Malley, Obama’nın Tahran’a dair politikalarını geri getirecek mi?https://turkish.aawsat.com/home/article/2776511/malley-obama%E2%80%99n%C4%B1n-tahran%E2%80%99-dair-politikalar%C4%B1n%C4%B1-geri-getirecek-mi
Malley, Obama’nın Tahran’a dair politikalarını geri getirecek mi?
Yeni ABD elçisi, İran'ın nükleer programı hakkında Avrupalılarla görüşmelere başladı
Robert Malley (AFP)
Washington / Hiba el-Kudsi
TT
TT
Malley, Obama’nın Tahran’a dair politikalarını geri getirecek mi?
Robert Malley (AFP)
2015 yılında İran ile imzalanan nükleer anlaşmanın mimarlarından biri olan ABD’nin yeni İran Özel Temsilcisi Robert Malley, görevi henüz yeni başlamış olsa da, kendisini düşman bir ülkeye hoşgörü göstermekle suçlayan muhafazakar sağın eleştiri selinden kaçamadı.
Washington, Cuma günü, Dışişleri Bakanı Anthony Blinken'in çocukluk arkadaşı, aynı zamanda eski Başkan Barack Obama'nın Harvard Üniversitesi'nden sınıf arkadaşı ve Uluslararası Kriz Grubu başkanı Robert Malley’in İran Özel Temsilcisi olarak atandığını resmen ilan etmişti.
Aaron David Miller, Dennis Ross ve Ben Rhodes gibi birçok arkadaşı, Malley’in uzmanlığı, dürüstlüğü ve iyi niyet siyasetine övgüde bulundu. Ancak Malley, Cumhuriyetçilerin keskin eleştirileri ile karşı karşıya kaldı.
ABD Dışişleri Bakanlığından bir yetkili, “Malley, İran nükleer programına getirilen kısıtlamalara ilişkin müzakerelerdeki geçmiş başarılarını bu pozisyona dahil edecek. Dışişleri Bakanı, Malley’in ekibiyle birlikte bu sonuca tekrar ulaşacağı konusunda emin” ifadelerine başvurdu.
Senatör Bernie Sanders ise konuyla ilgili bir tweetinde “ABD güvenliğini savaş yerine diplomasi yoluyla ilerletme konusunda ciddi deneyimlere sahip, son derece bilgili bir uzman olan Rob Malley İran özel temsilciliği rolü için biçilmiş kaftandır” ifadelerini kullanmıştı.
Diğer yandna, ABD’deki derin anlaşmazlığın bir yansıması olarak, Malley’in seçilmesi muhafazakar sağ çevreyi kızdırdı. Nitekim Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton, 21 Ocak’ta Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Başkan Biden'ın İran politikasını yönlendirmesi için Rob Malley'i atamayı düşünmesi son derece rahatsız edici. Malley’in İran rejimi ve İran’ın İsrail düşmanlığına yönelik uzun bir sempati geçmişi bulunuyor” demişti. Aynı zamanda İranlı yetkililerin “Malley göreve atandığı taktirde ne derece şanslı olacaklarına inanmayacaklarını” vurgulamıştı.
2016 yılında İran'da hapsedilen ve Trump yönetimi tarafından müzakere edilen mahkum değişimi kapsamında 2019 yılı sonlarında serbest bırakılan Çinli-Amerikalı akademisyen Xiyue Wang, tutukluluğu sırasında Malley’in Beyaz Saray’da kıdemli bir memur olduğunu ancak serbest bırakılması konusunda ‘olumlu bir rol oynamadığını’ söyledi. Malley söz konusu göreve atandığı taktirde önceliğin ABD’li mahkumların İran'dan geri alınması olmayacağı yorumunda bulundu.
Bu gibi eleştirilerle karşı karşıya kalan Biden yönetimi, bu çetrefilli dosyada acele adımlar atmayacağını göstermeye çalışıyor. Cuma günü yaptığı açıklamada nükleer anlaşma konusundaki müzakerelere geri dönülmesi konusunda “bir zaman çizelgesi vermeyeceğini” bildiren Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, Biden'ın İranlı mevkidaşı Hasan Ruhani ile bir araya gelme veya telefon üzerinden görüşmeye hazır olup olmadığını söylemeyi reddetti.
