İngiltere, küresel silahlanma kısıtlamalarını atlayarak neyi hedefliyor?

Uzmanlar: İngiltere, Brexit (İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) çıkışı) sonrası küresel rolünü en üst düzeye çıkararak kayıp imparatorluğu yeniden canlandırmaya ve Brexit’in kalkınma bütçesi üzerindeki etkisine ilişkin endişeleri gidermeye çalışıyor

İngiltere, nükleer savaş başlıkları ve balistik füzeler dahil olmak üzere silahlanmasının temellerini güçlendirmeyi hedefleyen bir strateji duyurdu (AFP)
İngiltere, nükleer savaş başlıkları ve balistik füzeler dahil olmak üzere silahlanmasının temellerini güçlendirmeyi hedefleyen bir strateji duyurdu (AFP)
TT

İngiltere, küresel silahlanma kısıtlamalarını atlayarak neyi hedefliyor?

İngiltere, nükleer savaş başlıkları ve balistik füzeler dahil olmak üzere silahlanmasının temellerini güçlendirmeyi hedefleyen bir strateji duyurdu (AFP)
İngiltere, nükleer savaş başlıkları ve balistik füzeler dahil olmak üzere silahlanmasının temellerini güçlendirmeyi hedefleyen bir strateji duyurdu (AFP)

Ahmed Abdulhakim
İngiltere, ‘Küresel Britanya’ adlı yeni savunma stratejisi planının ayrıntılarını duyururken İngiliz çevreleri, uzmanlar ve dünyanın dört bir yanındaki askeri ve stratejik alanla ilgilenenler halen yaklaşık 100 sayfalık plandan neler çıkarılabileceğini anlamaya çalışıyor. Londra ise İngiltere Başbakanı Boris Johnson'ın da ifade ettiği üzere ‘nüfuzunun bir kısmını’ ve küresel post-Avrupa mirasını yeniden geri kazanmanın yanı sıra ‘daha riskli’ bir uluslararası ortamda güvenliğini koruma vizyonunu ifade etmeye çalışıyor.
İngiltere, mevcut Muhafazakar hükümetin ‘ana saldırı araçlarının eskimesi, değişim ve yenilenme süreçlerinin yavaşlığı ve yeni saldırı araçları üretmeye yönelik araştırmalar nedeniyle son yıllarda silahlanma sisteminde ortaya çıkmaya başlayan zayıflıklar’ olduğu şeklindeki değerlendirmesinin ardından silahlanmasının temellerini nükleer savaş başlıkları ve balistik füzeler dahil olmak üzere güçlendirmeyi hedefleyen ve daha önce benzerine rastlanmayan bir strateji duyurdu. Strateji, İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dış ve savunma politikasındaki en önemli sıfırlama olarak kabul ediliyor.
Stratejinin duyurulmasının üzerinden henüz bir hafta geçmedi. Ancak duyurulmasından bu yana ülkelerin bölgesel ve küresel kurumlar aracılığıyla ittifak ağları dokudukları bir dönemde, silahlı diplomasinin uygulanabilirliğinin yanı sıra Londra'nın uluslararası varlığını güçlendirmek için tarihi nüfuz alanlarına nasıl yatırım yapabileceği ve Brexit sonrası İngilizleri nükleer cephaneliğini ve silah yeteneklerini geliştirmeye iten riskler ve endişelere ilişkin ‘Rekabetçi Bir Çağda Küresel Britanya’ başlığı altında yayımlanan bu yeni savunma stratejisi ile ilgili çeşitli soru işaretleri ortaya çıktı. Ayrıca, mevcut Muhafazakar Parti hükümetinin yerine muhalefetteki İşçi Partisi'nin gelmesi durumunda bu 10 yıllık planın devam edip etmeyeceği de merak konusu.

