Modernleşme dindarlığı azalttı mı?

Yeni akım herhangi bir dini yapıya bağlı olmayan aidiyetsiz dindarlık.

 İstanbul Eyüp Sultan Camii'nden kare (Arşiv_Reuters)
İstanbul Eyüp Sultan Camii'nden kare (Arşiv_Reuters)
TT

Modernleşme dindarlığı azalttı mı?

 İstanbul Eyüp Sultan Camii'nden kare (Arşiv_Reuters)
İstanbul Eyüp Sultan Camii'nden kare (Arşiv_Reuters)

ABD'deki araştırmaya göre insanların ancak yüzde 47'si bir dini kuruma bağlı olduğunu söyledi. Gerek bu araştırmayı, gerekse modernleşmenin toplumları dinden uzaklaştırdığı iddiasını ve Türkiye'ye etkilerini uzmanlara yorumlattık
Gallup araştırma şirketi tarafından açıklanan yeni bir anket Amerikalıların ülke genelinde ibadethane mensupluğu oranının kayıtların başladığı yıldan bu yana ilk defa yüzde 50'nin altına düştüğünü ortaya çıkardı.
Araştırma Amerikalıların ancak yüzde 47'sinin bir kiliseye, sinagoga veya camiye bağlı olduğunu söylediğini ortaya koydu. Bu oran 2018'de yüzde 50 ve 1999'da yüzde 70'ti. Ankette göre genç nesillerde cemaat üyeliği azaldı.
1946'dan önce doğan yetişkinlerin yüzde 66'sı bir kiliseye mensupken, 1946-1964 arası doğanlarda bu oran yüzde 58, 1946-1980 arası doğanlarda yüzde 50, 1981-1995 arası doğumlularda yüzde 36 olarak belirlendi.
Peki ABD'deki son verileri nasıl değerlendirmek lazım? Modernleşme arttıkça dinlerden uzaklaşma artıyor mu? Gençlerin dine bağlılığı daha mı az? ABD'deki sonuçlar, Türkiye için de söz konusu mu?
Bu sorulara konunun uzmanları cevap verdi.

"Dine bağlılıktan çok bağlılığın niteliğine odaklanmak zorundayız"
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Çapcıoğlu, Amerika'daki araştırma sonuçların "dikkat çekici" olarak niteledi. 
"Bu tür istatistiklerde dini bağlılık oranlarından çok, bağlılığın niteliğine odaklanmak durumundayız" diyen Çapcıoğlu, "Eğer burada kast edilen kurumsal dini yapılara aidiyetteki azalış ise, bu konuya ilişkin veriler uzunca bir süredir sekülerleşme tartışmalarının ana eksenini oluşturuyor. Kastedilen yeni dini akımlar ise, bu durumda ise ABD'de hareketli ve dinamik bir dini piyasanın varlığını göz ardı edemeyiz. Elbette böyle bir piyasadaki dini tercihler de genellikle ekonomik çıkarlara, rasyonel ve pragmatik amaçlara göre şekilleniyor" dedi.

"Sekülerleşmeden çok dini değerlerin biçim değişimlerinden söz etmek gerekir" 
"Modernleşme arttıkça dine bağlılık azalıyor mu?" sorusuna Çapcıoğlu, "Klasik sekülerleşme paradigmasını savunanlara göre bu sorunun yanıtı evet. Ancak yeni paradigmaya göre değerlendirdiğimizde, sekülerleşmeden çok dini değerlerin biçim ve içeriğindeki değişimlerden söz etmek gerekir" cevabı verdi ve şunları söyledi:
"Çünkü modernleşmenin tetiklediği bir dizi değişim sürecinde dini değerlerin yeniden tanımlandığı ve hiyerarşik açıdan konumlandırıldığı anlaşılmaktadır. Bu süreçte değer içeriklerinin farklılaşarak metalaştığı ve biçimin içerikle yer değiştirerek ekonomik/araç değerlerin dini ya da manevi/amaç değerlerin yerine ikame edildiği görülmektedir."

