Şarku’l Avsat, ABD ve Rusya arasında son yıllarda kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerin detaylarını yayınlıyor: Viyana’da Moskova-Washington arasındaki “gizli iletişim kanalı”, askeri uzlaşılar ve siyasi hayal kırıklıkları

Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)
Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)
TT

Şarku’l Avsat, ABD ve Rusya arasında son yıllarda kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerin detaylarını yayınlıyor: Viyana’da Moskova-Washington arasındaki “gizli iletişim kanalı”, askeri uzlaşılar ve siyasi hayal kırıklıkları

Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)
Eski ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran 2019'da Japonya'nın Osaka kentinde G20 Zirvesi'nin oturum aralarında bir araya gelmişlerdi (Getty)

Rusya ordusu ile ABD savaş uçaklarının 26 Şubat'ta Suriye-Irak sınırındaki ‘İran üslerini’ bombalandıklarının duyurulmasının arasında 4 veya 5 dakikalık bir süre vardı. ABD’nin Rusya ile arasındaki bu süre önceden daha uzundu. Bu süre, Nisan 2017 veya 2018 yıllarında ‘Suriye üslerinin’ bombalanması öncesinde saatleri bulabiliyordu.
Rusya şuan, askeri yetkilileri ve diplomatları ile bu ‘Suriye unsurunu’ değerlendirirken Washington, ABD’nin Rus muhalif siyasetçi Aleksey Navalni davasıyla ilgili ‘yaptırımlar paketine’ ek olarak resmi eleştirilerine devam ediyor. ABD Başkanı Joe Biden, yönetimi sırasında Moskova ile Washington arasındaki ilişkilerde yeni bir sayfa açıldığını, “ABD, özellikle Çin'in artan hırslarıyla ve Rusya'nın demokrasimizi zayıflatma arzusuyla tiranlığın ilerlemesi karşısında var olmalıdır” sözleriyle ifade etmişti. Biden sözlerine ayrıca, “Başkan (Vladimir) Putin'e, açıkça ve selefimden çok farklı bir şekilde, ABD'nin Rusya'nın saldırgan eylemlerine maruz kaldığı zamanın bittiğini söyledim” ifadelerini eklemişti.
Biden, bu sözlerle, eski ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin liderliğinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Hillary Clinton, John Kerry'den Rex Tillerson ve Mike Pompeo'ya ABD’nin eski dışişleri bakanları arasında kapsamlı resmi toplantıların yapıldığı önceki yıllara atıfta bulunuyordu. İki taraf arasında özellikle 2019 ve 2020 yıllarında ve öncesinde, başta Rusya Dışişleri Bakanı’nın Suriye dosyasından sorumlu eski yardımcısı Büyükelçi Sergey Verşinin ile Trump döneminin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey arasında ve askeri yetkililer arasında olmak üzere Suriye konulu ‘Viyana Yolu’ adlı görüşmeler ve ‘ilan edilmemiş müzakereler’ yapıldı. Bunların yanı sıra geçtiğimiz yıllarda yetkililer, askerler, eski diplomatlar ve her iki taraftan uzmanlar arasındaki ‘ikinci yol’ görüşmeleri gerçekleşti.
İki taraf arasındaki ilişkiler, Biden’ın ABD yönetimini devralmasıyla çetin bir sınava girerken Şarku’l Avsat bugün ABD ve Rusya arasında son yıllarda resmi ve gayri resmi olarak yapılan görüşmelerin bir özetini yayınlıyor:
ABD’nin dış politikasına, eski Başkan Barack Obama döneminden beri ‘Irak düğümü’ yön veriyor. ABD, Irak’a ‘delinmiş uluslararası kitle imha silahları şemsiyesi’ altında müdahale etti. Domino etkisi yaratamayan, sorunları ve trajedileriyle başına taç ettiği Irak'ta ve Ortadoğu'da demokrasiyi yayma macerasına atıldı. Washington, Libya'ya müdahale ettiğinde Batılı müttefikleri, ABD’nin yarasını sarmadılar. Bu iki deneyim, ABD’nin Suriye'deki adımlarını gölgeleyen ‘iki düğümdü’. Buna bir de Obama ekibinin, İran'ın bölgesel yayılmacılığını ele almadan nükleer dosyasına ilişkin ‘takıntısını’ da ekleyebiliriz. Başkan Barack Obama, Ağustos 2013'teki Doğu Guta’da gerçekleşen iki katliamdan sonra güç kullanmakta ve güvenli bir bölge kurma tekliflerini kabul etmekte tereddüt etti. Putin, Obama’ya ‘kimyasal silahların kullanılmasının’ ardından teklifi gümüş tepside sundu ve iki ülke, Eylül 2013'te kimyasal programla ilgili bir anlaşmaya vardı.
Bu gelişme öncesinde, Lavrov, Clinton ve diğerleri Haziran 2012'de ‘Cenevre Bildirisi’ni hazırladılar ve ‘geçici bir yürütme organı’ oluşturulmasını sağladılar, ancak yorumu konusunda aralarında pürüz çıktı.  Mayıs 2013'te Lavrov ve Kerry, Cenevre Bildirisi’ni uygulamak için siyasi süreci hızlandırmayı kabul ettiler ve Eylül 2012'de Kofi Annan'ın yerine Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilciliğine atanan Lakhdar Brahimi’yi 2014 yılının başlarında Montrö'de uluslararası ‘Cenevre 1’ konferansını düzenlemekle görevlendirdiler.
Eylül 2013'te Lavrov ve Kerry arasında kimyasal silahların imha edilmesi bir için anlaşmaya varıldı. Anlaşmayı uygulama programı, Şam'ın 2014 ortalarındaki bakanlık seçimi tarihlerine uyuyordu.  Anlaşma daha sonra Cenevre Bildirgesi’ni yasallaştıran BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2118 sayılı uluslararası kararına çevrildi. Anlaşma, DEAŞ’ın Suriye’deki kontrol ettiği alanların artması ve Ürdün ile Türkiye'deki Suriyeli muhalifleri silahlandırmak için bölgesel destekli gizli bir ABD programının hayata geçirilmesiyle Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) geri çekilmesi gibi birçok konuda adeta bir dönüm noktası oldu. 2015 baharında ağır darbe alan rejim güçlerine İran’ın desteği de yardımcı olamadı ve rejim İdlib ve Dera kırsalını kaybetti. Rejimin kontrol ettiği bölgeler, Suriye'nin yaklaşık yüzde 15'i ile sınırlı kaldı.
2015 ortalarında, rejimi desteklemek için tüm yeteneklerini ortaya koyan İran, Putin'in ‘avına’ saldırmak için uygun anı beklediği bir dönemde Rus ordusuna başvurdu. Olan oldu ve Rusya, Eylül 2015'te Suriye’ye müdahale etti. Rusya artık Suriye'ye ve Ortadoğu’nun anahtarına sahipti. Bundan sonra Rusya, siyasi sürecin ‘münhasır temsilcisi’ oldu. Bu durum, çatışmaya dahil olan tüm ülkelerin katılımıyla ‘Viyana Siyasi Süreci’ başlatılarak, Suriye için Uluslararası Destek Grubu (ISSG) belirginleşmesini sağladı. 2015 yılı sonunda BMGK’nın 2254 sayılı karar taslağına ulaşıldı. Rusya karar taslağında bir dizi ‘aksaklık’ ve ‘çatlak’ buldu. Bunlardan bazıları, siyasi sürecin, BM’nin eski Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura tarafından desteklenen bir ‘paket formül’ sayesinde ‘geçiş organından yönetişime’ taşınması, Suriye muhalefetinin ‘müzakere organı’ olarak kalmayıp temsil çerçevesinin Kahire ve Moskova platformlarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi ve terörist grupların belirlenmesine rağmen ‘ılımlı muhalefete’ karşı geniş çaplı askeri operasyonların yapılmasının temelini oluşturan ‘terörle mücadele’ unsurlarının getirilmesiydi.
Suriye, bombardımanlar, yerinden edilmeler ve iltica etmelerle yorgun düşmüş vaziyette 2016 yılına ulaştığında Kerry halen Lavrov ile ‘uzlaşılara’ varmakla meşguldü. Görüşme maratonunu ardından ateşkes anlaşmasına vardılar. Ateşkes anlaşması, Cenevre'deki barış müzakerelerinin başlatılmasına paralel olarak kuşatma altındaki Doğu Halep'e yardım ulaştırılması, ateşkes için Amerikan ve Rus orduları arasında ‘ortak uygulama odası’ oluşturulması, Heyet Tahrir'uş Şam’ın (HTŞ/eski adıyla Nusra Cephesi) hedef alınması için harita ve istihbarat bilgisi alışverişi yapılması, DEAŞ'a karşı mücadelenin koordine edilmesi ve Suriye’nin savaş uçaklarının üslerinde kalması dahil olmak üzere birçok çetrefilli dosyayı kapsıyordu. Ancak anlaşmanın uygulamaya koyulamamasındaki en önemli faktör, bir izleme mekanizmasının olmamasıydı. Zaman geçti. Bombardımanlar ve çatışmalar devam etti. 2016 yılının sonuna gelindiğinde yaşanan en belirgin uzlaşı Moskova-Ankara arasındaydı. Rusya, Türkiye'nin Suriye'nin kuzey cephelerine girmesi ve Fırat Kalkanı’nı oluşturması karşılığında Doğu Halep'ten vazgeçti.
Şam'ın Halep'i geri alması, Suriye savaşındaki bir başka dönüm noktası oldu. Moskova, Ankara ve Tahran ilerleme kaydetti. Bu durum, 2017 yılının başında Doğu Guta, Humus kırsalı, İdlib ve çevresi ile Dera ve çevresinde olmak üzere dört adet ‘gerginliği azaltma’ alanını oluşturan üç ‘garantör’ ülke arasında Astana sürecinin başlamasıyla açıkça görülüyordu. Astana süreci, kuşatma ve bombardıman altında inleyen muhaliflerin kontrolü altındaki bölgelerin büyük bölümünü geri kazanmak için bir manevra sağladı. Rusya'nın siyasi ve insani kılıfla izlediği askeri yol, uluslararası sponsorlukla desteklenen ve yüksek siyasi prestije sahip olan Cenevre sürecini gölgede bıraktı.