Strateji nasıl okunmalı?
İngiltere'nin bu yeni savunma strateji belgesinde, Başbakan Boris Johnson'ın hükümeti, dünya çapında, özellikle Asya kıtasında İngiltere’nin diplomatik varlığının yoğunlaştırılması, askeri harcamaları ve nükleer savaş başlıklarını artırarak askeri yeteneklerin güçlendirilmesi ve bir dijital savaş ordusu yaratılmasının yanı sıra tüm dünyada hayati hareketliliklerin olduğu alanların belirlenmesi ve ‘müttefikler, düşmanlar ve rakipler’ arasında ayrım yapılması ile esas olarak Brexit sonrası yeni İngiltere’yi şekillendirdi.
Gözlemcilere göre Londra'nın Birleşik Krallık’ın eski ihtişamını canlandırmaya çalıştığı yeni strateji çerçevesinde İngiltere, ‘artan riskler’ olarak nitelediği durum karşısında caydırıcı gücünü artırmak için nükleer savaş başlıklarının sayısını yüzde 40 oranında yükseltecek.  
İngiltere daha önce nükleer savaş başlıklarını azaltmıştı. İngiliz hükümeti, 2010 yılında 2020'lerin ortalarına kadar cephanelikteki nükleer savaş başlığı sayısını en fazla 180 olarak belirledi. Ancak Başbakan Johnson bu sınırlandırmayı kaldırdı ve cephanelikteki en fazla nükleer savaş başlığı sınırını 260'a yükseltileceğini duyurdu. Johnson, ülkesinin nükleer silahlara sahip ülkeler, gelişmekte olan nükleer silah sahibi ülkeler ve nükleer terör eylemlerine destek veren ülkeler tarafından gelen risklerle karşı karşıya olduğunu ve hem kendisinin hem de müttefiklerinin güvenliğini sağlamak için nükleer caydırıcılığa sahip olması gerektiğini söyleyerek aldığı kararı savundu.
İngiltere’nin duyurduğu yeni savunma stratejine göre Londra artık biri sürekli alarm durumunda olacak dört nükleer silahlı denizaltı bulunduracak. Yeni stratejinin en önemli maddelerinden biri ise ABD ile ilişkilere her zaman öncelik vermesini vurgulayan ve ABD’yi İngiltere’nin ‘en önemli ve en stratejik ortağı’ olarak nitelendiren maddesiydi. Yine stratejiye göre Londra, ‘başlıca ortaklar’ olarak Almanya ve Fransa’ya odaklanılarak AB ile çalışmak ve iş birliği yapmak için ‘yeni yollar’ arama taahhüdüyle sınırlı olan AB stratejisinin aksine, AB ile ilişkilerini güçlendirecek.
Gözlemcilerin İngiltere’nin yeni savunma yeteneklerini güçlendirme stratejisinin en önemli nedenleri olduklarını düşündükleri, Batı dünyasında bir takım zorlukların temeli olarak görülen Çin ve Rusya ile ilgili olarak ise belgede Çin'in büyüyen uluslararası konumunun bugün dünyadaki en önemli jeopolitik faktör olduğunun kabul edilmesiyle birlikte Pekin'in ‘Batılı ülkelerin değerlerinden farklı bir totaliter sistem’ tarafından yönetildiği, ancak İngiliz hükümetinin tam olarak Çin'i önümüzdeki on yıl içinde küresel büyümeye katkıda bulunacak ve aynı zamanda bu büyümeden en fazla yararlanacak olan en büyük ülke olarak görmediği’ belirtiliyor. Öte yandan, belgede ‘İngiltere’nin güvenliğine yönelik en büyük tehdit ve düşman ülke’ olarak nitelendirilen Rusya'ya yönelik strateji ile ilgili ifadeler ise farklılık gösteriyor. Belgeye göre Londra, iki ülkenin hükümetleri arasındaki ilişkilerde iyileşme sağlanana kadar ‘Rusya'dan gelen tüm tehditlere karşı caydırıcı ve etkili bir savunma’ taahhüdünde bulunuyor.
İngiltere, yaklaşık yarım asırdır geri planda durduktan sonra, yeni savunma stratejisiyle, doğuda Hindistan'dan Japonya'ya ve güneyde Çin'den Avustralya'ya en önemli ve hayati deniz yollarının geçtiği Hint ve Pasifik Okyanusları’nda yeniden askeri olarak boy göstereceğini de duyurdu. İngiltere’nin stratejisine göre bu bölge ‘jeopolitik rekabetin merkezi ve birçok potansiyel parlama noktasının kesiştiği yer’. Bu nedenle Londra, HMS Queen Elizabeth Uçak Gemisi ile birlikte bir grup askeri saldırı gemisini Hint ve Pasifik okyanuslarına göndermeye karar verdi. Aynı zamanda Birleşik Krallık Ordusu, 2030 yılına kadar ordunun dörtte birine tekabül eden, 30 bin robot askeri birliklerine katmak için harekete geçti. İngiltere Genelkurmay Başkanlığı'na göre robot askerlerin görevi, insan kayıplarını önlemek için savaşlarda ön saflarda yer almak olacak.
İngiliz The Telegraph gazetesinin haberine göre Londra, ‘resmi ve gayri resmi tehditler’ karşısında alınacak caydırıcı önlemlerle Birleşik Krallık’a bağlı 14 denizaşırı bölgeyi korumaya çalışacak.

Peki, neden şimdi?
Başbakan Johnson, 16 Mart’ta paylaştığı ve yeni savunma stratejisini duyurduğu tweette, “Tarih, demokratik toplumların açık ve dirençli bir uluslararası düzenin en güçlü destekçileri olduğunu ve açık olmak için de güvende olmamız gerektiğini göstermiştir. Bu da İngiltere’nin nükleer programını güçlendirmesini gerektiriyor” ifadelerini kullandı. Tweetin ardından İngiliz basını, ülkenin yeni savunma belgesini yorumlamak konusunda adeta bir yarışa girişse de herkes Soğuk Savaş'tan bu yana eşi benzeri görülmemiş bu adımın nedeninin, ‘büyüyen teknolojik ve ideolojik tehditler’ olduğunda hemfikirdi.
The Guardian ve The Sun gazeteleri, bu adımın, Londra'nın Brexit sonrası kendisini uluslararası sahnede büyük bir güç olarak yeniden empoze etmeye çalıştığı sırada atıldığına dikkat çektiler. The Guardian’a göre İngiltere’nin nükleer savaş başlığı stokunu güncellemesinin ardındaki başlıca neden Rusya'nın silahlarını hızla modernize etmesiydi. Aynı zamanda örneğin Salisbury’de eski Rus casus Sergey Skripal ve kızı Yulia'ya suikast girişimindeki gibi bir kısmı Birleşik Krallık topraklarını da etkileyen Rusya’nın askeri faaliyetlerine ilişkin korkular da atılan adımın başlıca nedenlerinden biri.
The Telegraph gazetesi ise İngiltere'nin önümüzdeki dört yıl içinde silahlı kuvvetlerini modernize etmek için 80 milyar sterlinin üzerinde (111,3 milyar dolar) kaynak ayırmayı planladığını ve bu amaçlara ayrılan fon miktarının 10 yıl içinde yaklaşık 200 milyar sterline (278,4 milyar dolar) ulaşabileceğini aktardı.
Birleşik Krallık’ta 2030 yılına kadar ‘bir terör örgütünün kimyasal, radyolojik veya nükleer saldırıda bulunacağına’ dair sürekli bir korku havası hakim.
İngiltere’nin yeni savunma stratejisine göre terörizm, daha çeşitli maddi ve politik nedenler, radikalizmin yayılması için yeni kaynaklar ve planlama süreçlerinin gelişmesiyle önümüzdeki on yıl boyunca büyük bir tehdit olarak kalmaya devam edecek. Bu yüzden, ‘terörle mücadeleye yönelik güçlü ve kapsamlı bir yaklaşım’ benimsenmesi gerekiyor.


