliğine reddetmesi ise onun ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Bu durum, ABD’nin çok taraflı kuruluşlar ve onların anlaşmaları konusunda daha olumlu pozisyonlar almasını gerektiriyor. Geri çekildiği ülkelere dönme ve ilkim anlaşmasına yeniden katılma niyetinde olduğuna dair göstergeler var. Ayrıca silahsızlanma müzakerelerinde, özellikle de nükleer silahlar konusunda olumlu pozisyonlar almalı ve uzayı yalnızca barışçıl bir şekilde kullanmalı.
Ayrıca inançlarından vazgeçmeli ve deneyimini ‘benzersiz ve özel’ hale getirmeli ve herkes onu örnek olarak takip etmelidir. Eski Dışişleri Bakanı Colin Powell, geçtiğimiz günlerde ülkesinin uyguladığı yöntemi eleştirerek başkalarına daha fazla saygı göstermeye çağırdı. Biden yönetimindeki CIA Başkanı William Burns, birkaç ay önce ülkesinin ‘demokrasiyi uluslararası alanda yaymak için gerekli sabır veya nezakete sahip olmadığını’ yazdı.
Üçüncüsü, faaliyetlerinin etkisi ve etkinliğini korumak istiyorsa, uluslararası araçlarının başında aktif diplomasiye öncelik vermelidir. Özellikle Irak'ın işgalinden sonra topluma hâkim olan ‘operasyonel yorgunluk’ ile küçük veya orta büyüklükteki ülkelere karşı aşırı güce başvurmanın uluslararası düzeyde kabul edilemez olmasının yanı sıra ABD ulusal güvenliğine yönelik doğrudan bir stratejik tehdit olmadığında, askeri harekat ve çatışmalar dahili destekten yararlanamamalı.
ABD, ideolojik veya güvenlik düzeyinde galip gelmeden önce Sovyetler Birliği'ni ekonomik olarak yendiğini akılda tutarak, meşru uluslararası rekabete girişmeli ve bunu ekonomik veya politik olarak diğerlerinden de kabul etmelidir. Rekabet arttıkça veya üstünlük ve liderlik konumunu kaybettikçe, kalıcı bir düşmanlık ve kutuplaşma sarmalına girmeden Rusya veya Çin ile şiddetle müzakere etme zamanı geldi.
Dördüncüsü, Ortadoğu ile ilgili olarak, barış ve istikrarın gerçek destekçisi olmak istiyorsa, bundan sonra İsrail’in sağından yana olmalıdır. Başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bir Filistin devletini tanıdığına dair bir açıklamada bulunmalı ve oradaki konsolosluğu yeniden açmalı. Ayrıca uluslararası hukuk ve uluslararası meşruiyet uyarınca bir kez daha Arap-İsrail barışını sağlama çabasına girmeye dönmeli. Yasadışı bir emri vakide bulunmamalı. Bu, bölgedeki durumu askıya alma çağrısıyla sağlanabilir. Ayrıca İsrail ile Filistinliler arasında, Birleşmiş Milletler'in himayesinde, ABD'nin katılımıyla ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) beş daimi üyesinden dileyenlerin, sınırların tam olarak çizilmesi ve diğer ayrıntılı sorunların çözülmesi ile ilgili müzakerelerin derhal yeniden başlatılmasıyla mümkün olabilir.
Ortadoğu’daki nükleer silahların yayılmasının tehlikelerini daha kapsamlı ve ayrıntılı bir şekilde ele almalı. Bu, İran'la nükleer anlaşmanın unsurlarından yararlanma, aynı zamanda eksikliklerini giderme, tüm bölgenin kalıcı olarak nükleer silahlar ve diğer kitle imha silahları ve bunların dağıtım araçlarından tamamen arınmış olduğunu ilan etmek için yoğun müzakereler yoluyla olmalı. Bu müzakerelerin bölgesel siyasi gerilimleri sona erdiren düzenlemeler ve garantiler konusunda aralarındaki müzakerelerin önünü açmak için İran ve Arap ülkeleri arasında emniyet ve siyasi güveni inşa etmek için önlemler önerileri ile birlikte İran, İsrail ve tüm Arap ülkelerini kapsaması gerek. Siyasi açıdan bakıldığında, Türkiye ile Arap dünyası arasında benzer adımların atılması faydalı olacaktır.
Son olarak daha olumlu ABD tutumlarını dört gözle bekliyorum. Uluslararası sistemi düzeltmek için tüm uluslararası toplumu aktif inisiyatif almaya çağırıyorum. Mesele sadece ABD'nin sorunu veya sorumluluğunda değil, olmamalı.
* Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



