Rusya’nın Suriye için yeni bir üçlü platform oluşturmasının nedenleri

Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)
Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)
TT

Rusya’nın Suriye için yeni bir üçlü platform oluşturmasının nedenleri

Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)
Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)

Rusya’nın İran’ın dahil edilmediği, Türkiye ve Katar ile başlattığı Suriye’ye yönelik üçlü platformun ilk testi gelecek ayın ortasında, Ramazan Ayı öncesinde Anayasal Komitesi’nin altıncı oturumunu gerçekleştirilecek. Geçen perşembe günü Doha’da düzenlenen platform toplantısının sonunda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov sürecin başarısı taahhüdünde bulundu.

ABD’nin konumu
Her şeyden önce yeni ‘üçlü platformun’ kurulması, ABD’nin geçiş döneminde Rus diplomatik saldırısı sırasında gelişti. Suriye’nin Başkan Joe Biden yönetimi açısından bir öncelik olmadığı açık. Yeni ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Ortadoğu ve Afrika Direktörü Brett McGurk, ABD’nin Suriye’ye yönelik politikasını gözden geçiriyor. Tüm göstergeler, ABD’lilerin Suriye’nin kuzeydoğusunda kalmaya karar verdiklerini ancak bu sefer selefi Trump’ta olduğu gibi Biden’dan da ani Twitter mesajları atmayacağı yönünde. ABD, Suriye kriziyle ilgili aynı ‘ahlaki konumu’ ifade etmeye devam edecek. Ancak ‘dünyanın polisi olmak istemediği’ için kendisini somut bir adım atma mecburiyetinde hissetmeyecek.
Devamlı olan ise ‘DEAŞ ile mücadeleyle temsil edilen doğrudan çıkarlara geri dönüş, 2254 sayılı kararın uygulanması, insani yardım sağlanması için siyasi destekle, sorgulanabilirlik ve hesap verebilirlik konusundaki söylemle sınırlı. Bu yöndeki son göstergelerden biri, Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in 30 Mart’ta Brüksel’de bağışçılar konferansında video konferans üzerinden yapacağı konuşmasını iptal etmesi oldu. Washington, konferansta finansal vaatlerde bulunacak. Ancak heyete Dışişleri Bakanı değil, ABD Büyükelçisi başkanlık edecek. Bunun yanı sıra Blinken, Brüksel’e Brüksel konferansının düzenleneceği gün olan 30 Mart’ta DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyon için bir konferans çağrısı yaptı.

Öncelikler açık
Aynı şekilde ABD kuruluşları, Caesar (Sezar) Yasası da dahil olmak üzere yaptırımların ‘koronavirüs ve insani koşullarla mücadele’ üzerindeki etkilerini gözden geçiriyorlar. Bu durumun, yeni yaptırım listelerinin hızlı bir şekilde yayınlanmasında etkili olacağına inanılıyor. Ancak bu, bazı üyelerinin ek yaptırımlar uygulamaya çalıştığı, Kongre tarafından onaylanmış Caesar Yasası’nın değiştirileceği anlamına gelmiyor.
Yine de ABD, yarın (14 Mart) prensip olarak İngiltere, Almanya ve Fransa ile dörtlü bir bildiri yayınlama kararı aldı. Bildiri, bu ayın 15’inde Suriye krizinin onuncu yıl dönümü münasebetiyle siyasi tutumun ilkelerini içerecek. Ayrıca Avrupa Birliği (AB) de tüm ülkeleri adına bir bildiri yayınlayacak. ‘Siyasi süreçte önemli bir ilerleme kaydedilmeden Suriye’nin inşasına katılım olmayacağına’ odaklanan bildiri, 2254 sayılı karar uyarınca gerçekleşmeyen Suriye seçimlerinin Şam ile ilişkileri normalleştirmek için bir neden olmayacağını ve 2011’de savaşın patlak vermesine neden olan ‘krizin köklerinin’ halen mevcut olduğunu içeriyor.

