Rusya’nın Suriye için yeni bir üçlü platform oluşturmasının nedenleri

Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)
Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)
TT

Rusya’nın Suriye için yeni bir üçlü platform oluşturmasının nedenleri

Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)
Türkiye, Rusya ve Katar dışişleri bakanları geçen perşembe günü Doha’da bir araya geldiler. (AP)

Rusya’nın İran’ın dahil edilmediği, Türkiye ve Katar ile başlattığı Suriye’ye yönelik üçlü platformun ilk testi gelecek ayın ortasında, Ramazan Ayı öncesinde Anayasal Komitesi’nin altıncı oturumunu gerçekleştirilecek. Geçen perşembe günü Doha’da düzenlenen platform toplantısının sonunda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov sürecin başarısı taahhüdünde bulundu.

ABD’nin konumu
Her şeyden önce yeni ‘üçlü platformun’ kurulması, ABD’nin geçiş döneminde Rus diplomatik saldırısı sırasında gelişti. Suriye’nin Başkan Joe Biden yönetimi açısından bir öncelik olmadığı açık. Yeni ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Ortadoğu ve Afrika Direktörü Brett McGurk, ABD’nin Suriye’ye yönelik politikasını gözden geçiriyor. Tüm göstergeler, ABD’lilerin Suriye’nin kuzeydoğusunda kalmaya karar verdiklerini ancak bu sefer selefi Trump’ta olduğu gibi Biden’dan da ani Twitter mesajları atmayacağı yönünde. ABD, Suriye kriziyle ilgili aynı ‘ahlaki konumu’ ifade etmeye devam edecek. Ancak ‘dünyanın polisi olmak istemediği’ için kendisini somut bir adım atma mecburiyetinde hissetmeyecek.
Devamlı olan ise ‘DEAŞ ile mücadeleyle temsil edilen doğrudan çıkarlara geri dönüş, 2254 sayılı kararın uygulanması, insani yardım sağlanması için siyasi destekle, sorgulanabilirlik ve hesap verebilirlik konusundaki söylemle sınırlı. Bu yöndeki son göstergelerden biri, Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in 30 Mart’ta Brüksel’de bağışçılar konferansında video konferans üzerinden yapacağı konuşmasını iptal etmesi oldu. Washington, konferansta finansal vaatlerde bulunacak. Ancak heyete Dışişleri Bakanı değil, ABD Büyükelçisi başkanlık edecek. Bunun yanı sıra Blinken, Brüksel’e Brüksel konferansının düzenleneceği gün olan 30 Mart’ta DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyon için bir konferans çağrısı yaptı.

Öncelikler açık
Aynı şekilde ABD kuruluşları, Caesar (Sezar) Yasası da dahil olmak üzere yaptırımların ‘koronavirüs ve insani koşullarla mücadele’ üzerindeki etkilerini gözden geçiriyorlar. Bu durumun, yeni yaptırım listelerinin hızlı bir şekilde yayınlanmasında etkili olacağına inanılıyor. Ancak bu, bazı üyelerinin ek yaptırımlar uygulamaya çalıştığı, Kongre tarafından onaylanmış Caesar Yasası’nın değiştirileceği anlamına gelmiyor.
Yine de ABD, yarın (14 Mart) prensip olarak İngiltere, Almanya ve Fransa ile dörtlü bir bildiri yayınlama kararı aldı. Bildiri, bu ayın 15’inde Suriye krizinin onuncu yıl dönümü münasebetiyle siyasi tutumun ilkelerini içerecek. Ayrıca Avrupa Birliği (AB) de tüm ülkeleri adına bir bildiri yayınlayacak. ‘Siyasi süreçte önemli bir ilerleme kaydedilmeden Suriye’nin inşasına katılım olmayacağına’ odaklanan bildiri, 2254 sayılı karar uyarınca gerçekleşmeyen Suriye seçimlerinin Şam ile ilişkileri normalleştirmek için bir neden olmayacağını ve 2011’de savaşın patlak vermesine neden olan ‘krizin köklerinin’ halen mevcut olduğunu içeriyor.