ABD Senatosu, İran savaşında Trump’ın yetkilerini sınırlayacak tasarıyı reddetti

ABD Kongresi’nin bulunduğu Kongre Binası’nın kubbesi (Reuters)
ABD Kongresi’nin bulunduğu Kongre Binası’nın kubbesi (Reuters)
TT

ABD Senatosu, İran savaşında Trump’ın yetkilerini sınırlayacak tasarıyı reddetti

ABD Kongresi’nin bulunduğu Kongre Binası’nın kubbesi (Reuters)
ABD Kongresi’nin bulunduğu Kongre Binası’nın kubbesi (Reuters)

ABD Senatosu, Kongre’den savaş yetkisi alınmadığı sürece İran’a yönelik askeri operasyonların durdurulmasını öngören tasarıyı 50’ye karşı 49 oyla reddetti.

Oylama büyük ölçüde parti çizgisinde gerçekleşti. Başkan Donald Trump’ın Cumhuriyetçi Partili müttefiklerinin çoğu tasarıya karşı oy kullanırken Demokratların neredeyse tamamı tasarıya destek verdi.


Husi’ler… İran’ın Amerika ile müzakere kozu

20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi
20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi
TT

Husi’ler… İran’ın Amerika ile müzakere kozu

20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi
20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi

Alex Vatanka/ Ortadoğu Enstitüsü İran Programı’nın kurucu direktörü

Tahran açısından ABD'nin son hamlesinin anlamı Yemen sınırlarını çok aşıyor. JD Vance geçen hafta Trump yönetiminin Yemen'deki Husilerle görüşmeler yürüttüğünü kabul ettiğinde, bunun Ortadoğu'daki bir başka gizli iletişim kanalının varlığından daha fazlasına işaret ettiğini doğrulamış oldu. ABD Başkan Yardımcısı, Washington'un Kızıldeniz'e kıyısı olan Yemen boyunca Husilerin elde ettiği büyük ilerlemenin sonuçlarını kontrol altına almaya çalıştığı bir sırada, "Husilerin kendileriyle de doğrudan görüşmelere girdik" dedi.

Bundan birkaç gün önce, Reuters'ın haberine göre ABD'li yetkililer, Maskat'taki ABD Büyükelçiliği'nde Husilerin temsilcileriyle görüştü. Görüşmeye, hareketin önde gelen siyasi isimlerinden ve ABD yaptırımlarına tabi olan Muhammed Abdüsselam da katıldı. Haberlere göre Husiler Washington'a, ABD ile yürürlükteki ateşkese uymaya ve Suudi Arabistan'la çatışmaları devam etse bile, Amerikan gemilerine saldırmamaya kararlı olduklarını, bildirdi.

Burada açık bir paradoks var. Donald Trump, Ocak 2025'te Husileri yeniden ABD'nin Yabancı Terör Örgütleri listesine almıştı. Şimdi ise Washington, son haftalarda sahadaki konumlarını önemli ölçüde güçlendiren Husilerle müzakere ediyor. Aynı zamanda Trump, Suudi Arabistan'ı desteklemek amacıyla yeni bir Amerikan hava harekâtı başlatmaktan kaçındı; ABD desteği büyük ölçüde istihbarat paylaşımı ve hedeflerin belirlenmesine yardımcı olmakla sınırlı kaldı.

Tahran'da ve bölgedeki diğer başkentlerde bu adımlar bir bütün olarak, Trump'ın İran'la savaşı da dahil olmak üzere Ortadoğu çatışmasını daha fazla genişletmenin yararı konusunda ciddi biçimde kuşku duymaya başladığının işaretleri olarak okunacaktır.