Rus saldırısı
Washington ile daha büyük çaplı bir gerginlikle karşı karşıya kalan Moskova yeniden büyük Arap ülkelerine ‘dönüş’ yapmaya karar verdi. Bu adımla birlikte Suriye’nin yeniden inşasına katkıda bulunmanın ve insani yardım sağlamanın yanı sıra Şam ile ilişkileri normalleştirip bu ülkeleri Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesine ikna edilmesi amaçlanıyor. Bazı kesimler, Şam’ın üyeliğinin dondurulma sebeplerinin halen geçerli olduğunu ve Suriyeli tarafları tatmin eden siyasi çözüm bulunması gerektiğini savunurken mezhepçi milislerin çözüme engel olduğu ve Suriye’yi terk etmeleri gerektiği kaydediliyor.
Bazı taraflar ise Caesar Yasası’nın ister devletten isterse de özel sektörden olsun normalleşme olasılıklarını sınırladığını düşünüyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Katarlı mevkidaşı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ve Mevlüt Çavuşoğlu ile gerçekleştirdiği basın toplantısında şu ifadelere yer verdi:
“Arap ülkeleri arasında Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönme gerekliliğine ilişkin kolektif bir konumun oluşmasını memnuniyetle karşılıyorum. Bunun, bir bütün olarak bu büyük bölgedeki durumun istikrara kavuşturulmasında olumlu bir rol oynayacak birleşik bir karar olacağına inanıyorum.”
Ancak ‘birleşik konumun’ henüz netleşmediği açık. Bu nedenle şu an Türkiye ve Katar’ı içeren yeni bir ‘üçlü platformun’ oluşturulmasına önem gösteriliyor.
Rusya Mayıs 2017’de,  krizin askeri boyuta odaklanmak ve gerilimi azaltma anlaşmalarına varmak için Türkiye ve İran’ın katılımıyla Astana Platformu’nu başlatmış, daha sonra da 2018 başlarında Soçi’de bir ‘Ulusal Diyalog Konferansı’ düzenlenerek siyasi boyuta geçilmişti. Ardından da bu yıl başlarında üçlü garantörler toplantısıyla anayasal sürece odaklanılmıştı. Yeni platformun ise doğrudan insani ve anayasal, dolaylı olarak da siyasi ve askeri (Washington’ın müttefikleri olan Kürtlerle mücadele) olmak üzere iki boyuta odaklandığı açık.