Çatışmanın engellenmesi
Öte yandan ABD, iki bölgeye odaklandı. Bunlar biri, Uluslararası Koalisyon’un DEAŞ'a karşı mücadele operasyonlarının gerçekleştiği Fırat’ın doğusu, diğeri ise İsrail ve Ürdün’e yakın olan Suriye’nin güneybatısıydı. Washington her ‘hastalığa’ bir tedavi uyguladı. Geçtiğimiz yıllarda dışişleri bakanları arasında ikili veya toplu olarak yapılan basına açık toplantıların yanı sıra iki taraf arasında (ABD-Rusya) çoğunlukla Viyana olmak üzere (bazıları Cenevre ve New York'ta), daha önce açıklanmayan görüşmeler yapıldı. İki taraf arasında Suriye dosyasında gerçekleşen büyük anlaşmaların çıkış noktası, bu görüşmelerdi. Bu görüşmeler sonucunda 2017'nin ortalarında, doğusunun ABD’nin liderlik ettiği DEAŞ ile Mücadele Uluslararası Koalisyonu’na (DMUK) batısının ise Rusya ve müttefiklerine ayrıldığı Fırat Nehri'nin iki taraf arasındaki temas hattı olarak kabul edildiği, ‘sürtüşmeleri önleme’ amacıyla askeri bir uzlaşıya varıldı. Böylece iki ülkenin savaş uçakları arasında Suriye'deki faaliyetleri sırasında herhangi bir sürtüşme olmasını önlemek amacıyla bilgi ve veri alışverişi yapılmasını sağlayacak askeri bir iletişim hattı kuruldu. Elbette bu gelişme, ABD’de Rus ordusuyla iş birliğini yasaklayan yasal bir engelin aşılmasının ardından gerçekleşebildi.
Temmuz 2017'ye gelindiğinde Trump ve Putin, Suriye hükümet güçleri ile muhalif güçleri arasında bir ateşkes anlaşması yapıldığını duyurdu. Anlaşmanın imzalanmasından önce Trump, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) Suriyeli muhalif güçleri finanse etme çabalarını tamamen durdurmuştu. Bu da Rusya’nın Suriye meselelerinde üstünlüğü korumasına izin veren üstü örtülü bir anlaşma çerçevesinde olmuştu.
ABD güçleri, Mayıs 2017’de et-Tanf Üssü’ndeki ‘İran destekli grupları’ bombaladı. Şubat 2018'de ise Suriye'nin doğusunda, Rus güvenlik şirketi Wagner'e bağlı paralı askerleri bombaladı. İki taraf arasında ‘sürtüşmeyi engelleme’ anlaşması çerçevesinde sorunların artmasını önlemek için askeri istihbarat paylaşımı yapılıyordu. Tıpkı ABD'nin geçtiğimiz 26 Şubat’ta Elbukemal yakınlarında ‘İran destekli grupları’ hedef aldığı son bombardımanda olduğu gibi. Genellikle Viyana'daki müzakere turları sırasında bombardımanlar ve sahadaki gerilimlerle karşılıklı mesajlar verilip alındı.
Diğer yandan 2018 yılı ortalarında ‘Güney Suriye Anlaşması’ yapıldı ve iki taraf arasındaki ‘Viyana Süreci’ doğdu. Güney Suriye Anlaşması, BM Ateşkes Gözlemci Gücü'nün (UNDOF) Golan Tepeleri’nde görevine devam etmesi karşılığında, İran destekli milislerin güneyden uzaklaştırılmasını ve rejim güçlerinin, Dera ve Kuneytire kırsalının kontrol etmesini öngörüyordu. Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, Eylül 2018’de yapılan anlaşmaların ayrıntılarını açıkladı. Konaşenkov açıklamasında, “Tüm İran yanlısı güçler ve onlara ait ağır silahlar, Suriye'nin doğusunda İsrail için güvenli bir mesafeye Golan Tepeleri'nden 140 kilometre geriye çekildi” dedi. Konaşenkov, söz konusu bölgeden bin 50 asker, 24 roketatar ve taktik füze sistemlerinin yanı sıra 145 silahın geri çekildiğini de sözlerine ekledi. Aynı şekilde UNDOF, düzenlemelerin 2011 öncesine dönüşünün bir göstergesi olarak  2 Ağustos'ta 2012'den beri ilk kez, 1974'te anlaşmaya varılan ateşkes hattına ulaşan Rus subaylar eşliğinde bir devriye gezdi.
Dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Satterfield, ABD'nin DMUK Özel Temsilcisi Brett McGurk ve ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi Michael Ratney, Rus mevkidaşlarıyla katıldıkları Viyana Süreci görüşmelerinde, Güney Suriye Anlaşması uyarınca et-Tanf Üssü’nü ‘dağıtma’ kararı aldı.  Ancak kısa süre sonra İsrail'in baskısı nedeniyle karardan vazgeçildi. Böylece çekilmenin, et-Tanf Üssü’nü içermediği anlaşıldı.
Trump’ın, Ekim 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ile Rasulayn arasında bir operasyon başlatmasına yeşil ışık yakan Türkiye ile Suriye sınırındaki Amerikan güçlerinin geri çekilmesi kararından sonra Fırat'ın doğusundaki askeri konuşlandırmada büyük değişiklikler oldu. Rusya, Türkiye ve Suriye rejimi bölgede asker konuşlandırdı. ABD ve Rusya’ya ait tanklar ve askeri araçlar arasında askeri bir kovuşturmadan daha fazlası vardı ve bu mesele, liderler arasındaki iletişimin yanı sıra taraflar arasında birçok askeri uzlaşının yapılmasını gerektiriyordu. Ayrıca, ABD’nin petrol alanlarını korumayı ve Rus güçlerinin ‘tacizinden’ kaçınmayı amaçlayan ‘Bradley’ mekanizmaları dahil olmak üzere yeni mühimmat konuşlandırması gerekti. Aralık 2019'un ikinci yarısında, İsviçre'nin Bern kentinde, Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Valeriy Gerasimov ile ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley arasında ‘Suriye'deki askeri operasyonların uygulanması sırasında askeri güçleri arasındaki sürtüşmeleri engellemek’ için bir toplantı yapıldı.