İngiltere Başbakanı Boris Johnson (AFP)

Savunma stratejisi, ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ve Savunma Bakanı Lloyd Austin’in geçtiğimiz hafta Washington Post gazetesinde yayımlanan ortak makalelerinde ‘NATO tarafından güvenliğin sağlanması için asgari, güvenilir ve bağımsız bir nükleer caydırıcılığın gerekli olmaya devam ettiğini’ vurgulayarak yaptıkları Rusya'nın ‘aktif bir tehdit’ ve Çin'den ise ‘yöntemsel bir meydan okuma’ olduğu yönündeki uyarılarıyla tutarlıydı. Makalede ayrıca ABD’nin dünyanın dört bir yanındaki dostları ve ortaklarıyla ya da ABD ordusunun ‘güç çoğaltıcıları’ olarak nitelediği ittifakları sayesinde birçok başarıya imza atabileceği ve bu ilişkileri ihmal etmenin ‘stratejik bir hata’ olacağı belirtildi.
ABD’li bakanlar, makalede, Hint ve Pasifik Okyanusu bölgesine ilk dış ziyaretlerinin birkaç nedeni olduğunu söylediler. Bunlardan biri, söz konusu bölgenin giderek önemli bir küresel jeopolitik merkeze dönüşmesi olduğunu belirttiler. Makalede dünyadaki milyarlarca insanın yanı sıra birçok yükselen güce ve müttefike ev sahipliği yaptığı ifade edilen bölgedeki deniz yollarından küresel ticaret hacminin önemli bir kısmının geçtiğine işaret edildi.
Cevap bekleyen sorular
Johnson’ın ülkesinin yeni savunma stratejisinin ayrıntılarını açıklamasının üzerinden birkaç gün geçmesine rağmen, özellikle stratejiye karşı çıkan iç seslerin yükselmesiyle birlikte, halen bir takım sorular cevap bekliyor. Dünya ülkelerinin, bölgesel ve küresel kurumlar aracılığıyla ittifak ağları dokudukları bir dönemde, silahlı diplomasinin uygulanabilirliğinin yanı sıra Londra'nın uluslararası varlığını güçlendirmek için tarihi nüfuz alanlarına nasıl yatırım yapabileceği ve mevcut Muhafazakar Parti hükümetinin yerine muhalefetteki İşçi Partisi'nin gelmesi halinde bu 10 yıllık planın devam edip etmeyeceği, cevabı beklenen sorulardan sadece birkaçıydı.
Independent Arabia, bu konuda uzmanların ve dünyanın dört bir yanındaki askeri ve stratejik alanla ilgilenenlerin en önemli analiz ve görüşlerini takip etti.
İngiltere’de ulusal düzeyde, muhalefetteki İşçi Partisi, diğer bazı partiler ve çevreciler, yeni savunma stratejisinin, özellikle de nükleer savaş başlıklarının artırılmasıyla ilgili bölümün en önde gelen eleştirmenleri olmaya devam ediyorlar. Ana muhalefetteki İşçi Partisi lideri Keir Starmer, The Telegraph gazetesinin aktardığı açıklamasında, “Bu adım, Londra’nın nükleer silahların yayılmasını önleme taahhüdü ile tutarsızdır. Bu strateji, eski başbakanların amacı ve tüm tarafların İngiltere'nin nükleer silah stokunu azaltma çabalarıyla çelişmektedir” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, İşçi Partisi'nin ülkede iktidara gelmesi durumunda planda bir değişiklik yapma olasılığının işareti olarak görüldü.
İşçi Partisi'nin eski lideri Jeremy Corbyn ise dünyayı daha güvenli olmaktan çok daha tehlikeli bir yer haline getirebileceğini söyleyerek stratejiyi eleştirdi. Corbyn, stratejiyi, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın (NPT) 6. maddesinin ihlali olarak gördü.
Corbyn, LabourList internet sitesinde kaleme aldığı makalede, İngiltere Başbakanı'nın açıkladığı stratejinin, ‘ulusal savunma için bir plan değil, hesap verebilirlik ve hesap verme sorumluluğu olmadan denizaşırı ülkelerde daha uzun süreli operasyonlar ve tıpkı Irak ve Afganistan'da olduğu gibi uzun savaşlar için bir plan’ olduğunu söyledi. Corbyn, “Yeni bir silahlanma yarışı ve yeni nükleer silahlar için bir plan, NPT’deki yükümlülüklerimizin ihlalidir” yazdı. Corbyn, gerçek tehditlerle mücadele için kaynakların çekilmesinin, uluslararası kalkınma bütçesini azaltırken aynı zamanda askeri riskleri artırdığını söyledi.
Öte yandan 2007 yılında Irak’ın güneyinde Basra'daki İngiliz kuvvetlerinin eski komutanı Tümgeneral Jonathan Shaw ise The Independent’da kaleme aldığı makalede,  yeni savunma stratejisinin, İngiltere’nin Soğuk Savaş'tan bu yana dış ve savunma politikasındaki en büyük sıfırlama olabileceğini söyledi. Shaw, Rekabetçi Bir Çağda Küresel Britanya: Güvenlik, Savunma, Kalkınma ve Dış Politikanın Entegre İncelemesi (Global Britain in a Competitive Age: the Integrated Review of Security, Defence, Development and Foreign Policy - IR) okunduğunda, Savunma Bakanlığı'nın caydırıcılık teorisinin temel teolojisini ve Birleşik Krallık’ın nükleer duruşunu unutmadığına dair hiçbir güvence vermediğini, dolayısıyla stratejinin duyurusuyla işaret edilen değişikliklerin derinliğinin anlaşılamadığını söyledi.
Shaw makalesine şöyle devam etti:
“Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) çıkılması, Avrupa'da nükleer silahlanma yarışı korkusunu şimdiden artırdı. Ancak INF, İngiltere’nin benimsemediği kısa ve orta menzilli silahlarla ilgiliydi. Bu nedenle, konuyu Fransa ve ABD'ye bırakmak mantıklıydı. Rusya'nın artan potansiyel tehdidine karşı stratejik cephaneliğimizde bir artış yapılması, uygunsuz ve orantısız görünmektedir.”
Atlantic Council'in başkanı ve CEO'su Frederick Kempe ise CNBC'ye şöyle yazdı:
“Johnson'ın Brexit sonrası ülkesi için küresel bir rol oluşturma planı, Birleşik Krallık’ın kayıp imparatorluğunu yeniden kurma arayışıdır.”
Kempe, yeni savunma stratejisiyle ilgili olarak “Planla ilgili en önemli şey, pratik, ideolojik ve gelecek için akıllıca olmayan çerçevesidir. Plan, bir eylem rehberi olarak tasarlanan belgesinde gelecekteki herhangi bir tehdide işaret etmiyor” ifadelerini kullandı. Kempe, “Bu belge, Oprah Winfrey’in kraliyet ailesi unvanlarını bırakan Prens Harry ve eşi Meghan Markle ile röportajı sonrası İngiltere’nin küresel rolünün azalmasına ilişkin şikayetlerin artmasının ardından Birleşik Krallık’ın stratejik ciddiyetinin hoş bir hatırlatıcısı olarak mı yayımlandı?” diye sordu.
Diğer yandan, Mısırlı strateji ve güvenlik analisti emekli Tuğgeneral Safvet ez-Zeyyat'a göre İngiltere’nin yeni savunma stratejisi, temelde İngiltere’nin Brexit sonrası rolünü en üst düzeye çıkarma girişimine ve ABD ile ortaklığını teyit ederek Avrupalılardan uzak bir rol arayışına’ dayanıyor. Independent Arabia’ya konuşan Zeyyat, “Londra'nın son yirmi yıldır ihmal ettiği askeri yeteneklerini geliştirmek için gerekli olan bu rolü yeniden kazanmasının önünde halen büyük zorluklar var” değerlendirmesinde bulundu.
Zeyyat’a göre İngiltere'nin önümüzdeki yıllarda diplomatik ve stratejik hedeflerine ulaşmada karşılaşabileceği zorluklardan biri, şu an İngilizlerin vizyonlarıyla çelişen Hindistan başta olmak üzere ‘eski sömürge ülkeleriyle’ olan tartışmalı mirasıdır. Zeyyat, söz konusu ülkelerin aynı zamanda karşılıklı bağımlılık, okyanuslarda devam eden iş birlikleri ve ekonomik ittifaklara ilişkin strateji ve küresel eğilimler konularında da İngilizlerin vizyonlarıyla çeliştiğini söyledi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, İngiltere’nin artık eski imparatorluk hırslarına sahip olmadığını düşünen Zeyyat, nükleer savaş başlıklarının artırılmasını ve Avrupa’nın geçtiğimiz yıllarda askeri yeteneklerini geliştirme konusunda gösterdiği gevşekliğin terk edilmesini, Hint ve Pasifik bölgesindeki uluslararası stratejik rekabet alanlarında küresel olarak kendisine bir yer bulma yönünde ciddi bir girişim olarak değerlendirdi.
Son olarak ABD merkezli Foreign Policy dergisi, İngiltere’nin AB’den ayrılmasından kaynaklanan kayıplarını telafi etme ve küresel nüfuzunu yeniden kazanma fırsatlarını tartışırken, ‘Batılı ülkelerin sömürge geçmişinin, genellikle siyasi, güvenlik, ekonomik ve ticari ortaklıklar kurma konularının önünde bir engel olmaya devam ettiğini vurguladı. Sömürge ülkelerinin eski sömürgecileri için bir engel haline gelen büyük siyasi dönüşümlere tanık olduklarına dikkati çeken dergi, ‘tarihin geri alınamayacağının’ altını çizdi.



Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatma arzusu

Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
TT

Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatma arzusu

Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)

Jo Inge Bekkevold

‘Üçüncü Dünya Savaşı’ ifadesini hafife alarak kullanmamak gerekse de bu savaşın yakında patlak vereceğine dair kesin yargılar, siyasi yorumcuların tartışmalarında artık yerleşik bir klişe haline geldi. Bugün Ortadoğu’da devam eden savaş da bu kalıbın dışındaki bir istisna değil. İngiliz basını, ABD uçaklarının İran'ı bombalamak için İngiltere’nin hava üslerini kullanmasına izin verilmesi halinde, ülkesinin nasıl bir Üçüncü Dünya Savaşı'na sürüklenebileceğini tartışmakla meşgul. John Mearsheimer, Tucker Carlson ve Elon Musk 2022 ve 2023 yıllarında, Ukrayna'ya Rusya'ya karşı savaşında yardım etmenin küresel bir yangını tetikleyebileceği konusunda uyardı. Politico Dergisi’nin internet sitesi üzerinden yaptığı son ankete göre İngiltere, Kanada, Fransa ve ABD'den ankete katılanların çoğu, önümüzdeki beş yıl içinde üçüncü bir dünya savaşının çıkma olasılığının çıkmama olasılığından daha yüksek olduğunu düşünüyor.