Rus saldırısı
Washington ile daha büyük çaplı bir gerginlikle karşı karşıya kalan Moskova yeniden büyük Arap ülkelerine ‘dönüş’ yapmaya karar verdi. Bu adımla birlikte Suriye’nin yeniden inşasına katkıda bulunmanın ve insani yardım sağlamanın yanı sıra Şam ile ilişkileri normalleştirip bu ülkeleri Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesine ikna edilmesi amaçlanıyor. Bazı kesimler, Şam’ın üyeliğinin dondurulma sebeplerinin halen geçerli olduğunu ve Suriyeli tarafları tatmin eden siyasi çözüm bulunması gerektiğini savunurken mezhepçi milislerin çözüme engel olduğu ve Suriye’yi terk etmeleri gerektiği kaydediliyor.
Bazı taraflar ise Caesar Yasası’nın ister devletten isterse de özel sektörden olsun normalleşme olasılıklarını sınırladığını düşünüyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Katarlı mevkidaşı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ve Mevlüt Çavuşoğlu ile gerçekleştirdiği basın toplantısında şu ifadelere yer verdi:
“Arap ülkeleri arasında Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönme gerekliliğine ilişkin kolektif bir konumun oluşmasını memnuniyetle karşılıyorum. Bunun, bir bütün olarak bu büyük bölgedeki durumun istikrara kavuşturulmasında olumlu bir rol oynayacak birleşik bir karar olacağına inanıyorum.”
Ancak ‘birleşik konumun’ henüz netleşmediği açık. Bu nedenle şu an Türkiye ve Katar’ı içeren yeni bir ‘üçlü platformun’ oluşturulmasına önem gösteriliyor.
Rusya Mayıs 2017’de,  krizin askeri boyuta odaklanmak ve gerilimi azaltma anlaşmalarına varmak için Türkiye ve İran’ın katılımıyla Astana Platformu’nu başlatmış, daha sonra da 2018 başlarında Soçi’de bir ‘Ulusal Diyalog Konferansı’ düzenlenerek siyasi boyuta geçilmişti. Ardından da bu yıl başlarında üçlü garantörler toplantısıyla anayasal sürece odaklanılmıştı. Yeni platformun ise doğrudan insani ve anayasal, dolaylı olarak da siyasi ve askeri (Washington’ın müttefikleri olan Kürtlerle mücadele) olmak üzere iki boyuta odaklandığı açık.