“Suriye bataklığı”
Jeffrey ve yardımcısı Joel Rayburn, Brett McGurk’un görevini devraldıktan sonra ABD’nin Suriye'ye yaklaşımında bir değişiklik oldu ve Viyana’da duyurusu yapılmayan resmi müzakerelere yeniden başlandı. ABD tarafı görüşmelere McGurk'ün izlediği yolda devam etti, ancak buna siyasi ve insani dosyalar hakkında konuşulması ve ‘adım adım’ yaklaşımını ya da ‘çoktan çok azdan az gider’ yaklaşımını sunma girişimi de dahil olmak üzere bir takım eklemeler yaptı. Jeffrey ve Verşinin arasında 2019 yazında Viyana'da gerçekleşen oturumlardan birinde, Amerikalılar ilk kez bazı karşılıklı adımlar atılması için yazılı belgeler ve teklifler sundular. Bunlar arasında sınır ötesi insani yardımların yapılabilmesi amacıyla uluslararası bir kararın kabul edilmesi, siyasi sürecin etkinleştirilmesi, Suriye Anayasa Komisyonu’nun oluşturulması, çalışmalarının başlaması ve çalışma ilkeleri üzerinde anlaşma sağlanması gibi talepler karşılığında yaptırımların dondurulması, rejimin kontrolü altındaki bölgelere yardım sağlanması, bir bildiri yayınlanması, Suriye'deki mayın temizleme çalışmalarının finanse edilmesi ve Ürdün'ün güney Suriye'ye elektrik sağlamaya ikna edilmesi yer aldı. ABD tarafı ayrıca 2018 yılı ortalarına uzanan, İran'ın Golan Tepeleri ve Ürdün sınır hattından en az 85 kilometre geriye çekilmesini öngören ve Lavrov ile Kerry arasında Eylül 2013'te imzalanan kimyasal silahsızlanma anlaşmasına bağlılığı garanti eden Güney Suriye Anlaşması’nın uygulanmasını şart koştu. ABD’nin sunduğu belgeler ve teklifler, Haziran 2019'da Japonya'da gerçekleşen G20 Liderler Zirvesi’nin oturum aralarında yapılan Putin-Trump zirvesine zemin hazırladı. Fakat bu çabalar, her iki taraf için de bir hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Suriye’de kötüleşen ekonomik durum ve 2020 başlarında İdlib Ateşkesi’ne yönelik ihlaller nedeniyle Viyana Süreci 2019'un sonlarında askıya alındı. Ruslar, Viyana Süreci’ni sürdürme niyetinde olduklarını gösterdiler. Jeffrey ile Verşinin arasında geçtiğimiz yılın Temmuz ayında Viyana'da, Ağustos ayında ise Cenevre'de iki görüşme gerçekleşti. (Verşinin, yeni tip koronavirüse (Kovid-19) yakalandığı için ikinci tura katılmazken onu Putin’in Ortadoğu ve Afrika Özel Temsilcisi ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov temsil etti.) Rusya’nın süreci devam ettirmeye yönelik ilgisi, Lavrov’un 2019 sonunda Washington'a yaptığı ziyaretin sonuçlarına ilişkin Moskova'nın duyduğu hayal kırıklığından da kaynaklanıyordu. Hayal kırıklığının nedeni ise Lavrov’un, ‘Sezar (Caesar) Yasası’nın yürürlüğe girmesini ve Washington’ın Şam'a yönelik ‘azami tecrit’ uygulamasını dondurmayı başaramamasıydı.
Temmuz ayında yapılan görüşmede, Rusya tarafı ekonomik krizin derinliğine ve siyasi durumu ele almaya’ ikna olsa da Sezar Yasası’nın Haziran ayında yürürlüğe girmesine ve Washington'ın Moskova'nın birkaç Arap ve Avrupa ülkesini Şam'la ‘normalleşmeye’ ve uyguladıkları yaptırımları durdurmaya ikna etme girişimlerini engellemesine canının sıkıldığı belliydi. Bunun yanı sıra taraflar arasında Suriye Anayasa Komisyonu’nun çalışmalarının sonuçlarıyla ilgili fikir ayrılığı vardı.
Rusya heyetine göre İdlib Ateşkesi, Şam’ın İdlib’de herhangi bir kapsamlı askeri operasyon gerçekleştirmesine gerek kalmadan Türkiye’nin Astana Süreci’ndeki iş birliği sayesinde gerçekleşti. Bu da Moskova’nın, Ankara ile olan iş birliğine güvendiğini gösteriyordu. Suriye’deki diğer askeri varlıkların ‘yasadışı’ olduğu söyleminde, Kürt ‘ayrılıkçılara’ yönelik ikazlarda ve Suriye'nin birliğine yönelik endişede bir artış söz konusuydu.
Siyaset arenasında ise Amerikalılar, geçtiğimiz Ağustos ayında, Suriye Anayasa Komisyonu'nun yıllarca çalışmaya devam edebileceğini ve sonuçlara ulaşması için herhangi bir zaman çizelgesi olmadığına dikkati çekerek Moskova'nın adım adım yaklaşımını reddettiğini söylediler. Öte yandan 2020 yazında 2021 yılı ortalarında Suriye’de başkanlık seçimi yapılmasının planlandığı duyuruldu. Ruslara göre Arap ve Avrupa ülkelerinin Suriye ile yeniden normalleşmesi, seçim sonuçlarının ve ‘Esed’in meşruiyetinin’ tanınması için bulunmaz bir fırsat. Buna ek olarak yeni başkanlık seçiminin, Suriye’nin mevcut 2012 Anayasası’na göre yapılması planlanıyor. Ayrıca başkanlık seçiminin, Anayasa Komisyonu'nun Cenevre'deki çalışmaları ve BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasıyla hiçbir ilgisi olmadığını belirtmekte fayda var.
Buna karşın ABD, Rusya ve İran'ı ‘caydırmak’ amacıyla Fırat'ın doğusundaki askeri varlığın güçlendirilmesi, Kürtler için ‘iç evi düzenleme" girişimleri ve DMUK’un görevine devam etmesi,  Şam'a uygulanan tecridi ve krizi artıran Sezar Yasası kapsamında yeni yaptırımların uygulanması, Şam ile siyasi normalleşmenin önlenmesi ve Suriye'nin yeniden yapılanmasına katılımın engellenmesi gibi adımlarla kendi gündemine göre hareket etmeye devam ediyor. Bir yandan da İsrail’in Suriye’de düzenlediği bombardımanlar sürüyor. ABD, bu ‘araçlarla’ Rusya'yı kendi tarafına çekebilme ihtimali üzerine bahse giriyor. ABD’nin ekibinin, özellikle de Jeffrey'nin aklında, İran’ın 1980-1988 yılları arasında Irak’la arasındaki savaşta ve Sovyetler Birliği'nin (Rusya) Afganistan'da boğulma deneyimini tekrar etmesi olasılığı var. Amerikalılar, az sayıda asker kaybederek, para ve insan gücü harcayarak, İran ve Rusya'ya karşı ve Suriye’de siyasi olarak stratejik sonuçlar elde edebiliyorlar. Bu da Rusya’yı iki seçenekle karşı karşıya bırakıyor. Ya yıkılmış, dışlanmış, kuşatılmış ve izole edilmiş bir ülkeye sahip olacak ya da ABD ile bir takım jeopolitik tavizler vermesini gerektiren ve iç krize bir çözüm içeren bir anlaşmaya varacak.
Geçtiğimiz yılın sonlarında, ABD başkanlık seçimi öncesinde Viyana Süreci görüşmelerini gerçekleştirmek için yeterli zaman kalmamıştı. Seçim sonrası ise Trump ve Suriye dosyasıyla ilgilenen ekibi saf dışı kaldı. Biden ve ekibi ise Suriye politikasının gözden geçirildiği ve Rusya ile gerilimin yaşandığı bir zamanda göreve geldi. Suriye, yeni ABD yönetimi için henüz bir öncelik değil ve Suriye dosyasıyla ilgili yeni bir temsilci atanmadı.
ABD, açık bir şekilde DEAŞ'a odaklanıyor ve DEAŞ hücrelerini avlıyor. Bu arada Obama yönetiminde görev yapan bazı isimler Biden yönetimiyle sahaya geri döndüler. Bu isimlerden bazıları, Obama'nın yıllarındaki ‘hayal kırıklıklarını’ ve ‘alınan dersleri’ hatırlatırken bazıları ise Rusya tarafına ABD, Suriye ve dünyadaki ‘acılarını’ hatırlatıyorlar.
Obama yönetiminde görevli olan McGurk, Biden yönetiminde kilit bir pozisyonla geri döndü ve Suriye politikasının gözden geçirilmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bu da DEAŞ’la mücadele, göç, kimyasal silahlar, İsrail'in endişeleri, İran'ın nüfuzunu azaltma ve insani yardımlar sağlama gibi yalnızca ABD’nin çıkarlarına odaklanma ile BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanması, hesap verebilirlik meselesinin gündeme getirilmesi ve Suriye krizinin nedenlerinin ele alınması gibi siyasi sürece odaklanma arasında büyük bir soruyu gündeme getiriyor.
Biden yönetiminin Suriye dosyasıyla ilgilenen ekibi, 2018 yılında dosyayı terk ettiğinde, Şam ve Moskova'da ‘tam bir askeri zafer’, tüm ülke üzerindeki kontrolün yeniden sağlanması, siyasi normalleşme, Arap ve Avrupa ülkelerinden para akışı ve yeniden yapılanma konuşuluyordu. Şimdi ise Suriye’ye ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail olmak üzere beş ülkenin ordularının olduğu ve üç nüfuz alanına bölünen bir ülke olarak geri döndüler. Ülke aynı zamanda Avrupa ve ABD’nin uyguladığı yaptırımlar ve Sezar Yasası nedeniyle ekonomik bir çöküş yaşıyor.

