Buz Devri'nden bugüne mamutların yeryüzü macerası: En eski DNA keşfinin ardındaki ODTÜ’lü ekip anlattı

Mamut kalıntılarının keşifleri 15. asra kadar uzanıyor. Kalıntıların filden farklı, soyu tükenmiş bir hayvan olduğunun belirlenmesi ise 1796'da karşılaştırmalı genetikçi Baron George Cuvier'in çalışmalarıyla mümkün oldu (Wikimedia Commons)
Mamut kalıntılarının keşifleri 15. asra kadar uzanıyor. Kalıntıların filden farklı, soyu tükenmiş bir hayvan olduğunun belirlenmesi ise 1796'da karşılaştırmalı genetikçi Baron George Cuvier'in çalışmalarıyla mümkün oldu (Wikimedia Commons)
TT

Buz Devri'nden bugüne mamutların yeryüzü macerası: En eski DNA keşfinin ardındaki ODTÜ’lü ekip anlattı

Mamut kalıntılarının keşifleri 15. asra kadar uzanıyor. Kalıntıların filden farklı, soyu tükenmiş bir hayvan olduğunun belirlenmesi ise 1796'da karşılaştırmalı genetikçi Baron George Cuvier'in çalışmalarıyla mümkün oldu (Wikimedia Commons)
Mamut kalıntılarının keşifleri 15. asra kadar uzanıyor. Kalıntıların filden farklı, soyu tükenmiş bir hayvan olduğunun belirlenmesi ise 1796'da karşılaştırmalı genetikçi Baron George Cuvier'in çalışmalarıyla mümkün oldu (Wikimedia Commons)

Bundan yaklaşık 12 bin yıl öncesine kadar yeryüzünde kılıç dişli kediler, dev tembel hayvanlar ve yünlü mamutlar geziyordu. Bu manzara, ünlü animasyon serisi Buz Devri'ni (Ice Age) izleyenlere muhtemelen tanıdık gelecektir.
Gerçekten de o dönemde yeryüzünde, sıcaklıkların bugünkünün 5 ila 10 derece altında seyrettiği, yağışlarınsa bugünkü ortalamanın yarısı kadar olduğu bir buz devri hüküm sürüyordu. Bilim insanlarının Pleistosen Çağ diye adlandırdığı jeolojik dönem, 2,6 milyon yıl önce başlamış ve 11 bin 700 yıl önce sona erdi. Bu esnada yeryüzü insanların gördüğü tek, gezegenin gördüğü son buz devrine sahne oldu.
Dünya'nın yaklaşık 4,6 milyar yıllık yaşamında belgelenen 5 büyük buzul çağı var. Bunların çoğu insanın tarih sahnesine çıkmasından önce meydana geldi. Sonuncusunda ise insanlarla yünlü mamutlar bir arada yaşadı ve insanın gezegende egemenlik kurması, yünlü mamutlar gibi büyük memelilerinse yok olmasıyla sonuçlandı.
Pleistosen Çağ'a ve çağın simgesi haline gelen yünlü mamutlarına dair bu ayrıntılı bilgileri günümüzde giderek gelişen araştırma teknolojilerine borçluyuz. Genetikte ve paleontolojideki atılımlar şaşırtıcı boyutlara ulaşıyor. Örneğin kısa süre önce Stockholm'deki Paleogenetik Merkezi'nden araştırmacıların liderliğinde dünyanın en eski DNA'sı keşfedildi. Bu DNA bir mamuta aitti ve iki yeni mamut soyunu ortaya koydu.
Dahası, saygın akademik dergi Nature'da yayımlanan araştırmada Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden (ODTÜ) üç bilim insanı da yer aldı. Ekin Sağlıcan, Fatma Rabia Fidan ve Mehmet Somel'in katkı koyduğu keşif, Pleistosen'in yünlü mamutlarının evrimine dair bilinmeyen birçok noktayı aydınlattı. Bizler de ODTÜ'lü araştırmacılarla keşfin detaylarını, yünlü mamutların evrimini ve mamutları tanımanın bugün insanlığa neler kazandırabileceğini konuştuk.

Yeni mamut soyları ortaya çıktı: Fillerin yakın kuzenlerine kısa bir bakış
"En eski DNA" unvanını kazanan gen, yaklaşık 1,2 milyon yaşında. Devrin simgesi haline gelecek yünlü mamutlar ve bunların yakın akrabası Kolombiya mamutları o dönemde henüz ortaya çıkmamıştı.
Bugünkü ABD'den Kosta Rika'ya uzanan topraklarda yaşayan Kolombiya mamutlarının yaklaşık 500 bin yıl önce yünlü mamut ve bir başka mamut soyunun melezleşmesiyle ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Yünlü mamutlar da Doğu Asya'da yaklaşık 800 bin yıl önce bozkır mamutundan ayrılmaya başladı. Yeni araştırmada bulunan DNA ise bahsi geçen mamut türlerinin atalarının, yani bozkır mamutlarının yaşadığı dönemden kaldı.
Bu araştırmada bilim insanları, Sibirya'da bulunan, üç mamuta ait dişleri genetik açıdan analiz etti. Her dişten küçük toz örnekleri alındı ve bu örnekler başka mamutlara ait DNA dizileriyle karşılaştırıldı. Böylece dişlerin ait olduğu mamutların yaşı belirlendi. Analizler, yaklaşık 1,2 milyon yıllık en eski numunenin daha önce keşfedilmemiş bir mamut soyuna ait olduğunu gösterdi. Araştırmacılar, numunenin bulunduğu konuma dayanarak bu hayvanı Krestovka mamutu diye adlandırdı. Diğer iki azı dişiyse yaklaşık 1 milyon yıllık Adycha isimli bir mamuta ve 500 ila 800 bin yıllık Chukochya adlı bir yünlü mamuta aitti. 