Günümüz dünya siyasetini kasıp kavuran kaosları anlayabilmek için, farklı savaş türlerini birbirinden ayırt edebilmeliyiz. Bu mesele, kelime oyunları ya da salt akademik bir incelemeden ziyade sağduyulu siyasi kararlar alabilmek ve zihinsel dengemizi bir ölçüde koruyabilmek için gerekli bir koşuldur.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşı, ilgili ülkeler için yıkıcı sonuçlar doğuran tehlikeli çatışmalar olsa da özünde bölgesel savaşlar olmaya devam ediyor. İran komşularına saldırmaya kalkışsa bile, bu komşular savaşa katılsın ya da katılmasın, bu gerçek değişmez. Çünkü dünya savaşı, büyük güçlerin politikaları, istikrar, ekonomik büyüme ve uluslararası sistemin yapısı üzerinde, bölgesel savaşların, sınırlı savaşların veya diğer melez ve eşitsiz savaş biçimlerinin bıraktıklarından çok daha derin izler bırakır.

frgt
Almanların Mayıs 1940'ta Sedan'a saldırmasından önce cepheden dönen Fransız askerleri, 1939-1940 kışı (AFP)

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Ortadoğu'da başlayan bir savaşın, bölgenin sınırlarını aşan derin etkileri olabileceği doğru olsa da bu çatışmaya veya başka herhangi bir çatışmaya ‘dünya savaşı’ tanımı yakıştırmak için, bir savaşı dünya savaşı olarak sınıflandırmak üzere dört kriterin karşılanması gerekir.

Günümüz dünya siyasetini sarsan kaosları anlayabilmek için, farklı savaş türlerini birbirinden ayırt edebilmeliyiz.

Bu kriterler;

Birincisi, bir dünya savaşının uluslararası sistemdeki tüm büyük güçleri, ya da bunların çoğunu, birbirleriyle doğrudan karşı karşıya getirmesi.

İkincisi, buna bağlı askeri operasyonların küresel ölçekte olması, ya da en azından iki veya daha fazla kıtada gerçekleşmesi.

Üçüncüsü, sınırlı bir savaş değil, kapsamlı bir savaş olması, yani büyük güçlerin bu savaşı yürütmek için askeri kapasitelerinin ve diğer hayati kaynaklarının büyük bir kısmını seferber etmeleri.

Dördüncüsü, sonuçlarının uluslararası sistem üzerinde yapısal etkileri olması, yani büyük devletler arasındaki güç dengesindeki açık bir değişime yol açması.

scde
İngiltere Başbakanı Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ren Nehri'ni geçtikten sonra, nehrin doğu yakasında Mareşal Bernard Montgomery ile birlikte yürürken, 25 Mart 1945 (AFP)

İkinci Dünya Savaşı, yukarıdaki bu dört kriteri karşılıyordu. O dönemin tüm büyük güçleri savaşa katılmış, savaş tüm yerleşik kıtalara yayılmış, kapsamlı bir savaş olmuş ve büyük yapısal etkiler bırakmıştı. Savaş, ABD ve Sovyetler Birliği'ni en büyük iki güç konumuna yükseltti. Buna karşın Avrupalı eski büyük güçleri konumlarını ve sömürgelerini kademeli olarak kaybetmeye başladı. Savaş ayrıca, dünya düzenini düzenlemek için tamamen yeni bir formatta Birleşmiş Milletler (BM) ve ‘Bretton Woods’ kurumlarının (Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu/IMF) kurulmasının önünü açtı.

İkinci Dünya Savaşı, ABD ile Sovyetler Birliği'ni iki süper güç konumuna yükselten kapsamlı bir savaştı.

Birinci Dünya Savaşı ise özünde Avrupa’da patlak vermişti. Ancak kısa sürede Osmanlı İmparatorluğu ve ABD de dahil olmak üzere o dönemin tüm büyük güçlerini içine çekti. Bu savaş, Afrika, Asya ve Pasifik’te birçok cepheye yayılan ve Avrupa sömürgeci güçlerinin topraklarını da kapsayan, küresel ölçekte bir savaştı. Savaşın doğrudan çatışmalarına ve diğer destek faaliyetlerine, sömürgelerin vatandaşları olan iki milyondan fazla Afrikalı ve bir milyon Hint katıldı. Müttefikler, 1914'te Alman İmparatorluğu'na savaş ilan eden Japonya ile birlikte, Güneybatı Afrika'dan Çin'e, oradan da Yeni Gine ve Marshall Adaları'na kadar uzanan Alman kolonileri üzerinde hakimiyet kurdu. Birinci Dünya Savaşı, şüphesiz kapsamlı bir savaştı.  Ayrıca, başta Rus, Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarının dağılması olmak üzere, derin yapısal etkiler bıraktı.

Tarihte, hakiki anlamda ‘dünya savaşı’ olarak nitelendirilebilecek başka savaşlara pek rastlanmaz. Bu sıfatla anılan savaşlardan biri, 1756 ile 1763 yılları arasında yaşanan Yedi Yıl Savaşları’ydı. Dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve diğerleri bu savaşı ilk gerçek dünya savaşı olarak değerlendirdi. İngiltere, Fransa, Prusya ve diğer büyük Avrupa güçlerinin savaşlarını esas olarak Avrupa sahnesinde yürütmüş olmaları doğru olmakla birlikte, savaş Kuzey Amerika'ya da sıçradı ve burada savaş, Fransız-Kızılderili Savaşı olarak biliniyordu. Savaş aynı zamanda Güney Asya ve diğer bölgelere de yayıldı. Bu savaş, İngiltere'nin bir dünya gücü olarak konumunu güçlendirmesine de katkıda bulundu.

