Arap dışişleri bakanları iki devletli çözüm önerisini yineledi

Uluslararası tarafları iki devletli çözümün sağlandığı bir barış ortamına çağıran bakanlar, İran’ın bölgeye yönelik tehdidine dair uyarıda bulundu

Arap Bakanlar Konseyi'nin dün Kahire'deki açılış oturumunun bir parçası (EPA)
Arap Bakanlar Konseyi'nin dün Kahire'deki açılış oturumunun bir parçası (EPA)
TT

Arap dışişleri bakanları iki devletli çözüm önerisini yineledi

Arap Bakanlar Konseyi'nin dün Kahire'deki açılış oturumunun bir parçası (EPA)
Arap Bakanlar Konseyi'nin dün Kahire'deki açılış oturumunun bir parçası (EPA)

Kahire'de dün gerçekleştirdikleri olağanüstü toplantıda eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin önerdiği Yüzyılın Anlaşmasına karşı Arap dışişleri bakanları, Filistin-İsrail meselesinde İki devletli çözüm temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin Devleti'ne olan bağlılıklarını teyit etti.
Toplantıya katılan 10 Arap bakan, uluslararası ve bölgesel tarafların barışı geliştirme yönündeki aceleci çabalarını ve ABD’nin rolünün önemini memnuniyetle karşıladı. Aynı zamanda 1967 temelli Filistin topraklarındaki İsrail işgalini sona erdirme ve iki devletli çözüm temelinde barışı sağlama yolunda bu çabalara duyulan ihtiyaca vurgu yapıldı.
Toplantıda yayınlanan resmi kararlara göre, Arap Birliği çatısı altında çalışan Arap ülkelerinin, kendi ortak çıkarlarını ve Arap ulusal güvenliğini savunduğunu vurgulayan bakanlar, gündemlere ulaşma yolunda bölgesel ve uluslararası baskı ve müdahaleleri önleme yönünde ülkeler arasında çeşitli etkileşim ve gelişmelerin yaşandığını da ekledi.
Arap devletlerinin Filistin Devleti’nin Doğu Kudüs başkent olacak şekilde kendi toprakları üzerindeki egemenlik hakkını savunmaya ve kutsallıklarını korumaya devam edeceği, Müslüman ve Hristiyanlar için Kudüs'teki kutsal yerler, bu kutsalları, aynı zamanda şehrin Arap kimliğini, tarihi ve yasal statüsünü koruma yönünde Haşimi velayetinin rolünün vurgulanacağı hususları da söz konusu kararlar arasında yer alıyor.
Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt, toplantıdaki resmi oturumda yaptığı konuşmada, bu olağanüstü toplantının tüm dünyaya yönelik önemli bir mesaj taşıdığını vurguladı. Aynı zamanda “Nihai çözüm, tek bir yoldadır; o da iki devletli çözümdür. Nitekim ufukta Filistinlilerin devlet ihtiyacını, İsraillilerin ise güvenlik ihtiyacını karşılayabilecek başka bir formül bulunmuyor” ifadelerine başvuran Gayt, iki devletli çözüme ilişkin uluslararası fikir birliğini İsrail’in bu fikri zayıflatma girişimlerinden pratik eyleme dönüştürerek bu çözümü kurtarma çağrısında bulundu. Önceki ABD yönetiminin bu konudaki projesine isim vermeden değinen Gayt, “Geçmiş yıllardaki deneyimler, siyasi bir çözümün tek taraflı projelerle veya işgalci devletin bakış açısını benimseyen ve onunla özdeşleşen planlarla gerçekleştirilemeyeceğini kanıtlamıştır” vurgusunda bulundu.
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ise dünkü toplantıda yaptığı konuşmada, ülkesinin İran destekli Husi milislerin Yemen'in güvenliği ve istikrarı yönünde oluşturduğu tehdide, aynı zamanda sivil bölgeleri, havalimanlarını, tesisleri ve Suudi Krallığındaki sivil tesisleri hedef alan füzeler ve insansız hava araçları ile tekrarlanan saldırıları sırasındaki düşmanca eylemlere karşı çıktığını yeniden vurguladı. İran'ın tehditlerinden en çok etkilenen ülkelerin, Tahran'ın nükleer programı ve bölgedeki güvenliği tehdit edici faaliyetlerinin geri kalanına ilişkin herhangi bir uluslararası müzakerede asil taraf olması gerektiğini vurgulayan Ferhan, şöyle söyledi:
