Süleymani suikastını planlayan 15 ABD’li yetkili konuştu: İsrail kilit rol oynadı

Ocak 2020’nin başlarında Bağdat Havalimanı’nda ‘Kudüs Gücü Komutanı’ Kasım Süleymani’nin ve Haşdi Şabi yetkilisine yönelik suikastta, ABD’ye ait bir drone ile hedef alınan aracı (EPA)
Ocak 2020’nin başlarında Bağdat Havalimanı’nda ‘Kudüs Gücü Komutanı’ Kasım Süleymani’nin ve Haşdi Şabi yetkilisine yönelik suikastta, ABD’ye ait bir drone ile hedef alınan aracı (EPA)
TT

Süleymani suikastını planlayan 15 ABD’li yetkili konuştu: İsrail kilit rol oynadı

Ocak 2020’nin başlarında Bağdat Havalimanı’nda ‘Kudüs Gücü Komutanı’ Kasım Süleymani’nin ve Haşdi Şabi yetkilisine yönelik suikastta, ABD’ye ait bir drone ile hedef alınan aracı (EPA)
Ocak 2020’nin başlarında Bağdat Havalimanı’nda ‘Kudüs Gücü Komutanı’ Kasım Süleymani’nin ve Haşdi Şabi yetkilisine yönelik suikastta, ABD’ye ait bir drone ile hedef alınan aracı (EPA)