Bu dosyaya dair niyeti konusundaki belirsizliği koruyan ABD, acil olduğu düşünülen nükleer dosyaya dair olası bir anlaşmanın “biraz zaman gerektireceğini” söylemekle yetiniyor.
Reuters’a konuşan iki kaynak, Malley’in dosyayı anlamak ve durumu değerlendirmek amacıyla Perşembe günü İngiltere, Fransa ve Almanya'dan yabancı yetkililerle görüşmelere başladığını bildirdi. Malley’in bugüne kadar başkanlığını yaptığı Uluslararası Kriz Grubu, ABD'nin 2015’te imzalanan anlaşmaya katılımını sona erdiren 2018 kararnamesinin ve Trump dönemi yaptırımlarının tamamen kaldırılması, İran nükleer programının doğru yola yönlendirilmesi gerektiğini bildirmişti.
Robert Malley kimdir?
Şubat 2014'ten Ocak 2017'ye kadar Ulusal Güvenlik Konseyi’nde (NSC) görev yapan Malley, öncesinde ise Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger’in asistanlığı görevindeydi. İsrail-Filistin çatışması uzmanı Malley, Hamas ve Müslüman Kardeşler ile yakınlaşılması gerektiği iddiasında bulunduğu birçok makale yazdı.
2001 yılında Camp David zirvesi hakkında birçok makale yayınlayan Malley’in Filistinli lideri Yaser Arafat'ı savunduğu, o zamanki İsrail Başbakanı Ehud Barak'ı Camp David zirvesindeki başarısızlıktan sorumlu tuttuğu görüşleri, tüm ABD yönetimi üyeleriyle çelişmişti.
Ekonomik baskıların İran rejimini müzakere masasına oturtmayacağı görüşüne sahip olan Malley, Trump ve Mike Pompeo'nun İran'a yönelik politikalarını eleştiriyor. 2019 yılında düzenlenen Birleşmiş Milletler toplantıları oturum aralarında İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ile bir araya gelen Malley, geçtiğimiz Kasım ayında düzenlenen İranlı bilim adamı Muhsin Fahrizade suikastını eleştirmiş; suikastın Trump'tan sonraki ABD başkanının İran'la diplomatik müzakerelere dönüşünü zorlaştıracağını söylemişti.
Malley’in her zaman övündüğü Mısır kökenli Yahudi bir gazeteci olan dedesi, 1960'larda Mısır'dan Fransa'ya göç etmeden önce Al Gomhuria gazetesinde çalışmış, Afrika ve Asya meseleleriyle ilgilenen sol görüşlü Afrikasya dergisini kurmuştu. Malley ailesi, babası Simon Malley’in İsrail ve Batı ülkelerine yönelik düşmanca yazıları sebebiyle dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaing tarafından sınır dışı edilmesiyle 1980 yılında New York’a taşınmıştı. Böylece 1984’te Yale Üniversitesi’ne kaydolan Robert ise Harvard Hukuk Fakültesi'nde doktora yaptı. Eşi Caroline ile burada tanışan Malley, o sırada (1991-1992) üniversitede Barack Obama ile yakın arkadaşlık kurdu.
Eski Başkan Bill Clinton yönetiminde NSC’de birçok pozisyonda bulunan Robert Malley’in ismi, Clinton'un Arap-İsrail İşlerinden Sorumlu Özel Asistanlığını yaptığı sırada (1998-2001) öne çıktı. Clinton iktidarı ardından ise Arap-İsrail çatışması ve bölgedeki İslamcı hareketler konusunda uzman çok sayıda analistin yer aldığı Uluslararası Kriz Grubu'na geçti.
British Times’ın 2008'de Robert Malley’in Hamas yetkilileriyle (ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan) ilişkileri ve temasları üzerine bir haber yayınlamasıyla hakkında skandalın patlak verdiği Malley, Uluslararası Kriz Grubu kapsamındaki çalışmalarının bir parçası olduğunu söylediği bu ilişkileri savundu.