“Arap bölgesinin karşı karşıya olduğu en tehlikeli tehditlerden biri, ülkelerimizin güvenlik ve istikrarını tehdit ederek, içişlerine karışarak, pek çok Arap ülkesinde kaos, bölünme ve yıkıma sebebiyet veren silahlı milisleri destekleyerek uluslararası kanun, tüzük ve normları ihlale devam eden İran rejimidir. Diğer yandan, Iraklı kardeşlerin her düzeyde istikrara kavuşmasını destekleyen Suudi Arabistan, uluslararası toplumu, Irak halkının arzularını gerçekleştirme ve iç işlerine müdahaleden uzakta çıkarlarını himaye etme yönündeki sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyor. Suudi Arabistan'ın Filistin meselesindeki tutumu ise, Filistin halkının yanında durarak bu meselede adil ve kapsamlı bir çözüme ulaşmaya yönelik tüm çabaları destekleme yönünde sabittir. Nitekim barış, bölge istikrarını garanti eden stratejik bir seçimdir. Uluslararası toplumu, başkentin Doğu Kudüs alındığı 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak barış sürecini canlandırma yönünde daha fazla çaba göstermeye çağırıyoruz.”
Libya’ya yönelik bölgesel müdahaleye dair uyarıda bulunan Bakan Ferhan, Krallığın Berlin Konferansı çıktılarına, Kahire Bildirgesi hükümlerine ve yeni Libya yürütme otoritesinin kurulmasına ilişkin oylamanın sonuçlarına verdiği desteği yeniledi.
Filistin Devleti'nin bir yöntem, vizyon ve kurtuluş olarak Arap Barış Girişimi'ne bağlılığından bahseden Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki ise ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin derin bir bakış açısına, tarih, coğrafya, siyaset, kanun, insanî, akıl, mantık, adalet ve hesap verebilirlik açılarından daha kapsamlı bir anlayışa sahip olacağına daha dair umut ve beklentisini dile getirdi.
Filistin'in, Ortadoğu Dörtlüsü’nün liderlik edeceği, uluslararası hukukun sabitleri ve güvenilir referansların baz alınacağı, işgale son vermenin, Filistin halkını bağımsızlığa kavuşturmanın hedefleneceği uluslararası bir konferans aracılığıyla ciddi müzakerelere dahil olmaya hazır olduğunu da yineledi.
Diğer yandan ülkesinin Ürdün Krallığını toplantıya davet ettiği Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri ise şu açıklamalarda bulundu:
“Bazıları, bu hassas koşullar altında Arap dünyasının ise 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olacak bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulması yönündeki asıl adil davası üzerindeki dikkatinin dağıldığını zannetti. Ancak Filistin meselesi; müzakere süreci durmuş ve aksamış olsa da, İsrail’in Batı Şeria'daki tek taraflı uygulamaları ve yerleşim projelerine rağmen Arapların kalbinde yer almaktadır; almaya da devam edecektir. Çeşitli bölgesel ve uluslararası aktörlerle kurduğu temas ve istişareleri yoğunlaştıran Mısır ise; 19 Aralık'ta Mısır, Ürdün ve Filistin koordinasyonu toplantısına, bu yılın başında Mısır, Ürdün, Fransa ve Almanya dışişleri bakanlarının katıldığı, Filistin ve İsrail arasındaki müzakerelerin dürüst uluslararası arabuluculuk altında yeniden başlatılması yönündeki toplantıya ev sahipliği yaptı. Nitekim Kahire, başta yeni ABD yönetimi ve Orta Doğu Dörtlüsü olmak üzere tüm aktörleri, uluslararası kabul görmüş ilkelere, bilhassa 2002 Arap Barış Girişimi olmak üzere Arap ve uluslararası kararlara uygun bir şekilde, aynı zamanda kardeş Filistin halkının meşru arzularını gerçekleştirme yönünde barışın sağlanması için samimi bir çaba göstermeye çağırıyor. Mısır, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) karmaşık siyasi ve insani koşullar altında insana yakışır hizmetler sağlama açısından beş farklı faaliyet alanındaki çalışmalarının devamını arzuluyor. Zirâ bu hizmetler bu insanların hakkıdır. UNRWA da bunları insani nitelikte, siyasallaştırılmaması gereken bir kuruluş olarak yürütüyor.”