Yazılı antlaşma
Astana platformu, Türkiye’yi muhalefeti destekleyen ABD liderliğindeki Londra 11  grubundan geri çekerse, yeni platform da Katar’ı Rusya’nın oluşturduğu yeni bir gruba yerleştirir. Üçlü bildirinin, başta ‘anayasacılık’ hususunda olmak üzere Astana Grubu’nun açıklamasına benzemesi ise dikkat çekici.
Ancak önemli üç nokta bulunuyor. Bunların başında terörizmin her şekliyle mücadele etme ve ayrılıkçı gündemlere karşı durma vurgusu var. Bununla kastedilen, ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG). Bunun Fırat’ın doğusundaki ABD varlığının Biden yönetimiyle istikrar kazandığının teyit edilmesinden sonra gelmesi ise dikkat çekici. Suriye meselesi, Ankara’nın ‘Kürt gruplara sempati duyduğunu düşündüğü’ McGurk tarafından yönetiliyor. Hatta öyle ki Türk yetkililer, kendisini geçen yüzyılın başlarındaki ‘Arabistanlı Lawrence’ ile kıyaslıyorlar. Ayrıca 12 Mart’ta Kamışlı’da Moskova, Ankara ve Şam’dan ‘Kürt gruplara’ karşı siyasi ve askeri bir adım atılmasının tesadüf olmadığı öne sürülüyor.
İkinci olarak,  ülkenin her yerinde Suriyelilere yönelik insani yardımların artırılması gerektiği vurgusu var. Ankara açısından bu cümle, Rusya’nın ‘sınır ötesine’ yardım ulaştırma kararını uzatmasının bir başlangıcı olarak nitelendiriliyor. Mevcut kararın süresi temmuz ayı ortasında sona eriyor. Ancak Moskova açısından bu, Avrupa ve ABD muhalefetinin karşısında Katar ve Türkiye’nin insani yardım olarak Suriye’nin yeniden inşasına katkıda bulunacağı bir platform olabilir.
Üçüncü olarak da ‘Anayasa Komitesi’nin önemli rolünü teyit ederek ve Suriyeli tarafların çalışma standartlarına saygı gösterilmesini sağlayarak’ anayasal süreci desteklemek geliyor. Üç bakanın planı, altıncı oturum toplantısını Ramazan Ayı’ndan önce yapma yönünde. Üçlü toplantı öncesinde hükümet destekli heyetin başkanı Ahmed el-Kuzbari, muhalif Müzakere Komitesi Başkanı Hadi el-Bahra ile anayasanın hazırlanmasına ilişkin mekanizma konusunda anlaşmaya varmak için bir belge sundu. Geçen perşembe günü akşam saatlerinde ise Bahra, Kuzbari’ye iletilmesi için BM Temsilcisi Geir Pedersen’e bir belge gönderdi.
Buna göre Pedersen’in istediği gibi anayasal çalışma mekanizması hususunda yazılı bir anlaşmaya varma ve haftalar içerisinde yeni bir oturum düzenleme olasılığı test ediliyor. Moskova bu yönde baskı yapıyor ancak Doha toplantısına katılmayan Tahran’ın tavrı ve kalıcı bir yola dönüşen bu yeni platformun sonuçlarına ilişkin Şam’ın atacağı adımlar henüz bilinmiyor. Üç ülkenin temsilcileri şu ana kadar ilan edilmemiş üç toplantı düzenlediler. Temsilciler bir sonraki toplantılarını Türkiye’de, ardından da Rusya’da yapacaklar.



Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
TT

Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)

Muhaffe eş-Şehrani

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi çağrısında bulunduğu açıklamaları, birinci derecede aşırı sağcı seçmen tabanını korumayı ve kendisini mevcut ordu komuta kademesinden daha kararlı bir alternatif olarak göstermeyi amaçlayan sistemli ideolojik ve stratejik boyutlara ve hedeflere sahip.

Bazı İsrailli analistler, bu açıklamaları, askeri operasyonların şiddetinin azalması halinde hükümet koalisyonunu dağıtmakla tehdit ederek siyasi şantaj yapmak amacıyla Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik açık bir baskı aracı olarak görüyor.

Ancak her halükârda Tevrat metinleri ile katı İsrail milliyetçiliğini harmanlayan İsrail'de Dini Siyonizm akımının en radikal, aşırı sağ ve aşırı milliyetçi kanadını temsil eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) lideri Ben-Gvir'den bu açıklamaların gelmesi kimse için şaşırtıcı değil. Bu akım, tarihi Filistin toprakları üzerinde tam bir Yahudi egemenliği kurmayı amaçlayan, her türlü siyasi çözümü veya bir Filistin devletinin kurulmasını reddeden ve dini ‘kurtarıcının’ yakında geleceğine, yani yeryüzündeki fiili insan eylemi aracılığıyla ilahi kurtuluşun gerçekleşeceğine inanan bir vizyona dayanan bir ideoloji üzerine kuruludur. Bu vizyon, söz konusu akımın özellikle inandığı felsefi temeldir.