Diğer gözlemciler ise 1688-1697 yılları arasındaki Dokuz Yıl Savaşı, 1701-1714 yılları arasındaki İspanya Veraset Savaşı, 1792-1802 yılları arasındaki Fransız Devrim Savaşları ve 1803-1815 yılları arasındaki Napolyon Savaşları gibi Avrupa’da patlak veren diğer büyük savaşların da dünya savaşları kategorisine dahil edilebileceğini düşünüyor. Zira bu savaşların yankıları, ana tarafların kolonilerine kadar uzanmıştı. Bazıları bu listeye, 13. yüzyılda Moğolların Avrasya kıtasının büyük bir bölümünü işgal etmesini de ekliyor. Ancak buna rağmen, bu genişletilmiş liste bile yetersiz kalıyor.

drgt
Kore Savaşı sırasında, ABD Ordusu'nun 2. Piyade Tümeni'ne ait bir tank konvoyu, Hwang Jang Nehri üzerindeki hasarlı bir köprüyü geçerken 17 Ekim 1950 (AFP)

Soğuk Savaş ise küresel bir boyuta sahipti ve ABD ile Sovyetler Birliği rekabeti nedeniyle bazı bölgesel savaşların ve vekalet savaşının patlak vermesine sahne oldu. Ancak iki süper güç hiçbir zaman doğrudan askeri bir çatışmaya girmedi. Bu durumdan dolayı bu isimle anıldı. Aynı durum, Washington liderliğindeki ‘Terörle Mücadele’ için de geçerli. Bu savaşın kapsamı dünya çapında genişletildi. Fakat bu büyük güçler arasındaki bir çatışma değil, güç dengelerinin ciddi şekilde bozulduğu bir savaştı.

Tarihte, dünya savaşı olarak nitelendirilmeye hak kazanan başka savaşlara pek rastlanmaz.

Peki ya bugün siyasi tartışmalarda gündeme gelen ve ‘dünya savaşı’ olarak nitelendirilmeye aday olan çatışmalar ne olacak? Ukrayna’nın Rusya’ya karşı topyekûn bir savaş yürüttüğüne şüphe yok. Zira bu savaşta, Ukrayna devletinin bekası kadar önemli bir mesele söz konusu. Aynı şekilde bu savaşın Avrupa'nın güvenliği, ABD'nin stratejisi ve uluslararası ekonomi üzerinde büyük etkileri olacaktır. Kuzey Kore, Rusya'nın yanında savaşmak üzere askerler gönderdi. Bunun yanında savaşın sonucu, bu yarı bağımlı müttefiki aracılığıyla Çin'in Avrupa'daki nüfuzunun boyutunu da etkileyecektir. Ancak tüm bunlar, bu savaşı bir dünya savaşı yapmaz. Askeri operasyonlar hâlen Ukrayna ve Rusya ile sınırlı ve mevcut uluslararası sistemin en önemli iki gücü olan ABD ile Çin arasında doğrudan bir askeri çatışma yok. Dolayısıyla, Rusya-Ukrayna savaşının sonuçları, uluslararası sistem düzeyinde yapısal etkilere yol açmaz.

Bu sebeple Rusya-Ukrayna savaşı bölgesel bir savaş olarak kalıyor ve bu açıdan 1950-1953 yılları arasındaki Kore Savaşı’na benziyor. Ancak o dönemin süper güçlerinden biri olan ABD, Kore Savaşı’nda doğrudan ve başlıca bir taraf olarak yer almıştı. ABD ordusunun Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile doğrudan çatışmaya girmesine rağmen, o savaş uluslararası düzende yapısal bir etki bırakmamıştı.

Bugün İran ve Ortadoğu'da devam eden savaş ise ABD’nin bu çatışmaya ne kadar dahil olursa olsun, enerji fiyatları üzerindeki dramatik etkileri, uluslararası hava trafiğinde neden olduğu aksaklıklar ve İran'ın füzeleri ve insansız hava araçlarının birçok ülkeye verdiği zararlar ne olursa olsun, yine de bölgesel bir savaş. İran'ın komşularına karşı insansız hava araçlarını tırmandırıcı bir şekilde kullanması, yeni bir krizin çatışma bölgesinin çevresindeki diğer ülkeleri ne kadar kolay bir şekilde içine çekebileceğini ortaya koyuyor.

fgty
ABD ve İsrail tarafından İran'ın başkenti Tahran'a düzenlenen saldırılar sırasında isabet alan bir petrol depolama tesisinden yükselen alevler ve duman, 7 Mart 2026 (AP)

Bununla birlikte, bu çatışma bölgesel bir kriz olarak kalmaya devam ediyor. Moskova’nın Tahran’a ABD’nin askeri hedefleri hakkında istihbarat sağladığına ve Rusya’nın İran’ın Şahid model insansız hava araçlarını (İHA) Ukrayna’ya saldırmak için kullandığına dair haberlere rağmen, bu çatışmanın Rusya’nın Ukrayna’daki savaşıyla bağlantısı bulunmuyor. Aynı şekilde, İran ile yakın bağları, bölgeden ham petrol ithalatı ve Ortadoğu'daki aktif diplomatik varlığı olmasına rağmen, Çin bu savaşta belirleyici bir unsur değil.

Ortadoğu'daki çatışma bölgesel bir savaş olarak devam ediyor ve Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısı 1950'deki Kore Savaşı'nı andırıyor.