Araştırmacılar, genetik analizde üç eski mamutun bilinen diğer örnekler ve türlerle nasıl ilişkili olduğunu da inceledi. 1,2 milyon yaşındaki Krestovka mamutu, önceden bilinen hiçbir türe uymayan benzersiz bir mamut soyundan geliyordu. Adycha mamutundan alınan diğer milyon yıllık genom ise Adycha'nın yünlü mamutun atası olabileceğini ortaya koydu. Kıl uzaması, yağ katmanı, soğuğa tolerans gibi Kuzey Kutbu yaşamıyla ilişkili gen çeşitliliklerinin, yünlü mamutun kökeninden çok daha öncesine dayanan bu mamut türünde mevcut olduğu ortaya çıktı.
Independent Türkçe'ye ortak açıklamada bulunan ODTÜ'lü araştırmacılar, "Genetik profillerini incelediğimizde Adycha ve Krestovka'nın Erken Buz Çağı'nda Sibirya'da yaşamış iki ayrı mamut grubu olduğunu tahmin ediyoruz" ifadelerini kullandı:
"Adycha'nın içerisinde bulunduğu popülasyon, son 1 milyon yıl içinde Sibirya'da evrilen yünlü mamutların ataları gibi görünüyor. Krestovka'nın genetiğine baktığımızda onun popülasyonunun genetik açıdan Adycha'dan ve yünlü mamutlardan daha farklı olduğunu görüyoruz. İki popülasyon uzun süre boyunca izole kalırlarsa genetik olarak bu şekilde farklılaşıyorlar. Krestovka'nın ataları da Adycha'nın atalarından bir süre izole kalmış olmalı."

Kolombiya mamutunun şaşırtıcı kökeni
Daha önceki analizlerden elde edilen veriler, son buzul çağında Kuzey Amerika'da yaşayan Kolombiya mamutunun bir melez olduğunu göstermişti. Evrim Ağacı'nın aktardığına göre yeni araştırma, Kolombiya mamutunun genomunun yaklaşık yarısının Krestovka soyundan ve diğer yarısının da yünlü mamuttan geldiğini ortaya koydu.
Bulguların şaşırtıcı niteliğini vurgulayan ODTÜ'lü araştırmacılar, "İlginç biçimde Krestovka mamutu, fosilleri Kuzey Amerika'da bulunan Kolombiya Mamutu'na genetik açıdan özel bir yakınlık taşıyor" dedi ve ekledi:
"Analizlerimiz gösteriyor ki Kolombiya Mamutu, kökenini bahsettiğimiz Adycha soyu ile Krestovka soyunun Orta Buz Çağı'nda karışmasından almış. Buna biyolojide hibritleşme deniyor. Farklı bulguları bir araya getirdiğimizde, bu hibritleşmenin yaklaşık 500 bin yıl önce ve Kuzey Amerika'da yaşandığını tahmin ediyoruz. Yeni bulgularla bu tablo daha da netleşecektir."

ODTÜ'lü araştırmacılar ayrıca yünlü mamutlar ve Kolombiya mamutları arasında daha yakın dönemde ikinci bir karışma daha yaşandığını ifade etti. Bu karışmanın yünlü mamutlardan Kolombiya mamutlarına tek taraflı bir aktarıma sahne olduğunu belirten ekip, bunu şöyle açıkladı:
"Birbirlerinden bir süre ayrı kalıp genetik açıdan farklılaşan grupların, birinin diğerinin yaşam alanına göç etmesiyle yeniden karışmaları doğada çok yaygın karşılaşılan bir durum. Modern insan ve Neandertal arasında yaşanan da buna bir örnek."