İsrail ve Hamas'ı müzakere masasına oturmaya çağıran birçok makale yayınlayan Robert’ın yıldızı, bu tür haberlerin ardından söndü. Ancak 2014'te Obama yönetiminde İran ve Körfez bölgesinden sorumlu NSA üyesi olduğu sırada yeniden parladı. 2015’te ise Barack Obama'nın Özel Asistanı ve Beyaz Saray Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Bölgesi Koordinatörü olarak Philip Gordon’un yerini alan Malley, ardından DEAŞ ile mücadele dosyası sorumlusu olarak ABD’nin İran ile nükleer anlaşmasındaki müzakereciler heyetine katıldı.
Husi’ler… İran’ın Amerika ile müzakere kozuhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5322174-husi%E2%80%99ler%E2%80%A6-i%CC%87ran%E2%80%99%C4%B1n-amerika-ile-m%C3%BCzakere-kozu
20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi
20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi
Alex Vatanka/ Ortadoğu Enstitüsü İran Programı’nın kurucu direktörü
Tahran açısından ABD'nin son hamlesinin anlamı Yemen sınırlarını çok aşıyor. JD Vance geçen hafta Trump yönetiminin Yemen'deki Husilerle görüşmeler yürüttüğünü kabul ettiğinde, bunun Ortadoğu'daki bir başka gizli iletişim kanalının varlığından daha fazlasına işaret ettiğini doğrulamış oldu. ABD Başkan Yardımcısı, Washington'un Kızıldeniz'e kıyısı olan Yemen boyunca Husilerin elde ettiği büyük ilerlemenin sonuçlarını kontrol altına almaya çalıştığı bir sırada, "Husilerin kendileriyle de doğrudan görüşmelere girdik" dedi.
Bundan birkaç gün önce, Reuters'ın haberine göre ABD'li yetkililer, Maskat'taki ABD Büyükelçiliği'nde Husilerin temsilcileriyle görüştü. Görüşmeye, hareketin önde gelen siyasi isimlerinden ve ABD yaptırımlarına tabi olan Muhammed Abdüsselam da katıldı. Haberlere göre Husiler Washington'a, ABD ile yürürlükteki ateşkese uymaya ve Suudi Arabistan'la çatışmaları devam etse bile, Amerikan gemilerine saldırmamaya kararlı olduklarını, bildirdi.
Burada açık bir paradoks var. Donald Trump, Ocak 2025'te Husileri yeniden ABD'nin Yabancı Terör Örgütleri listesine almıştı. Şimdi ise Washington, son haftalarda sahadaki konumlarını önemli ölçüde güçlendiren Husilerle müzakere ediyor. Aynı zamanda Trump, Suudi Arabistan'ı desteklemek amacıyla yeni bir Amerikan hava harekâtı başlatmaktan kaçındı; ABD desteği büyük ölçüde istihbarat paylaşımı ve hedeflerin belirlenmesine yardımcı olmakla sınırlı kaldı.
Tahran'da ve bölgedeki diğer başkentlerde bu adımlar bir bütün olarak, Trump'ın İran'la savaşı da dahil olmak üzere Ortadoğu çatışmasını daha fazla genişletmenin yararı konusunda ciddi biçimde kuşku duymaya başladığının işaretleri olarak okunacaktır.
Bu, Trump'ın İran'la savaşı sona erdirmeye son derece istekli olduğu anlamına mı geliyor? Kanıtlar tam olarak böyle bir sonuca götürmüyor. Ancak daha ilginç bir şeye işaret ediyor: Washington savaşın kapsamını daraltmanın yollarını arıyor.
İran aylardır Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı yoluyla çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalışıyordu. Babülmendeb'te ikinci bir darboğaz noktası açmak ise bu baskıyı iki katına çıkarmanın açık yolu oldu.
Şubat ayında başlayan çatışma, çoktan ABD ile İran arasındaki doğrudan karşılaşmaların kapsamını aştı. Washington artık Hürmüz Boğazı'nı, Körfez'deki müttefiklerinin karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerini, enerji altyapısını, Irak ve Lübnan'daki kırılgan siyasi durumu ve Kızıldeniz'i; bunların yanı sıra Suudi Arabistan ile Husiler arasında yeniden başlayan savaşı da hesaba katmak zorunda.
İran, Hürmüz Boğazı’na baskı uygulayarak çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalışmak için aylarca uğraştı; Bab el-Mandeb’de ikinci bir darboğaz oluşturmak, bu baskıyı ikiye katlamanın açık bir yoluydu.