Günümüzde Çin ile ABD arasında olduğu gibi, ya da Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabette olduğu gibi, iki kutuplu uluslararası yapılar, üç veya daha fazla büyük gücü barındıran çok kutuplu sistemlere kıyasla daha fazla istikrara ve çatışmaya sürüklenme olasılığının azalmasına eğilimli. Bunun yanında nükleer silahlar da büyük güçler arasında geniş çaplı bir savaşın patlak verme olasılığını da azalttı.

Günümüzde, iki süper gücün içine çekilebileceği bir savaşın en olası senaryosu, Pekin’in Tayvan’ı kontrol altına alma çabası çerçevesinde ABD ile Çin arasında yaşanacak bir çatışma olarak görülüyor. Bununla birlikte, Pekin ve Washington'daki tarafların bu tür çatışma risklerini nasıl yöneteceklerine bağlı olarak, bu iki büyük güç arasındaki çatışmanın sınırlı bir savaş olarak kalma ihtimali de bulunuyor. Eğer çatışma nükleer eşiğin altında kalırsa ve Batı Pasifik'te yoğunlaşırsa, bu durum devam edebilir. Ancak sınırlı nükleer savaş kavramı konusunda tartışmalar halen sürüyor.

Ancak Çin ve ABD’nin Tayvan konusunda sınırlı bir savaşa girme olasılığını düşünmesi bile, dikey ve yatay tırmanma olasılıkları göz önüne alındığında, başlı başına daha büyük bir çatışmaya sürüklenme tehlikesini barındırıyor. Avrupalı taraflar kendilerini bir ABD-Çin çatışmasının içine çekilmiş bulabilirler ve Rusya, Asya'daki bir savaşı, Avrupa'daki Avrupa ve ABD tutumlarının ne kadar sağlam olduğunu test etmek için kullanabilir.

gth
ABD uçak gemisi USS Gerald R. Ford, İran'a yönelik saldırıları desteklemek üzere hava operasyonları yürütüyor, 9 Mart 2026 (Reuters)

Modern toplumlar arasındaki ekonomik ve teknolojik iç içe geçmişlik göz önüne alındığında, Batı Pasifik'te sınırlı bir savaş ya da Avrupa ya da Ortadoğu'da başka herhangi bir bölgesel savaş bile, çatışmanın coğrafi merkezinden uzak bölgelerdeki ülkeler, ekonomiler ve vatandaşlar üzerinde muazzam etkiler bırakacağı kesin. Yeni bir dünya savaşının sonuçları ise hayal gücünün sınırlarını aşıyor.

Çin ve ABD'nin Tayvan konusunda sınırlı bir savaşa girme olasılığının düşüncesi bile, daha büyük bir çatışmaya sürüklenme tehlikesini barındırıyor.

Her ne şekilde olursa olsun, savaştan kaçınmak her zaman en iyisidir; özellikle de daha büyük bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınmak gerekir. Ancak siyasi seçenekleri daha iyi değerlendirebilmek ve giderek daha çalkantılı hale gelen bir dünyada bir parça da olsa dengemizi koruyabilmek için, söylem ve konuşmalarımızda gerginliği tırmandırmaktan da kaçınmalıyız.


Trump neden İran'ın Hark Adası'nın bombalanması direktifini verdi?

Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
TT

Trump neden İran'ın Hark Adası'nın bombalanması direktifini verdi?

Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)

John Haltiwanger

ABD Başkanı Donald Trump, cuma akşamı İran'ın Hark Adası'nın hava saldırıları ile vurulması direktifini verdiğini duyurdu. Bu ada, İran'ın ham petrol ihracatının yüzde 90'ının geçtiği, Körfez'de küçük ama stratejik açıdan önemli bir ada.

Trump, Truth Social’dan yaptığı paylaşımında; “Birkaç dakika önce, benim direktifimle, ABD Merkez Komutanlığı Ortadoğu tarihinin en güçlü hava saldırılarından birini gerçekleştirdi. İran'ın gözbebeği Hark Adası'ndaki tüm askeri hedefler tamamen imha edildi” dedi.

Trump, “nezaket kuralları gereği” adanın petrol altyapısını yok etmemeyi tercih ettiğini söyledi, ancak “İran veya başka herhangi bir taraf, Hürmüz Boğazı'ndan gemilerin serbest ve güvenli geçişini aksatacak herhangi bir eylemde bulunursa, bu kararı derhal yeniden gözden geçireceğim” diye ekledi.

Hark Adası, İran'ın ana petrol ihracat istasyonu ve işleme tesisleri İran ekonomisi için hayati önem taşıyor. İran kıyılarından sadece 24 kilometre açıkta bulunan adada, yılda yaklaşık 950 milyon varil ham petrol işleniyor.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Hark'a yapılan hava saldırıları, bir tarafta ABD ve İsrail, diğer tarafta İran arasında savaşın başlamasından yaklaşık iki hafta sonra gerçekleşti. Tahran, dünyanın ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda bir düzineden fazla gemiyi hedef alarak, petrol fiyatlarını yükseltmek ve savaş konusunda Washington üzerindeki baskıyı artırmak amacıyla bu hayati su yolundaki gemi trafiğini fiilen durdurdu.

 Küresel petrol göstergesi olan Brent petrolü, cuma günü varil başına 100 doları aşarak, Şubat sonlarında savaşın başlamasından bu yana yüzde 40'tan fazla yükseliş kaydetti.

Son günlerde, ABD'nin İran üzerinde daha fazla nüfuz kazanmak için Hark Adası'nı hedef alabileceği veya ele geçirebileceği yönünde spekülasyonlar yaygınlaştı. Ancak uzmanlar, Hark Adası'nı ele geçirmeye çalışmanın önemli riskler taşıdığı konusunda uyardı. Trump'ın sadece hava saldırıları düzenleme yoluyla daha sınırlı bir yaklaşımı benimsemesinin açıklaması da olabilir.