Bu, Trump'ın İran'la savaşı sona erdirmeye son derece istekli olduğu anlamına mı geliyor? Kanıtlar tam olarak böyle bir sonuca götürmüyor. Ancak daha ilginç bir şeye işaret ediyor: Washington savaşın kapsamını daraltmanın yollarını arıyor.

İran aylardır Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı yoluyla çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalışıyordu. Babülmendeb'te ikinci bir darboğaz noktası açmak ise bu baskıyı iki katına çıkarmanın açık yolu oldu.

Şubat ayında başlayan çatışma, çoktan ABD ile İran arasındaki doğrudan karşılaşmaların kapsamını aştı. Washington artık Hürmüz Boğazı'nı, Körfez'deki müttefiklerinin karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerini, enerji altyapısını, Irak ve Lübnan'daki kırılgan siyasi durumu ve Kızıldeniz'i; bunların yanı sıra Suudi Arabistan ile Husiler arasında yeniden başlayan savaşı da hesaba katmak zorunda.

İran, Hürmüz Boğazı’na baskı uygulayarak çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalışmak için aylarca uğraştı; Bab el-Mandeb’de ikinci bir darboğaz oluşturmak, bu baskıyı ikiye katlamanın açık bir yoluydu.

Trump geçen hafta kendisi de İran'la savaşın sona yaklaşmış olmasını umduğunu söyledi. Asıl zorluk, çatışmanın başka bir yerde yeni cephe açmasına yol açmayacak bir çıkış yolu bulmakta.

ABD'nin askerî üstünlüğü meselenin özü değil; bu zaten tartışma konusu değil. Daha zor soru, cepheleri genişleyen ve dağılan bir çatışmayı sürdürmek için Washington’un ne kadar askerî, ekonomik ve siyasi kaynak ayırmaya hazır olduğuyla ilgili. Çünkü savaşları genişletmek çoğu zaman sona erdirmekten daha kolaydır.

Savaş cephelerini birbirinden ayırmak

Washington’un kamuoyu önünde iletişim kurmadığı silahlı aktörlerle gizlice konuşması tamamen yeni bir uygulama değil. Bunun onlarca yıllık bir geçmişi var.

Kai Bird, The Good Spy adlı kitabında, CIA görevlisi Robert Ames'in 1969-1970 yıllarında Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü ile Ali Hasan Selame aracılığıyla gizli bir iletişim kanalı kurduğunu anlatıyor. O dönemde Washington, terör eylemlerine karışmakla suçladığı örgütle kamuoyu önünde arasına mesafe koyuyordu. Kanal devam etti çünkü her iki taraf da bundan fayda sağlıyordu: CIA istihbarat ve Filistin liderliğiyle iletişim kurabileceği bir kanal elde ederken, FKÖ de Washington'a ulaşabileceği bir kapı kazanıyordu.

Reuters-Majalla
Reuters-Majalla

Daha yakın dönemde, William Burns CIA direktörü olduğu sırada, Biden yönetimi döneminde Katar ve Mısır üzerinden yürütülen Gazze ateşkes diplomasisinin en önemli Amerikan aktörlerinden biri oldu. Trump ise 2025'te daha da ileri giderek, rehinelerden sorumlu özel temsilcisi Adam Boehler aracılığıyla, ABD tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan Hamas'ın yetkilileriyle doğrudan görüşmeler gerçekleştirdi.

Bu yaklaşım Trump'tan daha eski. Washington, silahlı bir rakibe siyasi meşruiyet vermeyi kamuoyu önünde reddedebilir; ancak yalnızca askerî baskının sorunu çözmediği ortaya çıktığında, onunla iletişim kanalını açık tutmanın gerekli olduğu sonucuna gizlice varabilir.

Husilerle yapılan görüşmeler de bu geleneğin içine oturuyor. Önemi burada yatıyor; fakat aynı zamanda daha önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

Çıkar ortaklığı ve vekâlet ilişkisinin sınırları

Eğer Ensarullah, yani Husilerin resmî adıyla hareket, Tahran'ın emirlerini yerine getiren basit bir İran vekili ise Washington neden onunla ayrı bir müzakere yürütme ihtiyacı duyuyor?