Bir bilimkurgu efsanesi: "Pleistocenic" Park mümkün mü?
Ünlü yönetmen Steven Spielberg'ün Jurassic Park serisinde bir DNA örneği sayesinde 66 milyon yıl önce yeryüzünden silinen dinozorlar, yeniden hayata dönüdürülüyor. Seride bilim insanları, kehribar içindeki sivrisineklerin midelerinde emilmiş kandan 80 milyon yıllık dinozor DNA'larını çıkarıyor.
Aslında DNA'nın bu kadar uzun bir süre boyunca korunabilmesi, yalnızca bilimkurguda görülebilir. Evrim Ağacı'nın aktardığına göre, DNA'nın 65 milyon yıl önce yok olmuş dinozorlardan günümüze kadar ulaşması teorik açıdan imkansız. Araştırmalar, kusursuz şartlar altında bile DNA bağlarının en fazla 6,8 milyon yıl içerisinde tamamen yok olacağını gösteriyor. Yani 6,8 milyon yıl, DNA'nın teorik olarak korunabileceği maksimum süre.
Ancak bilim insanları, dinozorlar olmasa da binlerce yıl önce yok olan başka hayvanları yeniden hayata döndürmeye çabalıyor. En popüler çabalar arasında da mamutlar yer alıyor. Örneğin, Harvard Üniversitesi'nde Prof. George Church'ün liderliğindeki bir grup araştırmacı, nesli binlerce yıl önce tükenen yünlü mamutları genetik mühendisliğinden yararlanarak geri getirmeyi hedefliyor.
Prof. Church, araştırma ekibinin mamutlara ait özelliklerin bir Asya filine eklendiği melez bir embriyo oluşturmaya yaklaştıklarını ifade ediyor:
"Amacımız, melez bir fil-mamut embriyosu üretmek. Mamut özellikleri taşıyan bir dizi fil gibi düşünün. Henüz o noktada değiliz ama birkaç yıl içinde ulaşabiliriz."
Diğer yandan, Rus ve Japon bilim insanlarından oluşan bir ekip de mamutları geri getirmek için farklı bir yöntem izliyor. Bu araştırmacılar, 28 bin yıllık bir mamut yavrusunun sol arka bacak kemiğinden canlı hücre çıkarmayı başardı.
Daha sonra bu hücrenin çekirdeği bir fareye aktarıldı ve biyolojik aktivitelerde bulunduğu görüldü. Projenin üyeleri hala daha yok olmuş bir canlının geri getirilmesi için zaman olduğunu düşünse de bunun yakın gelecekte mümkün hale geleceğine inanıyor.
Yuka ismi verilen 28 bin yaşındaki mumyalanmış yünlü mamut kalıntısından alınan hücreler, 2010'da Sibirya'daki donmuş toprak tabakası içinde bulundu. 7 yaşında öldüğü tespit edilen hayvanın şu ana kadar bulunan en iyi korunmuş mamutlardan biri olduğu biliniyor.

En eski DNA, mamutların dirilişinde rol oynayacak mı?
Dünyadaki en eski DNA'nın bir mamuta ait olması, akla Jurassic Park'ın dinozorlarını getirse de uzmanlar, mamut dişinden elde edilen DNA'nın bu hayvanları geri getirmede etkili olacağını düşünmüyor.
Çalışmanın başyazarı, İsveçli genetikçi Dr. Tom van der Valk, The Salon'a yaptığı açıklamada "Bu son keşif, yünlü mamutun geri getirilmesine ciddi bir katkıda bulunmayacak. Çünkü bu araştırmadan önce de önemli miktarda mamut genomumuz vardı. Yani bir mamut genomunun nasıl olduğuna dair fikrimiz var" diyor.

Araştırmaya katkı koyan ODTÜ'lü biyologlar da keşfedilen bu eski genomların mamutları geri getirme çabasına fayda sağlamayacağını ifade ediyor:
"Bu konuda bir faydası yok çünkü çok eski oldukları için elde edilebilen DNA aşırı derecede parçalı ve az miktarda (tüm bir genom bile değil). Buna karşın daha yakın döneme ait mamutlardan elde edilmiş yüksek kalitede genomlar var."
Çalışmanın ortak yazarı, Stockholm Üniversitesi'nden İsveçli zooloji profesörü Dr. Love Dalén ise CRISPR-Cas9 teknolojisini kullanan genetikçilerin bu keşiften yararlanabileceğini aktarıyor. Söz konusu teknoloji genetikçilerin, genomun çeşitli kısımlarına ekleme, çıkarma yapmasına ya da DNA dizilimininde değişiklikler meydana getirmesine olanak tanıyan özgün bir araç. Genetik bileşeni olan (kanser, hepatit B ve hatta yüksek kolesterol) gibi çok sayıda tıbbi rahatsızlığın tedavisinde CRISPR-Cas9 teknolojisini kullanmak mümkün.
 Dr. Love Dalén, mamut keşfinin bu teknolojide oynayabileceği rolü şöyle açıklıyor:
"Eğer birileri, herhangi biri bir fil genomunu düzenlemek için Crispr-Cas9 yöntemine başvurmak ve yalnızca yünlü mamuta özgü, benzersiz genleri kullanmak isterse bulgularımız yararlı olabilir. Çünkü yünlü mamutun doğrudan atasına ait genomun büyük bir bölümünü diziledik. Bu da artık bu benzersiz genleri tanımlayabileceğimiz anlamına geliyor."
Bazı bilim insanları bu tür çabaların niteliğinden şüphe duyuyor. O bilim insanları arasında, konuştuğumuz ODTÜ'lü biyologlar da yer alıyor. "Fikrin eğlenceli olduğuna katılıyoruz ama mevcut teknolojiyle gerçekçiliği konusunda ciddi şüphelerimiz var" diyen ekip, sözlerini şöyle sürdürüyor:
"Elde ettiğimiz DNA'yla mamut yavrusu üretmek bugünün şartlarında mümkün değil. Bunun birkaç sebebi var: Birincisi, döllenmiş bir fil yumurtasının DNA'sını tamamen mamutlaştırmak bugünkü CRISPR teknolojisiyle pratikte zor görünüyor çünkü iki tür arasında milyonlarca DNA dizisi farkı var. İkincisi, bu tip bir genom editleme mümkün olsa bile tam bir mamut yapabilmek için, filin yumurtasındaki DNA dizisi dışında, içindeki DNA'ya bağlı proteinleri ve DNA metillenmelerini de mamutlaştırmak gerekir. Ancak mamutun döllenmiş yumurtasındaki bu özellikleri bilmiyoruz."
Ekibe göre, teorik açıdan mamut gibi yünlü ve uzun dişli bir fil üretilebilir. Ama bu da aşırı emek isteyen bir süreç. Bu nedenle ekip, hamilelik süresi iki yıla yakın olan fillerle bu tür deneyler yapmayı pek makul bulmuyor. Ayrıca bu tip bir çabayla file zarar da verilebilir. Bu da akla mamutları "diriltmenin" etik yönlerini getiriyor.