ABD’nin teklifleri ve Rusya’nın belirsizliği
Rusya ile ABD arasında 2019 ve 2020 yıllarında Viyana'da çok sayıda duyurusu yapılmayan müzakere oturumu yapıldı. Bu oturumlara ABD tarafı adına Jeffrey Rusya tarafı adına ise Verşinin katıldı. Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında Viyana’da ve Ağustos ayında Cenevre'de (Verşinin, Kovid-19’a yakalanması nedeniyle sonuncuyu kaçırdı) yapılan son iki oturumun belki de en belirgin özelliği açıklama yapılmadan gerçekleşmeleriydi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Tel Abyad ile Rasulayn arasındaki bölgeye askeri operasyon başlatmasına ‘yakılan bir yeşil ışık’ olarak yorumladığı eski ABD Başkanı Donald Trump'ın Ekim ayında Suriye'nin kuzeydoğusundaki Amerikan askerlerinin bir kısmından çekilme kararı, özellikle Rusya, Türkiye ve Suriye rejim güçlerinin Fırat'ın doğusuna girişiyle asker konuşlandırma haritasında büyük bir değişikliğe yol açtı. Bu durum, ABD’nin Fırat’ın doğusundaki müttefiki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) payının düşürülmesinin ardından taraflar arasında sahada bir uzlaşıya varılmasını gerektirdi. ABD ve Rusya arasında, yıl sonunda, Viyana'da kapalı kapılar ardında bir toplantı gerçekleşti. Toplantı,  Aralık 2019’da Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Gerasimov ile ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Milley arasında ‘Suriye'de askeri operasyonların uygulanması sırasında ülkeleri arasında olası sürtüşmeleri engellemek’ için İsviçre'nin Bern kentinde yapılan görüşmenin önünü açtı.
Askeri, siyasi, güvenlik yetkilileri ve diplomatlar arasında yıllar önce başlayan bu görüşmelerde operasyonel, siyasi ve askeri konular ele alındı. ABD tarafı sık sık teklifler, fikirler ve makaleler sundu. Bunların başında 2019 ilkbaharında Jeffrey tarafından sunulan bildiri geliyor. Bildiri, Haziran 2019'da Japonya'da düzenlenen G20 Liderler Zirvesi oturum aralarında bir araya gelen Trump-Putin görüşmesine hazırlık olarak ABD’nin taleplerinin ve Moskova'ya yönelik ‘cazip tekliflerinin’ net bir haritasını içeriyordu.
Peki, ABD, Rusya’dan ne talep ediyor? ABD, özellikle İran ve 2011'den sonra Suriye'ye giren Rusya’ya dışındaki tüm güçlerin Suriye topraklarından çıkmasını, kitle imha silahlarının, özellikle ‘kimyasal silahların’ ortadan kaldırılmasını, DEAŞ ile mücadelenin sürmesini, BMGK’nın 2254 sayılı karar uyarınca siyasi sürecin ilerletilmesini, Suriye Anayasa Komitesi çalışmalarının etkinleştirilmesini, Suriye genelinde kapsamlı bir ateşkesin ilan edilmesini, mültecilerin ücretsiz, onurlu ve güvenli bir şekilde geri dönmeleri için gerekli düzenlemelerin yapılmasını ve tutukluların serbest bırakılmasını istiyor.
Peki, karşılında ne öneriyor? Yaptırımlardan muaf tutmayı, yaptırımları askıya almayı, Şam ile normalleşmeye yönelik kısıtlamaları kaldırmayı, yeniden yapılanma için fon sağlamayı, Suriye'ye Ürdün'den elektrik temin etmeyi, Suriye hükümetinin kontrolündeki bölgelere insani yardım götürmeyi ve mayın temizleme faaliyetlerini finanse etmeyi ve ayrıca, ABD’deki büyük şüphelere ve yasal kısıtlamalara rağmen, Sovyetler Birliği'nin varisi (Rusya) ile herhangi bir iş birliği için iki ordu arasındaki iş birliğini genişletme imkanı sunuyor.
İlginç olan fikirlerin, karşılıklı uygulama adımlarını ve zaman çizelgelerini içerecek şekilde detaylandırılmasıydı. Buna karşın Rusya, belirsiz sinyaller içeren açıklamalar yapmakla yetindi.