15 ABD’li yetkili, Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlar yetkilisi Kasım Süleymani’nin geçen yılın başlarında Bağdat Uluslararası Havalimanı yakınlarında bir hava saldırısıyla öldürülmesi operasyonunda, Donald Trump yönetiminin ‘gizli planının’ ayrıntılarını ‘Yahoo News’e açıkladı.  
Yeni rapor, terörle mücadele ve rehinelerin kurtarılması operasyonları yürüten ABD Özel Kuvvetler Birimi ‘Delta Force’ ve ‘Hellfire’ füzeleriyle donatılmış üç insansız hava aracının katılımına, Irak Kürdistanı’ndaki ‘Terörle Mücadele Grubu’nun (CTG) da yardım eli uzattığına işaret ediyor. Operasyonun, rüzgâr da dahil çevresel faktörlerle mücadeleyi içerecek şekilde, uzaktan bir hedefi nişan alma çabaları bağlamında geldiği belirtiliyor.
ABD’li bir yetkili, İsrailli ekiplerin Süleymani’nin telefonunun izini sürmek için ABD Ortak Özel Harekât Komutanlığı’ndaki meslektaşlarıyla 6 saat boyunca iş birliği yaptığını aktardı. Yahoo News’e göre bu iş birliği, Süleymani’nin ve telefonunun Bağdat’ta takip edilmesine yardımcı oldu.
ABD’li yetkililer, Süleymani’yi öldürmek için seçenekler üzerinde durdu; Bu seçeneklerin, aracına saldırmak üzere zeminden bir taktik ekip kullanmak, hedeflenen bir patlayıcı cihaz kullanılarak saldırı gerçekleştirmek, İranlı komutanı öldürmek için hava saldırısı yapmak olduğu ifade edildi.
Yoğun tartışmalardan sonra yetkililer, ortak operasyonları yöneten yetkilileri şaşırtan bir şekilde, hava saldırısı seçeneği üzerinde anlaştılar.
Aralık 2019’un sonlarında Delta Force ajanları ve Özel Harekât Kuvveti’nin diğer üyeleri, küçük gruplar halinde Bağdat’a sızmaya başladı. Süleymani’nin öldürülmesinde ‘oldukça önemli bir rol oynayan’ CTG güçleri de Bağdat Uluslararası Havalimanı’na sızarak, havalimanında bagaj görevlileri ve diğer havaalanı personelleri kılığına girdiler. Bir ABD askeri yetkilisine göre, bu karmaşık operasyon ‘muazzam bir personel konuşlandırması’ gerektiriyordu.
Rapora göre Delta Force’den üç ekip, hedef Kasım Süleymani’nin gelişinden birkaç dakika önce Bağdat Havalimanı’na gizlenmişlerdi. Ekip, bakım işçileri kılığına girdi ve eski binaların veya yolun her iki yanındaki araçların içinde yerlerini aldı.
Üç keskin nişancı ekibi, havalimanından gelen yol olan ‘ölüm bölgesinde (Kill Zone)’ 600 ila 900 metre arasında bir mesafede konuşlandırıldı. Keskin nişancılardan biri, durumu doğrudan ‘Delta Force’ komutanı ve yardımcı destek ekibinin bulunduğu ABD büyükelçiliğine iletecek şekilde kameralı bir dürbüne sahipti.
Üç ABD insansız hava aracı (drone) havada uçarken, birkaç saatlik bir gecikmenin ardından Süleymani’nin uçağı gece yarısı Şam’dan Bağdat’ta indi. Uçak pistten havalimanının kapalı bir kısmına doğru hareket ederken, havalimanında yer hizmetleri ekibi üyesi kılığına giren bir Kürt görevli, uçağı pistte durması için yönlendirdi. Hedef uçaktan çıktığında, CTG’den iki Kürt ajan, hedefin kimliğini doğrulamak için bagaj taşıyan işçiler kılığına girerek alanda hazır bulunuyordu.
O sıralarda İranlı General ve arkadaşları iki araca bindiler ve Delta Force keskin nişancılarının onu beklediği ‘ölüm bölgesine’ doğru yola çıktılar. Delta Force’un üç keskin nişancısı, alarm durumuna geçerek, parmakları silahlarının tetiğinde sessizce bekliyorlardı. Yahoo News’e göre, üstlerinde de üç drone gece gökyüzünde süzülüyordu.
Ayrıca askeri yetkiliye göre ‘Turuncu Görev Gücü’ olarak bilinen orduya bağlı gizli bir birliğinin üyeleri de o gece Bağdat’taydı. Süleymani’nin elektronik cihazlarının takibine yardımcı olmak için ‘kontrol anahtarları’ sağlıyorlardı.
İki araç, öldürme bölgesine doğru ilerlerken, insansız hava araçları da konvoyu hedef alan füzeleri ateşledi. Nitekim, bir ‘Hellfire’ füzesi, Süleymani’nin arabasına isabet etti ve araç tahrip oldu. İkinci aracın sürücüsü ise kaçmak için hızlandı. Delta Force keskin nişancılarından biri, durdurmak için araca ateş açtı. Araç durduğu anda ise üçüncü bir ‘Hellfire’ füzesi araca isabet ederek, onu enkaz haline getirdi.
Süleymani’yi öldürme seçeneğiyle ilgili tartışmalar, ABD’nin üç yıl önce nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından başladı. Ancak Kasım 2019’un ortasından itibaren işler daha tehlikeli bir hal aldı. Bölgede gerginlik tırmanırken, Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilileri, Beyaz Saray’dan, o sıralarda Süleymani’yi öldürmek için uygun olup olmadığından emin olmalarını isteyen bir telefon aldı.
O dönemde Orta Doğu ve Kuzey Afrika İşleri Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Victoria Coates, “Süleymani’yi çok yakından takip ediyorduk ve bir yere seyahat etme eğilimi vardı” diye konuştu.
Nitekim, küçük bir ABD’li grup, İranlı generali öldürmek için olası seçenekleri tartışmak amacıyla düzenli toplantılar düzenlemeye başladı. Eski yönetimden üst düzey yetkililere göre bu planlar, Aralık 2019 sonlarında Irak’ın kuzeyinde İran milisleri tarafından bir ABD vatandaşının öldürülmesinin ardından Trump’ın ofisine gönderildi.
Eski yetkililere göre, bir ABD vatandaşının İran tarafından öldürülmesi Trump için kırmızı bir çizgiydi ve bu Süleymani’yi öldürme kararını kesinleştirdi.