"Dini değerlerin ve alışkanlıkların değişmesi kaçınılmazdır"
Çapcıoğlu, benzer bir eğilimin Türkiye için de sözkonusu olup olmadığına ilişkin ise şunları kaydetti:
"Yaşamın zaman ve mekân engelini ortadan kaldıran dijital sosyal ağlarda aktığı, yeni sosyalleşme platformlarında yerleşik değer kalıplarının sorgulandığı ve yeni tercihlerin tartışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu ortamda, değerlerin metalaşmasıyla birlikte toplumların dini tercihlerinin ve alışkanlıklarının değişmesi kaçınılmazdır. Ancak bu değişimi dini değerlerden uzaklaşma olarak değil, değer tercihlerinde farklılaşma olarak değerlendirmek gerekir." 

"1950'lerden beri modernleşmenin dine olan etkisi tartışılıyor"
Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Zübeyir Nişancı ise 1950'lerden itibaren toplumların modernleştikçe dinin zayıflayacağı ve en çok da muhafazakar dini grupların etkisini yitireceği görüşlerinin tartışılmaya başlandığını belirtti.
1980'lere gelindiğinde istatistiklere bakıldığında kendisini dindar olarak tanımlayanların azalmadığı gibi daha tutucu yapıların yükseldiğinin görüldüğünü dile getiren Nişancı, "ABD'ye ilk gittiğimde daha tutucu kiliselerin neden daha çok büyüdüğü tartışmaları vardı. Bu nedenle 1980'lerde modernleşmenin toplumların dindarlığını azalttığı iddiası geçersiz kabul edilmeye başladı" diye konuştu. 

"Son 10 yıldır dine olan aidiyette azalma var"
Buna karşın son 10 yıldır özellikle de son birkaç yıldır tekrar bir değişimin başladığını ve dine olan aidiyette azalma olduğunu öne süren Nişancı, "Buna da dinin kendisine değil organize dine olan ilginin azaldığı şeklinde açıklama yapılıyor" dedi.

"Yeni akımın adı: Aidiyetsiz dindarlık"
"Aidiyetsiz dindarlık" olarak da adlandırılan bu yeni akımın ABD ve Avrupa'da daha çok gençler ve profesyoneller arasında yaygınlaştığını söyleyen Nişancı, "Yani insanlar, kendilerini inançlı olarak tanımlıyor ama bir dini kuruma bağlı hissetmiyor" yorumunda bulundu. 

"15 Temmuz, Türkiye'de aidiyetsiz dindarlığı hızlandırdı"
Nişancı, "Türkiye'de 'aidiyetsiz dindarlık' akımı var mı?" sorusuna da şu cevabı verdi:
"Türkiye'de bu konuda yapılan araştırmalar yetersiz. Elimizdeki verilere bakarak açık bir şey söylemek zor. Ancak ben bunu muhtemel görüyorum. Dünyadaki genel trendlere paralel olarak bu tür dönüşümlerin olacağını ve 15 Temmuz'un bunu hızlandırdığı görüşündeyim."

"15 Temmuz'dan sonra cemaatlere tarikatlara bağlılık azaldı"
Nişancı, bu iddiasının gerekçesini de şöyle açıkladı:
"ABD'de dine aidiyet kiliseye ait oluyor. Kişiler tercih ettikleri bir kiliseye bağlanıyor. Türkiye'de dine aidiyet camiye bağlılıktan çok tarikat ve cemaate bağlılık şeklinde oluyor. Organize din, daha çok tarikat ve cemaat bağlılığı şeklinde oluyor. 15 Temmuz ile birlikte tarikat ve cemaatlere güvende azalma var. Bunun da aidiyetsiz dindarlığı arttıracağını düşünüyorum."