Suriye ve ‘yeni dünya’ için Rus modeli: Nüfuz alanları
Rusya ile ABD arasındaki resmi müzakerelere paralel olarak iki taraf arasında Kremlin'e yakın isimlerin yanı sıra savunma ve dışişleri bakanlıklarından yetkililer ile ABD’li mevkidaşları arasında ‘ikinci süreç’ oturumları yapılıyordu. Bu görüşmeler arasında, Cenevre Güvenlik Politikası Merkezi’nin (GCSP) girişimi de vardı. Ekim 2018'de başlayan müzakerelerdeki çalışmaların bir özeti GCSP’de misafir araştırmacı olarak görev yapan Mona Yacoubian tarafından birkaç gün önce yayınlandı.

Mona Yacoubian yayınladığı özette şunları belirtti:
“Daha iyi seçeneklerin olmamasıyla birlikte Rusya'nın Suriye'de oyun sonu modeli olarak ‘nüfus alanları’ modelini takip ettiği görülüyor. Bu, rekabet halindeki yabancı güçlerin vesayeti altında Suriye’nin bölgesel nüfuz alanlarına bölünmesini gerektiren bir modeldir. Moskova, batı bölgesini, Türkiye kuzeyini ve ABD doğusunu kontrol edecek. Rusya bunu gönülsüz yapacak. Rusya’nın ülkedeki nüfuzunun daha gizli olduğu göz önüne alındığında, İran, belirli bir bölgesel nüfuz alanı üzerinde kontrol sağlayamayacaktır. Fakat yine de Tahran ve vekilleri, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin kontrolündeki stratejik alanlarda nüfuzlarını göstereceklerdir. Esed rejimine yönelik uluslararası eleştiriler, Suriye anlaşmazlığının karmaşıklığı ve Şam ekonomisinin felaketle sonuçlanan çöküşünün yanı sıra Rusya'nın iç meseleleri ve özellikle de sarsılan ekonomisi, bu modeli benimsemesinin bir seçimden çok bir zorunluluk olduğunu ve oyun sonu stratejisinin büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığını gösteriyor.”
Yacoubian'a göre, Suriye'deki nüfuz alanları, Moskova için Ortadoğu'ya ve belki daha da ötesine yönelik geniş kapsamlı bir yaklaşıma dair bir model oluşturuyor. Rusya'nın Suriye'ye müdahalesinin detaylarının başka herhangi bir yerde tekrarlanması ihtimal dahilinde olmasa da, oyun sonu stratejisinin unsurları, 21’inci yüzyılın giderek karmaşıklaşan dünyasında Moskova'nın dış politikası için bir model oluşturabilir. Bazı Rus analistler, Suriye'yi ‘Rusya'nın Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonraki ilk başarısı’ olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca bunu, ABD liderliğindeki uluslararası düzenin aşınmasıyla karakterize edilen çok kutuplu ‘post-Batı’ (Batı sonrası) bir dünya için bir test örneği olarak görüyorlar. Öte yandan Rusya'nın nüfuz alanları stratejisi, Moskova'nın diğer bölgesel güçlerle (örneğin, Türkiye ve İran) baskın bir rol üstlendiği ve ABD'nin nüfuzunun önemli ölçüde azaldığı bir post-Batı vizyonunun hayata geçirilmesini hedefliyor.

O halde Rusya neden ‘Suriye'nin tüm toprakları üzerinde egemen olduğunu’ söylüyor? Yacoubian bu soruya şu cevabı veriyor:
“Bu, hem Suriye’ye müdahale etmek için bir bahaneydi, hem de Suriye rejiminin tüm topraklar üzerindeki kontrolünü yeniden kazanma söylemini pohpohlamaktı.”
2016 yılından bu yana her yıl Ortadoğu Enstitüsü (MEI, Middle East Institute) ile Askeri Savunma İşleri Üniversitesi'ndeki Ortadoğu ve Güney Asya Merkezi tarafından düzenlenen Rus-Amerikan diyalogunun koordinatörlüğünü yapan Randa Slim, ikinci süreçteki müzakerelerin amacının, Suriye'de ademimerkeziyet (merkezin yokluğu) modelinin geliştirilmesi üzerine tartışmalarla gerilimi azaltma, Suriye'nin kuzeydoğusunda ‘güvenlik düzenlemeleri’ sağlama, terörle mücadele ve  iki taraf arasında iş birliği için mekanizmalar önermeye yönelik resmi müzakerelere ayak uydurmak olduğunu düşünüyor. Slim’e göre Ruslar müzakereleri ‘arka planda’ sürdürmek istiyorlar, ancak buna karşın Suriye’de önümüzdeki Mayıs ayının sonunda yapılması planlanan başkanlık seçimi öncesinde Biden ile özellikle siyasi alanda yeni iş birliği yollarını deneme niyetinde değiller.