ABD’li yetkililer
Washington’daki yetkililerden oluşan küçük bir grup, saldırıya hazırlanmak üzere bir operasyon odasında toplandı. Savunma Bakanı Mark Esper, Genelkurmay Başkanı Mark Milley ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, gelişmeleri Pentagon’un içinden takip ediyorlardı.
Operasyon odası ile sesli bağlantısı olan Başkan Trump ise, gelişmeleri Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert C. O’Brien eşliğinde ‘Mar-a-Lago’da takip ediyordu.
Trump, daha sonra Mar-a-Lago’da Cumhuriyetçilere yaptığı bir konuşmada, kendisinin bir öldürme operasyonu sırasında askeri yetkililere kulak verdiğini söyledi. Daha sonra ‘CNN’ ve ‘Washington Post’a sızan konuşmasına göre Trump, operasyonu kilometrelerce uzakta kameralarla izliyordu.
Trump, “Onlar birlikte’ diyerek Süleymani’ye ve Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Muhendi’ye dikkati çekti. Trump, “2 dakika 11 saniye uzaklıktalar” diyerek, konuşmasını şöyle sürdürüyordu:
“Bir arabanın içerisindeler, zırhlı bir araç. Hayatta kalmak için yaklaşık 1 dakikaları var. 30 saniye. 10, 9, 8.”
Sonrasında aniden bir patlama sesi duyulurken Trump, daha sonra bir yetkilinin “Öldürüldüler, efendim” dediğini belirtti.
Ancak Trump en önemli detaylardan birini atlamıştı. İki ABD’li yetkili, saldırının ardından Iraklı polis kılığındaki bir Kürt ajanın Süleymani’nin aracının enkazına doğru yürüdüğünü belirtti. Yetkililere göre ajan, kaza mahallinden hızla uzaklaşmadan ve gecenin karanlığında kaybolmadan önce, ölü adamın kimliğini doğrulamak için fotoğraflar çekmiş ve hızla bir doku üzerinden DNA örneği almıştı.

 


Yeni bölgesel durum ve İsrail tehdidi arasında Lübnan ve Suriye

Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)
Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)
TT

Yeni bölgesel durum ve İsrail tehdidi arasında Lübnan ve Suriye

Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)
Suriye'nin güney sınırı boyunca yer alan İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede bir Merkava tankını inceleyen bir İsrail askeri, 25 Mart (AFP)

Elie el-Kasifi

Ortadoğu’daki tabloyu okumak için iki ana başlık var. Bunlardan birincisi İsrail’in Gazze Şeridi’ne ve dolayısıyla Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılarını yeniden başlatması ve Batı Şeria'dan bahsetmemesi, ikincisi ise İran'ın nükleer programı, balistik silahları ve belki de Tahran destekli milislerin bölgedeki geleceğiyle ilgili müzakereler konusunda İran ve ABD arasında karşılıklı olarak verilen mesajlar ve savrulan tehditler.

Bu iki başlık arasındaki tüm bağlantıları, sanki bölge için hala sisli, dalgalı ve binlerce soruyu beraberinde getiren bir gelecek öngörüyormuşuz gibi aramanın bir önem yok. Bu iki başlığın eşzamanlı ve uluslararası sahneyi her geçen gün sarsan Donald Trump döneminde ABD'nin bölgedeki stratejisinin mihenk taşı olması yeterli. Zira bunun İran'dan Sudan'a, doğudan batıya bölgedeki tabloyu etkilemeden yapılması mümkün değil.

İster doğuda ister batıda” olsun hiç kimse tarafından 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana istediğini yapmaktan caydırılamayan İsrail, Donald Trump'ın Beyaz Saray'a girmesinden bu yana ABD'nin bölgedeki tutumuyla birebir özdeşleşmiş durumda. Trump’ın 20 Ocak'ta göreve başlamasının arifesinde İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkesin, ABD’nin Cumhuriyetçi Başkanı’nın seçim kampanyası sırasında söz verdiği gibi Gazze'deki savaşı durdurma konusunda ciddi olduğunu gösterdiği doğru olsa da çok geçmeden Trump'ın vaatlerinin İsrail'i ve hatta kendisini bile bağlamadığı ortaya çıktı. Slogan atma ve son tarih belirleme konusunda başarılı olan Trump’ın gerçeklere uyum sağlama ve planlarını yavaşlatma ya da iptal etme konusunda daha becerikli olduğu da açıkça görüldü. Aynı şey Ukrayna'daki savaşı rekor bir sürede sona erdirme vaadi için de geçerli.