Hark Adası'nın kontrolünü ele geçirmek, ilgili herhangi bir Amerikan kuvveti için önemli riskler oluşturacaktır ve İran rejiminin çok agresif bir tepki vermesine neden olabilir

 İran uzmanı ve Avrasya Grubu'nun kıdemli analisti Greggory Burrow, perşembe günü Foreign Policy dergisindeki yazısında şöyle diyordu: “Hark Adası'nın kontrolünü ele geçirmenin avantajları ve potansiyel faydaları var. Teorik açıdan, ABD, İran’ın petrol ihracatını sekteye uğratacak bir konuma gelecektir. Ayrıca bu adım Trump’a artık ABD'nin İran üzerinde daha büyük bir nüfuzu olduğunu söyleyebileceği daha kesin bir zafer iddiasında bulunma fırsatı da verecektir. Aynı şekilde İran rejimini zayıflatacaktır, çünkü mevcut seviyelerde petrol ihracatını sürdüremeyecektir.”

fdvf
ABD-İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından Hürmüz Boğazı'na nazır Bender Abbas Limanı’nda meydana gelen patlamanın ardından dumanlar yükseliyor, 2 Mart 2026 (AFP)

Burrow “Ancak ciddi dezavantajları da var,” diye ekliyor. “İran ihracat kapasitesini tamamen kaybetmeyecek. İhracat için başka tesisleri var ve ayrıca Hürmüz Boğazı'nın doğusunda, Cask'ta zaten daha yoğun bir şekilde kullanmaya başladığı bir tesis bulunuyor. Dolayısıyla Hark Adası’nı kaybetse bile ihracat kapasitesini kaybetmeyecek; en azından başlangıçta daha küçük miktarlarda da olsa muhtemelen ihracatına devam edecektir.”

Hark'ın kontrolü, operasyona dahil olan ABD kuvvetleri için de önemli riskler oluşturabilir. Burrow'a göre, İran toprakları içinde böyle bir hamle, İran rejiminin “çok agresif” bir tepki vermesine neden olabilir ve bu kuvvetleri “ateş hattında” bırakabilir. Daha ağır tahkim edilmiş yerlerdeki üslerinde bulunan ABD kuvvetlerinin aksine, füze ve insansız hava aracı saldırılarına maruz kalabilirler.

Cuma günü gelen çeşitli haberlerde, Pentagon'un çatışma devam ederken bölgeye ek birlikler ve savaş gemileri gönderdiği, bunların arasında amfibi hücum gemisi USS Tripoli ve yaklaşık 2.500 deniz piyadesinin de bulunduğu belirtildi. Bu da Trump'a Hark Adası'na karşı daha fazla eyleme girişmeye karar vermesi halinde daha fazla seçenek sunuyor.

Trump, uzun zamandır, en az 1988'den beri Hark Adası'nı ele geçirme fikrinden bahsediyor. Fox News Radio sunucusu Brian Kilmeade, perşembe akşamı Trump ile yaptığı ve cuma günü yayınlanan röportajda bu noktayı gündeme getirerek, şu anda böyle bir hamleyi düşünüp düşünmediğini sordu.

u67ı8
USS Gerald R. Ford uçak gemisi, İran'a yönelik saldırıları desteklemek amacıyla hava operasyonları yürütüyor, 9 Mart 2026 (Reuters)

Trump'ın yanıtı, röportajın o ana kadar büyük ölçüde samimi geçmesine rağmen, şaşırtıcı derecede gergindi: “Brian, bu soruyu cevaplayamam ve sormaman bile gerekirdi. Bu birçok farklı şeyden biri. Listenin başında değil, ama birçok seçenekten biri ve fikrimi saniyeler içinde değiştirebilirim.”

Ardından ekledi; “Ama, biliyorsunuz, böyle bir soru sorduğunuzda, kim cevaplayacak? Yani, bana soruyorsunuz: Hark Adası ve bu hamleyi düşünüyor muyum? Böyle bir soruyu kim sorar ve hangi aptal cevaplayabilir? Tamam, diyelim ki düşünüyorum, ya da düşünmüyorum. Neden size söyleyeyim ki? Sana ‘Evet Brian, düşünüyorum, ne zaman ve nasıl olacağını söyleyeyim mi’ diyeceğim? Bu bir bakıma akıllıca olmayan bir soru, ki bu nedenle de senden gelmesi beni şaşırttı, çünkü sen zeki bir adamsın.”


Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

TT

Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

Devrim Muhafızları, İsrail ve ABD ile süren savaşın 16’ncı gününe girilirken İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu takip edip öldürmekle tehdit etti.

Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamada, “Eğer bu çocuk katili suçlu hâlâ hayattaysa, onu takip etmeye ve tüm gücümüzle öldürmeye çalışmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, şu aşamada İran ile savaşı sona erdirmeye yönelik herhangi bir anlaşma yapılmasını reddettiğini açıkladı. Trump, “Tahran savaşı sona erdirmek için bir uzlaşma arıyor, ancak şu anda bunu istemiyorum çünkü sundukları şartlar henüz yeterince iyi değil” dedi.

Trump ayrıca, gelecekte yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın İran’ın nükleer programından tamamen vazgeçmesini garanti altına alması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan haber platformu Semafor, cumartesi günü ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde, İsrail’in İran ile devam eden çatışmalar sırasında balistik füze önleme sistemlerinde ciddi bir eksiklik yaşadığını birkaç gün önce Washington’a bildirdiğini aktardı.