Katar'ın yalanlamasına rağmen İran, pilotlarının gözaltına alınmasıyla ilgili iddiasında ısrar ediyor

İran'ın güneyindeki Bender Abbas şehrinde bir meydanda sergilenen İran yapımı F-4 Phantom savaş uçağının maketi (AFP)
İran'ın güneyindeki Bender Abbas şehrinde bir meydanda sergilenen İran yapımı F-4 Phantom savaş uçağının maketi (AFP)
TT

Katar'ın yalanlamasına rağmen İran, pilotlarının gözaltına alınmasıyla ilgili iddiasında ısrar ediyor

İran'ın güneyindeki Bender Abbas şehrinde bir meydanda sergilenen İran yapımı F-4 Phantom savaş uçağının maketi (AFP)
İran'ın güneyindeki Bender Abbas şehrinde bir meydanda sergilenen İran yapımı F-4 Phantom savaş uçağının maketi (AFP)

İran, mart ayında Katar hava sahası üzerinde gerçekleştirilen askeri operasyonlar sırasında kaybolan pilotlarının akıbeti konusunu dün yeniden gündeme getirdi. Tahran, üç pilotun Katar tarafından alıkonulduğunu öne sürdü. Ancak İran’ın olayla ilgili ilk açıklamasında bir pilotun öldüğü, diğerlerinin ise kaybolduğu belirtilmiş; pilotların esir alındığına dair herhangi bir ifadeye yer verilmemişti.

Katar ise İranlı pilotlardan herhangi birini alıkoyduğunu reddediyor. Doha, hava sahasını ihlal eden İran uçağının düşürülmesinin ardından arama-kurtarma ekiplerinin pilotlardan birinin cesedine ait kalıntıları bulduğunu belirtiyor. Katar ayrıca nisan ayından bu yana Tahran’ı arama-kurtarma çalışmalarının ayrıntılarını görüşmek üzere davet ettiğini, ancak İran tarafının bu davete yanıt vermediğini söylüyor.

İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı Kayıpları Arama Komitesi Başkanı Muhammed Bakırzade, dün İran Hava Kuvvetleri’nden bir ekibin pilotların akıbetine ilişkin sahada inceleme yapmak üzere Katar’a girişine izin verilmesini istedi.

Şarku’l Avsat’ın Tesnim haber ajansından aktardığına göre Bakırzade, Hava Kuvvetleri uzmanlarından oluşan bir ekip aylardır Katar’a gitmek için izin beklediğini belirtti. Bakırzade, Katar makamlarını ekibin ülkeye girişini geciktirmekle suçladı ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne de konuyu acilen takip etmesi çağrısında bulundu.

Bakırzade, cumartesi günü daha ileri giderek Katar’ı, mart ayının başında ABD’nin El Udeyd Hava Üssü’ne yönelik operasyona katılan üç İranlı pilotu alıkoymakla suçlamış ve pilotların serbest bırakılmasını istemişti.

Pilotların alıkonulduğuna ilişkin iddiaları destekleyen bağımsız bir kanıt bulunmuyor. Tahran’ın, başlangıçta “kayıp pilotlar” olarak nitelendirdiği kişiler için daha sonra neden üç pilotun esir düştüğü iddiasını ortaya attığı da açıklığa kavuşmuş değil.

Katar Dışişleri Bakanlığı ise pilotlarla, Katar hava sahasını ihlal etmelerinin ardından iletişim kurulduğunu ve uçaklarının rotasının tespit edildiğini açıkladı. Doha, pilotların iletişim girişimlerine yanıt vermemesi üzerine angajman kuralları doğrultusunda savunma önlemlerinin alındığını ifade etti.

Katar ayrıca arama-kurtarma ekiplerinin pilotlara ait kalıntıları bulmak üzere çalışma yürüttüğünü ve bunlardan birinin kalıntılarına ulaştığını bildirdi. Doha, ardından kalıntıların teslimi konusunda koordinasyon sağlamak amacıyla İran’la iletişime geçtiğini, ancak Tahran’ın koordinasyon talebine yanıt vermediğini ifade etti.