Gazze Şeridi'ndeki savaşa gelince, İsrail’in yeniden başlayan saldırısı, sanki ABD’nin mevcut stratejisinin bir parçasıymış ve sadece İsrail stratejisini yansıtmıyormuş gibi ABD'nin tam desteğine sahip. Bu da Trump dönemi ile İsrail'in Gazze’deki ve bölgedeki vahşetini örtbas etmekten geri kalmayan Joe Biden dönemi arasında büyük bir fark olduğunu gösterdi. Ancak ABD’nin ve İsrail’in stratejileri arasındaki uyum daha önce hiç Trump yönetiminde olduğu kadar ileri boyutlara ulaşmamıştı. Trump'ın açıkladığı Gazze halkını yerinden etme planı bunun tek kanıtıdır. Trump, bu plandan geri adım atmış ya da planını ertelemiş gibi görünse de bu plan İsrail aşırı sağı için çok iddialı bir Amerikan tavanı oluşturdu. İsrail aşırı sağının önerilerine karşı zaman zaman çok muğlak da olsa bir mesafe koyan önceki Demokrat Partili Joe Biden yönetimi döneminde durum böyle değildi.

Aslında İsrail'in Gazze Şeridi’ne karşı yeniden başlayan saldırısı ‘güç yoluyla barış’ sloganının pratikteki tercümesi olurken pratikte bölgede barışı sağlamaktan ziyade İsrail'in bölge üzerindeki kontrolünü dayatmak anlamına geliyor. Ancak İsrail, 7 Ekim 2023’ten bu yana geleneksel rakipleri olan Filistinli gruplar ve Hizbullah'a karşı elde ettiği tüm ‘başarılara’ rağmen, şimdiye kadar kendisi için tamamen elverişli bir bölgesel durum tasarlayabilmiş ya da bölge üzerinde kontrolünü empoze etmesine yahut çevresiyle normal ilişkileri olan bir devlete dönüşebilmiş değil. Aksine, İsrail’in Gazze Şeridi, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’de güç kullanmaya devam etmesi, onu bölgede ‘normal bir devlet’ olmaktan giderek daha da uzaklaştırıyor.

Hizbullah'ın askeri yetenekleri büyük ölçüde zayıfladığından ve Lübnan'da Arap ülkelerinin ve uluslararası toplumun desteğiyle yeni bir siyasi durum tesis edildiğinden, İsrail'in Lübnan'daki saldırıları artık bölgesel ve uluslararası alanda Hizbullah'a yönelik saldırılar olarak görülmüyor.

İsrail'in Hizbullah'ı zayıflatması, Hizbullah ile bölgedeki devletler ve halklar arasındaki köklü husumet göz önüne alındığında, Hizbullah'a karşı olumsuz bir hassasiyet uyandırmak bir yana İsrail'in Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra Suriye'ye girmeye devam etmesi ve buradaki mezhepçi grupları kendi tarafına çekmeye çalışması, Suriye topraklarını sürekli bombalaması, İran'ın bölgedeki hegemonik projesinin çöküşünden sonra belli bir bölgesel denge yaratmaya çalışan bölgenin ağır toplarının İsrail'e karşı hassasiyetlerini ve öfkelerini artırdı. Tüm bunların yanında İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki soykırım savaşını sürdürmesi, bölge genelinde İsrail'e yönelik nefreti pekiştirirken İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi ihtimalini ortadan kaldırdı ya da en azından uzun bir süre için erteledi.

7u6ı8o9
İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne düzenlediği hava saldırısında hasar gören bina, 1 Nisan 2025 (AFP)

Hatta Lübnan dosyasıyla ilgili olarak İsrail'in ateşkesi açıkça ihlal ederek Lübnan topraklarında beş yeri işgal etmesi ve Beyrut'un güney banliyölerini yeniden bombalamaya başlaması, Hizbullah'ın askeri yetenekleri büyük ölçüde zayıfladığı ve Lübnan'da Arap ülkelerinin ve uluslararası toplumun desteğiyle yeni bir siyasi durum oluştuğu için bunlar yapılan artık bölgesel ve uluslararası alanda Hizbullah'a karşı yapılmış gibi görülmüyor. Öyle ki Hizbullah, doğrudan ya da dolaylı sorumlulukla, geçtiğimiz hafta İsrail’deki yerleşim birimlerine iki parti halinde ham roketlerle saldırmış olsa da bu durum İsrail'in Lübnan'daki saldırılarını haklı çıkarmıyor. İsrail’in saldırıları Hizbullah’ın roketli saldırılarına verilen bir yanıt değil, Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye'de ateş kontrolünü sağlama iddiasından öteye geçmiyor.