İran'ın Husiler üzerinde muazzam bir nüfuza sahip olduğu kuşkusuz. Yıllar boyunca verilen siyasi destek, silah teknolojisi, eğitim ve teknik yardım, Husilerin yerel isyan hareketinden askerî bir güç ve nüfuz aracına dönüşmesine katkıda bulundu.

Bununla birlikte Husilerin farklı dönemlerde İran'ın tercihleriyle tamamen örtüşmeyen tercihler yaptığı da görüldü. Bu bağımsızlık, hareketi Tahran açısından daha kullanışlı hâle getirebilir. İran'ın Husilerin attığı her adım için doğrudan emir vermesine gerek yoktur; Husilerin hamleleri zaten İran'ın çıkarlarına hizmet edebilir.

İki taraf temel meselelerde zaten buluşuyor: Suudi Arabistan üzerinde baskı kurmak, Amerikan hâkimiyetine meydan okumak, İsrail'le mücadele etmek ve deniz güvenliğinin bölgedeki siyasi çatışmalardan ayrı düşünülemeyeceğini göstermek.

Tahran’da daha fazla askeri zafer talep eden sesler ağır bastı. İran sonunda Faw’u kaybetti ve iki yıl sonra savaşı çok daha zayıf bir konumda sonlandırdı.

Batı Yemen'deki son çatışmalar bu ayrımın önemini ortaya koyuyor. Tahran'ın Husileri savaşın kapsamını genişletmeye teşvik etmede hiçbir rol oynamadığını düşünmek zor.

İran aylar boyunca Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı yoluyla çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalıştı. Babülmendeb'te ikinci bir darboğaz yaratmak, bu baskıyı artırmanın açık yoluydu. Temmuz ayına gelindiğinde Reuters, Amerikan saldırılarının İran'ın altyapısına yönelik devam etmesi hâlinde Tahran'ın Husileri Kızıldeniz'deki petrol güzergâhını kapatmaya hazırlanmaya teşvik ettiğini açıkça bildirmişti.

Ancak zamanlama da özel bir anlam taşıyor. Husiler mart ayının sonlarında İsrail'e füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenledi; fakat o dönemde Suudi Arabistan'a karşı büyük bir cephe açmadılar ve Babülmendeb'i İran'ın Hürmüz çevresindeki kampanyasının bir uzantısına dönüştürmediler.

Bu durum aylar sonra, Suudi Arabistan destekli Yemen hükümetinin 13 Temmuz'da Sana Havalimanı'nı hedef almasının ardından gerçekleşti. Hedef, Tahran'da Ali Hamaney'in cenazesinden dönen bir Husi heyetini taşıyan uçağın dönüşünü engellemekti.

Tahran'da daha fazla askerî zafer isteyen sesler ağır bastı. İran sonunda Fav Yarımadası'nı kaybetti ve savaşı iki yıl sonra çok daha zayıf bir konumda bitirdi.

Reuters daha sonra İranlı ve bölgesel kaynaklara dayanarak uçağın İran Devrim Muhafızları komutanları, askerî danışmanlar ve füze ve insansız hava araçlarıyla bağlantılı ekipmanları da taşıdığını bildirdi. Husiler bu iddiayı reddederek yolcuların sivil olduğunu söyledi.

Ancak hareket birkaç gün içinde Suudi enerji altyapısını tehdit etti ve krallığa deniz ablukası uygulayacağını açıkladı.

Havalimanı olayı kıvılcım da olabilir, bahane de; hatta her ikisi birden olabilir. Daha önemli olan, İran'ın teşvikleriyle Husi hesaplarının sonunda açık biçimde kesişmiş olmasıdır.

Tahran, Suudi Arabistan ve küresel enerji sistemi üzerindeki baskıyı artırmak istiyordu. Husilerin ise Riyad'la çatışmayı yeniden başlatmak için kendi nedenleri vardı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre iki taraf, gerilimi artırmanın hem Yemen içindeki konumlarını hem de bölgesel statülerini güçlendirebileceği bir an seçti.

Husilerin daha sonra Babülmendeb'e doğru ilerlemesi, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğine meydan okuduğu sırada Suudi Arabistan'ı baskıya daha açık hâle getirdi. Riyad, iki güzergâhın da zorlayıcı baskıya açık olması durumunda ihracatını birinden diğerine yönlendirerek, diğerine olan bağımlılığını basitçe azaltamaz.