“Ben-Gvir'in günlük olarak yaptığı öldürme çağrısı, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmak amacıyla Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi hedefleyen daha geniş bir düşünceyle bağlantılı. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail soykırım doktrini ve dünyadaki radikal sağ olgusu

Bazı devletlerin siyasi tarihine ve dışlayıcı milliyetçi veya inançsal eğilimlere sahip partilerin egemenlik kurma sorununa bakanlar, bu süreçlerin nihayetinde çeşitli meselelerde tamamen otokratik bir tutum sergileyen devletlerin oluşumuyla sonuçlandığını ve ilkelerini hayata geçirmek için koşulları her türlü vahşi yolla istismar ettiğini görürler. Günümüzdeki tahakkümcü parti modeli olan Likud Partisi, bu doktrini temsil etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor. Barış hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yasaklanması yönündeki talepler yoluyla iç cepheyi kendi radikal vizyonu arkasında birleştirmek amacıyla, içerideki hesaplaşmalarda ideolojikleştirilmiş siyasi söylemin nasıl istismar edildiğini ve bir meydan okuma aracı olarak kullanıldığını da açıkça gözlemliyoruz.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi için yaptığı çağrılar, Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmayı hedefleyen daha geniş bir vizyonla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail'deki ilk askerî hazırlık akademisinin (mechina) kurucusu Haham Eli Sadan'ın dilinden dökülen “Tevrat, İsrail'in anayasasıdır, Yahudi devletinin DNA'sıdır” şeklindeki ünlü sözün temelinden hareketle, artık Batı Şeria'nın tamamının ilhak edilmesi, Gazze Şeridi'nin yeniden işgal edilmesi, bir Filistin devletinin kurulmasının kesin olarak reddedilmesi, resmi tam ilhak için bir ön hazırlık olarak Batı Şeria topraklarının kademeli olarak ilhak edilmesi tedbirlerinin uygulanması, bunlara ek olarak Kudüs üzerindeki İsrail kontrolünün pekiştirilmesi ve Mescid-i Aksa'nın Yahudi ibadet edenler için sürekli olarak açılması yönünde gayretli bir çaba görüyoruz.

Bu, İsrail vatandaşı olan Filistinliler (İsrailli Araplar), İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanmasına karşı stratejik bir tehdit olarak kabul edilmesiyle ve bu tehditle, her ne olursa olsun partilerin yasaklanması ve silahsızlandırılması, gelecekteki gösterilerle başa çıkmak ve içerideki Filistinli liderleri bastırmak amacıyla İsrail askeri birliklerinin Filistinli kent ve kasabalarına indirilmesi, ‘terör destekçileri’ olarak nitelendirilenlerin (bazı Knesset üyeleri dahil) sınır dışı edilmesi ve devletine sadık olmayan Arapların kovulması gibi şiddet içeren tedbirler yoluyla başa çıkılması çağrısıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bu doğrultuda Yahudi Gücü Partisi, ‘küresel radikal sağ’ olgusu çerçevesinde Almanya için Alternatif Partisi’ne (AfD) paralel ve benzer bir model olarak kabul edilebilir; ancak bunlar, kurucu referans ve devlet içindeki eylem mekanizmaları bakımından esastan ayrılıyor.

İki parti arasındaki ortak ve farklı noktalar

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi'nin (ECPS) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği son çalışmaya göre milliyetçi ve inançsal eğilimleri benimseyen partiler arasında, dışlayıcı ideoloji fikrini benimsemeleri bakımından her zaman örtüşme noktaları bulunuyor. Zira her iki parti de devletin tanımını kimliğin saflığı üzerine inşa etmekte (Almanya'da etnik/kültürel, İsrail'de ise dini/milli) her ikisi de azınlıkları -Almanya'daki göçmenler ve Müslümanlar ile İsrail'deki Araplar ve Filistinlileri- devletin varlığına yönelik doğrudan demografik ve kültürel bir tehdit olarak görüyor.

Her iki taraf da geleneksel siyasi ve yargısal elitleri hedef alan bir söylem benimsiyor. Öyle ki AfD, Berlin ve Brüksel'deki Alman elitini ‘halkına ihanet etmekle’ suçlarken, Ben-Gvir ‘ihmal edilmiş kesimi’ temsil ettiğini iddia ederek İsrailli ‘liberal’ eliti, güvenlik teşkilatını ve yargı kurumunu hedef alıyor. Ayrıca her iki parti de siyasi tabuları yıkma stratejisine dayanıyor.