Mamutları diriltmenin etik yanı
Bilim camiasının bir kısmı, mamutların geri dönüşünün bugün gezegenemizin karşı karşıya kaldığı iklim krizinin etkilerini hafifletebileceğini düşünüyor. Bu fikri savunan uzmanların başında Harvard Üniversitesi'ndeki fil-mamut melezi çalışmasının lideri Prof. George Church geliyor. 
Church, mamutların otlama alışkanlıklarıyla şekillenen eski kuru ve çimenli "mamut bozkırı" ekosisteminin yeniden ortaya çıkarılabileceğini öne sürüyor. Araştırmacıya göre bu yeni ekosistem donmuş bataklık topraklarının yerini alabilir ve örneğin ısıyı emen koyu renkli bitkilerin oranını azaltarak Kuzey Kutbu'ndaki erimeyi geciktirebilir. 

Bunun yanında Church, "soğuğa adapte olmuş filleri" geri getirmenin, fil ailesini de kurtarabileceğini savunuyor. Zira uzmanlar, fillerin neslinin tehlikede olduğuna dair uyarılarını uzun süredir dile getiriyor. Örneğin ABD'deki Colorado Üniversitesi'nden araştırmacılar, 2014'te yürüttükleri bir araştırmada Afrika'da her yıl ölen fil sayısının, doğan fil sayısını geçtiğini belirlemiş ve fil neslinin 100 yıl içinde tükenebileceği sonucuna ulaşmıştı. 
Church'e göre kaçak avcılık nedeniyle Afrika'daki fillerin nesli tehlikeye atılırken, mamutların klonlanması sayesinde en azından bazıları, Kuzey Kutbu'nda nispeten güvenli bir bölgeye sığınabilir. Bilim insanı CBS televizyonuna verdiği bir röportajda "Hayatta kalan son fillerin Kuzey Kutbu'ndaki yeni filler olması mümkün" açıklamasında bulunuyor.
Mamutları geri getirmeye yönelik çalışmalar sürerken, bilim dünyasının bazı kesimleri bu fikre şüpheyle yaklaşıyor. Örneğin Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi Profesör Adrian Lister, "Paramızı, nesli tükenmiş büyük bir memeliyi diriltebilecek projelere yatırmamalıyız. Bugün yok olmanın eşiğindekileri korumaya çalışmalıyız. Paramızı koruma çalışmalarına yatırmak en iyi yol olacaktır" diyor.
En eski DNA keşfinin ardındaki ODTÜ'lü ekip de "Bizce bilim insanlarının bu tip gerçekdışı iddialarla kamuoyunu oyalaması çok mantıklı değil. Bunun yerine akademik ve sosyal imkanlarını koruma faaliyetlerine, günümüz türlerinin yok olmasının engellenmesine yoğunlaştırabilirler" ifadelerini kullanıyor.

Ekibin üyelerinden ve ODTÜ Biyolojik Bilimler Bölümü'nden Doç. Dr. Mehmet Somel, "Hem Afrika hem de Asya filleri bugün tehdit altında. Mamut araştırmalarının fillere ilgiyi artırması güzel ama sorunun basit bir bilinçsizlik olduğunu iddia etmek saçma olur" diyor ve ekliyor:
"Bu tehdidin başlıca kaynağı bilinçsizlik değil eşitsizlik. Bir yanda dünya zenginlerinin fildişi sevdası veya avlanma sevdası, diğer yanda karnını doyurmaya çalışan Afrikalı ve Asyalı çiftçiler ve yoksullar var. Fillerin korunmasının başlıca yolunun bu eşitsizliklerin yok edilmesi olduğunu vurgulamak gerekiyor. Zengin çocuklarını bilinçlendirmeye çalışmaktansa zenginleri mülksüzleştirmek daha gerçekçi bir çözüm gibi görünüyor."
Fikre şüpheyle yaklaşan bilim insanları, yeniden hayata döndürülecek bir mamutun çevreye nasıl adapte olacağını da sorguluyor. Örneğin, Sheffield Üniversitesi'nden Profesör William Holt, konuyla ilgili şüphelerini şöyle dile getiriyor:
"Bir türü diriltmeyi ve onun mutlu bir şekilde yaşamasını, hatta çevreyi milyonlarca yıl öncesine benzetmesini beklemek bende şüphe uyandırıyor. Klonlama, özellikle de mamut gibi bir hayvanı klonlama, dünyaya gelen hayvanın birçok zararlı gen taşımasına neden olabilir. Bu da tıpkı akraba evliliğindeki gibi sağlıksız bireylerin doğmasına yol açabilir.
Ayrıca klonlanmış o hayvanı ne yapacaksın? Onu nerede tutacaksın? O bir mamut olduğunu nasıl bilebilir? Başka memelilerden oluşan bir aileyle nasıl etkileşim kuracak? Zira bunu yapması gerekiyor."

