ABD güçleri Irak ve Afganistan'dan çekildikten sonra neden Körfez'de kalmaya devam edecek?

ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie, 9 Eylül 2019'da Afganistan'ın Celalabad şehrindeki Fenty İleri Operasyon Üssü’de (FOB) askerlerle konuşurken (Reuters)
ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie, 9 Eylül 2019'da Afganistan'ın Celalabad şehrindeki Fenty İleri Operasyon Üssü’de (FOB) askerlerle konuşurken (Reuters)
TT

ABD güçleri Irak ve Afganistan'dan çekildikten sonra neden Körfez'de kalmaya devam edecek?

ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie, 9 Eylül 2019'da Afganistan'ın Celalabad şehrindeki Fenty İleri Operasyon Üssü’de (FOB) askerlerle konuşurken (Reuters)
ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Kenneth F. McKenzie, 9 Eylül 2019'da Afganistan'ın Celalabad şehrindeki Fenty İleri Operasyon Üssü’de (FOB) askerlerle konuşurken (Reuters)

Tarık eş-Şami
Washington'da, ABD güçlerinin Ortadoğu'dan çekilmesi ve Asya ile Avrupa'da yeniden konuşlandırılmasını isteyenler ile Çin ve Rusya'nın yarattığı zorluklarla mücadele etmek için ABD güçlerinin Ortadoğu’da kalmasını isteyenler arasındaki tartışmalara rağmen söz konusu güçlerin stratejik, politik ve ekonomik nedenlerden ötürü Basra (Arap) Körfezi bölgesinde kalması eğilimi başkente hakim olmaya devam ediyor. Peki, bunun nedenleri neler? Tartışma neden şimdi alevlendi? Bunun, ne gibi sonuçları olabilir?
ABD Başkanı Joe Biden, bu ayın başlarında Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) Basra Körfezi’ndeki üç Patriot hava savunma sistemlerinin kaldırılması talimatı verdi. Aynı zamanda bir uçak gemisi, gözetleme sistemleri ve birçok askeri birlik de başka bölgelerde faaliyet gösterecek şekilde yeniden konuşlandırıldı. Böylece geçtiğimiz yılın başlarında eski ABD Başkan Donald Trump yönetimi ile İran arasındaki gerilimin zirveye ulaştığı bir dönemde 90 bin askere gerileyen bölgedeki Amerikan askerlerinin sayısı 50 binin altına düştü.

ABD güçleri bölgede kalacak mı yoksa ayrılacak mı?
Washington’daki bazı çevreler, Biden'ın Ortadoğu'daki Amerikan rolünü yeniden şekillendirdiği ve Çin ve Rusya gibi büyük rakiplerle mücadele etmek için onlarca yıldır ABD’nin askeri önceliği olan bölgeden uzaklaşmak istiyor olabileceğini düşünürken bazıları şuan Beyaz Saray koridorlarında dolaşan meselenin, ABD güçlerinin bölgede kalıp kalmayacağıyla ilgili olmadığına daha ziyade, Körfez bölgesi ve Ortadoğu'da ABD'nin stratejik çıkarlarını elde etmek için kaç askerin yeterli olduğu konusu etrafında döndüğüne inanıyorlar.
Washington’da bu soruları gündeme getiren neden, Başkan Biden’ın 11 Eylül’den önce tüm ABD güçlerini Afganistan’dan çekme, Irak'taki Amerikan askeri sayısını azaltma ve görevlerini askeri eğitim danışmanlığıyla sınırlama kararıdır. Bazıları çevreler, Basra Körfezi'nde konuşlu bazı ABD güçlerinin, ABD’nin Afganistan ve Irak'taki askeri operasyonlarını desteklemek için orada bulundukları göz önüne alındığında bunun çift yönlü bir karar olduğunu düşünüyorlar.

Eski tartışma yeniden alevlendi
Arap (Basra) Körfezi'nde kalan ABD kuvvetlerinin faydalarına ilişkin tartışma yeni değil. Ancak tartışma yıllar geçtikçe, ABD’nin Ortadoğu'daki bitmeyen savaşlarının sona erdiği vurgulanarak daha da alevlenirken Washington’ın Körfez bölgesinde güvenlik garantörü olarak üstlendiği tarihi rolünü bugüne kadar sürdürerek ABD’nin ne gibi kazanlar elde ettiği ile ilgili sorular da arttı.
ABD güçlerinin eve dönmesini veya Avrupa ve Asya'daki diğer yerlere yeniden konuşlanmasını talep eden katı görüşlere karşın, dünya, Basra Körfezi'nden petrol ve gaz ihracatına bağımlı olduğu, ABD ile İran anlaşmazlığı sürdürdüğü ve Washington, Tahran'ın nükleer silah elde etmesini veya ABD’nin bölgedeki müttefiklerine ve ortaklarına saldırmasını önlemeye devam ettiği sürece daha az sayıda da olsa Körfez’de asker bulundurulmasına yönelik baskın bir eğilim de söz konusu.