Trump geçen hafta kendisi de İran'la savaşın sona yaklaşmış olmasını umduğunu söyledi. Asıl zorluk, çatışmanın başka bir yerde yeni cephe açmasına yol açmayacak bir çıkış yolu bulmakta.
ABD'nin askerî üstünlüğü meselenin özü değil; bu zaten tartışma konusu değil. Daha zor soru, cepheleri genişleyen ve dağılan bir çatışmayı sürdürmek için Washington’un ne kadar askerî, ekonomik ve siyasi kaynak ayırmaya hazır olduğuyla ilgili. Çünkü savaşları genişletmek çoğu zaman sona erdirmekten daha kolaydır.
Savaş cephelerini birbirinden ayırmak
Washington’un kamuoyu önünde iletişim kurmadığı silahlı aktörlerle gizlice konuşması tamamen yeni bir uygulama değil. Bunun onlarca yıllık bir geçmişi var.
Kai Bird, The Good Spy adlı kitabında, CIA görevlisi Robert Ames'in 1969-1970 yıllarında Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü ile Ali Hasan Selame aracılığıyla gizli bir iletişim kanalı kurduğunu anlatıyor. O dönemde Washington, terör eylemlerine karışmakla suçladığı örgütle kamuoyu önünde arasına mesafe koyuyordu. Kanal devam etti çünkü her iki taraf da bundan fayda sağlıyordu: CIA istihbarat ve Filistin liderliğiyle iletişim kurabileceği bir kanal elde ederken, FKÖ de Washington'a ulaşabileceği bir kapı kazanıyordu.
Reuters-Majalla
Daha yakın dönemde, William Burns CIA direktörü olduğu sırada, Biden yönetimi döneminde Katar ve Mısır üzerinden yürütülen Gazze ateşkes diplomasisinin en önemli Amerikan aktörlerinden biri oldu. Trump ise 2025'te daha da ileri giderek, rehinelerden sorumlu özel temsilcisi Adam Boehler aracılığıyla, ABD tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan Hamas'ın yetkilileriyle doğrudan görüşmeler gerçekleştirdi.
Bu yaklaşım Trump'tan daha eski. Washington, silahlı bir rakibe siyasi meşruiyet vermeyi kamuoyu önünde reddedebilir; ancak yalnızca askerî baskının sorunu çözmediği ortaya çıktığında, onunla iletişim kanalını açık tutmanın gerekli olduğu sonucuna gizlice varabilir.
Husilerle yapılan görüşmeler de bu geleneğin içine oturuyor. Önemi burada yatıyor; fakat aynı zamanda daha önemli bir soruyu gündeme getiriyor.
Çıkar ortaklığı ve vekâlet ilişkisinin sınırları
Eğer Ensarullah, yani Husilerin resmî adıyla hareket, Tahran'ın emirlerini yerine getiren basit bir İran vekili ise Washington neden onunla ayrı bir müzakere yürütme ihtiyacı duyuyor?
İran'ın Husiler üzerinde muazzam bir nüfuza sahip olduğu kuşkusuz. Yıllar boyunca verilen siyasi destek, silah teknolojisi, eğitim ve teknik yardım, Husilerin yerel isyan hareketinden askerî bir güç ve nüfuz aracına dönüşmesine katkıda bulundu.
Bununla birlikte Husilerin farklı dönemlerde İran'ın tercihleriyle tamamen örtüşmeyen tercihler yaptığı da görüldü. Bu bağımsızlık, hareketi Tahran açısından daha kullanışlı hâle getirebilir. İran'ın Husilerin attığı her adım için doğrudan emir vermesine gerek yoktur; Husilerin hamleleri zaten İran'ın çıkarlarına hizmet edebilir.
İki taraf temel meselelerde zaten buluşuyor: Suudi Arabistan üzerinde baskı kurmak, Amerikan hâkimiyetine meydan okumak, İsrail'le mücadele etmek ve deniz güvenliğinin bölgedeki siyasi çatışmalardan ayrı düşünülemeyeceğini göstermek.
Tahran’da daha fazla askeri zafer talep eden sesler ağır bastı. İran sonunda Faw’u kaybetti ve iki yıl sonra savaşı çok daha zayıf bir konumda sonlandırdı.