Sahi mamutlar niye yok olmuştu ki?
Bilim insanları mamutların neden yok olduğuna dair mutabakat sağlayabilmiş değil. Ancak genel eğilim, iklim değişikliğinin bu hayvanların yaşamına elverişli bölgeleri önemli ölçüde azalttığından yana. Bu eğilim, son buz çağının ardından gezegenin ısınmaya başlamasıyla birlikte iklim değişikliğinin mamutları yok ettiğini ileri sürüyor.
Bir diğer eğilimse mamutların yok oluşunda insanın oynadığı role dikkat çekiyor. Son araştırmalar da insanın mamutlar üzerinde kurduğu avlanma baskısının, yok oluşta düşünüldüğünden daha etkili olduğuna işaret ediyor. Bazı bilim insanlarıysa mamutların soyunu hem iklim değişikliğinin hem de insanların tükettiği görüşünde.

Son buz çağının ardından gezegen ısınırken yünlü mamutlar, kuzeye göç etmeye başladı. Türün büyük kısmı yaklaşık 11 bin yıl önce ölse de bazı küçük gruplar, yalıtılmış alanlarda birkaç bin yıl daha hayatta kaldı. Bu son kalanların soyunun da yaklaşık 4 bin yıl önce tükendiği düşünülüyor.
Uluslararası bir araştırma ekibinin internet sitesi bioRxiv'de erişime açtığı yeni bir araştırmaya göre en muhtemel senaryo, iklim değişikliğinin mamutları daha kısıtlı çevrelere ittiği ve avcıların da bu hayvanların soylarını tükettiğina işaret ediyor. Araştırmacılar, "İnsan avcılar olmasaydı mamutlar 4 bin yıl daha yaşayabilirdi" diyor.
Doç. Dr. Mehmet Somel ve ekibi de bu tür çalışmaların mamutların nasıl yok olduğunu anlamada önemli rol üstlendiğini dile getiriyor. Ekip, "Mamutların ve başka büyük memelilerin son 100 bin yıl içinde yok olması sürecinde hem iklim değişikliği hem de Afrika'dan çıkan insan gruplarının yoğun avlanmasının rol oynadığı düşünülüyor" ifadelerini kullanıyor:
"Ancak iki sürecin göreli katkılarına dair kesin kanıya varmak da kolay değil. Öte yandan bu tipte modelleme çalışmaları insan rolüne dair daha elle tutulur bir fikir sunduğu için değerli."

Mamutlar ve insanların tarihsel ilişkisi: Zekamızı onlara mı borçluyuz?
Mamutların ve diğer iri memelilerin tarih sahnesinden silindiği Pleistosen Çağ, insanın dünyada hakimiyet kurmasının önünü açtı. Uzmanlar, iklim değişikliklerinin kazananlarının ve kaybedenlerinin olduğunu sıklıkla dile getiriyor. İşte son buz devrinin kaybedenleri mamutlar olurken, kazananları da insanlar oldu.
Zira evrimbilimciler, Pleistosen Çağ'da insan beyninin büyüdüğünü söylüyor. Üstelik bugünkü beyinlerimizi ve zekamızı mamutlara borçlu olabiliriz. İsrail'deki Tel Aviv Üniversitesi'nden araştırmacılar, söz konusu dönemde insanların daha küçük ve hızlı avların peşine düştüğünü, böylece beyinlerinin büyüdüğünü öne sürdü.
Bu hipoteze göre ilk insanlar, kendilerine bol yağlı yiyecekler sağlayan, fil gibi büyük hayvanları avlamakta uzmanlaşmıştı. Ancak daha büyük beyinli insanlar, küçük ve hızlı avları yakalamada daha iyiydi. Bu nedenle büyük hayvanların sayısı azalırken büyük beyinli insanlar avantaj elde etti.
İşte bunun sonucunda 2 milyon yıl önce ortalama 650 santimetreküp boyutundaki insan beyni, 10 bin yıl önce tarım devriminin zirvesindeyken yaklaşık bin 500 santimetreküpe ulaştı.
Söz konusu araştırmanın bulguları, insanlar ve mamutlar arasındaki süregelen ilişkiyi de çarpıcı biçimde gösteriyor. Mamutların yok oluşu, insanları daha zeki kılarken, zeki insan da binlerce yıl sonra mamutları tarih sahnesine yeniden çıkarmak için çalışıyor.

Independent Türkçe
 



Bilim insanlarından "uzayda üreme" çağrısı: "Acil işbirliği gerekli"

(AFP)
(AFP)
TT

Bilim insanlarından "uzayda üreme" çağrısı: "Acil işbirliği gerekli"

(AFP)
(AFP)

Andrew Griffin 

Araştırmacılar, insanların uzayda nasıl üreyebileceğini araştırmacıların acilen düşünmesi gerektiğini söylüyor.