İran Silahlı Kuvvetleri geçen ay pilot Mecid Kazımi’nin cenazesinin bulunduğunu açıklamış ve Kazımi’nin mart ayının başında El Udeyd Hava Üssü’ne düzenlenen saldırı sırasında öldüğünü bildirmişti.

Katar Savunma Bakanlığı ise o dönemde iki İran yapımı Su-24 savaş uçağının düşürüldüğünü açıklamıştı. Tahran’ın şu anda sözünü ettiği pilotların, Katar’ın düşürdüğünü açıkladığı iki uçağın mürettebatı olup olmadığı bağımsız olarak doğrulanmış değil.

Ortadoğu’daki en büyük ABD askeri üssü olan El Udeyd Hava Üssü, ABD Merkez Komutanlığı’nın yanı sıra ABD Hava Kuvvetleri ve özel operasyon birliklerine ev sahipliği yapıyor.

İki uçak, 28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk haftalarında düşürüldü. Savaş, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılar düzenlemesiyle başlamış, Tahran ise buna bölgedeki çeşitli hedeflere yönelik saldırılarla karşılık vermişti.

Kuveyt’le ilgili ayrı suçlama

Öte yandan Bakırzade, ayrı bir dosyada Kuveyt’i de İran’ın “Devrim Muhafızları mensubu” olduğunu söylediği ve Kuveyt tarafından alıkonulduğunu öne sürdüğü dört İranlı hakkında bilgi vermemekle suçladı.

İran, mayıs ayında bu dört kişinin bir deniz devriyesi sırasında seyir hatası nedeniyle Kuveyt karasularına girdiklerini açıklamıştı. Kuveyt ise söz konusu kişilerin ülkeye yönelik düşmanca eylemler planladıklarından şüphelenildiğini belirtiyor.


Suudi Arabistan ve 7 ülke, Gazze’de çatışmanın sona erdirilmesi çabalarını baltalamaktan İsrail’i sorumlu tuttu

İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)
İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)
TT

Suudi Arabistan ve 7 ülke, Gazze’de çatışmanın sona erdirilmesi çabalarını baltalamaktan İsrail’i sorumlu tuttu

İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)
İsrail ordusu, 11 Ağustos 2026'da Nablus kenti yakınlarındaki Tell köyünde bir Filistin evini yıktı (EPA)

Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Pakistan, Endonezya, Türkiye, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri dün yaptıkları açıklamada İsrail’in, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik kapsamlı planının uygulanmasını tamamlamak amacıyla hazırlanan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararıyla desteklenen yol haritasını reddetmesini kınadı. Sekiz ülke ayrıca İsrail’in Filistin devletinin kurulmasına yönelik itirazını da eleştirdi.

Sekiz ülke, Filistin devletinin kurulmasını engellemeye veya inkâr etmeye yönelik her türlü girişimi, tek taraflı adımlar da dahil olmak üzere, kesin biçimde reddettiklerini vurguladı.

Sekiz ülkenin dışişleri bakanları ortak açıklamalarında, İsrail’in son tutumlarının kapsamlı plana yönelik açık bir ret anlamına geldiğini, bunun planın uygulanmasını tehdit ettiğini ve adil ve kalıcı bir barış için yürütülen ortak çabaları ciddi biçimde baltaladığını belirtti. Bakanlar, İsrail’in bu tutumunun, Gazze ve işgal altındaki Filistin topraklarının geri kalanında barışın sağlanmasına yönelik çabaları engelleme sorumluluğunun artık İsrail’e ait olduğunu gösterdiğini ifade etti.

Yol haritasının önemi vurgulandı

Ortak açıklamada, Filistinli grupların kabul ettiği yol haritasının Mısır, Katar, Türkiye ve ABD’nin yanı sıra Gazze Yüksek Temsilcisi ve “Barış Konseyi”nin yoğun arabuluculuk çabalarının sonucu olduğu belirtildi.

Yol haritasının, kapsamlı planda öngörüldüğü üzere silahların tek elde toplanması, İsrail güçlerinin çekilmesiyle eş zamanlı olarak uluslararası istikrar gücünün konuşlandırılması, idari yetkinin Gazze’yi yönetmek üzere oluşturulacak ulusal komiteye devredilmesi ve Gazze’nin yeniden imar edilmesi açısından kritik bir aşama olduğu vurgulandı.