Batı Yemen'deki son çatışmalar bu ayrımın önemini ortaya koyuyor. Tahran'ın Husileri savaşın kapsamını genişletmeye teşvik etmede hiçbir rol oynamadığını düşünmek zor.
İran aylar boyunca Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı yoluyla çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalıştı. Babülmendeb'te ikinci bir darboğaz yaratmak, bu baskıyı artırmanın açık yoluydu. Temmuz ayına gelindiğinde Reuters, Amerikan saldırılarının İran'ın altyapısına yönelik devam etmesi hâlinde Tahran'ın Husileri Kızıldeniz'deki petrol güzergâhını kapatmaya hazırlanmaya teşvik ettiğini açıkça bildirmişti.
Ancak zamanlama da özel bir anlam taşıyor. Husiler mart ayının sonlarında İsrail'e füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenledi; fakat o dönemde Suudi Arabistan'a karşı büyük bir cephe açmadılar ve Babülmendeb'i İran'ın Hürmüz çevresindeki kampanyasının bir uzantısına dönüştürmediler.
Bu durum aylar sonra, Suudi Arabistan destekli Yemen hükümetinin 13 Temmuz'da Sana Havalimanı'nı hedef almasının ardından gerçekleşti. Hedef, Tahran'da Ali Hamaney'in cenazesinden dönen bir Husi heyetini taşıyan uçağın dönüşünü engellemekti.
Tahran'da daha fazla askerî zafer isteyen sesler ağır bastı. İran sonunda Fav Yarımadası'nı kaybetti ve savaşı iki yıl sonra çok daha zayıf bir konumda bitirdi.
Reuters daha sonra İranlı ve bölgesel kaynaklara dayanarak uçağın İran Devrim Muhafızları komutanları, askerî danışmanlar ve füze ve insansız hava araçlarıyla bağlantılı ekipmanları da taşıdığını bildirdi. Husiler bu iddiayı reddederek yolcuların sivil olduğunu söyledi.
Ancak hareket birkaç gün içinde Suudi enerji altyapısını tehdit etti ve krallığa deniz ablukası uygulayacağını açıkladı.
Havalimanı olayı kıvılcım da olabilir, bahane de; hatta her ikisi birden olabilir. Daha önemli olan, İran'ın teşvikleriyle Husi hesaplarının sonunda açık biçimde kesişmiş olmasıdır.
Tahran, Suudi Arabistan ve küresel enerji sistemi üzerindeki baskıyı artırmak istiyordu. Husilerin ise Riyad'la çatışmayı yeniden başlatmak için kendi nedenleri vardı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre iki taraf, gerilimi artırmanın hem Yemen içindeki konumlarını hem de bölgesel statülerini güçlendirebileceği bir an seçti.
Husilerin daha sonra Babülmendeb'e doğru ilerlemesi, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğine meydan okuduğu sırada Suudi Arabistan'ı baskıya daha açık hâle getirdi. Riyad, iki güzergâhın da zorlayıcı baskıya açık olması durumunda ihracatını birinden diğerine yönlendirerek, diğerine olan bağımlılığını basitçe azaltamaz.
Bu, Tahran açısından önemli bir stratejik kazanım anlamına geliyor; ancak bu kazanım çıkarların kesişmesinden doğuyor. Aynı zamanda İran içinde bu kazanımların nasıl değerlendirileceği konusunda önemli bir tartışmayı da besliyor.
Askerî kazanımlar siyasi bir anlaşmaya dönüşebilir mi?
Bu tartışma basitçe "barış yanlıları" ile "savaş yanlıları" arasında bölünmüş değil.
Muhammed Bakır Kalibaf ve Muhsin Rızai yatıştırma yanlısı değiller. Kalibaf müzakereleri bizzat çatışmanın araçlarından biri olarak görüyor ve haziran ayında ABD ile imzalanan İslamabad Mutabakatı'nı, Amerikan baskısından ziyade İran direnişinin sonucu olarak nitelendiriyor.
13 Eylül 2026 tarihinde, Yemen’deki Bab el-Mandeb Boğazı’ndaki “Brem” Adası çevresinde çekilen bir uydu görüntüsünde tekneler görülüyor.(Reuters)
Onun yaklaşımı özetle şu: İran savaşarak pazarlık kozları yaratır, ardından bu kozları siyasi kazanımlara dönüştürmek için müzakere eder.