"Tepki dine değil kurumsallaşan dine"
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu ise modernleşmeyle birlikte insanların dinden değil, kurumsal dinden uzaklaştığını öne sürerek su iddialarda bulundu:
"Kurumsallaşan dinler, zamanla orijinal özelliğini kaybediyor ve genelde statükoya hizmet eden yapılara dönüşüyor. Vicdanlı insanlar buna tepki veriyor. Tepkinin kurumsal din dediğimiz Vatikan, kiliseler, ulema, resmi dini veya eğitim kurumları tarafından temsil edilen dine olduğu kanaatindeyim. Dinin kendisine değil kurumsallaşmış ve asıl amacından uzaklaşmış kurumsal dini yapılara tepki var gibi geliyor."

"Bir kısım inanmadan cemaate dahil olurken, bir kısım ait olmadan inancını yaşıyor"
Sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel de günümüzde her alanda yaşanan değişimlerin sonucunda insanların dinle girdikleri ilişkinin de değişmemesinin mümkün olmadığını belirterek, "Bir yandan din, seküler hayatın içine daha çok sirayet ederken, aynı zamanda seküler hayat da dinsel inançların içine daha çok sirayet ediyor" dedikten sonra şöyle konuştu:
"Birtakım insanlar 'dindar' etiketinin altında her türlü dindışı ahlaki pratiklerin, para-pul maddiyat ve parayla sağlanan güç, iktidar ve kibir içine girerken, başka insanlar da kendilerini dini görünümlerin, kılıfların ve kimliklerin dışına atıp, kendi dinselliklerini yaşıyorlar. Bir bakıma, bir kısım insanlar, cemaatin gücünden, sağladığı çıkarlardan faydalanmak için, Grace Davie'nin formülüyle 'inanmaksızın dinsel cemaatlerin içine girip, ait olurken', başkaları da ait olmadan inançlarını yaşıyor."

"ABD'deki durum ait olma eğiliminin düşmesi"
ABD'deki durum üzerine araştırma yapmadığı için oradaki özel durumları bilmesinin mümkün olmadığını belirten Kentel, "En azından ait olma eğiliminin düşmesi olarak yorumlanabilir. Veya artık bir insanı olduğu gibi temsil edecek bir kurumsallığın kolay kolay gerçekleşemediği söylenebilir. Ya da artık insanların yaşadığı dinsellik kilise gibi tek bir kurumla anlatılamayacak kadar karmaşık bir hale gelmiş olabilir" tespitinde bulundu.

"Modernleşmeyle dine bağlılık azalır varsayılıyordu, bu olmadı"
"Modernleşmeyle dini değerlere bağlılık azalıyor mu?" sorusuna "Böyle bir toplumsal yasa yok. Klasik anlamda modernleşme ile birlikte dini bağların zayıflayacağı varsayılıyordu. Ama bu olmadı; hatta modern zamanlar inancın çoğaldığı, karmaşıklaştığı bir sürece de tanıklık ediyor" diye cevap veren Kentel, ardından şöyle devam etti:
"Tabii, şu kesin: artık insanlar eskisi gibi inanmıyor; çünkü tek bir referansla (köydeki papaz ya da imam, Vatikan ya da Diyanet vs.) inanmıyor. Hem televizyonlardan hem kitaplardan, hem sivil toplumdan, Google'dan, sosyal medyadan, farklı referansları olan komşudan gelen mesajlarla inanıyor. İnanca dair enformasyon ve yorumların ve de inanç rekabetinin alabildiğine çoğaldığı bir dünyada inanıyor. Her şeyden önce dinsel söylemlerin içine giren sayısız dalga var… İnsanlar artık sadece ABD'li ve Hıristiyan değil; sadece Türkiyeli ve Müslüman değil…"

"Türkiye'de gençler daha sorgulayıcı dinsellikler yaşıyorlar"
Kentel, modernleşmenin Türkiye'de de gelecekte dine bakışı değiştirmesinin mümkün olup olmadığına dair soruya da "Geleceği beklemeye gerek yok; şimdiden o ihtimalin bizatihi içindeyiz" dedikten sonra sözlerini şöyle açtı:
"Özellikle yeni kuşaklar tam da sözünü ettiğim küreselleşmeyi ve karmaşıklığı çok güçlü bir şekilde yaşıyorlar. Bu yüzden ebeveynlerinin yaşadığı standart, ezber dinsellikler ve cemaatler yerine çok daha akışkan, çoğul ve sorgulayıcı dinsellikler yaşıyorlar."