Bu durum bölgedeki çatışmayı bir yanda İran ve vekilleri, diğer yanda İsrail arasında olmaktan çıkarıp bir yanda İsrail diğer yanda onun politikalarından etkilenen bölge ülkeleri arasında olmaya doğru sürüklüyor. Tel Aviv'in Suriye'nin güneyindeki saldırılarını genişleterek ve orada süresiz kalma tehdidinde bulunarak körüklemeye devam ettiği Suriye'de Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan gerilim, bunun en açık örneğidir. Ayrıca İsrail, Suriye'de çoğunlukla Türkiye tarafından desteklenen yeni hükümete sürekli olarak saldırmış ve Suriye toprakları içindeki birçok yeri bombalamıştır.

Lübnan ve Suriye savunma bakanları arasında Riyad'da yapılan toplantının, Lübnan ve Suriye arenalarını tek bir arena olarak ele alan bölgesel ve özellikle Arap ülkeleri arasındaki dinamiği göstermeye yetti.

Peki Türkiye ile İsrail arasında Suriye’de yaşanan gerilim doğrudan bir çatışmaya dönüşür mü? Bu soruya cevap vermek için henüz çok erken olsa da Ankara'nın Suriye ordusuna eğitim vermek için Suriye'nin orta kesimlerinde yer alan Palmira’da (Tedmur) bir askeri üs kurmayı planlıyor olmasına İsrail'in verdiği tepkiden de görülebileceği gibi böyle bir çatışma mümkün. Her halükarda İsrail'in, saldırılarının, bombalamalarının ve ‘sızma girişimlerinin’ Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve hükümeti için görmezden gelemeyecekleri büyük bir meydan okumaya dönüşmesinin ardından Suriye'deki yeni hükümetin hızını etkilemeye çalıştığı aşikar. Bu konu Türkiye ile Şara yönetimi arasındaki başlıca ortak meselelerden biri haline geldi.

Trump'ın uzun süredir ABD güçlerini Suriye'den çekme arzusundan hareketle Türkiye ile İsrail arasında Suriye konusunda bir anlaşma yapılması için belli bir anda inisiyatif alacağını, bunun da ABD'nin Suriye'nin kuzeyinin güvenliğini Türkiye'ye emanet etme ihtiyacını haklı çıkardığını ve bu yüzden ABD yönetiminin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şara yönetimi arasındaki anlaşmaya buradaki güvenlik düzenlemelerinin bir başlangıcı olarak itiraz etmediğini konuşanlar var. Bu anlaşmanın İsrail'in Suriye’ye yönelik politikalarından görünenin aksine Washington’ın Suriye’nin bölünmesini teşvik etmediğine dair bir sinyal verdiği de bu dosyanın gündeme getirdiği bir diğer nokta. Ancak henüz Suriye konusunda net bir ABD-İsrail çelişkisinden bahsetmek mümkün değilse de ABD'nin özellikle şu an Washington tarafından daha önce eşi ve benzeri görülmemiş şekilde korunan İsrail'in dosyaları ve arenaları birbirine bağlamasından bu yana Suriye stratejisinin bir bütün olarak bölgedeki dosyalarla ilgilenme stratejisinden ayrı tutulamayacağı kesin.

cfvbghy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ankara'da bir araya geldiler, 4 Şubat 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

İsrail'in Lübnan ve Suriye'nin yanı sıra Gazze ve Batı Şeria ile ilişkilerinin hızı ile başta Suudi Arabistan-Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin hızı arasında da bir çelişki var. İsrail bu bölgeleri gerginliğin ve istikrarsızlığın ortasında tutmaya çalışırken, İran'ın bölgedeki yayılmacı projesinin körüklediği yaklaşık yirmi yıldır süregelen çatışmaların ve krizlerin ardından bu bölgelerde istikrarın sağlanması Riyad ve Ankara'nın açıkça çıkarınadır. Bu durum, Suriye'deki ve daha az ölçüde Irak'taki çatışma dinamiklerinin bir parçası olan Ankara'ya kıyasla Riyad için daha çok geçerli.