Açıklamada, yol haritasının reddedilmesinin “kapsamlı planın uygulanmasına devam edilmesini açıkça reddetmek anlamına geldiği” ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’de savaşı sona erdirmek ve kalıcı barış için gerekli koşulları oluşturmak amacıyla yürüttüğü yoğun çabaların başarısızlığa uğrama riskini doğrudan artırdığı belirtildi.

Bakanlar, bu kapsamda, İsrail’in kapsamlı plan ve buna bağlı yol haritasında öngörülen yükümlülük ve düzenlemelere eksiksiz biçimde uymasını sağlamak ve uygulamanın önündeki yeni engelleri önlemek için ABD’nin aktif müdahalesini sürdürmesinin önemine dikkat çekti.

Bakanlar ayrıca İsrail’in yol haritasını reddetmesinin, uygulamayı engellemesinin, geciktirmesinin veya yükümlülüklerine uymamasının doğuracağı sonuçlardan doğrudan ve tamamen İsrail’in sorumlu olacağını belirtti. Buna, sahadaki koşulların daha da kötüleşmesi ve Gazze’de savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaların sekteye uğraması da dahil edildi.

Barış ancak iki devletli çözümle sağlanabilir

Bakanlar ortak açıklamada, kapsamlı planın Gazze’deki ağır insani koşulların ele alınması, herkes için güvenlik ve istikrarın sağlanması, yeniden imar ve toparlanma sürecinin önünün açılması ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme ve uluslararası hukuk temelinde devlet kurma hakkına dayalı adil ve kalıcı bir barışın tesis edilmesi için derhal ve eksiksiz uygulanması gerektiğini yineledi.

Bakanlar, adil, kalıcı ve kapsamlı bir barışın ancak iki devletli çözümün hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını vurguladı. Bu kapsamda, uluslararası hukuk ve ilgili Birleşmiş Milletler kararları doğrultusunda, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulması gerektiğini belirtti.

Filistin devletinin kurulmasını inkâr etmeye veya hayata geçirilmesini engellemeye yönelik herhangi bir girişimin, bölgenin tamamında barış, güvenlik ve istikrar ihtimalini doğrudan baltalayacağı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca “Barış Konseyi”nin rolünü sürdürmesinin önemine işaret ederek, bütün taraflara, yol haritasının uygulanması ve Trump’ın kapsamlı planının ikinci aşamasına geçilmesi yönündeki çabaları destekleme çağrısında bulundu.

Bakanlar, “Barış Konseyi”ni, ABD’nin etkin desteği ve katılımıyla, yetkileri çerçevesinde derhal ve somut adımlar atmaya çağırdı. Bu adımların, kapsamlı planın bütünlüğünün korunmasını ve herhangi bir tarafın planın uygulanmasını engellemesinin önüne geçmesini sağlaması gerektiği ifade edildi.


Şam ve Kabil: Süper güçler nasıl yenilir?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Şam ve Kabil: Süper güçler nasıl yenilir?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Afganistan'da zafer, süper gücün kovulması anlamına geliyordu. Suriye'de ise zafer tamamlanmadan önce süper güçle müzakereler başladı

Şam'ın Suriye'deki Rus askeri varlığını düzenlemek konusunda Moskova ile anlaştığını deklare etmesi ile Kabil'in ABD'nin Afganistan'dan çekilmesinin yıldönümünü kutlaması arasında nasıl bir bağlantı var?

25 yıl önce 11 Eylül saldırılarından birkaç hafta sonra, Amerika Birleşik Devletleri Afganistan'ı işgal etti, Taliban rejimini devirdi, el-Kaide'nin peşine düştü ve ardından 20 yıl boyunca hareketin iktidara geri dönmesini engelleyebilecek bir devlet, bir sistem ve bir ordu kurmaya çalıştı. 15 Ağustos 2021'de Taliban Kabil'e geri döndü, Washington tarafından desteklenen rejim çöktü, Cumhurbaşkanı Eşref Gani kaçtı ve Amerikalılar, ABD'nin yenilgisinin sembolü olarak kalan sahneler ile ülkeyi terk etti.