"Ait olmadan inanmanın yaşanabileceğini görüyorlar"
Kentel, Türkiye'de gençler arasında değişen din ve inanç algısına ilişkin iddialarını şu iddialarla tamamladı:
"Bir yandan, 'madem öyle gerekiyor, tamam ben de sizdenim' diyerek pragmatik birtakım çözümler buluyorlar, mesela ana partinin kapısının etrafında bulunmaya çalışıyorlar. Yani güçlü olmak için 'inanmadan ait' görünüyorlar. Diğer yandan da o kadar çok zengin tecrübelerle inançlarını zenginleştiriyorlar ki, tek bir kalıp, cami, tarikat ya da cemaat onlara yeterli gelmiyor. Dinin ait olarak değil, tam tersine 'ait olmadan inanmanın' yaşanabileceğini görüyorlar. Çünkü onların anlam dünyasını geliştirecek referansların sadece sınırlı cemaatleşmiş yapılarda değil, başkalarında olduğunu görüyorlar. Yani kendine güvenini kaybeden, dolayısıyla otorite kuran kurumların krizini yaşıyoruz. Bu yüzden otoriter kurumlaşma çabalarına da bu kadar çok tanık oluyoruz. Bu yüzden 'deist' olmaya doğru kayan gençliği 'yeniden irşat etmek' gibi kriz dönemi propagandalarına tanık oluyoruz." (Independent Türkçe)



İnsan atası Lucy'yi avlayan devasa timsah keşfedildi

"Lucy'nin avcısı"nın illüstrasyonu (Tyler Stone/Iowa Üniversitesi)
"Lucy'nin avcısı"nın illüstrasyonu (Tyler Stone/Iowa Üniversitesi)
TT

İnsan atası Lucy'yi avlayan devasa timsah keşfedildi

"Lucy'nin avcısı"nın illüstrasyonu (Tyler Stone/Iowa Üniversitesi)
"Lucy'nin avcısı"nın illüstrasyonu (Tyler Stone/Iowa Üniversitesi)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Bilim insanları yarım ton ağırlığında, boyu 4,5 metreye varan ve muhtemelen Afrika coğrafyasında dolaşan atalarımıza dehşet salan, tarih öncesinden kalma yeni bir dev timsah türü keşfetti.

Başında belirgin bir çıkıntı bulunan, günümüz timsahlarının bu devasa akrabası 3 milyon yıl önce nehir ve göllerde sabırla pusuya yatarak insanların atalarına saldırıyordu.

Crocodylus lucivenator, yani Lucy'nin avcısı adı verilen timsahın soyu tükenmiş hominid türü Australopithecus afarensis'i avladığı neredeyse kesin. Lucy diye bilinen iskelet örneğinin 3,2 milyon yıl boyunca mükemmel bir şekilde korunması sayesinde Australopithecus afarensis, modern insanların en iyi incelenmiş atalarından biri.

Crocodylus lucivenator, günümüz Etiyopyası'ndaki nehirlerle dolu çalılık ve sulak alanlardan oluşan geniş bir bölgede yaşayan tek timsah türüydü.

Journal of Systematic Palaeontology'de yayımlanan araştırmaya göre timsahın maksimum uzunluğu 3,5 ila 4,5 metreyken, yetişkinlerin ağırlığı 270 ila 590 kilogramdı.

Bilim insanları, günümüz timsahları gibi pusuya yatan bir yırtıcı olan Lucy'nin avcısının, su içmeye gelenlere saldırmaya hazır şekilde su altında avını beklediğini söylüyor.