ABD güçlerinin çekilmesini isteyenlerin bahaneleri
ABD güçlerinin geri çekilmesini isteyenler, bunun nedenini ABD’nin artan enerji üretimi ve küresel enerji piyasasının çeşitlenmesi nedeniyle ABD’nin artık Körfez bölgesindeki çıkarlarının azalmasına dayandırıyorlar. Bu, eski Başkan Donald Trump'ın Haziran 2019'da Çin'in petrolünün yüzde 91'ini bölgeden aldığına dair tweet attığında güçlendirdiği bir görüştü. Japonya da petrolünün yüzde 62'sini Körfez bölgesinden alıyor. Trump tweetinde, ABD’nin diğer ülkelerin nakliye yollarını onlardan herhangi bir ödeme almadan korumasına itiraz ederken, bu ülkelerin her zaman tehlikelerle dolu bir rotada gemilerini korumaları gerektiğini ifade etti. Trump ayrıca ABD’nin dünyanın en büyük enerji üreticisi haline geldikten sonra halen bölgede bulunmasına gerek olmadığının altını çizdi.
ABD güçlerinin çekilmesini isteyenler, Amerikan askerlerinin Afganistan'dan çekilmesinden, Irak’taki asker sayısı azaldıktan ve görevleri yeniden tanımlanıp çatışmaların dışında bırakıldıktan birkaç ay sonra ABD’nin bölgedeki temel çıkarlarının tehdit edilemeyeceğini öne sürüyorlar. Böylece, ABD’nin çıkarlarının daha düşük bir maliyetle ve daha az askeri risk ve kaynak ile korunabileceğini düşünüyorlar. Ayrıca ABD’nin, barış zamanında serbest petrol ticaret akşını korumak veya İsrail'in güvenliğini sağlamak ya da DEAŞ, El Kaide ve aşırılık yanlısı silahlı gruplarla mücadele etmek yahut bölgede düşmanca bir hegemonyanın ortaya çıkmasını önlemek için kalıcı olarak askeri varlığını sürdürmesine gerek olmadığını savunuyorlar.
Dahası, onların bakış açısına göre ABD, Basra Körfezi'ndeki askerlerini çekip ülkeye geri döndürürse veya onları Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle rekabet etmek için Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesine taşırsa büyük miktardaki harcamalardan tasarruf edecek.

ABD güçlerinin bölgede kalmasında ısrar edenlerin öne sürdüğü nedenler
Öte yandan ABD güçlerinin Körfez bölgesinde kalmaya devam etmesini isteyenlerin de bunun için birkaç nedeni var. Bu nedenlerin başında, Basra Körfezi'ndeki ABD güçlerinin çoğunun, ABD’nin Irak ve Afganistan'daki askeri operasyonlarını destekliyor ve oradaki yerel güçlere eğitim, danışmanlık ve yardım etme gibi savaş dışı roller oynuyor olmaları geliyor. ABD, bu iki ülkede bazı misyonlarını sürdürdüğü sürece, Amerikan askerlerinin sayısının sınırlı olarak azaltılması gerektiğini düşünüyorlar.
Bu kişiler, Amerikan askerlerinin Basra Körfezi’nde konuşlandırılmasının nedeninin, ABD’nin petrol kaynaklarına erişimini sağlamakla ilgili olduğu görüşünü reddediyor ve asıl nedenin, Washington’ın çıkarlarının yanı sıra küresel enerji piyasalarının istikrarını korumak ve İran’ın enerji piyasasının istikrarını etkilemeyi amaçlayan girişimlerini engellemek olduğunu öne sürüyorlar.
Dahası, bölgedeki olası istikrarsızlığın, Washington’ın ortaklarını tehdit edebileceğini, ABD’ye saldırmak isteyen aşırılık yanlısı gruplar için potansiyel olarak daha güvenli sığınaklar yaratabileceği ve İran'ın bölgedeki jeopolitik özlemlerinin ABD ile çatışmaya yol açabileceğini vurguluyorlar.

Harcamalardan tasarruf etme
ABD askerlerinin geri çekilmesinin tasarruf sağlayacağını öne sürenlere karşı askerlerin bölgede kalmasını isteyenler, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinde konuşlu güçlerin, çok az kayıp verdiğini ve az sayıda askerin yaralandığını savunuyorlar. Şuan ABD’nin mevcut askeri durumu, 2021 yılına ait 740 milyar dolarlık savunma bütçesine kıyasla nispeten küçük ve ucuz olduğu düşünülüyor. Bunun yanı sıra Körfez ülkeleri, ABD askerleri için mükemmel eğitim olanakları sağlıyor. Bu ülkeler, ABD güçlerinin desteklemenin maliyetlerinin çoğunu üstlendiğinden, Amerikan askerlerinin dünyanın diğer yerlerine nakledilmesi Pentagon için daha maliyetli olacak.

Ters politika
Siyasi açıdan, ABD’nin mevcut askeri varlığı, bulunduğu ülke içinde düşmanlıklar yaratmıyor, iç istikrarı tehdit etmiyor, ev sahibi ülkeler için siyasi sorunlara yol açmıyor ve terörist saldırılar için bir bahane teşkil etmiyor.
Daha da önemli olan ise Amerikan askerlerinin geri çekilmesinin Washington'ın Ortadoğu'daki siyasi etkisi üzerindeki etkileridir. Çünkü Rusya ve Çin, ABD’nin hala bölgede büyük yeteneklere sahip olduğunun farkındalar. Ama aynı zamanda ‘Amerikan yüzyılının’ sona yaklaştığına da inanıyorlar. Bu da Moskova ve Pekin'in Ortadoğu'da Washington'ın hareket özgürlüğünü kısıtlaması ve Çin'in gelecekte dünya lideri olacağı iddiasını pekiştirmesi için fırsatlar yaratıyor.

Boşluğun doldurulması
Rusya ve Çin’in yakın zamanda bölgede gösterdikleri diplomatik faaliyetler ve çeşitli sorunlara sundukları çözüm önerileri, ABD'nin Basra Körfezi ve Ortadoğu'daki geleneksel güvenlik garantörü rolünü terk etmesinden kaynaklanabilecek büyük boşluğu doldurma arzusunun yalnızca bir parçasını ortaya koyuyor.
Mesele, siyasi boşluğu doldurmakla bitmeyecektir. Son yıllarda Çin'in başta donanması olmak üzere askeri gücünün istikrarlı bir şekilde büyüdüğü göz önüne alındığında güvenlik alanındaki boşluğu doldurmaya kadar uzanacaktır. ABD Kongresi tarafından yayınlanan yakın tarihli bir rapora göre Çin'in 360 gemi ile bir yıl içinde ABD Donanması’nın filosundaki savaş gemisi sayısını (297) geçmesi bekleniyor.
Çin şuan Körfez bölgesi yakınlarında Birleşmiş Milletler (BM) bayrağı altında deniz korsanlarıyla mücadele için devriye görevi sürdürüyor olsa da, Cibuti’de bir deniz üssü inşa edilmesi ve Basra Körfezi yakınlarında Hint Okyanusu’nun en batısında faaliyet gösteren Pekin filolarının kurulması Çin’in askeri nüfuzunu genişletme arzusunu ortaya koyuyor.

Geri çekilmenin riski
ABD güçlerinin bölgede kalmasını destekleyenler, Tahran'ın daha agresif davranabileceği gerekçesiyle askerleri geri çekilmenin, ABD'nin asker sayısını azalttığı ve Washington'ın artık bölgedeki ortaklarının savunmaya bağlı olmadığı düşüncesini doğuracağından ABD'nin geleneksel caydırıcılığının güvenilirliğini zayıflatabileceği konusunda uyarıyorlar. Ayrıca Washington'ın müttefiklerinin, ABD’nin artık güvenilir bir güvenlik ortağı olmadığını düşünmelerine, kendi nükleer programlarını geliştirme kararı almalarına ve bunun da geniş bir bölgesel silahlanma yarışının başlamasına neden olabileceğini vurguluyorlar.

İran ile çatışma olasılığı
ABD güçleri, şimdiye kadar tüm tahminlerinde İran ile bir çatışma olasılığını hesaba kattılar. Dolayısıyla, ABD güçlerinin Basra Körfezi'nden çıkışı, bölgedeki nükleer ve bölgesel sorunların nasıl sonuçlanacağıyla bağlantılıdır. Ancak Washington ve Tahran çatışma içinde olduğu sürece, ABD güçlerinin, bölgedeki üslere kolayca erişmesi ve askeri varlığını koruması gerekecektir.
Ancak gözlemciler, ABD’nin Irak ve Afganistan'daki askeri operasyonlarının sona ermesinden sonra şuan Basra Körfezi'nde konuşlu olan güçlerinin varlığını sürdürmesinin gerekmediğine inanıyorlar. Aynı zamanda hayati önem taşıyan hava ve füze savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve gerektiğinde daha fazla asker konuşlandırılması için kapının açık bırakılmasıyla birlikte bazı üslerin bu çerçevede orantılı bir şekilde daraltacağını ve ABD’nin Körfez'deki askeri personel sayısını azaltmak zorunda kalabileceğini düşünüyorlar.
Ancak ABD, Arap (Basra) Körfezi’nde az sayıda personelle askeri varlığını sürdürebilir. Bu da siyasi açıdan İran’ı kötü niyetli faaliyetlerinden caydırmanın yanı sıra ABD’nin bölgedeki müttefiklerine verdiği güvenlik taahhütlerinin arkasında durması ve askeri acil durumlara hızlı yanıt verebilmesi için önemlidir. Bu durum, ABD’nin Basra Körfezi'ndeki askeri varlığını sürdürmesini gerektiriyor.

 


Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.