Bu, Tahran açısından önemli bir stratejik kazanım anlamına geliyor; ancak bu kazanım çıkarların kesişmesinden doğuyor. Aynı zamanda İran içinde bu kazanımların nasıl değerlendirileceği konusunda önemli bir tartışmayı da besliyor.

Askerî kazanımlar siyasi bir anlaşmaya dönüşebilir mi?

Bu tartışma basitçe "barış yanlıları" ile "savaş yanlıları" arasında bölünmüş değil.

Muhammed Bakır Kalibaf ve Muhsin Rızai yatıştırma yanlısı değiller. Kalibaf müzakereleri bizzat çatışmanın araçlarından biri olarak görüyor ve haziran ayında ABD ile imzalanan İslamabad Mutabakatı'nı, Amerikan baskısından ziyade İran direnişinin sonucu olarak nitelendiriyor.

13 Eylül 2026 tarihinde, Yemen’deki Bab el-Mandeb Boğazı’ndaki “Brem” Adası çevresinde çekilen bir uydu görüntüsünde tekneler görülüyor.(Reuters)
13 Eylül 2026 tarihinde, Yemen’deki Bab el-Mandeb Boğazı’ndaki “Brem” Adası çevresinde çekilen bir uydu görüntüsünde tekneler görülüyor.(Reuters)

Onun yaklaşımı özetle şu: İran savaşarak pazarlık kozları yaratır, ardından bu kozları siyasi kazanımlara dönüştürmek için müzakere eder.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi diplomatik çalışmaya daha fazla ağırlık veriyor. Ancak Kalibaf ve Rızai'nin güvenlik kurumlarıyla bağlantılı olması, bu yaklaşımın ayrıca önem taşımasına neden oluyor.

Eski Cumhurbaşkanı Ekber Haşimi Rafsancani'nin oğlu ve hâlâ İran siyasetinde önemli bir figür olan Muhsin Haşimi Rafsancani, haziran ayında imzalanan İslamabad mutabakatının, üst düzey askerî komutanlar ve devletin başlıca kurumlarının yöneticileri de dahil olmak üzere Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi içinde geniş destek gördüğünü belirtti.

Bu kesim Washington'a mutlaka güvenmiyor ve onunla uzlaşma arayışında da değil. Argümanları daha dar: Askerî direnişin sonunda siyasi bir sonuca ulaşması gerekiyor.

Bu açıdan bakıldığında Husilerin başarısı, İran'ın doğru şekilde değerlendirmesi hâlinde siyasi getiriyi dönüştürebileceği bir kazanım gibi görünüyor.

Tahran Üniversitesi araştırmacısı Seyyid Hadi Berhani, mevcut durumu İran'ın 1986'da Irak'ın Fav Yarımadası'nı ele geçirmesiyle karşılaştırdı. Fav, İran-Irak Savaşı sırasında İran'ın sahadaki en önemli zaferlerinden biriydi.

Fav'ın düşmesi Irak'ı ve Körfez monarşilerini korkutmuş ve Tahran'a son derece değerli bir müzakere kozu vermişti. Ancak İran bu kozu kullanmadı.

Tahran'da daha fazla askerî zafer isteyen sesler ağır bastı. İran sonunda Fav'ı kaybetti ve iki yıl sonra savaşı çok daha zayıf bir konumda sona erdirdi.

Berhani, Husilerin bugün kendi "Fav anlarıyla" karşı karşıya olabileceği uyarısında bulunuyor. Suudi Arabistan, Babülmendeb çevresindeki tehdidi ortadan kaldırmak için yüksek bir siyasi bedel ödemeye hazır olabilir. Asıl risk ise daha büyük bir askerî zaferin hâlâ onları beklediğini varsaymak.

Ancak İran içindeki başka bir akım bundan neredeyse tam tersine bir sonuç çıkarıyor.