Iowa Üniversitesi'nden araştırmanın yazarı Christopher Brochu, "Ekosistemdeki en büyük avcıydı; aslan ve sırtlanlardan bile daha büyüktü ve o dönemde orada yaşayan atalarımız için en büyük tehditti" diyor.

Dr. Brochu şu ifadeleri kullanıyor: 

Bu timsahın Lucy'nin türünü avladığı neredeyse kesin. Belirli bir timsahın Lucy'yi yakalamaya çalışıp çalışmadığını asla bilemeyeceğiz ancak o, Lucy'nin türünü gördüğünde muhtemelen 'Akşam yemeği' diye düşünüyordu.

Araştırmacılar, 2016'da Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da yer alan bir müzedeki örneklere dayanarak yeni türü tanımladı.

Daha sonra düzinelerce bireye ait kafatasları, dişler ve çene parçaları gibi belgelenmiş 121 kalıntıyı analiz ettiler.

Örneklerden birinin çenesindeki iyileşmiş birkaç yara izi, akranlarından biriyle boğuştuğuna işaret ediyor.

Dr. Brochu "Bu türün gerçekten tuhaf özellikleri bir arada barındırması karşısında hayrete düştüm" diyor.

Soyu tükenmiş bu timsahın kendine özgü fiziksel özelliklerinden biri, burnunun ortasındaki büyük çıkıntıydı. Bu özellik, Amerikan timsahında görülse de Afrika'daki Nil timsahında bulunmuyor.

Bilim insanları, erkek timsahların bu çıkıntıyı eş bulmak için kullandığını düşünüyor.

Dr. Brochu, "Bunu bazı modern timsahlarda da görebilirsiniz" diye açıklıyor. 

Erkek, dişi timsaha gösteriş yapmak için başını biraz aşağıya indirir.

Fosiller, Etiyopya'nın Afar bölgesindeki Hadar kazı alanından çıkarıldı.

Çalışmanın bir diğer yazarı Christopher Campisano, "Pliyosen dönemde Hadar, göl ve nehir sistemlerinin yanı sıra açık ve kapalı ormanlık alanlar, galeri ormanları, ıslak otlaklar ve çalılıklar gibi, zaman ve bölgeye göre değişen çeşitli habitatlardan oluşuyordu" diyor.

Dr. Campisano "İlginç bir şekilde bu timsah, bu süreç boyunca hayatta kalabilen birkaç türden biriydi" ifadelerini kullanıyor.

Independent Türkçe, independent.co.uk/news


İran savaşı, Netanyahu’nun siyasi kariyerini nasıl şekillendirecek?

Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)
Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)
TT

İran savaşı, Netanyahu’nun siyasi kariyerini nasıl şekillendirecek?

Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)
Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)

Washington ve Tel Aviv'in Tahran'da rejim değişikliği umutları azalırken, İsrail lideri Binyamin Netanyahu siyasi bir sınavla karşı karşıya.

BBC'nin analizinde, Netanyahu'nun "onlarca yıldır bu an için hazırlandığı" ve siyasi kariyerini "İsrail'i düşmanı İran'a karşı savunma sözü" üzerine inşa ettiği yazılıyor.  

Ancak İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı operasyonda İran'ın dini lideri Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları'ndan üst düzey komutanların öldürülmesine rağmen Tahran rejimi hâlâ ayakta.

Hürmüz Boğazı'ndaki krizle birlikte petrol fiyatları yükselmeye devam ederken, savaşı durdurmaları için Tel Aviv ve Washington üzerindeki baskı da artıyor.

Dolayısıyla Netanyahu'nun rejimi devirmeden savaşı sonlandırma planları yapabileceğine dikkat çekiliyor.