Başkan Trump'ın medya yasağına mahkeme engeli

Beyaz Saray’daki CNN platformu... (Reuters)
Beyaz Saray’daki CNN platformu... (Reuters)
TT

Başkan Trump'ın medya yasağına mahkeme engeli

Beyaz Saray’daki CNN platformu... (Reuters)
Beyaz Saray’daki CNN platformu... (Reuters)

ABD'de bir federal mahkeme, Başkan Donald Trump'ın üç medya kuruluşuna yönelik yasağını geçici olarak durdurdu.

Mahkeme; CNN, MS NOW ile Politico'nun Beyaz Saray'a erişimine yeniden izin verilmesine hükmetti.

Trump, ağır suçlamalar ve keyfi bir kararla medya kuruluşları CNN, MS NOW ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişini yasaklamıştı.

Trump uzun süredir bu kuruluşları "yalan haber" yapmakla itham ediyordu, yakın zamanda ise hakkındaki olumsuz haberlerin "ülkeye zarar verdiğini" öne sürdü.

Trump son dönemde olumsuz haberlerin ülke için tehlike oluşturduğunu da söyledi.

Medya kuruluşları ise haber içerikleri nedeniyle hedef alındıklarını, bunun bakış açısına dayalı ayrımcılık anlamına geldiğini belirterek yasağı ABD Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi’nin “açık bir ihlali” olarak nitelendirdi.

Trump tarafından 2017 yılında federal mahkeme yargıçlığına aday gösterilen ABD Bölge Mahkemesi Yargıcı Timothy Kelly, dün (çarşamba) tarafların savunmalarını dinledi. Kelly, 2018 yılında da benzer bir davada CNN muhabirinin Beyaz Saray’a girişine yeniden izin verilmesi yönünde karar vermişti. Yargıç, dünkü duruşmayı herhangi bir karar açıklamadan sona erdirmişti.

Kelly bugün (perşembe) 14 gün süreyle geçerli olacak geçici tedbir kararı verdi. Bu tür kararlar genellikle mahkemenin davayı daha ayrıntılı şekilde incelemesine kadar mevcut durumun korunmasını amaçlıyor.


OECD, enerji şokuna rağmen 2026 küresel büyüme beklentisini yükseltti

Paris’teki merkez binasında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) logosu (AFP)
Paris’teki merkez binasında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) logosu (AFP)
TT

OECD, enerji şokuna rağmen 2026 küresel büyüme beklentisini yükseltti

Paris’teki merkez binasında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) logosu (AFP)
Paris’teki merkez binasında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) logosu (AFP)

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Ortadoğu’daki savaşın etkilerine rağmen küresel ekonominin dirençli seyrini koruduğunu bildirdi. Bu dirençte özellikle yapay zekâ yatırımlarındaki güçlü artışın etkili olduğu belirtilirken, enerji şokunun daha kalıcı hale geldiği ve bunun gelecek yıl büyümeyi zayıflatıp enflasyonu artırabileceği uyarısında bulunuldu.

OECD, dün yayımladığı geçici ekonomik görünüm raporunda, küresel ekonominin 2026 yılı büyüme tahminini hazirandaki yüzde 2,8 seviyesinden yüzde 2,9’a yükseltti. Ancak 2027 büyüme tahmini yüzde 3,1’den yüzde 3’e çekildi.

Bu tahminler, küresel ekonominin geçen yıl yüzde 3,4 büyümesinin ardından geldi. Buna göre dünya ekonomisi, savaş kaynaklı enerji şokunun bir bölümünü absorbe edebilmesine rağmen, belirgin bir yavaşlama sürecine giriyor.

OECD, yapay zekâ ile bağlantılı yatırımların, özellikle veri merkezleri ve yarı iletkenlere yönelik harcamaların, bu yıl küresel ekonominin dayanıklılığının temel unsurlarından biri haline geldiğini belirtti. Bu yatırımların ABD’de büyümeyi desteklediği, Japonya ve Güney Kore’nin teknoloji ihracatını artırmasına katkı sağladığı kaydedildi.

Buna karşılık, nispeten yüksek petrol stokları, Körfez ülkeleri dışından gelen arzın artması ve hükümetlerin destek tedbirleri, yükselen enerji fiyatlarının küresel ekonomi üzerindeki etkisini hafifletti.

Enerji 2027 büyümesini tehdit ediyor

Ancak OECD, Ortadoğu’daki savaşın yol açtığı emtia şokunun devam etmesinin 2027’de büyüme ivmesini olumsuz etkileyeceği uyarısında bulundu. Kuruluş, enerji fiyatlarında yeni artışlar ve enflasyonun yeniden hızlanması riskinin de arttığını belirtti.

Savaşın başlamasından bu yana petrol ve doğal gaz fiyatları yüksek seviyelere çıkarken, dizel ve akaryakıt maliyetleri de piyasaların yıllardır görmediği seviyelere ulaştı. Bu durum karşısında bazı merkez bankaları enflasyonist baskılarla mücadele etmek için faiz oranlarını yeniden artırmaya başladı.

OECD, G20 ekonomilerinde enflasyonun 2026’da yüzde 4,1’e ulaşacağını öngörüyor. Bu oran, haziran ayındaki yüzde 4’lük tahminin üzerinde. Enflasyonun 2027’de ise yüzde 3,6’ya gerilemesi bekleniyor; önceki tahmin yüzde 3,1 seviyesindeydi.

Bu durum, enerji şokunun para politikası hesaplamalarında daha belirleyici bir faktör haline geldiğini gösteriyor. Fiyat baskılarının artması veya büyümenin zayıflaması halinde merkez bankaları faiz politikalarında değişikliğe gitmek zorunda kalabilir.

Yapay zekâ petrol şokuna karşı destek sağlıyor

OECD, risklere rağmen yapay zekâ yatırımlarındaki hızlı artışın ekonomik faaliyet için önemli bir destek oluşturduğunu belirtiyor. Veri merkezleri ve yarı iletkenlere yapılan harcamalar ABD ekonomisini desteklerken, Japonya ve Güney Kore teknoloji ihracatındaki artıştan faydalanıyor.

Ancak OECD, aynı anda birden fazla şokun ortaya çıkması halinde bu güçlü performansın yeterli olmayabileceği uyarısında bulundu. Enerji piyasalarındaki dalgalanma, güçlü bir El Niño olayına bağlı aşırı hava koşulları, devlet tahvili getirilerindeki artış ve yapay zekâ yatırımlarından beklenen getirilerin hayal kırıklığı yaratması gibi gelişmelerin bir araya gelmesi halinde küresel büyümenin gelecek yıl 0,7 puana kadar düşebileceği, küresel enflasyonun ise yaklaşık 1,1 puan artabileceği belirtildi.