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi diplomatik çalışmaya daha fazla ağırlık veriyor. Ancak Kalibaf ve Rızai'nin güvenlik kurumlarıyla bağlantılı olması, bu yaklaşımın ayrıca önem taşımasına neden oluyor.
Eski Cumhurbaşkanı Ekber Haşimi Rafsancani'nin oğlu ve hâlâ İran siyasetinde önemli bir figür olan Muhsin Haşimi Rafsancani, haziran ayında imzalanan İslamabad mutabakatının, üst düzey askerî komutanlar ve devletin başlıca kurumlarının yöneticileri de dahil olmak üzere Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi içinde geniş destek gördüğünü belirtti.
Bu kesim Washington'a mutlaka güvenmiyor ve onunla uzlaşma arayışında da değil. Argümanları daha dar: Askerî direnişin sonunda siyasi bir sonuca ulaşması gerekiyor.
Bu açıdan bakıldığında Husilerin başarısı, İran'ın doğru şekilde değerlendirmesi hâlinde siyasi getiriyi dönüştürebileceği bir kazanım gibi görünüyor.
Tahran Üniversitesi araştırmacısı Seyyid Hadi Berhani, mevcut durumu İran'ın 1986'da Irak'ın Fav Yarımadası'nı ele geçirmesiyle karşılaştırdı. Fav, İran-Irak Savaşı sırasında İran'ın sahadaki en önemli zaferlerinden biriydi.
Fav'ın düşmesi Irak'ı ve Körfez monarşilerini korkutmuş ve Tahran'a son derece değerli bir müzakere kozu vermişti. Ancak İran bu kozu kullanmadı.
Tahran'da daha fazla askerî zafer isteyen sesler ağır bastı. İran sonunda Fav'ı kaybetti ve iki yıl sonra savaşı çok daha zayıf bir konumda sona erdirdi.
Berhani, Husilerin bugün kendi "Fav anlarıyla" karşı karşıya olabileceği uyarısında bulunuyor. Suudi Arabistan, Babülmendeb çevresindeki tehdidi ortadan kaldırmak için yüksek bir siyasi bedel ödemeye hazır olabilir. Asıl risk ise daha büyük bir askerî zaferin hâlâ onları beklediğini varsaymak.
Ancak İran içindeki başka bir akım bundan neredeyse tam tersine bir sonuç çıkarıyor.
Bu görüşün önde gelen savunucularından Fuad İzadi, Washington’un İran'ın daha güçlü çıkacağı kalıcı bir anlaşmayı kabul etmeye niyetli olmadığını düşünüyor. Bu bakış açısına göre saldırı, ateşkes, müzakere ve ardından yeniden saldırı şeklindeki tekrar eden döngü tesadüf değil. Müzakereler ABD'ye baskıyı yeniden başlatmadan önce güçlerini toparlaması için zaman kazandırıyor.
Bu kesime göre ilk diplomatik fırsatı değerlendirmek en uygun seçenek değil. Amaç, Hürmüz Boğazı üzerinde baskı kurarak, bölgedeki enerji altyapısını hedef alarak ve çok daha geniş kapsamlı bir ekonomik şok tehdidinde bulunarak, İran'a saldırmanın maliyetini giderek daha katlanılmaz hâle getirmek.
Husiler de dikkat çekici biçimde bu anlayışla örtüşüyor. Yıllarca süren savaşlara, Amerikan bombardımanlarına ve İsrail saldırılarına dayandılar. Şimdi Washington, geçmişte güç kullanarak boyun eğdirmeye çalıştığı aynı hareketle görüşüyor.
İran'daki bu kesim açısından durum bir uzlaşma anının geldiği anlamına gelmiyor. Onlara göre bu, direnmenin işe yaradığının kanıtı.
Yeterince dayan. Maliyeti yeterince yükselt. Sonunda Amerika Birleşik Devletleri bir çıkış yolu arayacaktır.
Washington’un savaşı daraltma arayışı
İran'ın önünde iki farklı yaklaşım beliriyor: Trump'ın savaşın kapsamını daraltmasına yardımcı olmak ya da Husilerin deneyiminden, ABD'nin cephe cephe yıpratılabileceği sonucunu çıkarmak.