Eski İsrail ulusal güvenlik danışmanı ve Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü düşünce kuruluşundan araştırmacı Tümgeneral Yaakov Amidror, İsrail'in rejimi kendisine tehdit oluşturamayacak kadar zayıflatarak temel hedeflerine ulaşabileceğini savunuyor:

Rejim değişikliğini başarabilirsek, bu Ortadoğu'yu da değiştirir. Ancak sınırlarımızı biliyoruz; biz bir süper güç değiliz ve kararlarımızda alçakgönüllü olmalıyız.

Diğer yandan savaşta "tam zafer" sözüyle destek toplamaya çalışan Netanyahu için Tahran rejimini ayakta bırakmak siyasi açıdan riskli olabilir.

Analist Neri Zilber, Hamas'ın hâlâ Gazze'nin yaklaşık yarısını kontrol ettiğini, Hizbullah'ın da 2024'teki ateşkesin ardından mücadeleyi sürdürdüğünü hatırlatarak, İsrail'in geçen sene haziranda 12 gün süren çatışmaların ardından ciddi risk alarak İran'la çok daha büyük bir savaşa girdiğini vurguluyor:

Netanyahu için tehlike burada yatıyor: Geçmişteki vaatleri ona geri dönecek ve dünyanın en güçlü ordusuyla birlikte bu ölçekte yürütülen mevcut savaş bile onun İsrail halkına vaat ettiği sonuçları getirmeyecek.

İran'a karşı Netanyahu'yla ortak operasyon yürüten ABD Başkanı Donald Trump da rejim değişikliğiyle ilgili çelişkili açıklamalar yapıyor. Savaşın ilk günlerinde hem Trump hem de ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, hedefin rejim değişikliği olduğu yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunmuştu.

Daha sonra Trump, açıkça İranlılara ayaklanıp yönetimi ele geçirme çağrısı yapmıştı. Ancak Cumhuriyetçi lider, cuma günü Fox News Radio'ya verdiği söyleşide böyle bir hamlenin "çok zor olacağını" itiraf etti.

Netanyahu da perşembe günkü basın açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı:

Rejimi devirmek için en uygun koşulları yaratıyoruz. Ama İran halkının rejimi devireceğine dair size kesin bir şey söyleyemem. Rejim içeriden devrilir.

Independent Türkçe, Times of Israel, BBC, New York Times


Trump, İran’la ateşkes görüşmelerini reddetti: ABD ve Tahran savaşta geri adım atmıyor

 Reuters
Reuters
TT

Trump, İran’la ateşkes görüşmelerini reddetti: ABD ve Tahran savaşta geri adım atmıyor

 Reuters
Reuters

ABD ve İran’ın karşılıklı olarak geri adım atmaması, çatışmaların uzun sürebileceğine işaret ediyor. Arabuluculuk girişimleri ise şimdilik sonuç vermiş değil

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, İran’la devam eden savaşı sona erdirmek amacıyla başlatılmak istenen diplomatik temaslara mesafeli durduğu bildirildi.

Reuters’a konuşan diplomatik kaynaklara göre Washington yönetimi, Ortadoğulu müttefiklerin ateşkes görüşmelerini başlatma girişimlerini geri çevirdi. İran ise ABD ve İsrail saldırıları sona ermeden herhangi bir ateşkesi değerlendirmeyeceğini açıkladı.

Uzmanlara göre tarafların mevcut tutumu, savaşın kısa vadede sona ermesinin zor olduğunu gösteriyor.

Taraflar müzakereye hazır görünmüyor

Konuya yakın üç kaynağın Reuters’a verdiği bilgiye göre ABD yönetimi, iki hafta önce ABD ve İsrail’in geniş çaplı hava saldırılarıyla başlayan çatışmaları diplomasi yoluyla sonlandırma girişimlerine şu aşamada sıcak bakmıyor.

İranlı iki üst düzey yetkili de Tahran yönetiminin, ABD ve İsrail saldırıları durmadan ateşkes ihtimalini reddettiğini söyledi.