OECD ayrıca devlet tahvili getirilerinin 2007-2008 küresel finans krizinden bu yana görülmeyen seviyelere yükselmesinin borçlanma maliyetlerini artırdığına dikkat çekti. Hükümetlerin yüksek borç ve bütçe açığı seviyeleriyle karşı karşıya olduğu bu ortamda, borçlanma maliyetlerindeki artışın mali baskıları daha da artırabileceği kaydedildi.

Kuruluş, hükümetlere kamu harcamalarını kontrol altına alma ve yeniden yönlendirme, kamu sektörünün verimliliğini artırma ve gelirleri güçlendirme çağrısında bulundu. Bu adımların borç sürdürülebilirliğini ve hükümetlerin büyük şoklara karşı müdahale kapasitesini korumak açısından gerekli olduğu belirtildi.

Suudi Arabistan: 2027’de toparlanma

Şarku’l Avsat’ın rapordan aktardığına göre OECD, Suudi Arabistan ekonomisinin 2026’da yüzde 1,8 daralmasını, ardından 2027’de yüzde 4,1 oranında büyümeye dönmesini bekliyor.

Örgütün tahminlerine göre Suudi Arabistan’da enflasyon 2026’da yüzde 1,8 ile görece düşük seviyede kalacak ve 2027’de sınırlı bir artışla yüzde 2,1’e yükselecek.

Bu tahminler, Suudi Arabistan ekonomisini enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle daha güçlü enflasyon baskılarıyla karşı karşıya olan ekonomilerden farklı bir konuma yerleştiriyor. Krallıkta önümüzdeki iki yıl için öngörülen enflasyon oranları, G20 ekonomilerine ilişkin tahminlerin oldukça altında kalıyor.

Büyük ekonomilerde farklı görünüm

ABD’de OECD, 2026 büyüme tahminini haziran ayındaki tahmine göre 0,2 puan artırarak yüzde 2,2’ye yükseltti. 2027 büyüme tahmini de yüzde 2,1’e çıkarıldı. OECD, yapay zekâ yatırımlarının tüketici harcamalarındaki zayıflığı kısmen telafi ettiğini değerlendiriyor.

ABD’de enflasyonun bu yıl yüzde 3,6’ya ulaşması, 2027’de ise yüzde 2,6’ya gerilemesi bekleniyor. Gümrük tarifeleri ve yüksek enerji fiyatlarının hane halklarının satın alma gücü ile şirketlerin maliyetleri üzerindeki etkisinin sürmesi bekleniyor.

OECD, Çin ekonomisinin 2026’da yüzde 4,5, 2027’de ise yüzde 4,2 büyüyeceği yönündeki tahminini değiştirmedi. Pekin’in sanayideki kapasite fazlasına yönelik kısıtlamalarının yatırımlar üzerinde etkisini sürdürmesi beklenirken, tüketimde kademeli bir toparlanma öngörülüyor.

İngiltere’de OECD, 2026 büyüme tahminini hazirandaki yüzde 0,9’dan yüzde 1,1’e yükseltti. Ancak 2027 tahmini yüzde 1,1’den yüzde 1’e indirildi.

Euro Bölgesi’nde ise 2026 ve 2027 yıllarında yüzde 1’er büyüme bekleniyor. Enerji fiyatları ve yüksek faiz oranlarının ekonomik faaliyet üzerindeki baskısını sürdürmesi, buna karşılık savunma harcamalarındaki artışın ekonomiye destek sağlaması öngörülüyor.

Bölgede enflasyonun bu yıl yüzde 3, 2027’de ise yüzde 2,9 olması bekleniyor. Avrupa’nın doğal gaz stoklarının 15 yılın en düşük seviyesine gerilemesi ve ısıtma sezonunun yaklaşmasıyla birlikte, doğal gaz fiyatlarındaki artışın enflasyon üzerinde baskı oluşturabileceği belirtiliyor.

Japonya ekonomisinin 2026’da yüzde 0,8, 2027’de ise yüzde 0,7 büyümesi bekleniyor. Özel yatırımlardaki artışın, yüksek faiz oranları ve enerji ithalat maliyetlerindeki yükselişin etkisini kısmen telafi edeceği öngörülüyor. Japonya’da enflasyonun bu yılki yüzde 1,8 seviyesinden 2027’de yüzde 2,6’ya yükselmesi bekleniyor.

Türkiye’de ise OECD, 2026 enflasyon tahminini haziran ayındaki yüzde 28,4 seviyesinden yüzde 31,5’e, 2027 tahminini ise yüzde 18,3’ten yüzde 24,7’ye yükseltti. Kuruluş, Türkiye’nin büyüme tahminlerini de sırasıyla yüzde 2,7 ve yüzde 3,6’ya düşürdü.

Kanada’da OECD, 2026 büyüme tahminini yüzde 1,2’den yüzde 0,9’a, 2027 tahminini ise yüzde 1,7’den yüzde 1,3’e indirdi. Bu düşüşte, ABD’nin Kanada ihracatına yönelik yeni gümrük tarifelerinin etkili olduğu belirtildi.

 

 


İsrail seçimleri: Muhalefet çatışmaları azaltmaya çalışıyor... Arap adayları yarış dışı bırakma girişimi

Netanyahu ve eşi Sara, 17 Ağustos 2026’da Kudüs’te Likud Partisi’nin seçim merkezinde (AFP)
Netanyahu ve eşi Sara, 17 Ağustos 2026’da Kudüs’te Likud Partisi’nin seçim merkezinde (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Muhalefet çatışmaları azaltmaya çalışıyor... Arap adayları yarış dışı bırakma girişimi

Netanyahu ve eşi Sara, 17 Ağustos 2026’da Kudüs’te Likud Partisi’nin seçim merkezinde (AFP)
Netanyahu ve eşi Sara, 17 Ağustos 2026’da Kudüs’te Likud Partisi’nin seçim merkezinde (AFP)

Gelecek ayın sonunda yapılması planlanan İsrail seçimleri her geçen gün daha da hareketlenirken, Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetini değiştirmeyi hedefleyen muhalefet güçleri kendi içlerindeki çatışmaları azaltmaya çalışıyor. Bu sırada Seçim Komisyonu, Arap aday listelerinin seçimden men edilmesini talep eden dilekçeleri incelemeye başladı.

İsrail basınının yoğun eleştirilerine maruz kalan ve Netanyahu’ya yarar sağlayan kişisel ve parti içi “çocukça” çatışmalarla meşgul olmakla suçlanan dört muhalefet partisinin liderleri, cumartesi akşamı gayri resmî bir toplantı düzenleme kararı aldı. Gadi Eisenkot ile Avigdor Lieberman ise bu toplantı öncesinde bir araya geldi. İki lider, görüşmenin sonunda partileri arasındaki saldırgan kampanyaları durdurma ve Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırmak için iş birliğine, ayrıca “değişim kampının” güçlendirilmesine odaklanma konusunda anlaştı.

Görüşmenin ardından yayımlanan açıklama, iki liderin iç çekişmelerden uzaklaşıp diğer muhalefet partileriyle koordinasyon içinde hareket etmeye ve seçimleri kazanmak için odaklanmaya karar verdiğini gösterdi. Açıklamada hedef, “7 Ekim katliamı hükümetinin” yerine yeni bir hükümet getirmek olarak ifade edildi.