İnsanlık Dünya'nın ötesinde yaşamayı hedeflerken, insan üremesinin gerçekte nasıl işleyeceğini anlamamız gerektiğini belirtiyorlar.

Ancak bu soru "soyut bir olasılıktan pratik bir meseleye" dönüşmesine rağmen uzayda insan doğurganlığı ve üreme sağlığını yönetmek için net standartlar hâlâ yok.

Bunlar, üreme sağlığından uzay tıbbına kadar farklı alanlardan 9 uzmanın bir araya gelerek insanların uzayda nasıl üreyebileceğini anlamak için yeni bir çerçeve önerdiği yeni bir çalışmanın sonuçları.

Uzayın insan yaşamı için "düşmanca bir ortam" sunduğu gerçeğine dayanan araştırmacılar, halihazırda bilinen bir dizi zorluk olduğunu belirtiyor. Bunlar arasında yerçekimindeki değişiklikler, artan radyasyon ve uyku döngülerindeki bozulmalar yer alıyor, ki bunların hepsi üreme sağlığını etkileyebilir.

Bu soruları incelemeden uzay araştırmalarına devam etmenin tehlikeli olabileceği uyarısı yapan uzmanlar, gerçek anlamda pratik sorunlara dönüşmeden önce bu meseleleri ele almamız gerektiğini belirtiyor. Üreme teknolojileri genellikle adım adım tanıtılır ve biz çoğunlukla sonradan bunları kavrarız ama uzay araştırmalarında bundan kaçınmak gerekiyor.

NASA'nın araştırmacı bilim insanı ve çalışmanın kıdemli yazarı Fathi Karouia "İnsan uzayda daha geniş bir alana yayıldıkça üreme sağlığı artık politikanın kör noktası olmaya devam edemez" diyor. 

Kritik bilgi boşluklarını kapatmak, hem profesyonel hem de özel astronotları koruyan etik yönergeler belirlemek ve nihayetinde Dünya'nın ötesinde sürdürülebilir bir yaşantıya doğru ilerlerken insanlığı korumak için acilen uluslararası işbirliğine ihtiyaç var.

"Reproductive biomedicine in space: implications for gametogenesis, fertility and ethical considerations in the era of commercial spaceflight" (Uzayda üremenin biyotıbbı: Ticari uzay uçuşları çağında gametogenez, doğurganlık ve etik değerlendirmelerin etkileri) başlıklı rapor, hakemli dergi Reproductive BioMedicine Online'da yayımlandı.

Independent Türkçe, independent.co.uk/space


Paris’te savcılık X’in ofislerine baskın düzenleyerek Musk’ı ifadeye çağırdı

X'in yapay zeka destekli sohbet robotu Grok (AFP)
X'in yapay zeka destekli sohbet robotu Grok (AFP)
TT

Paris’te savcılık X’in ofislerine baskın düzenleyerek Musk’ı ifadeye çağırdı

X'in yapay zeka destekli sohbet robotu Grok (AFP)
X'in yapay zeka destekli sohbet robotu Grok (AFP)

Paris Savcılığı dün X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, bu sosyal medya platformunu terk ettiğini duyurdu. Açıklamada, Fransa’daki X ofislerinde çeşitli ihlaller şüphesiyle gerçekleştirilen bir aramaya atıfta bulunuldu.

Savcılık, ilave ayrıntı vermeden, “Bizi LinkedIn ve Instagram’dan takip edin” ifadelerini kullandı. Mesajda ayrıca, Ocak 2025’te başlatılan bir soruşturma kapsamında, Fransa’daki X ofislerinde Ulusal Siber Suçlarla Mücadele Birimi’nin, Avrupa polis teşkilatı Europol ile  iş birliği içinde bir arama gerçekleştirdiği belirtildi.

Paris Savcılığı daha önce, X platformunun sahibi Elon Musk’ın 20 Nisan’da ifade vermek üzere çağrıldığını açıklamıştı. Fransa Başsavcısı Laure Beccuau, Musk ile X’in eski CEO’su Linda Yaccarino’nun, “iddia edilen ihlallerin gerçekleştiği dönemde X platformunun fiili ve hukuki yöneticileri sıfatıyla” 20 Nisan’da ifade vermeye çağrıldıklarını bildirdi.

2025 yılının başlarında milletvekillerinin yaptığı şikâyetler üzerine başlatılan bir soruşturma kapsamında bu gelişmeler yaşandı. Şikâyetlerde, Musk’a ait X platformunun algoritmalarının taraflı olduğu ve bunun platformun işleyişini olumsuz etkilediği öne sürüldü.

Soruşturma daha sonra genişletilerek, çocuk pornografisi görüntülerinin bulundurulması ve yayılması ya da sistematik biçimde erişime sunulmasına iştirak, cinsel içerikli deepfake üretimi ve Holokost inkârı gibi başka iddialarla da genişleyerek kapsamlı hale geldi. X platformu ise dün yayımladığı bir açıklamada, Fransız makamlarını, siyasi adımlar atmakla nitelendirdi.