Kaynaklara göre İran’ın ateşkes için öne sürdüğü şartlar arasında; ABD ve İsrail saldırılarının tamamen sona ermesi, bu durumun kalıcı güvence altına alınması, savaş nedeniyle tazminat ödenmesi gibi talepler bulunuyor.

Petrol piyasalarına etkisi büyüyor

Savaşın etkileri sadece bölgeyle sınırlı kalmazken, küresel enerji piyasalarında da ciddi dalgalanmalara yol açıyor.

İran’ın dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatması, petrol fiyatlarının hızla yükselmesine neden oldu.

ABD’nin cuma gecesi İran’ın en büyük petrol ihracat terminallerinden biri olan Harg Adası’nı hedef alması da Washington’un askeri baskıyı artırma stratejisinin süreceğine işaret eden bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney ise Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalacağını ve gerekirse bölgedeki saldırıların genişletilebileceğini açıkladı.

Savaşta şu ana kadar çoğu İran’da olmak üzere 2 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor.

Arabuluculuk girişimleri tıkandı

Savaş öncesinde İran ile Batılı ülkeler arasında dolaylı görüşmelere aracılık eden Umman’ın, taraflar arasında yeniden iletişim kurulması için birden fazla girişimde bulunduğu ancak bu çabaların sonuçsuz kaldığı ifade edildi.

Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi, Trump’ın önceliğinin İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmak olduğunu söyledi.

Yetkili şu ifadeleri kullandı:

Başkan şu anda bu tür görüşmelerle ilgilenmiyor. Operasyon kesintisiz devam edecek. Belki ileride diplomasi gündeme gelebilir ancak şu an için böyle bir plan yok.

Trump da savaşın ilk günlerinde yaptığı bir sosyal medya paylaşımında İran yönetiminin görüşmek istediğini ancak bunun için artık "çok geç" olduğunu savunmuştu.

Beyaz Saray’dan bir başka yetkili ise İran’da ortaya çıkabilecek yeni bir yönetimin ileride diplomasiye açık olabileceğini ancak mevcut durumda askeri operasyonların süreceğini belirtti.

Washington’da strateji tartışması

Savaşın petrol fiyatlarını artırmasının ABD iç siyasetine de etkileri olabileceği değerlendiriliyor.

Bazı ABD’li yetkililer ve Trump’ın danışmanları, yaklaşan ara seçimler öncesinde artan benzin fiyatlarının Cumhuriyetçi Parti için siyasi risk oluşturabileceği uyarısında bulunarak savaşın hızlı şekilde sonlandırılmasını savunuyor.

Buna karşılık bazı güvenlik yetkilileri ise İran’ın füze programının tamamen ortadan kaldırılması ve nükleer silah geliştirme ihtimalinin engellenmesi için askeri operasyonların sürmesi gerektiğini düşünüyor.

Trump’ın diplomatik girişimleri reddetmesi, yönetimin kısa vadede savaşı bitirmeye yönelik bir strateji benimsemediği şeklinde yorumlanıyor.

İran’da da sertlik yanlıları güç kazanıyor

Kaynaklara göre savaşın ilk günlerinde taraflar gerilimi azaltma ihtimaline daha açık görünüyordu. Hatta bazı ABD’li yetkililerin Umman üzerinden temas kurduğu da belirtiliyor.

İran Ulusal Güvenlik yetkilisi Ali Laricani ile Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin de, olası ateşkes görüşmeleri için Umman üzerinden temas kurmaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak bu girişimlerin ilerleme sağlamadığı belirtiliyor.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, savaş ilerledikçe Tahran’ın tutumunun daha da sertleştiğini söyledi.

Yetkili, İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesini savaşın kaybedilmesiyle eşdeğer gördüğünü belirtti.

"Bu nedenle Devrim Muhafızları herhangi bir ateşkesi veya diplomatik girişimi kabul etmiyor. Çeşitli ülkelerin çabalarına rağmen İran’ın siyasi liderliği de bu görüşmelere katılmayacak" dedi.

Independent Türkçe, Reuters