Ancak medya kaynakları, Eisenkot’un Lieberman’ın talebi üzerine, kamuoyu yoklamalarında görüldüğü üzere kendisini en büyük partinin lideri olarak öne çıkaran kampanyayı durdurmayı ve bunun yerine bütün muhalefet partilerini kapsayan değişim kampını öne çıkarmayı kabul ettiğini bildirdi. Lieberman’ın da kendisini başbakanlık için aday olarak gösteren propaganda kampanyasını durdurmayı kabul ettiği ifade edildi.

Yair Lapid, müttefiki Naftali Bennett’in yanı sıra Eisenkot ve Lieberman ile Demokratlar Partisi lideri Yair Golan’ı, Netanyahu’yu iktidardan uzaklaştırma hedefini gerçekleştirecek bir seçim kampanyasının nasıl yürütüleceğini koordine etmek üzere toplantıya çağırmıştı.

hyu
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun başlıca rakibi olarak görülüyor (AFP)

Lapid’e yakın kaynaklar, son kamuoyu yoklamalarının ardından bu toplantı çağrısını yaptığını söyledi. Son anketlerde muhalefet ve hükümet bloklarının başa baş olduğu, bazı durumlarda Netanyahu bloğunun öne geçtiği görülürken, medya da muhalefet liderlerini Netanyahu’nun yürüttüğü kampanyaya kapılmakla eleştirmişti.

Yedioth Ahronoth gazetesi, yazar Aryeh Shavit’in kaleme aldığı başyazıda, değişim kampının liderlerinin “akılsızca” davrandığını ve Netanyahu’nun muhalefeti bölmek, kendi siyasi alanına çekmek ve kendi gündeminin içine sürükleyerek yenilgiye uğratmak için hazırladığı planı tam anlamıyla uyguladığını savundu.

Kanal 12’nin gece yayımladığı haftalık anket sonuçları da geçen haftaki sonuçlarla benzerdi. 120 sandalyenin bulunduğu Knesset’te değişim kampı 54, Netanyahu kampı ise 50 sandalye elde ediyor. İki kampın kendi içindeki dağılımda ise küçük değişiklikler görüldü.

Birleşik Arap Listesi 7 sandalye kazanırken, bu sayı kanalın bir önceki anketine göre bir sandalye geriledi. Birleşik Liste ise 5 sandalye aldı. Böylece iki Arap liste toplam 12 sandalye elde ediyor.

Arap partilerini seçimden men etme girişimi

Ancak Arap listelerinin son yıllarda elde ettiği bu sandalye sayıları, listelerin seçimden men edilmesine yönelik girişimlerle karşı karşıya. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre İsrail Merkez Seçim Komisyonu, bazı Arap parti liderlerinin ve listelerinin seçim dışı bırakılması yönündeki talepleri değerlendirmeye başladı. Bu süreç, daha önce defalarca tekrarlanan bir siyasi tartışmayı andırıyor.

Komisyon, Knesset’te temsil edilen partilerin temsilcilerinden oluşuyor. Komisyonun çoğunluğu sağ görüşlü ve Arap karşıtı partilerin temsilcilerinden oluşurken, kararların siyasi ve misillemeye dayalı hesaplardan etkilendiği yönünde eleştiriler bulunuyor. Komisyon ayrıca popülist söylemlerin dile getirildiği bir platform olmakla suçlanıyor. Ancak nihai aşamada kararlar Yüksek Mahkeme’nin onayına sunuluyor ve mahkeme genellikle seçimden men kararlarının çoğunu iptal ediyor.

Komisyon incelemelerini çarşamba ve perşembe günleri olmak üzere iki tam gün sürdürecek. Yüksek Mahkeme ise seçimden men kararları konusunda nihai değerlendirmeyi gelecek perşembe günü yapacak.

Seçimden men taleplerinin gerçek bir hukuki temele dayanmadığını savunan çevreler, mahkemenin komisyon kararlarının çoğunu iptal etmesini bekliyor. Bununla birlikte liberal çevreler ve Arap partileri, bu kez yargıçların aşırı sağcı siyasi atmosferden etkilenerek bazı men kararlarını onaylamasından endişe ediyor.

Komisyonun gündeminde siyasi parti ve isimlerin seçimden men edilmesine yönelik 10 başvuru bulunuyor. Bunların çoğu, Arap partilerinin iki bloğuna karşı yapıldı. Söz konusu bloklar arasında Yusuf Cabarin liderliğindeki Demokratik Cephe, Milletvekili Ahmed Tibi liderliğindeki Arap Değişim Hareketi, Sami Ebu Şehade liderliğindeki Balad ve Milletvekili Mansur Abbas liderliğindeki Birleşik Arap Listesi yer alıyor.

Ayrıca aşırı sağdan, Golan liderliğindeki sol görüşlü Demokratlar Partisi’nin seçimden men edilmesi talebi geldi. Sol partiler de Itamar Ben-Gvir’in partisi ile Bezalel Smotrich liderliğindeki Dini Siyonizm ve Moşe Feiglin’in partilerinin seçimden men edilmesi için başvuruda bulundu.

Başvurular, seçim yasasında yer alan ve her parti ile adayın İsrail’i Yahudi ve demokratik bir devlet olarak kabul etmesini, ırkçılığı reddetmesini, Bağımsızlık Bildirgesi’ni desteklemesini ve terör örgütleri ya da devlete karşı düşmanlık ve şiddet uygulayan devletlerle özdeşleşmemesini şart koşan hükümlere dayanıyor. Başvuruyu yapan taraflar, karşı tarafın bu yükümlülükleri ihlal ettiğini savunuyor.

gthyj
Knesset Milletvekili Mansur Abbas (solda) ve İsrailli siyasetçi Yoav Segalovich, ortak bir listeyle seçime girecek (AFP)

Komisyon, Sami Ebu Şehade’nin 8 Ekim 2023’te, Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısının ertesi günü kaleme aldığı ve saldırıyı “yücelttiği” öne sürülen bir makale nedeniyle seçimden men edilmesine karar verdi.

Ebu Şehade çarşamba günü komisyon önünde yaptığı savunmada, yazıyı saldırı sırasında yaşanan “vahşi uygulamaları” henüz bilmediği bir dönemde kaleme aldığını söyledi. Yazıyı yazmış olmasını hata olarak değerlendirdiğini ve bugün yazacak olsa farklı bir şekilde kaleme alacağını belirtti.

Komisyon ayrıca sol görüşlü Yahudi akademisyen ve Demokratik Cephe üyesi Milletvekili Ofer Cassif’in yanı sıra Birleşik Arap Listesi ile Birleşik Liste’nin de seçimden men edilmesine karar verdi.

Arap parti liderleri ise bu kararları Araplara ve demokrasiye karşı ırkçı ve düşmanca bir tutum olarak nitelendirdi ve bunun siyasi ve ahlaki gerilemeye işaret ettiğini savundu. Liderler, konunun Yüksek Mahkeme’de ele alınması konusunda iyimser olduklarını ifade etti.