Ancak Afganistan'ın “imparatorluklar mezarlığı” olarak tarihi daha da geriye uzanıyor. 18. ve 19. yüzyıllarda İngilizleri, 1970'lerin sonlarında ise Sovyetleri yenmişti. 1979'da Kızıl Ordu Afganistan’a girdi ve ABD ile müttefikleri Afgan mücahitlerini destekledi. Yaklaşık on yıl sonra Sovyetler geri çekildi ve bu ezici yenilgi, Rusya'nın kızıl pelerinden çıkışının nedenlerinden biri oldu.

Büyük güçler değişti, ancak Afganistan aynı kaldı. Taliban beş yıl önce Kabil'e girdiğinde, zafer kutlamaları sınırlarıyla sınırlı kalmadı. Rusya ve Esed güçlerinin bombardımanı altında acı çeken Suriye'nin İdlib kentinde tatlılar dağıtıldı. Savaşçıları, Afganistan deneyimini zamanın bir silah olabileceğinin ve ne kadar uçağa, üsse ve müttefike sahip olursa olsun hiçbir süper gücün sonsuza dek kalamayacağının kanıtı olarak gördüler.

Yaklaşık üç yıl sonra, Aralık 2024'te Ahmed eş-Şara'nın güçleri Şam'a girdi, rejim devrildi ve Esed Moskova'ya kaçtı. 2015'te onu kurtarmak için Suriye'ye askeri müdahalede bulunan Rusya ise Afganistan deneyiminin acı hatıralarıyla karşı karşıya kaldı. Dokuz yıl boyunca uçak, üs, askeri ve siyasi destek sağladıktan sonra, Rusya'nın korumaya geldiği müttefik devrilmişti.

Şam, Vladimir Putin için Washington veya Sovyet Moskova için Kabil'in olduğu gibi, bir süper gücün büyük bir yenilgisinin sembolü haline gelebilirdi. Ancak olanlar farklıydı ve bu fark Şam'ın düşüşünden önce başladı. Şara'nın güçleri Halep'e girip ülkenin merkezinden başkentine doğru ilerlemeye başladığında, bir “Rus düğümü” ile karşılaştılar. Hmeymim üssünde, Ukrayna'daki savaş nedeniyle azalmış olsa da, tam gücünü kullanırsa saldırının seyrini değiştirebilecek bir hava kuvveti kalmıştı.

Şara, sadece Şam'a ulaşmak için askeri bir plan değil, aynı zamanda onu tarafsız hale getirmek amacıyla Moskova'ya ulaşmak için de siyasi bir plan tasarladı. Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, daha önce Mecelle'ye verdiği bir röportajda, Şara'nın talimatıyla, sanki Putin'in kendisiyle konuşuyormuş gibi, üst düzey bir Rus yetkiliyle bir kanal açtığını belirtmişti. Başkente doğru askeri olarak ilerleyen bir liderlik, Ruslar ile galip ve mağlup diliyle konuşabilirdi. Sonuçta, bu ülke 2015'te Esed'i kurtarmış, muhalif bölgeleri ve Şara güçlerini bombalamış ve 2016'nın sonunda Halep'in geri alınmasına katkıda bulunmuştu. Ancak bunun yerine, “Şami sözlüğüne” başvuruldu. Mesaj, Rusya'nın çıkarlarını Esed'e bağlamakta hata yaptığı ve çıkarlarını “yeni bir Suriye”ye bağlayarak koruyabileceğiydi. Ardından Şeybani'nin dile getirdiği kilit ifade geldi: “Beşşar rejiminin devrilişi, Rusya'nın Suriye'den çekilmesi anlamına gelmez.”

Taliban, ABD'nin Afganistan'dan çekilmesi için Washington ile müzakere etti. Şara ise, Şam'a giderken Suriye'den yenilgiyle geri çekilmek zorunda kalmasın diye Rusya ile müzakerelerde bulundu