Yazılı antlaşma
Astana platformu, Türkiye’yi muhalefeti destekleyen ABD liderliğindeki Londra 11  grubundan geri çekerse, yeni platform da Katar’ı Rusya’nın oluşturduğu yeni bir gruba yerleştirir. Üçlü bildirinin, başta ‘anayasacılık’ hususunda olmak üzere Astana Grubu’nun açıklamasına benzemesi ise dikkat çekici.
Ancak önemli üç nokta bulunuyor. Bunların başında terörizmin her şekliyle mücadele etme ve ayrılıkçı gündemlere karşı durma vurgusu var. Bununla kastedilen, ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG). Bunun Fırat’ın doğusundaki ABD varlığının Biden yönetimiyle istikrar kazandığının teyit edilmesinden sonra gelmesi ise dikkat çekici. Suriye meselesi, Ankara’nın ‘Kürt gruplara sempati duyduğunu düşündüğü’ McGurk tarafından yönetiliyor. Hatta öyle ki Türk yetkililer, kendisini geçen yüzyılın başlarındaki ‘Arabistanlı Lawrence’ ile kıyaslıyorlar. Ayrıca 12 Mart’ta Kamışlı’da Moskova, Ankara ve Şam’dan ‘Kürt gruplara’ karşı siyasi ve askeri bir adım atılmasının tesadüf olmadığı öne sürülüyor.
İkinci olarak,  ülkenin her yerinde Suriyelilere yönelik insani yardımların artırılması gerektiği vurgusu var. Ankara açısından bu cümle, Rusya’nın ‘sınır ötesine’ yardım ulaştırma kararını uzatmasının bir başlangıcı olarak nitelendiriliyor. Mevcut kararın süresi temmuz ayı ortasında sona eriyor. Ancak Moskova açısından bu, Avrupa ve ABD muhalefetinin karşısında Katar ve Türkiye’nin insani yardım olarak Suriye’nin yeniden inşasına katkıda bulunacağı bir platform olabilir.
Üçüncü olarak da ‘Anayasa Komitesi’nin önemli rolünü teyit ederek ve Suriyeli tarafların çalışma standartlarına saygı gösterilmesini sağlayarak’ anayasal süreci desteklemek geliyor. Üç bakanın planı, altıncı oturum toplantısını Ramazan Ayı’ndan önce yapma yönünde. Üçlü toplantı öncesinde hükümet destekli heyetin başkanı Ahmed el-Kuzbari, muhalif Müzakere Komitesi Başkanı Hadi el-Bahra ile anayasanın hazırlanmasına ilişkin mekanizma konusunda anlaşmaya varmak için bir belge sundu. Geçen perşembe günü akşam saatlerinde ise Bahra, Kuzbari’ye iletilmesi için BM Temsilcisi Geir Pedersen’e bir belge gönderdi.
Buna göre Pedersen’in istediği gibi anayasal çalışma mekanizması hususunda yazılı bir anlaşmaya varma ve haftalar içerisinde yeni bir oturum düzenleme olasılığı test ediliyor. Moskova bu yönde baskı yapıyor ancak Doha toplantısına katılmayan Tahran’ın tavrı ve kalıcı bir yola dönüşen bu yeni platformun sonuçlarına ilişkin Şam’ın atacağı adımlar henüz bilinmiyor. Üç ülkenin temsilcileri şu ana kadar ilan edilmemiş üç toplantı düzenlediler. Temsilciler bir sonraki toplantılarını Türkiye’de, ardından da Rusya’da yapacaklar.



Trump'ın girişimi ve Rönesans Barajı: Son derece istikrarsız bir jeopolitik ortamda Mısır'ı desteklemek

ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
TT

Trump'ın girişimi ve Rönesans Barajı: Son derece istikrarsız bir jeopolitik ortamda Mısır'ı desteklemek

ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)

Amr İmam

ABD Başkanı Donald Trump, Mısır ve Etiyopya arasında Nil sularının paylaşımı konusunda uzun süredir devam eden anlaşmazlık konusunda arabuluculuk teklifinde bulundu; bu, ilk bakışta Kahire'ye yönelik olumlu bir jest gibi görünebilir. Nitekim Mısır, İsrail ile imzaladığı barışı onlarca yıldır korudu, hayati önem taşıyan Süveyş Kanalı'nı güvence altına aldı, güvenlik, istihbarat ve askeri iş birliği alanlarında Washington için önemli bir ortak olmaya devam etti ve kırılgan ancak devam eden Gazze ateşkesine ulaşılmasında önemli bir rol oynadı.

Ayrıca, dünya liderlerinin Barış Konseyi’nin yetkilerinin genişlemesi ve karar alma mekanizmalarının şeffaf olmaması konusunda endişelerini dile getirdiği bir dönemde, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin, etrafında dönen tartışmalara rağmen, yeni kurulan Barış Konseyi'ne katılma konusunda Trump'ın davetini kabul etmesi, bu oluşuma çok ihtiyaç duyduğu uluslararası meşruiyeti kazandırdı

Bununla birlikte, ABD'nin arabuluculuk teklifi, bölgede, Kızıldeniz kıyısında ve Afrika Boynuzu'nda jeopolitik dönüşümlerin hızlandığı, ittifakların değiştiği ve güç dengesinin yeniden şekillendiği bir anda geldi. Bu zamanlama, girişimin gerçekten on yıldan fazla süren bir anlaşmazlığı çözmeyi mi amaçladığı yoksa başka stratejik çıkarlara mı hizmet ettiğini sorgulamayı gerektiriyor.