Bu görüşün önde gelen savunucularından Fuad İzadi, Washington’un İran'ın daha güçlü çıkacağı kalıcı bir anlaşmayı kabul etmeye niyetli olmadığını düşünüyor. Bu bakış açısına göre saldırı, ateşkes, müzakere ve ardından yeniden saldırı şeklindeki tekrar eden döngü tesadüf değil. Müzakereler ABD'ye baskıyı yeniden başlatmadan önce güçlerini toparlaması için zaman kazandırıyor.

Bu kesime göre ilk diplomatik fırsatı değerlendirmek en uygun seçenek değil. Amaç, Hürmüz Boğazı üzerinde baskı kurarak, bölgedeki enerji altyapısını hedef alarak ve çok daha geniş kapsamlı bir ekonomik şok tehdidinde bulunarak, İran'a saldırmanın maliyetini giderek daha katlanılmaz hâle getirmek.

Husiler de dikkat çekici biçimde bu anlayışla örtüşüyor. Yıllarca süren savaşlara, Amerikan bombardımanlarına ve İsrail saldırılarına dayandılar. Şimdi Washington, geçmişte güç kullanarak boyun eğdirmeye çalıştığı aynı hareketle görüşüyor.

İran'daki bu kesim açısından durum bir uzlaşma anının geldiği anlamına gelmiyor. Onlara göre bu, direnmenin işe yaradığının kanıtı.

Yeterince dayan. Maliyeti yeterince yükselt. Sonunda Amerika Birleşik Devletleri bir çıkış yolu arayacaktır.

Washington’un savaşı daraltma arayışı

İran'ın önünde iki farklı yaklaşım beliriyor: Trump'ın savaşın kapsamını daraltmasına yardımcı olmak ya da Husilerin deneyiminden, ABD'nin cephe cephe yıpratılabileceği sonucunu çıkarmak.

Bu hesapların arkasında mevcut savaştan çok daha eski bir hedef bulunuyor: ABD'nin Ortadoğu'daki tek hâkim dış güç konumuna son vermek.

İran'daki ideolojik açıdan en sert kesimler için Washington’un Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki son çatışmaya müdahil olmaktan kaçınması ve aynı zamanda İran'la müttefik olan Babülmendeb çevresinde konuşlanmış bir hareketle doğrudan müzakere yürütmesi, ABD'nin Ortadoğu'daki hâkimiyetini zayıflatma yönündeki eski hedefin artık eskisi kadar uzak olmadığı şeklinde okunabilir.

Tahran'daki tartışma, bu tür anlaşmazlıkları daha önce nihai olarak karara bağlayan Ali Hamaney'in yokluğunda daha da zorlaşıyor.

Hamaney'in oğlu Mücteba, babasının savaşın ilk aşamasında öldürülmesinin ardından fiilen "Dini Lider" makamını devraldı; ancak Ali Hamaney'in yaklaşık kırk yıl boyunca biriktirdiği otoriteyi miras almış değil.

İran, ya Trump’a savaşın kapsamını daraltmasında yardımcı olmayı ya da Husi’lerin deneyiminden ders çıkararak ABD’nin cephe cephe yıpratılabileceğini anlamayı seçmelidir.

Bu önemli bir mesele. Çünkü Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi politikalar oluşturabilir; ancak kararlarının nihai olarak "Dini Lider"in onayına ihtiyacı bulunuyor.

Mücteba'nın tutumu da tam olarak netleşmiş değil. İslamabad Mutabakatı konusunda başlangıçta farklı bir tutum benimsedi; ancak haberlere göre Pezeşkiyan'dan güvence aldıktan sonra sonunda anlaşmayı onayladı.

O zamandan bu yana sertlik yanlıları onun çekincelerini, anlaşmanın kabul edilebilir sınırı aştığının kanıtı olarak gösterdi. Bununla birlikte Mücteba, İran diplomatik aygıtının bir uzlaşma arayışını sürdürmesine de izin verdi.

15 Eylül 2026'da Tahran'ın güneyinde, İran'ın “Yol Göstericisi” Mehtuba Hamaney'i tasvir eden bir grafiti resminin önünde yürüyen bir adam (AFP)
15 Eylül 2026'da Tahran'ın güneyinde, İran'ın “Yol Göstericisi” Mehtuba Hamaney'i tasvir eden bir grafiti resminin önünde yürüyen bir adam (AFP)

Husiler konusunda ise başka bir soru hâlâ ortada duruyor. Mesele yalnızca İran'ın sahadaki kazanımları bir anlaşmaya dönüştürmek isteyip istemediği değil; Ali Hamaney sonrası İran rejiminin bu tercihi devlet kurumlarına kabul ettirebilecek ve sürdürülebilir kılabilecek bir yönetime sahip olup olmadığıdır.