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şam'a girmeden önce Şara, Esed'in yenilgisi ile Putin'in yenilgisi arasında, ilkinin Suriye'den kaçması ile ikincisinin çekilmesi arasında, zafer ile düşmanı aşağılama arasında, Esed'e kesin bir darbe indirmek ve Putin ile uçurumun kenarında bir oyun oynamak arasında ayrım yaptı. Sadece güçlerinin muhalefeti bombaladığı bir devletle değil, nükleer cephaneliğe, Güvenlik Konseyi'nde daimi bir koltuğa ve dünyanın birçok yerinde nüfuza sahip bir süper güçle uğraştığının farkındaydı. Bu nedenle amaç, Rusya'yı Esed döneminden çıkarmaktı, Suriye’den tamamen çıkmasa da olurdu. Ve varılan anlaşmalar pragmatikti; Rusya'nın şehirlere yönelik bombardımanlarının durması, Moskova’nın değişime karşı siyasi ve medya etkisini kullanmaktan kaçınması, gelecekteki ilişkiler için kanalların açılması ve Rus güçlerinin belirli yerlerden çekilmek istemeleri durumunda bunun kolaylaştırılması. Karşılığında, Rus üsleri hedef alınmadı ve Esed'in devrilmesi Rusya'yı aşağılamaya yönelik bir savaşa dönüşmedi.

Şara Şam'a girdi, ancak yol boyunca Rusya ile irtibatını koparmadı. Başkan olduktan sonra Putin'i iki kez ziyaret etti. Müzakereler Ağustos 2026'ya kadar devam etti ve askeri varlığı yeniden düzenleyen yeni bir anlaşmayla sonuçlandı. “Yeni Suriye”deki Rusya artık “Esed'in Rusyası” değil. Varlığı azaldı ve birçok ayrıcalığını kaybetti. Müzakereler, Kremlin'in “itibarını korumasına” olanak tanıyan bir anlaşmayla sonuçlandı.

Burada Kabil'e geri dönüyoruz. Taliban, Afganistan'dan aşağılanmış bir şekilde çekilmesi için ABD ile müzakere etti. Şam'a giderken Şara, yenilgiyle geri çekilmek zorunda kalmasın diye Rusya ile müzakerelerde bulundu. Afganistan'da, süper gücün Bagram Hava Üssü'nden çekilmesi zaferin tanımının bir parçasıydı. Ancak Suriye'de rejim, zaferinin tamamlanmasını Hmeymim'den son Rus askerinin ayrılmasına bağlı görmedi. Amaç Esed'i devirmekti, Rusya'yı düşman listesine eklemek değil.

Şara, Esed'i yendi, ancak zaferinin Putin için bir yenilgiye dönüşmesini engellemeye çalıştı. Kabil'de zafer, süper gücün kovulması anlamına geliyordu. Şam'da ise zafer tamamlanmadan önce bile süper güçle müzakereler başladı

Bir başka paradoks daha var: Beş yıl önce İdlib, Kabil'e bakıyordu. Bugün ise Kabil, Şam'a bakıyor. 2021'de İdlib'in savaşçıları, İslamcı bir hareketin zafere kadar nasıl direnebileceğini Taliban'dan öğrenmek istiyordu. 2026'da bazı Taliban liderleri, askeri bir zafer elde eden İslamcı bir hareketin, izolasyondan kurtulup dünyayla etkileşime giren bir devlete nasıl dönüşebileceğini öğrenmek için Şara'ya bakıyor.

Beş yıl sonra, Taliban halen izolasyondan muzdaripken, Şam farklı bir yol izledi. Şara, İdlib'den başkente, bir fraksiyonu yönetmekten bir devleti yönetmeye, bir mağaradan bir saraya geçti. İdlib'de mümkün olan ile Şam'ın ihtiyaç duydukları, Esed ile düşmanlıkla Çar ile ilişkiyi, zafer ile intikamı ayırmaya çalıştı. İdlib mağaralarından Birleşmiş Milletler platformlarına ve başkanlık saraylarına geçti.

Her iki öykü de büyük güçler için bir ders niteliğinde. Sovyetler Birliği Afganistan'dan çekildi, ardından ABD de çekildi. Rusya, müttefikini ve birincil pozisyonunu kaybetti, ama Suriye'yi ve stratejik coğrafi konumunu kaybetmemeye çalıştı.

Kabil'de zafer, süper gücün kovulması anlamına geliyordu. Şam'da ise zafer tamamlanmadan önce bile süper güçle müzakereler başladı. ABD'nin Asya'daki platformu Bagram'dan, Rusya'nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya köprüsü Hmeymim'e, büyük güçlerin yenilgiye uğramasının öyküsü işte budur.