Bu hesapların arkasında mevcut savaştan çok daha eski bir hedef bulunuyor: ABD'nin Ortadoğu'daki tek hâkim dış güç konumuna son vermek.
İran'daki ideolojik açıdan en sert kesimler için Washington’un Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki son çatışmaya müdahil olmaktan kaçınması ve aynı zamanda İran'la müttefik olan Babülmendeb çevresinde konuşlanmış bir hareketle doğrudan müzakere yürütmesi, ABD'nin Ortadoğu'daki hâkimiyetini zayıflatma yönündeki eski hedefin artık eskisi kadar uzak olmadığı şeklinde okunabilir.
Tahran'daki tartışma, bu tür anlaşmazlıkları daha önce nihai olarak karara bağlayan Ali Hamaney'in yokluğunda daha da zorlaşıyor.
Hamaney'in oğlu Mücteba, babasının savaşın ilk aşamasında öldürülmesinin ardından fiilen "Dini Lider" makamını devraldı; ancak Ali Hamaney'in yaklaşık kırk yıl boyunca biriktirdiği otoriteyi miras almış değil.
İran, ya Trump’a savaşın kapsamını daraltmasında yardımcı olmayı ya da Husi’lerin deneyiminden ders çıkararak ABD’nin cephe cephe yıpratılabileceğini anlamayı seçmelidir.
Bu önemli bir mesele. Çünkü Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi politikalar oluşturabilir; ancak kararlarının nihai olarak "Dini Lider"in onayına ihtiyacı bulunuyor.
Mücteba'nın tutumu da tam olarak netleşmiş değil. İslamabad Mutabakatı konusunda başlangıçta farklı bir tutum benimsedi; ancak haberlere göre Pezeşkiyan'dan güvence aldıktan sonra sonunda anlaşmayı onayladı.
O zamandan bu yana sertlik yanlıları onun çekincelerini, anlaşmanın kabul edilebilir sınırı aştığının kanıtı olarak gösterdi. Bununla birlikte Mücteba, İran diplomatik aygıtının bir uzlaşma arayışını sürdürmesine de izin verdi.
15 Eylül 2026'da Tahran'ın güneyinde, İran'ın “Yol Göstericisi” Mehtuba Hamaney'i tasvir eden bir grafiti resminin önünde yürüyen bir adam (AFP)
Husiler konusunda ise başka bir soru hâlâ ortada duruyor. Mesele yalnızca İran'ın sahadaki kazanımları bir anlaşmaya dönüştürmek isteyip istemediği değil; Ali Hamaney sonrası İran rejiminin bu tercihi devlet kurumlarına kabul ettirebilecek ve sürdürülebilir kılabilecek bir yönetime sahip olup olmadığıdır.
Trump ise farklı bir yol izlemeye çalışıyor gibi görünüyor.
Husilerle iletişim kanalını, çatışma alanlarını birbirinden ayırma girişimi olarak okumak mümkün: Amerikan deniz trafiğini Yemen savaşının dışında tutmak, Yemen hükümeti ile Husilerin kendi aralarında bir anlaşmaya varmasına izin vermek, Hürmüz krizini ayrı biçimde kontrol altına almak ve nihayetinde Tahran'la bir tür düzenlemeye ulaşmak.
Amaç, farklı çatışma alanlarının İran merkezli tek bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemek.
Bu yaklaşım umutsuzluğun ifadesi olmaktan ziyade, ABD'nin Tahran'la karşı karşıya gelmesini sona erdirmek için İran'la bağlantılı her aktörü yenmek zorunda olmadığının fark edilmesini yansıtıyor.
İran açısından asıl mesele, Trump'ın savaşın kapsamını daraltmasına yardımcı olmakla, Husilerin deneyiminden ABD'nin cephe cephe yıpratılabileceği sonucunu çıkarmak arasında hangi yolu izleyeceği.
Belki de savaşın bundan sonraki yönünü belirleyecek asıl soru, Tahran'ın Husiler üzerindeki "kontrolünün" ne ölçüde olduğu yönündeki eski tartışmadan ziyade, tam olarak bu olacak.
*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."