Trump ise farklı bir yol izlemeye çalışıyor gibi görünüyor.

Husilerle iletişim kanalını, çatışma alanlarını birbirinden ayırma girişimi olarak okumak mümkün: Amerikan deniz trafiğini Yemen savaşının dışında tutmak, Yemen hükümeti ile Husilerin kendi aralarında bir anlaşmaya varmasına izin vermek, Hürmüz krizini ayrı biçimde kontrol altına almak ve nihayetinde Tahran'la bir tür düzenlemeye ulaşmak.

Amaç, farklı çatışma alanlarının İran merkezli tek bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemek.

Bu yaklaşım umutsuzluğun ifadesi olmaktan ziyade, ABD'nin Tahran'la karşı karşıya gelmesini sona erdirmek için İran'la bağlantılı her aktörü yenmek zorunda olmadığının fark edilmesini yansıtıyor.

İran açısından asıl mesele, Trump'ın savaşın kapsamını daraltmasına yardımcı olmakla, Husilerin deneyiminden ABD'nin cephe cephe yıpratılabileceği sonucunu çıkarmak arasında hangi yolu izleyeceği.

Belki de savaşın bundan sonraki yönünü belirleyecek asıl soru, Tahran'ın Husiler üzerindeki "kontrolünün" ne ölçüde olduğu yönündeki eski tartışmadan ziyade, tam olarak bu olacak.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


ABD’li yargıç, Trump’ın bazı medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a girişini yasaklama kararını geçici olarak durdurdu

Beyaz Saray’daki CNN ağı platformu... Trump’ın CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklama niyetini açıklamasının ardından. (Reuters)
Beyaz Saray’daki CNN ağı platformu... Trump’ın CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklama niyetini açıklamasının ardından. (Reuters)
TT

ABD’li yargıç, Trump’ın bazı medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a girişini yasaklama kararını geçici olarak durdurdu

Beyaz Saray’daki CNN ağı platformu... Trump’ın CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklama niyetini açıklamasının ardından. (Reuters)
Beyaz Saray’daki CNN ağı platformu... Trump’ın CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklama niyetini açıklamasının ardından. (Reuters)

ABD’li federal yargıç, bugün Başkan Donald Trump yönetiminin CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklayan kararını geçici olarak durdurdu. Şarku’l Avsatın AP’den aktardığına göre yargıç ayrıca yönetimin söz konusu medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a yeniden girişine izin vermesine hükmetti.

Bu karar, Başkan Donald Trump ile haberlerini beğenmediği medya kuruluşları arasındaki giderek artan gerilimdeki son gelişme oldu.

Trump, 18 Eylül’de söz konusu kuruluşların Beyaz Saray’a girişini yasakladığını açıklamış ve “sahte haber” olarak nitelendirdiği yayınları eleştirmişti.

Trump son dönemde, kendisi hakkındaki olumsuz haberlerin ülke için tehdit oluşturduğunu da söyledi.

Medya kuruluşları ise yayınlarının içeriği nedeniyle hedef alındıklarını, bunun bakış açısına dayalı ayrımcılık anlamına geldiğini savunarak, yasağı ABD Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi’nin “açık bir ihlali” olarak nitelendirdi.

Trump tarafından 2017’de federal bölge mahkemesi yargıçlığına aday gösterilen Timothy Kelly, 2018’de benzer bir davada CNN muhabirinin Beyaz Saray’a girişine yeniden izin verilmesi kararını vermişti. Kelly, dün tarafların savunmalarını dinledikten sonra duruşmayı herhangi bir karar vermeden sonlandırdı.

Kelly bugün, 14 gün süreyle geçerli olacak geçici bir kısıtlama emri çıkardı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu tür kararlar genellikle mahkemenin davayı daha ayrıntılı biçimde incelemesine kadar mevcut durumun korunmasını amaçlıyor.