Mısır-Etiyopya anlaşmazlığının merkezinde, Mısır'ın tatlı su kaynağı olan Nil Nehri'nin ana kolu olan Mavi Nil üzerinde inşa edilen Etiyopya’nın Büyük Rönesans Barajı yer alıyor. İnşaatına on yıldan fazla bir süre önce başlanmasından bu yana, milyarlarca dolarlık bu hidroelektrik projesi, bölgesel bir altyapı girişiminden Kahire'deki karar vericiler için sürekli bir endişe kaynağına ve zaten ciddi bir su kriziyle karşı karşıya olan 110 milyon Mısırlı için ufukta duran bir tehdide dönüştü.

Ağustos 2025'te tam kapasite faaliyete geçen baraj, Mısır'ın su güvenliğine doğrudan ve uzun vadeli bir tehdit oluşturuyor. Mısır, tatlı su ihtiyacı için neredeyse tamamen Nil Nehri'ne bağımlı ve mevcut uluslararası anlaşmalara göre uluslararası alanda kabul gören  55,5 milyar metreküp su payına sahip.

Ancak, barajın devasa rezervuarı, su akışında önemli aksamalara neden olabiliyor. Yıllar boyunca yapılan dolum sırasında Etiyopya, Mısır'a akacak olan muazzam miktarda suyu tuttu. Elektrik üretimine başlandıktan sonra bile, baraj Mısır'ın yıllık su payının önemli bir bölümünün akışını engellemeye veya kontrol etmeye devam ediyor.

Şarku’k Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Mısır Su Kaynakları ve Sulama Bakanı, mecliste yaptığı son konuşmada, devletin, su akışındaki azalmanın doğrudan etkilerinden vatandaşlarını korumak amacıyla, atık su arıtma tesislerinin genişletilmesinden deniz suyu arıtma kapasitesinin artırılmasına ve su tasarrufu projelerine yatırım yapılmasına kadar, krizi hafifletecek önlemler için on milyarlarca Mısır lirası harcadığını açıkladı.

Bu maliyetli önlemler şimdiye kadar şoku hafifletmeye yardımcı oldu, ancak Mısır uzun vadede çok daha büyük kayıplar ile yüzleşmeye hazırlanıyor. Normal hidrolojik koşullar altında, baraj mevcut su akışının azalmasına yol açtı. Kuraklık veya uzun süreli kıtlık dönemlerindeyse, ekonomide geniş çaplı bir aksama, tarım sektörünün çöküşü ve zaten dünyanın en çok su sıkıntısı çeken ülkelerinden biri olan Mısır'da ciddi su kıtlığı gibi yıkıcı sonuçları olabilir.

fgthy
Rönesans Barajı'nın açılış töreninde barajın önünde dalgalanan Etiyopya bayrağı, 9 Eylül 2025 (AFP)

Mısır, Eylül ve Ekim 2025'te, yağmur mevsiminde büyük miktarda suyun planlanmamış bir şekilde serbest bırakılması sonucu Nil Vadisi'nin geniş alanlarının, tarım arazilerinin ve köylerin sular altında kalması ile birlikte barajın kötü yönetiminin tehlikelerine dair erken bir uyarı almış oldu. Bundan kaynaklanan zarar ve kayıplar, devam eden iç savaşın devletin bu tür ani sellere hazırlanma veya bunları kontrol altına alma kapasitesini engellediği Sudan'da daha da şiddetliydi.

Değişen jeopolitik

Yıllardır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Rönesans Barajı üzerindeki anlaşmazlığı Mısır devleti için varoluşsal bir tehdit olarak tanımladı. Kahire'nin krizi çözmek için harcadığı yoğun diplomatik çabalara rağmen, ABD Başkanı Donald Trump'ın arabuluculuk teklifi, bölgesel jeopolitik sahnede derin dönüşümlerin yaşandığı bir anda geldi; bu dönüşümler, Mısır'ın dizginleri ele geçirme eğiliminin giderek arttığını yansıtıyor.

Son on yılda Mısır, Addis Ababa'ya barajın işletilmesi konusunda bağlayıcı bir anlaşmaya varılması için baskı yapmak da dahil olmak üzere, mevcut tüm siyasi ve diplomatik yolları denedi. Bu yollar tükendiğinde, Kahire, Nil sularındaki hayati payını korumak ve Etiyopya'nın barajı siyasi bir şantaj aracı olarak kullanmasını önlemek için proaktif önlemler almaya başladı.

Etiyopya bu tür niyetlere sahip olmadığını defalarca belirtmesine rağmen, ülkenin elektrik ihtiyacını veya komşularına elektrik ihracatı kapasitesini çok aşan baraj, Afrika Boynuzu'nda ve belki de ötesinde su gücü politikasında yeni bir dönemi başlatmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor.

Bu meydan okumaya karşılık olarak Mısır, Eritre ve Somali'den Cibuti, Kenya ve Uganda'ya kadar Etiyopya'ya komşu ülkelerle askeri iş birliği ve ortak savunma anlaşmaları ağı kurdu. Haritalar, Kahire'nin benimsediği bir çevreleme stratejisini açıkça gösteriyor ve bu Addis Ababa'ya, Mısır'ın can damarı olan Nil'in akışına herhangi bir müdahalenin Etiyopya'yı Kahire'nin askeri ve stratejik eylem alanına dahil edeceği mesajını veriyor.

Bu hamleler ayrıca Etiyopya'nın denizcilik emellerini dizginlemeyi ve tek taraflı deklare edilen Somaliland Cumhuriyeti'nde bir deniz üssü kurarak Kızıldeniz'e erişme girişimini engellemeyi de amaçlıyor. Buna paralel olarak Somali, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'ndaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için Suudi Arabistan ile bir ittifak kurmak istiyor.

Bu ittifak eğer kurulursa, Mogadişu'daki merkezi hükümeti destekleyerek Somali devletinin dağılmasını önleyecek, federasyonun tüm toprakları üzerindeki otoritesini güçlendirecek, bölgesel güçlerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ne açılan güney kapısında stratejik kazanımlar elde etmek için Somali kıyılarını kullanma girişimlerine karşı koyacaktır. Sonuç olarak, daha güçlü bir Somali, Etiyopya'nın denize yönelik emellerini sınırlayacak ve jeopolitik istikrarsızlıkla dolu bir arenada Mısır'ın konumunu güçlendirecektir.


Selam: Biz silahların münhasırlığı ilkesine ve Taif Anlaşması'na bağlıyız

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, cuma günü Elysee Sarayı'nda Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam'ı kabul etti (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, cuma günü Elysee Sarayı'nda Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam'ı kabul etti (AFP)
TT

Selam: Biz silahların münhasırlığı ilkesine ve Taif Anlaşması'na bağlıyız

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, cuma günü Elysee Sarayı'nda Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam'ı kabul etti (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, cuma günü Elysee Sarayı'nda Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam'ı kabul etti (AFP)

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, "devletin güç kullanımındaki tekelinden geri adım atmayacağız" diyerek, devletin "Litani Nehri'nin güneyindeki bölge üzerinde tam operasyonel kontrol sağladığını ve orada paralel bir askeri güç oluşturulamayacağını" belirtti.