Filistinlilere yönelik dini saiklerle sınır dışı etme, kontrol ve sistematik öldürme hakkındaki provokatif Ben-Gvir açıklamalarının karşısında, Alman tarihini yeniden şekillendirmeye ve tarihi suçluluk kompleksini küçümsemeye çalışan AfD liderlerinin açıklamaları yer alıyor. Ancak referanslar konusunda ayrışıyorlar. Yahudi Gücü Partisi, toprak üzerinde münhasır hak tanıyan Tevrat yorumlarına dayanan ve devleti dini kimlikle boyamaya çalışan teokratik bir partiyken, buna karşılık AfD, dini bir metne dayanmaksızın Batı Avrupa kültürüne ve küreselleşmeye karşı ulusal egemenliğe odaklanan milliyetçi seküler/muhafazakâr bir partidir.

Eylem alanı ve konumlanma açısından, Ben-Gvir'in partisinin doğrudan bir silahlı çatışma ortamında faaliyet gösterdiğini, söylemini silahlanma, saha güvenliği ve silahlı yerleşimlerin desteklenmesi üzerine odakladığını, buna karşın AfD nispeten istikrarlı bir Avrupa demokratik ortamında hareket ettiğini ve parlamenter politikalara, ekonomik yasalara ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası bloklara karşı duruşa odaklandığını görüyoruz.

Her halükârda Ben-Gvir'in partisi ile AfD, ‘yükselen aşırı sağ’ olgusunun iki tezahürüdür ve demografik ile güvenlik korkularını körüklemek için aynı popülist araçları kullanır. Bununla birlikte Ben-Gvir'in partisi, varoluşsal ve silahlı bir çatışma ortamında faaliyet göstermesi ve devlet içinde doğrudan yürütme yetkisine sahip olması nedeniyle daha radikal ve şiddet yanlısı bir model olmaya devam ederken, AfD şimdiye kadar devletin yürütme organına liderlik etme kapasitesinden yoksun bir şekilde Almanya parlamentosu içinde kuşatılmış olarak kalmaya devam ediyor.

İsrail koalisyonunda doğan faşizm ve uluslararası tepkiler

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, ‘Filistinli tutukluların sehpalar kurularak veya kafalarına ateş edilerek infaz edilmesi’ yönündeki açık çağrısıyla ve ‘her gece 30 ila 50 sivilin tasfiye edilmesi’ talebiyle zirve yapan art arda açıklamaları ile İsrail'in varlığına direnen bölgesel cepheleri ateşe verme tehditleri, uluslararası ve yerel siyasi kulislerde zıt tepkilere yol açtı.

İsrail asıllı Amerikalı tarihçi ve tarih profesörü Yoav Di-Capua, daha önce yayımlanan tarihi ve siyasi araştırmalarında ‘soykırımcı doktrin’ (Genocidal Ideology) olarak adlandırılan duruma karşı uyarıda bulunarak, söylemsel açıdan yaşanan bu sert çıkışın ‘siyasi çekişme’ sınırlarını aştığını, uluslararası toplumu ve Tel Aviv'in tarihi müttefiklerini ‘İsrail devleti içinde yürütme erkini elinde bulunduran faşist bir zihniyetle doğrudan bir yüzleşmeyle’ baş başa bıraktığını belirtiyor.

Aslına bakılırsa, Ben-Gvir'in açıklamaları, partisinin düşünce yapısından ayrı düşünülemez. Çünkü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in radikal açıklamaları artık yerel seçim seferberliği için sadece birer yakıt olmaktan çıkmış, İsrail devletinin temellerini sarsan ikili bir stratejik krize dönüşmüştür. Ben-Gvir, net sınırlar çerçevesinde hareket etmekte olup parti, ‘ötekini yok etme’ söylemini aşırı sokak marjinlerinden yasam ve hükümet koridorlarına taşımayı başarmıştır. Dolayısıyla Ben-Gvir, “Gazze'deki iki milyon insanı aç bırakmak adil ve ahlaki olabilir" sözlerinin sahibi, Dini Siyonizm Partisi lideri müttefiki Bezalel Smotrich ile aynı  düşünce yapısında birleşerek, hükümet içinde ‘imha ve sistematik sürgün akımını’ oluşturuyor. Bu akım, Filistinlileri haksız ve haksuz köleler olarak yaşamak, zorunlu göç veya sahadaki ölüm şeklinde paralel seçeneklerle baş başa bırakıyor. Bunlar faşizm ilkeleriyle doğrudan örtüşen düşünsel genlerdir.