ABD’li yargıç, Trump’ın bazı medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a girişini yasaklama kararını geçici olarak durdurduhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5322051-abd%E2%80%99li-yarg%C4%B1%C3%A7-trump%E2%80%99%C4%B1n-baz%C4%B1-medya-kurulu%C5%9Flar%C4%B1n%C4%B1n-beyaz-saray%E2%80%99-giri%C5%9Fini-yasaklama
ABD’li yargıç, Trump’ın bazı medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a girişini yasaklama kararını geçici olarak durdurdu
Beyaz Saray’daki CNN ağı platformu... Trump’ın CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklama niyetini açıklamasının ardından. (Reuters)
ABD’li federal yargıç, bugün Başkan Donald Trump yönetiminin CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklayan kararını geçici olarak durdurdu. Şarku’l Avsatın AP’den aktardığına göre yargıç ayrıca yönetimin söz konusu medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a yeniden girişine izin vermesine hükmetti.
Bu karar, Başkan Donald Trump ile haberlerini beğenmediği medya kuruluşları arasındaki giderek artan gerilimdeki son gelişme oldu.
Trump, 18 Eylül’de söz konusu kuruluşların Beyaz Saray’a girişini yasakladığını açıklamış ve “sahte haber” olarak nitelendirdiği yayınları eleştirmişti.
Trump son dönemde, kendisi hakkındaki olumsuz haberlerin ülke için tehdit oluşturduğunu da söyledi.
Medya kuruluşları ise yayınlarının içeriği nedeniyle hedef alındıklarını, bunun bakış açısına dayalı ayrımcılık anlamına geldiğini savunarak, yasağı ABD Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi’nin “açık bir ihlali” olarak nitelendirdi.
Trump tarafından 2017’de federal bölge mahkemesi yargıçlığına aday gösterilen Timothy Kelly, 2018’de benzer bir davada CNN muhabirinin Beyaz Saray’a girişine yeniden izin verilmesi kararını vermişti. Kelly, dün tarafların savunmalarını dinledikten sonra duruşmayı herhangi bir karar vermeden sonlandırdı.
Kelly bugün, 14 gün süreyle geçerli olacak geçici bir kısıtlama emri çıkardı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu tür kararlar genellikle mahkemenin davayı daha ayrıntılı biçimde incelemesine kadar mevcut durumun korunmasını amaçlıyor.
Başkan Trump'ın medya yasağına mahkeme engelihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5322024-ba%C5%9Fkan-trump%C4%B1n-medya-yasa%C4%9F%C4%B1na-mahkeme-engeli
ABD'de bir federal mahkeme, Başkan Donald Trump'ın üç medya kuruluşuna yönelik yasağını geçici olarak durdurdu.
Mahkeme; CNN, MS NOW ile Politico'nun Beyaz Saray'a erişimine yeniden izin verilmesine hükmetti.
Trump, ağır suçlamalar ve keyfi bir kararla medya kuruluşları CNN, MS NOW ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişini yasaklamıştı.
Trump uzun süredir bu kuruluşları "yalan haber" yapmakla itham ediyordu, yakın zamanda ise hakkındaki olumsuz haberlerin "ülkeye zarar verdiğini" öne sürdü.
Trump son dönemde olumsuz haberlerin ülke için tehlike oluşturduğunu da söyledi.
Medya kuruluşları ise haber içerikleri nedeniyle hedef alındıklarını, bunun bakış açısına dayalı ayrımcılık anlamına geldiğini belirterek yasağı ABD Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi’nin “açık bir ihlali” olarak nitelendirdi.
Trump tarafından 2017 yılında federal mahkeme yargıçlığına aday gösterilen ABD Bölge Mahkemesi Yargıcı Timothy Kelly, dün (çarşamba) tarafların savunmalarını dinledi. Kelly, 2018 yılında da benzer bir davada CNN muhabirinin Beyaz Saray’a girişine yeniden izin verilmesi yönünde karar vermişti. Yargıç, dünkü duruşmayı herhangi bir karar açıklamadan sona erdirmişti.
Kelly bugün (perşembe) 14 gün süreyle geçerli olacak geçici tedbir kararı verdi. Bu tür kararlar genellikle mahkemenin davayı daha ayrıntılı şekilde incelemesine kadar mevcut durumun korunmasını amaçlıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة