Fransa’nın, güvenlik ile özgürlüklerin korunması arasındaki denge ikilemi

Ülke bir ‘şüpheli demokrasi’ döneminden geçerken ‘generallerin bildirisi’ cumhurbaşkanlığı seçimlerine kapıyı aralıyor

Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
TT

Fransa’nın, güvenlik ile özgürlüklerin korunması arasındaki denge ikilemi

Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)
Macron, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. (AP)

Sawsana Mehanna
Bugün Fransa'nın iç arenasında yaşananlar, yetmişli yılların sonlarından, yani yabancı işçilerin ülkeye göçünü düzenleyen 1974 tarihli ‘İltica ve Göç Yasası’nın yürürlüğe girmesinden bu yana yaşanan olayların genel bağlamından ayrı tutulamaz. Bu yasa, göç akışını sınırlandırırken yerini kaçak göçlere bıraktı. Fransa, Arap Mağrip (Kuzey Afrika) ülkelerinden yapılan kaçak göçlerin neredeyse kesintisiz hale gelmesinin ardından 1 Ağustos 2018 tarihinde bu durumu kontrol altına almak için İltica ve Göç Yasası’nda değişiklik yaptı. Bu değişiklik o dönem, Cumhuriyet Yürüyüşü Hareketi (LREM) Partisi’nden milletvekillerinin göç ve iltica başvurularına getirilen sert şartlar nedeniyle yasadan duydukları rahatsızlıkları ve bunun olası olumsuz sonuçlarını dile getirmesinin ardından Fransa Parlamentosu’nda tartışmalara yol açtı.

Fransa’da ‘siyasal İslam’
Avrupa'da en büyük Müslüman topluluğun yaşadığı Fransa'da giderek artan bir ‘siyasal İslam’ korkusu söz konusu. Resmi rakamlara göre Fransa’da altı milyon Müslüman’ın olduğu tahmin ediliyor. Çoğunluğunu Kuzey Afrika'daki eski Fransız kolonilerinden gelenler oluşturuyor. Ancak Şarku'l Avsat'ın The Independent Arabia’dan aktardığı habere göre gerçek rakamlar resmi verilerin çok üzerinde. Fransa’da yaklaşık 11 ila 12 milyon Müslüman olduğu tahmin ediliyor. Bu da ülke nüfusunun yüzde 18'ini oluşturdukları anlamına geliyor. Fransa'da son yıllarda en bariz ve kanlı terör saldırıları, radikal İslamcılar tarafından gerçekleştirildi. Çok sayıda Fransa vatandaşı, bu saldırılardan zarar gördü. Fransız basınında yer alan istatistiklere göre 2015 yılından bu yana ülkede yaklaşık 18 terör saldırısı gerçekleşti. Bunların başında Ocak 2015'te Charlie Hebdo dergisini hedef alan saldırı, aynı yılın Kasım ayında Paris’te gerçekleşen saldırılar, Temmuz 2016’daki Nice saldırısı, Aralık 2018'deki Strazburg saldırısı ve son olarak geçtiğimiz Nisan ayında Tunuslu bir göçmenin bir polis memuruna düzenlediği bıçaklı saldırı geliyor. Tüm bu terör eylemleri sonucunda yaklaşık 253 kişi zarar gördü. Bazıları hayatını kaybetti, bazıları yaralandı. Saldırılar, aşırılık yanlısı örgütlere bağlı veya onların izinden giden kişiler tarafından gerçekleştirildi.
Fransa İçişleri Bakanlığı 2020 yılından bu yana, 51'i cezaevi dışında olmak üzere aşırılık yanlıları listesinde yer alan 231 yabancıyı sınır dışı etme, eğitim merkezlerinde güvenliği artırma yanı sıra yurtdışından fonlanan İslami derneklere yönelik denetimi sıkılaştırma gibi tedbirler aldı. The Independent Arabia’nın edindiği bilgilere göre aşırılık yanlısı yabancıların sınır dışı edilmesi prosedürleri, normal yollardan uygulanması imkansız hale geldiğinden şuan İçişleri Bakanı Gerald Darmanin’in inisiyatifinde yürütülüyor. Bakan Darmanin, son olarak 9 Nisan'da Çeçen kökenli Rus mülteci Magomed Gadayev'i sınır dışı etmek için Rusya İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev ile görüştü.

‘İslamcı izolasyonculuğa direnmek’
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz yılın Ekim ayında, Pakistanlı bir genç tarafından gerçekleştirilen paralı saldırının ardından yaptığı bir konuşmada, Fransa'nın ‘paralel bir sistem kurmaya’ ve ‘cumhuriyeti reddetmeye’ çalışan ‘İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele etmesi’ gerektiğini söyledi. Bu radikal İslamcı eğilimde, cumhuriyetin kanunlarını aşmak, farklı değerlere dayalı paralel bir sistem kurmak ve farklı bir toplum düzeni geliştirmek için sistematik bir yapının yerini alma kararlılığının olduğunu belirten Macron, “İslam, bugün tüm dünyada kriz içinde olan bir dindir” dedi. Macron bu sözleri hem yurt içinden hem de yurtdışından tepki aldı.
Fransa’da 21 Nisan gecesi aralarında 20 emekli generalin (daha sonra destekleyenlerle bu sayı 23 oldu) bulunduğu bin kadar muvazzaf asker tarafından imzalanan bir bildiri yayımlandı. Aşırı sağcı haftalık Valeurs Actuelles dergisinde yayınlanan bildiri, ‘Yöneticilerimizin onurunu geri kazanmak için’ başlığını taşıyordu. Önce 20 emekli general tarafından yazılmaya başlanan bildiri daha sonra 18 bin muvazzaf askerin desteğini aldı. Bazı kaynaklar, bildirinin 1961 yılında Cezayir'in bağımsızlığına karşı çıkan generallerin Charles de Gaulle'e karşı darbe girişiminin 60’ıncı yıl dönümünde yayınlanmasına dikkat çektiler. Askeri darbe olasılığına işaret eden generaller, ‘kültürel değerlerin ve halkın’ korunması gerektiği durumlarda müdahale etmeye hazır olduklarını belirttiler. Aynı zamanda, ‘ulusu korumak isteyen’ tüm siyasi yönelimlere destek verdiklerini de teyit ettiler. Durumun böyle devam etmesi halinde iç savaş çıkabileceği uyarısında bulunan generaller bildiride, ‘Fransa'nın dağılmasından’ ve ‘banliyölerin İslamcılara teslim edilmesinden’, polisin Sarı Yelekliler'e karşı şiddet kullanmasına işaret edilerek ‘cumhuriyetçi değerlerin gerilemesinden’ ve ‘milliyetçi ruhun ötekileştirilmesinden’ bahsettiler.

Generaller cumhurbaşkanlığı seçimlerine kapıyı araladılar
Generaller Bildirisi’nin arka planıyla ilgili bazı bilgiler bildiriyi, Mayıs 2022'de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilişkilendiriliyor. Bu teori, cumhurbaşkanlığı adayı aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in bildiriyi desteklemekte acele etmesiyle daha da güçlendi. Le Pen bildiriyi yayınlayan Valeurs Actuelles dergisine yaptığı açıklamada askerleri ‘Macron'dan kurtulmak’ için birlikte çalışmaya çağırdı. Le Pen’in açıklamasına tepki gösteren radikal sol lider Jean Luc Melenchon (Fas kökenli cumhurbaşkanı adayı), bildiriyi eleştirirken, bunu, Fransa ve ilkelerinin Macron döneminde karşı karşıya kaldığı tehditlerden biri olarak niteledi. Öte yandan Valeurs Actuelles dergisinin eski Genelkurmay Başkanı Philippe de Villiers tarafından kaleme alınan ‘İsyan çağrısı yapıyorum’ başlıklı bir köşe yazısını yayınlaması da dikkat çekti. Bazı kaynaklar, Pierre de Villiers'in kardeşinin önümüzdeki yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olabileceğini öne sürdüler.

Askeri darbe
Cumhurbaşkanı Macron göreve, General Pierre de Villiers'in, savunma bütçesini azaltmak isteyen Macron'a karşı çıkması ve istifasını sunmasıyla ‘askeri bir isyan’ gibi görünen olayla başlamıştı. Pierre de Villiers istifa açıklamasında, “Mevcut koşullarda, bugün ve gelecekte Fransa ve vatandaşlarının korunması ve ülkemizin amaçları için gerekli olduğuna inandığım ordu modelinin istikrarını sağlayabilmek için bir pozisyonda olamayacağıma karar verdim” ifadelerini kullanmıştı.
Öte yandan bildiriyi kınayan açıklamalar yapıldı. Bunlardan biri Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’nin Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamaydı. Parly tweetinde, ‘bildiriyi yazıp imzalayanların, Fransız ordusunu asla temsil etmeyen bir grup emekli general olduğunu ve sadece kendilerini temsil ettiklerini’ belirtti.
Ayrıca Fransız ordusunun ilkelerinin Fransa'ya karşı tarafsızlık ve sadakat ve tüm Fransızların korunmasına dayandığını vurgulayan Bakan Parly, Marine Le Pen'in bildiriyi imzalayan generalleri saflarına katılmaya davet etmesine tepki göstererek şunları dile getirdi:
“Le Pen’in açıklamaları, ordu kurumunu ciddi şekilde yanlış anladığını gösteriyor. Bu, ordunun lideri olmak isteyen biri için oldukça endişe verici. Le Pen’in önerdiği ordunun siyasallaşması, Fransa’yı zayıflatır. Ordu, seçim kampanyası için değil, Fransa’yı savunmak ve Fransız halkını korumak için var.”
Fransız ordusunun seçimlerde oy kullanma hakkına sahip olması ve son zamanlarda ordunun özellikle jandarma güçlerinin, yani oylarının yüzde 70’ini Le Pen'e veren kırsal kesimdeki askeri polisin aşırı sağa yaklaşması dikkat çekiyor. Fransız ordusuna yakın kaynaklar, The Independent Arabia'ya yaptıkları açıklamada, emekli askerlerin iç savaşın beş yıl sonra çıkacağına inandıklarını ve muvazzaf askerlerin ise 10 yıl sonra patlak vereceğini düşündüklerini söylediler.
Bu arada bildiriye destek veren aktif görevdeki 18 general, haklarında soruşturma başlatılması amacıyla Yüksek Askeri Şura'ya sevk edildiler.
Bu gelişmeler gözlemcileri, özgürlükler ülkesi Fransa’yı radikal İslamcı eğilim tarafından kuşatılmış bu duruma kimin ve neyin getirdiğine dair sorularla karşı karşıya bıraktı. Bunlara bir de Fransız yetkililer ülkedeki radikal İslamcı eğilimi olan göçmenlere karşı neden henüz katı önlemler almadı? Ya darbe girişimi başarılı olursa? Fransa’nın sivil otoritesi askeri bir sisteme mi dönüşüyor? Laik bir devlet olan Fransa, ibadethanelerin kurulmasına neden izin veriyor? gibi sorular ekleniyor.


Thierry Miguel: “Fransa, İslamcı terör tehdidiyle karşı karşıya olan tek ülke değil” (Fotoğraf: Thierry Miguel’in kişisel internet sitesi)

Eski Adli Polis Genel Müdürlüğü (DCPJ) Direktörü, Fransız Sosyalist Partisi üyesi, yazar ve politikacı Thierry Miguel, The Independent Arabia'ya konuştu.

Fransa, tarihi olarak bir özgürlük kültürünün güçlenmesine katkıda bulunmuştur
“Fransa, İslamcı terör tehdidiyle karşı karşıya olan tek ülke değil. Pek çok Avrupa ve Mağrip ülkesi aynı tehditle karşı karşıya kaldı ve halen de kalmaya devam ediyor. Buna Cezayir’de Silahlı İslami Grup- GIA'nın yaptığı katliamları örnek verebiliriz. Fransa tarihi olarak, özellikle ifade ve bu tür radikal yaklaşımların dayattığına aykırı bir yaşam biçimi açısından özgürlük kültürünün güçlendirilmesine katkıda bulunmuştur.”
Yaşananların kuşatma olmadığını, çünkü tehdidin içeriden geldiğini söyleyen Miguel, bunun daha fazla saldırı planlanmasını zorlaştırdığını, ancak eğer bir kuşatma varsa, bu, terörizmi yücelten ve içlerinden gelen şiddetin meşrulaştırmaya çalışan insanların seslerini yükselttikleri platformların çoğalması nedeniyle uluslararası ve dijital bir kuşatma olduğunu söyledi.

Kimlik krizi
Fransa’nın çeşitli alanlardaki tartışmaların artmasıyla bir kimlik krizi yaşıyor olabileceğini ifade eden Miguel, “Bu da sözlü şiddete ve bağlam dışı konuşmaya, dolayısıyla öğretmen Samuel Patti'nin korkunç bir şekilde öldürülmesine izin verdi” şeklinde konuştu. Fransa bu konuda bir istisna olmasa da, Cezayir ile ortak hafıza dosyası, özellikle sömürge tarihi meselesi gündeme geldi.
Fransa’nın radikal İslamcı göçmenlere karşı katı önlemler almadığını düşünen Miguel, “Çünkü terörizmin tarihi, sadece yasalarla değil, özellikle istihbarat kurumları başta olmak üzere terörle mücadelede uzmanlaşmış kurumlar kurulması açısından daha kapsamlı politikalarla ortadan kaldırılabileceğini göstermektedir. Fransa yasası, saldırıları engellemesini veya terörist hücreleri dağıtmasını sağlayan güçlerle kendisini silahlandırarak sürekli olarak gelişme kaydediyor. Bu mücadele için yetkili makamlar güçlendirilirken cumhuriyetçi ilkelerin hatırlatılması açısından kısa ve uzun vadeli önlemler arasında bir denge kurulmalı. Ancak Afganistan'daki bir suikast saldırısı, esasında ABD’deki bir terör saldırısının habercisi olabileceğinden, bu denge ancak küresel bağlamda kurulabilir. Fransa tek başına küresel bir sorun olan İslamcı terörle mücadele edemez” dedi.

Fransız ordusu cumhuriyetçi değerlere bağlıdır
Miguel, darbe teşebbüsü başarılı olması halinde Fransa’daki sivil otoritenin askeri bir rejime dönüşüp dönüşmeyeceği sorusuna verdiği yanıtta, “Fransa'nın tarihine baktığımızda ülkenin darbe girişiminden çok uzakta olduğunu görebiliriz. Bu ilk darbe teşebbüsü değil, General Ernest Boulanger olayını ve yakın tarihte emekli generaller tarafından düzenlenen 1961 Cezayir darbe girişimini hatırlayabiliriz. General Charles de Gaulle'ün dediği gibi Fransız ordusu, çoğunlukta, diğer kurumlarda olduğu gibi, özellikle cumhuriyetçi değerlere, hukukun gücüne ve kurumsal çalışmaya bağlıdır” ifadelerini kullandı.
Miguel sözlerini şöyle sürdürdü:
“Fransızlar, güvenlik ihtiyacı ile bireysel özgürlüklere saygı arasında bir denge kurulmaya çalışılan şüpheli bir demokrasi sürecinden geçiyorlar. Önde gelen solcu isim Pierre Mendes France'ın bize hatırlattığı gibi, inançların gücünden şüphe eden insanlar olmaktan yorulmalıyız. Fransızlar insani değerler tehdit altında olduğunda nasıl birleşeceklerini her zaman bilirler.”
Washington'daki ABD Kongre Binası Baskı’nda yaşananlara değinen Miguel, “Donald Trump yenildiğinde patlak veren bu olaylar, demokrasinin beşiğinde dahi aşırı sağcıların ve ırkçıların yükselişe geçebildiklerini gösterdi. Bu gerçek bir tehlikedir. Fransa'ya gelince, birçok denge aracı var. Demokrasi fikri herkesin zihinlerine sağlam bir şekilde işledi. Cumhuriyet uyanışının olması kaçınılmazdır. Ancak emekli asker tarafından yayınlanan bildiri küçümsenmemeli ve mevcut şüpheli atmosferden ötürü dikkate alınmalıdır” yorumunda bulundu.
İbadethanelerin inşa edilmesine izin vermek, finansman kaynaklarının göz ardı edildiği anlamına gelmez.
İbadethanelerin kurulması konusunda ise Miguel şunları söyledi:
“Kilisenin devlet işlerinden uzaklaşmasının temelini oluşturan 1905 kanunu, ibadethanelerin devlet tarafından finanse edilmemesi ile birlikte bireyin inancı veya inançsızlığı konusunda mutlak özgürlüğünün güvence altına alınması arasında bir denge kurulmasını öngörüyor. Bu kanun, dinlerle çatışmayan, ancak herkesin kendi inancına göre yaşamasına izin veren laikliğin temelini oluşturuyor. Laik bir devlet ibadethanelerin inşasına karşı çıkamaz. Çünkü böyle bir durum, inançlara engel olacak ateizmi teşvik edecektir. Tarih, kiliselerin, tapınakların veya camilerin yıkılmasının yalnızca nefreti körüklediğini birçok kez göstermiştir. Devlet, hiçbir bireyin özel hayatına müdahale etmemeli, daha çok ulusun bir arada yaşamasını ve birliğini sağlamalıdır. Ancak ibadethanelerin inşa edilmesine izin vermek, finansman kaynaklarını görmezden gelmek ve bazı ülkelerin veya aşırılık yanlısı dini grupların Fransız siyasi yaşamını etkileme veya ulusal birliğini bozma konusundaki siyasi iradelerini sorgulamamak anlamına gelmez.”



ABD'nin yaptırım tehdidine rağmen İran'a ait yolcu uçağı Çin'e indi

İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)
İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)
TT

ABD'nin yaptırım tehdidine rağmen İran'a ait yolcu uçağı Çin'e indi

İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)
İran hava yolu şirketi Mahan Air’in Bağdat’taki ofisinin önünden geçen yayalar (AP)

İran'ın Mahan Air havayolu şirketine ait ticari bir uçak, ABD'nin İran hava yolu şirketleriyle iş yapan tüm taraflara yaptırım uygulama tehdidine rağmen çarşamba günü Çin'e indi. Uçuş takip sitesi FlightRadar24'ün verilerine göre uçak Çin'e ulaştı.

FlightRadar24, Tahran'dan kalkan Airbus A340 tipi uçağın saat 16.40 sıralarında (08.40 GMT) Çin'in güneyindeki Kanton kentine indiğini bildirdi.

Uçağın Çin'e inişi, ABD'nin İran havacılık sektörüne yönelik yeni ve kapsamlı yaptırımlarının yürürlüğe girdiği gün gerçekleşti. Washington, İran'a ait tüm hava yolu şirketlerinin faaliyetlerini durdurma ve bu şirketlerle iş yapan tarafları cezalandırma sözü vermişti.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı habere göre yeni yaptırımlar, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent tarafından pazartesi günü açıklanan ve İran havacılık sektörünü hedef alan bir dizi yaptırımın devamı niteliğinde.

Yeni yaptırımlar, askeri operasyonun hedeflerine ulaşmasında yaşanan zorluklar karşısında Washington'ın Tahran üzerindeki ekonomik baskıyı artırma girişimleri kapsamında uygulanıyor.


Washington İran'a Husileri silahlandırmayı durdurma çağrısı yaptı

ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)
TT

Washington İran'a Husileri silahlandırmayı durdurma çağrısı yaptı

ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)
ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü (ABD Dışişleri Bakanlığı)

ABD Dışişleri Bakanlığı, İran'a Husilere silah sağlamayı durdurma çağrısında bulunurken Suudi Arabistan'ın yanında olduğunu vurguladı ve Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını kınadı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Washington ile Tahran arasında diplomasi kapısının açık olduğunu belirtirken savaşın hedefinin değişmediğini vurguladı. Bakanlık, hedefin İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engelleyecek ve bölgenin güvenliğine yönelik tehditleri ele alacak gerçek ve sürdürülebilir bir anlaşmaya varılması olduğunu bildirdi.

ABD'nin bu tutumu, ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü Karissa Gonzalez tarafından Şarku’l Avsat'a özel açıklamada dile getirildi.

Gonzalez, “İran'ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamındaki yükümlülüklerine tam olarak uymasının ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile tam ve şeffaf iş birliği yapmasının alternatifi yok” dedi.

Savaştan çıkış planı

İran'la savaştan diplomatik çözüm yoluyla çıkılması ve müzakerelerin ilerletilmesine yönelik bir plan olup olmadığı sorusuna Gonzalez, ABD Başkanı Donald Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada bir anlaşmaya varılması yönünde ivme bulunduğunu açıkladığını söyledi. Gonzalez, Trump'ın ayrıca Steve Witkoff ve Jared Kushner'ın İran konusunda arabulucularla gerçekleştirdiği verimli bir görüşmeye işaret ettiğini belirtti.

Gonzalez'e göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD'nin olumlu bir sonuca ulaşabilecek her türlü iletişime açık olduğunu teyit etti. Bu nedenle diplomasi kapısı açık ancak hedef değişmedi. Buna göre amaç, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engelleyecek ve bölgenin güvenliğine yönelik tehditleri ele alacak gerçek ve sürdürülebilir bir anlaşmaya ulaşmak.

Gonzalez, diplomasinin başarısının yapılan görüşmelerin sayısıyla değil, İran'ın almaya hazır olduğu kararlarla ölçüleceğini belirtti. ABD'nin istikrarsızlığın temel nedenlerini ele alacak gerçek ve sürdürülebilir bir sonuç aradığını kaydeden Gonzalez, bunların başında İran'ın nükleer silaha sahip olmasının engellenmesinin geldiğini söyledi.

Yoğun istişareler

Gonzalez, başta Hürmüz Boğazı olmak üzere uluslararası deniz yollarının bir baskı aracı olarak kullanılmaması ve ABD'nin ortaklarının güvenliğini ve bölgesel istikrarı tehdit eden faaliyetlerle mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı.

New York'taki yoğun istişarelerin, tutumların koordine edilmesi ve söz konusu hedeflere güvenilir ve doğrulanabilir şekilde ulaşabilecek herhangi bir diplomatik sürecin desteklenmesi açısından önemli bir fırsat olduğunu belirtti.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai'nin ABD'nin olası saldırılarına karşı askeri hazırlık içinde olduklarına ilişkin açıklamaları hakkında ise Gonzalez, ABD'nin güçlerini, vatandaşlarını, çıkarlarını veya ortaklarını hedef alan her türlü tehdidi ciddiye aldığını söyledi.

Gonzalez, “İran'ın askeri hazırlık olarak nitelendirdiği durum hakkında istihbari veya operasyonel değerlendirmelere girmeyeceğiz. Askeri planlarımızın ayrıntılarını da kamuoyuna açıklamayacağız. Ancak ABD, güçlerini ve çıkarlarını savunmak ve ortaklarını korumak için gerekli adımları atmaya devam edecek” dedi.

İran'ın önündeki yol

Gonzalez, karşılıklı tehditlerin krizin çözümüne katkı sağlamadığını belirterek Trump'ın İran'ın önünde bir anlaşmaya varmak gibi başka bir yol bulunduğunu açıkça ortaya koyduğunu söyledi.

Trump'ın diplomasiye açık olduğunu belirten Gonzalez, Tahran'ın önünde krize yol açan temel meseleleri ele almak için bu fırsatı değerlendirmek veya gerilimi tırmandırarak bölgedeki istikrarsızlığı ve zararı artırmak arasında açık bir tercih bulunduğunu ifade etti.

İran için kaçış yok

Tahran'ın nükleer silahların yayılmasını önleme yükümlülüklerine uymamayı değerlendirdiği ve Washington'ın taleplerine yanıt vermemesi halinde gelecekte nükleer silah edinmeyi düşünebileceği yönündeki ihtimale ilişkin Gonzalez, ABD'nin tutumunun teorik açıklamalara veya taahhütlere değil, açık hukuki yükümlülüklere ve doğrulanabilir adımlara dayandığını vurguladı.

Gonzalez, “Bugünkü sorun, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının aylardır İran'ın ilan ettiği nükleer tesislere gerektiği şekilde erişememesi ve nükleer maddelerin başka amaçlara yönlendirilmediğine ilişkin gerekli güvenceleri artık sağlayamamasıdır” dedi.

Gonzalez'in aktardığına göre UAEA'nın son raporunda, İran'ın ilan ettiği nükleer maddelerin ve tesislerin durumuna ilişkin gerekli bilgilerin ajansa ulaşmadığı ve gerekli saha doğrulama faaliyetlerinin gerçekleştirilemediği teyit edildi.

Gonzalez, ABD'nin tutumunun açık olduğunu ve güvence yükümlülüklerinin isteğe bağlı olmadığını, tek taraflı olarak askıya alınamayacağını belirtti.

ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü, “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'ndan uzaklaşmaya ilişkin herhangi bir söylem, bugün uluslararası toplumun ihtiyaç duyduğu şeyin tam tersine, yani daha fazla şeffaflık, doğrulama ve yükümlülüklere bağlılık ihtiyacının ters yönünde ilerliyor. ABD'nin hedefi açık: İran nükleer silaha sahip olmamalı” ifadelerini kullandı.

Gonzalez ayrıca Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşım kanallarını yeniden açtığını ve enerji akışının boğaz üzerinden devam etmesini güvence altına almak için çalıştığını söylediğini hatırlattı.

Seyrüsefer özgürlüğü

Gonzalez, “Tutumu açık: Bu hayati öneme sahip uluslararası geçitte seyrüsefer özgürlüğü bir pazarlık kozu olmamalı. Ticaret ve enerji akışını korumaya, aynı zamanda İran yönetimine yönelik ekonomik baskıyı sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.

İran'a yönelik yaptırımlar, İran varlıkları veya diğer müzakere düzenlemelerine ilişkin konular hakkında ise Gonzalez, “Bunları medya üzerinden müzakere etmeyeceğiz ve özel diplomatik mesajların ayrıntıları hakkında yorum yapmayacağız. Ancak bu meseleler ile uluslararası seyrüsefer özgürlüğü birbirine karıştırılmamalı” ifadelerini kullandı.

Gonzalez, Hürmüz Boğazı'ndaki ulaşımın engellenmeye devam edilmesinin bölge ekonomilerine ve küresel ekonomiye zarar verdiğini belirterek boğazdan güvenli ve kısıtlamasız geçiş özgürlüğünün yeniden sağlanmasının tüm uluslararası toplumun ortak çıkarı olduğunu vurguladı.

İran'ın Rızai tarafından dile getirilen şartlarının Trump'a ulaşıp ulaşmadığı sorusuna Gonzalez, “Özel tekliflerin veya diplomatik mesajların ayrıntılarına girmeyeceğiz. Ancak Başkan Trump, Steve Witkoff ve Jared Kushner'ın İran konusunda arabulucularla verimli bir görüşme gerçekleştirdiğini açıkladı ve bir anlaşmaya varılması yönünde ivme bulunduğunu söyledi” yanıtını verdi.

Gonzalez, ABD'nin herhangi bir öneriyi içeriği ve ortaya koyabileceği sonuçlar temelinde değerlendireceğini belirtti. Bunların başında İran'ın nükleer silaha sahip olmasının engellenmesi, seyrüsefer özgürlüğünün korunması ve ABD'nin ortaklarının güvenliği ile bölgesel istikrarı tehdit eden unsurların ele alınmasının geldiğini söyledi.

Gonzalez, “ABD açısından herhangi bir öneride önemli olan onun içeriği ve sürdürülebilir ve doğrulanabilir bir sonuca yol açıp açmayacağıdır. Önceliklerimiz biliniyor: İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek, uluslararası deniz yollarında seyrüsefer ve güvenliği güvence altına almak ve bölgenin istikrarını bozan, ortaklarımızı tehdit eden İran'ın tutumunu ele almak. Bu dosyalarda gerçek sonuçlar doğurabilecek ciddi bir diplomatik süreç varsa diplomasinin bir şans verilmesinin önemli olduğuna inanıyoruz. Ancak kendi kendimizle müzakere etmeyeceğiz ve müzakereler tamamlanmadan sonuçlarını açıklamayacağız” dedi.

Suudi Arabistan-ABD askeri anlaşması

ABD'nin Suudi Arabistan'a F-35 savaş uçakları ile Washington'ın iki hafta önce Riyad'a taahhüt ettiği füze ve hava savunma sistemlerini içeren silah anlaşmasının geleceğine ilişkin soruya Gonzalez, “ABD Dışişleri Bakanlığı, 17 Eylül'de Suudi Arabistan'a yönelik olası bir yabancı askeri satış anlaşmasını onayladığını açıkladı” yanıtını verdi.

Gonzalez'e göre anlaşma, 48 adet F-35 savaş uçağı ile bunlarla bağlantılı ekipman ve hizmetleri kapsıyor. Anlaşmanın tahmini toplam değeri 24,3 milyar dolar. Anlaşma, Yabancı Askeri Satışlar programı kapsamında yürürlükteki prosedürler doğrultusunda Kongre'ye bildirildi. Ancak uçakların teslimatına ilişkin şu anda açıklanmış bir takvim bulunmuyor.

Gonzalez, “Önerilen bu anlaşma, Krallığın mevcut ve gelecekteki tehditleri caydırma kapasitesinin güçlendirilmesine, savunmasının tahkim edilmesine ve ABD güçleri ile diğer bölgesel ve NATO güçleriyle birlikte çalışabilirliğinin artırılmasına katkı sağlayacak” dedi.

Uçakların teslimat takvimi veya ilave savunma sistemlerinin ayrıntıları konusunda ise şu aşamada paylaşabilecekleri kamuya açık bir bilgi bulunmadığını belirtti.

Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları

Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları ve Babülmendep'teki deniz ulaşımına yönelik tehditleri konusunda ABD'nin tutumuna ilişkin Gonzalez, “Husilerin Yemen içinde ve Suudi Arabistan'a karşı devam eden saldırılarını en güçlü ifadelerle kınıyoruz” dedi.

Gonzalez, Washington ve ortaklarının G7 kapsamında Suudi Arabistan ve Yemen'in meşru hükümetiyle tam dayanışma içinde olduklarını açıkça ortaya koyduklarını belirtti.

“Hüsilerden tüm askeri operasyonları, tehditleri ve sivil deniz ulaşımını hedef alan saldırıları derhal durdurmalarını ve iyi niyetle siyasi sürece dönmelerini talep ediyoruz” diyen Gonzalez, İran'a da Husileri silahlandırmayı ve desteklemeyi durdurması çağrısında bulundu.

Gonzalez, İran'ın Husilere verdiği desteğin bölgesel güvenliği, uluslararası ticareti ve küresel istikrarı tehdit eden tehlikeli bir gerilim modeline katkıda bulunduğunu söyledi.

Gonzalez, “Babülmendep'e yönelik tehdit yalnızca tek bir ülkeyi ilgilendirmiyor. Bu boğaz, uluslararası ticaret ve deniz ulaşımının en önemli damarlarından biri. Kızıldeniz ve Babülmendep'te seyrüsefer özgürlüğü ABD ve uluslararası toplum için temel bir çıkar. Bu geçişleri korumak için ortaklarımızla çalışmayı sürdüreceğiz. Füzelerin ve insansız hava araçlarının kullanılması veya sivil gemilerin hedef alınması yoluyla siyasi ya da askeri hedeflerin dayatılması kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

ABD-Husi görüşmeleri

ABD'nin Umman'daki büyükelçiliğinin Husilerle gerçekleştirdiği ve birkaç gün önce basına sızan görüşmeye ilişkin soruya ABD Dışişleri Bakanlığının bölgesel sözcüsü Gonzalez yanıt vermekten kaçındı.

Gonzalez, “Belirli görüşmeler veya diplomatik temaslara ilişkin haberlere yorum yapmayacağız. Ancak ABD yönetiminin daha önce de açıkladığı üzere Kızıldeniz'de seyrüsefer özgürlüğünün korunması ve terörün bölgeden yayılmasının önlenmesi ABD'nin temel çıkarları arasında yer alıyor” dedi.

Gonzalez, ABD'nin genel önceliklerinin açık olduğunu belirterek bunların Kızıldeniz'de seyrüsefer özgürlüğünü korumak, terörün bölgeden yayılmasını önlemek, gerilim tırmanması riskini azaltmak ve ABD'nin çıkarlarını korumak olduğunu söyledi.

Gonzalez, ABD'nin G7 ortaklarıyla birlikte Husi saldırılarını en güçlü ifadelerle kınadığını ve Husilerden tüm askeri operasyonları, tehditleri ve sivil gemilere yönelik saldırıları durdurmalarını ve iyi niyetle siyasi sürece dönmelerini talep ettiğini vurguladı.


Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor
TT

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

Pezeşkiyan: İran’ın teslim olmayacak... Tahran ABD’nin yanıtını değerlendiriyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, çarşamba günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun yıllık toplantısında yaptığı konuşmada, Tahran’ın ABD ile savaşta teslim olmayacağını söyledi. Pezeşkiyan, çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimlerde diplomasiye inandıklarını belirtti. ABD heyeti ise Pezeşkiyan’ın konuşmasına başlamasıyla birlikte salondan ayrıldı.

Pezeşkiyan, “Herkes Hürmüz Boğazı’ndan yararlanırken bizim bu boğaz üzerinden deniz ulaşımına erişimimizden mahrum bırakılmamızı kabul edemeyiz” dedi. İran Cumhurbaşkanı, ABD Başkanı Donald Trump’ın “yaptırımlar ve artan baskılar karşısında İran halkının direnişinin güçleneceğini bilmesi gerektiğini” belirterek “Başımızı asla öne eğmeyecek, diz çökmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan üst düzey bir İranlı yetkili, Reuters’a yaptığı açıklamada Tahran’ın çatışmaların sona erdirilmesi yönündeki önerisine ABD tarafından verilen yanıtı değerlendirdiğini söyledi. Yetkili, dün ABD ile gerçekleştirilen dolaylı görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve ABD’nin uyguladığı deniz ablukasının kaldırılmasının ele alındığını belirtti.

İranlı yetkili, çatışmaların kalıcı olarak sona erdirilmesi ve ABD’nin deniz ablukasının kaldırılmasının “İran’ın başlıca öncelikleri arasında” olduğunu vurguladı. Yetkili, “İran ve ABD’nin tutumları arasında hâlâ çok sayıda anlaşmazlık bulunuyor ancak diplomatik süreç devam ediyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise çarşamba günü yaptığı açıklamada İran’la bir anlaşmaya varılmasının bir süre boyunca yoğun çaba gerektireceğini söyledi. Rubio, Trump’ın askeri seçeneklerinin de bulunduğunu ifade etti.

İran parlamentosundan bir milletvekili de daha önce yaptığı açıklamada, Pezeşkiyan’ın New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu görüşmeleri kapsamında Trump ile bir araya geleceğine inandığını söylemişti.