Tepkilerin analiz edilmesi hususunda, daha önce de belirttiğim gibi, bu tutumlar uluslararası ve yerel alanlarda ile aynı zamanda İsrail'in kendi içinde de derin çatlaklara yol açtı. Şöyle ki; Washington ve Avrupa başkentlerindeki İsrail müttefiklerinin bugün benzeri görülmemiş bir ahlaki ve hukuki ikilemle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Uluslararası çatışmalarda mahkemeler genellikle ‘soykırım niyetini’ kanıtlamakta zorlanırken, Ben-Gvir'in açık söylemleri, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesindeki insan hakları örgütlerini, seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasını içeren doğrudan bireysel yaptırımların Ben-Gvir'e uygulanması yönünde ciddi adımlar atmaya itti. Bu durum, devletin varlığına verilen mecburî desteği koruma ile sağın faşist dürtülerini örtbas etme çabası arasındaki çizgiyi ayırmaya yönelik beyhude bir girişimdir.

İçeride ise gerek sivil gerek askeri geleneksel İsrail kurumları, Ben-Gvir'i ve Filistinli esirler hakkındaki açıklamalarını devletin stratejik tecridini derinleştiren, takas anlaşmalarını engelleyen ve ordu subaylarını savaş suçu işleyenler olarak uluslararası ceza kovuşturması giyotini altına koyan acil bir tehlike olarak değerlendiriyor. Bu durum, Netanyahu'yu Beyaz Saray'ı ve hukuk sistemini yatıştırmak amacıyla birden fazla siyasi görüşmede aşırı uçtaki bakanlarının açıklamalarını reddetmeye itmiş, ancak Ben-Gvir ve Smotrich'in partisinin koalisyon hükümeti içindeki hayati bir damarın bakanları olmaları ve düşmeleri halinde hükümetin de düşecek olması nedeniyle haklarında herhangi bir cezai işlem veya görevden alma kararı almayı reddetmesine yol açtı.

Sonuç olarak Itamar Ben-Gvir ve partisi, güvenlik kavramını etnik temizlik temelinde yeniden biçimlendiren ‘yükselen iktidar faşizmini’ temsil ediyor. Uluslararası tepkiler Ben-Gvir'i diplomatik olarak tecrit etmede ve hukuki açıdan kuşatmada başarılı olsa da bu tedbirler Gazze'nin bugün açık hedef haline geldiği sahadaki pratiklerini dizginlemede yetersiz ve aciz kalıyor. Dolayısıyla Ben-Gvir'in faşizmi konusu yalnızca Filistinlilerin geleceğiyle sınırlı kalmayıp uluslararası hukuk sisteminin tamamını, tam anlamıyla faşist ideolojik değerlerin karşısında çöküş ya da zafer sınavıyla karşı karşıya getiriyor.


Lübnan Meclis Başkanı Berri, tampon bölgelerin kurulmasını ve ateş altında müzakere yapılmasını reddetti

Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)
Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)
TT

Lübnan Meclis Başkanı Berri, tampon bölgelerin kurulmasını ve ateş altında müzakere yapılmasını reddetti

Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)
Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, ateş altında İsrail ile doğrudan müzakere yapmayı reddederek, 7 turluk müzakere sürecinin hiçbir sonuç vermediğini, aksine bu süre zarfında İsrail’in işgal altındaki alanların kapsamının genişlettiğini, yıkımı artırdığını ve daha fazla insan öldürdüğünü belirtti. Berri ayrıca ‘Çerçeve Anlaşma’yı ve her türlü gizli eki reddettiklerini vurguladı.