Platformun “uluslararası hükümet ilişkileri” ekibi, “Paris Savcılığı, bugünkü baskını geniş biçimde duyurarak, bunun siyasi amaçlar doğrultusunda tasarlanmış, istismarcı ve gösterişli bir kolluk kuvveti eylemi olduğunu açıkça ortaya koymuştur” ifadelerini kullandı. Açıklamada ayrıca, “Bugünkü baskına dayanak oluşturan iddiaların hiçbir temeli yoktur ve X platformu herhangi bir ihlal gerçekleştirdiği iddiasını kesin bir dille reddetmektedir” ifadeleri yer aldı.

Beccuau’nun açıklamasına göre Musk ve Yaccarino’nun yanı sıra X’te çalışan bazı personel de 20-24 Nisan 2026 tarihleri arasında ifade vermeye çağrıldı. Başsavcı, “Yöneticilerle yapılacak bu gönüllü ifadeler, kendilerine olaylara ilişkin görüşlerini sunma ve gerekirse kurallara uyum için önerilen tedbirleri açıklama imkânı tanıyacaktır” dedi.

Öte yandan, Birleşik Krallık Veri Koruma Düzenleme Kurumu da dün, Elon Musk’ın platformu ve yapay zekâ şirketi xAI hakkında, sohbet botu Grok tarafından oluşturulan cinsel içerikli açık görüntüler nedeniyle soruşturma başlatıldığını duyurdu. Söz konusu görüntüler dünya genelinde tepkilere yol açmıştı.


Protezlerde insan eli benzeri kavrama mümkün mü? Yapay zekâ destekli protezlerde hassas kavrama dönemi

Geliştirilen protez eliyle küçük bir küpü kavrama çalışan bir kişi (Michigan Üniversitesi)
Geliştirilen protez eliyle küçük bir küpü kavrama çalışan bir kişi (Michigan Üniversitesi)
TT

Protezlerde insan eli benzeri kavrama mümkün mü? Yapay zekâ destekli protezlerde hassas kavrama dönemi

Geliştirilen protez eliyle küçük bir küpü kavrama çalışan bir kişi (Michigan Üniversitesi)
Geliştirilen protez eliyle küçük bir küpü kavrama çalışan bir kişi (Michigan Üniversitesi)

Protez uzuvlar alanı, robotik, yapay zekâ ve hassas sensör teknolojilerindeki hızlı ilerlemelerin etkisiyle son yıllarda dikkat çekici bir atılım yaşıyor. Buna karşın, en önemli zorluklardan biri, kullanıcının kavradığı nesnenin niteliğine uygun kavrama gücünün ayarlanması olmaya devam ediyor. Bir yumurtayı tutmak son derece hassas bir dokunuş gerektirirken, bir su şişesini açmak daha fazla güç ve daha ince bir kontrol gerektiriyor.

Şarku’l Avsat’ın ABD Hastalık ve Kontrol Önleme Merkezleri’den (CDC) aktardığı verilere göre ülkede her yıl yaklaşık 50 bin ampütasyon vakası kaydediliyor. Bu durum, el kaybının bireylerin günlük yaşam görevlerini doğal biçimde yerine getirme kapasitesi üzerinde ciddi bir etki yarattığını gösteriyor.

Daha duyarlı akıllı sistemler

Bu alandaki en yeni yenilikler, insan elinin doğal hissini taklit edebilen, daha akıllı ve daha duyarlı protez uzuvların geliştirilmesine odaklanıyor. Bu teknolojiler, kullanıcılara daha yüksek düzeyde bağımsızlık sağlarken, günlük faaliyetleri daha kolay ve güvenle yerine getirmelerine yardımcı oluyor; kullanım sırasında konfor ve güvenliği de artırıyor.

fvdfv
Utah Üniversitesi’nde geliştirilen, insan düşüncesini taklit eden akıllı protez uzuv. (Utah Üniversitesi)

Bu kapsamda, Çin’de Guilin Elektronik Teknoloji Üniversitesi’nden araştırmacılar, makine öğrenimi, bilgisayarla görme ve gelişmiş sensörlere dayanan yenilikçi bir protez sistem geliştirdi. Sistem, her nesne için uygun kavrama gücünü gerçek zamanlı olarak belirlemeyi amaçlıyor. Çalışmanın sonuçları, 20 Ocak 2026 tarihli Nanotechnology and Precision Engineering dergisinde yayımlandı.

Araştırma, kalemler, şişeler, bardaklar, toplar ve anahtarlar gibi günlük hayatta yaygın kullanılan nesnelerin yanı sıra yumurta gibi hassas objeler de dâhil olmak üzere, nesnelerin yüzde 90’ından fazlasıyla etkileşim için gerekli kavrama gücünün ölçülmesine odaklandı. Amaç, kullanıcının her seferinde kavrama gücünü manuel olarak ayarlamasına gerek kalmadan çevresiyle doğal biçimde etkileşim kurabilmesini sağlamak.

Sistem; avuç içine yakın bir noktaya yerleştirilmiş küçük bir kamera, parmak uçlarındaki basınç sensörleri ve kullanıcının ön kolundaki kasların elektriksel aktivitesini ölçen bir elektromiyografi (EMG) cihazından oluşuyor. Bu sayede nesneyi kavrama niyeti belirleniyor ve kavrama gücü otomatik olarak ayarlanıyor.