Selam, Lübnan'ın "devlet otoritesini genişletmeyi ve savaş ve barışla ilgili karar alma gücünü geri kazandırmayı içeren Taif Anlaşması'nı uygulamaya kararlı olduğunu" vurgulayarak, "Litani Nehri'nin kuzeyi ve güneyi arasında hiçbir fark olmadığını; kanunun herkese uygulanacağını" ifade etti.

Selam'ın açıklaması, Fransa ziyaretinin sona ermesinin ardından dün Paris'teki Lübnan Büyükelçiliği'nden geldi. Salam, cuma akşamı Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile bir araya gelmişti.

Büyükelçilikteki görüşme sırasında Selam, "Lübnan'a yatırım akışı, güvenliğin sağlanmasına ve bankacılık sektörünün reformuna bağlıdır" dedi. Ayrıca, "Başkan Macron'a mali açığı kapatma yasasının detaylarını sundum ve Uluslararası Para Fonu ile ilişkiler kurmada yeni bir aşamaya giriyoruz" ifadesini kullandı.


Suriye hükümeti, daha önce SDG’nin  kontrolünde olan bir hapishaneden 126 çocuğu serbest bıraktı

TT

Suriye hükümeti, daha önce SDG’nin  kontrolünde olan bir hapishaneden 126 çocuğu serbest bıraktı

Suriye hükümeti, daha önce SDG’nin  kontrolünde olan bir hapishaneden 126 çocuğu serbest bıraktı

Resmi medyaya göre, Suriye hükümeti dün, iki taraf arasında varılan bir anlaşmanın parçası olarak Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) kontrolü ele geçirdikten sonra, ülkenin kuzeyindeki Rakka'da bulunan el-Aktan hapishanesinde tutulan en az 126 çocuğu serbest bıraktı.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre devlet televizyonunda yayınlanan görüntülerde serbest bırakılan küçükler için büyük bir karşılama töreni düzenlendiği görülürken, resmi haber ajansı SANA da hapishanede hayatta kalanların isimlerini yayınlayarak internette aranabilir hale getirdi.

Televizyon kanalı, DEAŞ üyelerinin tutulduğu el-Aktan hapishanesinden "18 yaşın altındaki 126 tutuklunun" serbest bırakıldığını bildirdi.

SDG, bu haberlerle ilgili yorum taleplerine yanıt vermedi.

SDG, son günlerde bu bölgelerde ilerleyen hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından ülkenin kuzey ve doğusundaki geniş alanlardan çekildi.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, bugün SDG ile ateşkesi ve üyelerinin hükümet güçlerinin saflarına entegrasyonunu içeren bir anlaşmaya varıldığını duyurdu.

Bu anlaşma, çatışma yıllarında kurdukları özerk yönetimin kazanımlarını korumayı uman Kürtlere ağır bir darbe indirdi. Bu kazanımlar arasında, Suriye'nin kuzey ve doğusundaki geniş alanları yöneten örgütlü ve eğitimli sivil ve askeri kurumlar da yer alıyordu. Anlaşma ayrıca, Şam'daki yetkililerle yapılan müzakereler sırasında ısrar ettikleri merkezi olmayan yönetim modeline de son verdi.

Cuma günü, Kürt savaşçıların El-Aktan hapishanesinden, Halep kırsalında Kürtlerin kontrolündeki Ain el-Arab (Kobani olarak da bilinir) şehrine nakli, "iki taraf arasında varılan güvenlik düzenlemeleri" kapsamında başladı.

SANA'nın orduya dayandırdığı habere göre el-Aktan mahkumlarının nakli, "İçişleri Bakanlığı'nın hapishaneyi devralıp yönetimini üstleneceği 18 Ocak anlaşmasının uygulanmasında atılan ilk adımdır."

SANA haber ajansı orduya dayandırdığı haberinde, El-Aktan cezaevindeki mahkumların naklinin, "İçişleri Bakanlığı'nın cezaevini devralıp yönetmesini öngören 18 Ocak anlaşmasının uygulanmasına yönelik ilk adım" olduğunu belirtti.