Berri, İmam Musa es-Sadr'ın kayboluşunun 48. yıl dönümünde yaptığı konuşmada bazı kırmızı çizgileri dile getirdi. Bunların başında Lübnan ordusunun geldiğini ifade eden Berri, ordunun rolünün sorgulanmasını veya ‘herhangi bir bahaneyle Lübnan'ın güneyinde bir tampon bölge ya da güvenlik kuşağı’ oluşturulmasını reddetti. Ayrıca Lübnan’ın güneyinin yeniden inşasının ‘devletin sorumluluğunda’ olduğunu ve coğrafyasının ‘nehrin kuzeyi ile güneyi arasında bölünmeyi kabul etmediğini’ vurguladı.

İsrail ile yürütülen savaşın bir iç çatışmaya dönüştürülmesi konusunda uyarıda bulunan Berri, ‘İsrail'in hedefinin Hizbullah, onun silahları, Emel Hareketi veya Şii toplumu olmadığını, asıl hedefin birliği ve iç barışıyla bizzat Lübnan olduğunu’ vurgulayarak ‘Lübnan'ı iç savaşlara kurban etmeme’ çağrısında bulundu. Berri ayrıca ‘Taif Anlaşması’na bağlılığını yineleyerek bölünmeyi ve federalizmi reddetti.


Süveyda’daki çatışmalarda güvenlik güçlerinden 10 kişi yaralandı

Şam kırsalındaki Suriye askerleri, (AFP)
Şam kırsalındaki Suriye askerleri, (AFP)
TT

Süveyda’daki çatışmalarda güvenlik güçlerinden 10 kişi yaralandı

Şam kırsalındaki Suriye askerleri, (AFP)
Şam kırsalındaki Suriye askerleri, (AFP)

Suriye İç Güvenlik Güçlerinden 10 personel, dün gece ülkenin güneyindeki, nüfusunun çoğunluğu Dürzilerden oluşan Süveyda’da yerel silahlı gruplarla çıkan çatışmalarda yaralandı.

Şarku’l Avsat’ın Suriye resmi medyasından aktardığına göre çatışmalar, Süveyda kentinin batısında yerel silahlı gruplarla hükümet güçleri arasında yaşanan ve iki sivilin hayatını kaybettiği çatışmaların ertesi günü meydana geldi.

Suriye devlet televizyonu, “Yasadışı grupların Süveyda’nın batı kırsalındaki Tel Hadid bölgesi ile Vulga hattında güvenlik noktalarını hedef alması sonucu İç Güvenlik Güçleri arasındaki yaralı sayısı 10’a yükseldi” bilgisini verdi.

Devlet televizyonu daha önce yaralı sayısını 4 olarak duyurmuştu.

Süveyda kenti ve güneydeki vilayetin bazı bölgeleri yerel silahlı grupların kontrolünde bulunuyor. Buralar, 2024’te eski Devlet Başkanı Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından ülkenin tamamında hâkimiyet kurmaya çalışan yeni Suriye yönetiminin kontrolü dışında kalan son bölgeler olarak öne çıkıyor.

Bu gruplar arasında Dürzi Şeyh Hikmet el-Hicri’ye bağlı “Ulusal Muhafızlar” da bulunuyor.

Grup dün Facebook üzerinden yayımladığı açıklamada, hükümet güçlerini “kent merkezinin batısındaki hat boyunca ve birden fazla noktadan, sivillere zarar vermek amacıyla top mermileri atmakla” suçladı. Açıklamada, saldırılarda bir çocuğun da yaralandığı belirtildi.

Açıklamada, “Hattaki mevzilerimiz, ateş açılan kaynaklara uygun yöntemlerle karşılık veriyor” denilirken, “Bu saldırılar, bölgenin ve halkının güvenliğini sağlayacak uygun bir karşılık verilmeden geçiştirilmeyecek” uyarısında bulunuldu.

Süveyda vilayetinde Temmuz 2025’te mezhep temelli şiddet olayları yaşanmış, yetkililerin oluşturduğu soruşturma komisyonunun kayıtlarına göre olaylarda en az bin 760 kişi hayatını kaybetmişti.