Çalışmanın başyazarı, Guilin Elektronik Teknoloji Üniversitesi’nden Dr. Hua Li, sistemin bilgisayarla görme ile kasların elektriksel sinyallerini birleştirerek nesnelerin akıllı biçimde tanınmasını ve kavrama gücünün uyarlanabilir şekilde kontrol edilmesini sağladığını belirtti. Dr. Li, bunun protez kullanıcılarının yaşamında somut bir fark yaratabileceğini söyledi.

Dr. Li, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sistemin gelişmiş bir algoritma aracılığıyla hedef nesneyi otomatik olarak analiz ettiğini; türünü, dokusunu ve boyutunu belirledikten sonra uygun kavrama gücünü seçtiğini ifade etti. Buna göre yumurta gibi hassas nesneler için hafif bir güç, su dolu bardaklar için ise orta düzeyde bir güç uygulanıyor. Bu yaklaşım, nesnelerin zarar görmesi ya da elden kayması ihtimalini azaltıyor.

Kullanıcının niyetini tespit etmek için EMG sinyallerinden yararlanan sistem, “görsel tanıma, güç eşleştirme ve hareketin uygulanması” aşamalarını, insan kas hafızasını taklit eden bir biçimde otomatik olarak tamamlıyor. Bu da sürekli manuel ayarlama ihtiyacını azaltıyor ve günlük görevlerin daha doğal bir şekilde yerine getirilmesini mümkün kılıyor. Sonuç olarak kullanıcıların yaşam kalitesi artıyor.

Geleceğin tasarımlarına etkisi

Bu teknolojinin gelecekteki protez tasarımlarına etkisine değinen Dr. Li, sistemin daha gelişmiş yapay el tasarımları için yeni ufuklar açtığını söyledi. Bilgisayarla görme ve kas sinyallerine dayalı çift kontrol yaklaşımının, “aktif algılama ve otomatik uygulama” temelli akıllı bir mantık sunduğunu belirten Li, bunun protez eli pasif bir tepki aracından çıkarıp, nesneleri kavramada insan davranışına daha yakın bir seviyeye taşıdığını vurguladı.

sfdef
İtalyan Teknoloji Enstitüsü’nde geliştirilen, doğal el hareketini taklit eden yenilikçi protez el. (İtalyan Teknoloji Enstitüsü)

Sistemin diğer protezler veya robotik uygulamalar için uyarlanabilirliğine ilişkin olarak ise Dr. Li, temel teknolojinin uzvun yapısına bağımlı olmadığını kaydetti. Görsel tanıma modellerinde yapılacak basit uyarlamalar ve uygun güç eşiklerinin ayarlanmasıyla, sistemin bacak veya kol protezlerine, hatta robot kollarına da uygulanabileceğini söyledi. Bu durumun, rehabilitasyon cihazları ve robotik teknolojiler için etkili ve düşük maliyetli çözümler sunarak, farklı alanlarda geniş uygulama imkânları yaratacağını ifade etti.

Paralel araştırma girişimleri

Bu gelişmeler, doğal hareketin daha hassas biçimde taklit edilmesini hedefleyen küresel araştırma çabalarıyla da örtüşüyor. Aralık 2025’te ABD’de Utah Üniversitesi’nden bir ekip, yapay zekâya dayalı ve basınç ile görsel sensörlerle donatılmış, “öz-düşünme” yeteneğine sahip akıllı bir protez el geliştirmeyi başardı. Sinir ağı kullanılarak farklı kavrama pozisyonlarıyla eğitilen bu el, her parmağın bağımsız ve kullanıcıyla eşzamanlı hareket etmesine olanak tanıyarak, günlük görevlerde gerekli zihinsel çabayı azalttı.

Ayrıca İtalya Teknoloji Enstitüsü ile Imperial College London’dan araştırmacılar, nöromüsküler uyum ve yumuşak robotik teknolojilere dayalı protez uzuvlar üzerinde çalışıyor. Haziran 2025’te ekip, iki hareket derecesine sahip yumuşak bir protez el tasarladı. Bu tasarım, çok parmaklı ve hassas kontrol gerektiren, geleneksel yöntemlerle mümkün olmayan karmaşık görevlerde umut verici sonuçlar ortaya koydu.

Temmuz 2024’te ise Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) araştırmacılar, protez bir bacak için gelişmiş bir sinirsel arayüz geliştirdi. Elektronik uzvun insan sinir sistemiyle doğrudan etkileşimini sağlayan bu arayüz, cerrahi olarak bağlanan kaslar ve sinir sinyallerini algılayan elektrotlara dayanıyor. Bu sayede kullanıcılar, motor ve duyusal kontrolü yeniden kazanarak yürüme hızında, kas gücünde ve farklı ortamlara uyumda kayda değer iyileşmeler elde etti.

Araştırmacılara göre, tüm bu gelişmeler, protez uzuvların geleceğinin; giderek daha akıllı, uyarlanabilir ve sinir sistemiyle bağlantılı sistemlere doğru ilerlediğini gösteriyor. Bu sistemler, biyolojik uzuvların performansına her geçen gün daha fazla yaklaşarak, kullanıcılara hareketin sadeliğini ve günlük yaşamda özgüveni yeniden kazandırmayı hedefliyor.