Bu çerçevede Lübnan ve Suriye savunma bakanları arasında Riyad'da yapılan toplantının, Lübnan ve Suriye arenalarını tek bir arena olarak ele alan bölgesel ve özellikle Arap ülkeleri arasındaki dinamiği göstermeye yetti. İsrail de bu iki arenayı tek bir arena olarak ele alıyor, ancak bu iki dinamik arasında, önümüzdeki ay Donald Trump'ın Suudi Arabistan'dan başlamak üzere Körfez'e yapacağı ziyaret turunda önemli bir noktaya gelecek olan bölgesel sahneyi bir bütün olarak etkilemesi mümkün olmayan açık bir çelişki söz konusu.

Trump’ın Körfez ülkelerine gerçekleştireceği ziyaret, ABD yönetiminin bölgedeki arenaların birbirine bağlılığını ne ölçüde kabul ettiği sorusunu gündeme getiriyor. Dolayısıyla İsrail, Gazze Şeridi’ndeki ve Batı Şeria'daki saldırılarını sürdürdüğü, Suriye'ye sızmaya devam ettiği, Lübnan'ın beş noktasında askerlerini konuşlandırdığı ve Lübnan ve Suriye topraklarını bombalamaya devam ettiği sürece mevcut durumda herhangi bir bölgesel anlaşmaya varılması oldukça zor.

Trump ve ekibindekilerin pervasız olduklarını, ne yaptıklarını bilmediklerini ve dünyayı gösterişli bir şekilde yönetmek istediklerini düşünmek saçma olur. ABD politikalarını ‘rasyonel’ olarak ele almak her zaman daha iyidir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'ın bölgesel nüfuzunun ciddi şekilde erimesi, bölge ülkelerinin Ortadoğu’daki tabloya geçmiş yıllardan, özellikle de 2015 yılında eski ABD Başkanı Barack Obama yönetimi ile İran arasında imzalanan nükleer anlaşmadan farklı bakmasına neden oluyor. O dönemde bu anlaşma İran'ın bölgede serbest kalmasıyla aynı anlama geliyordu. Şimdi ise İran rejimini çökmekten zar zor kurtaran bir anlaşmaya dönüştü. Dolayısıyla, bölge ülkelerine yönelik İran tehdidi artık geçmiş yıllarda olduğu gibi değil. Bu tehdit, İsrail hükümetinin aşırılık yanlısı politikaları nedeniyle yerini İsrail tehdidine bıraktı. İsrail tehdidi bölgedeki kaosu derinleştirmeye devam ediyor.

Ancak asıl önemli soru şu: Donald Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ‘İsrail'in Lübnan ve Suriye'ye girdiğini ve onları sahada kontrol ettiğini, bunun da kapsamlı bir normalleşmeye kapıyı araladığını’ söylediğinde İsrail’in şu anki hızının bölgede uzun bir istikrarsızlık evresine işaret ettiği göz önüne alındığında, İsrail ile ABD arasındaki bu uyum daha ne kadar devam edecek? Trump’ın Gazze Şeridi’ni ‘Ortadoğu’nun Rivierası’ yapma önerisi ya da Rusya ile Ukrayna arasında barışı aceleye getirmesi gibi krizlerle başa çıkma konusundaki tarzı da İsrail ile tamamen uyumlu. Çünkü gerçekler Gazzelilerin gitmeye hazır olmadığını gösterirken ve ilk etapta gidebilecekleri bir yer yokken önerilerine kimsenin karşı koyamayacağına inanıyor ya da bunu ima ediyorlar. Rusya kendi koşullarını karşılamayan bir barışı sonuca ulaştırma konusunda hiç acele etmiyor, aksine Trump'ın girişimini tüketmeye ve kazanımlarını genişletmeye çalışıyor. Lübnan ya da Suriye'de normalleşme sürecinin mümkün ve gerçekçi olduğunu gösteren tek bir işaret dahi yok. Üstelik Witkoff'un önerdiği normalleşme reçetesi bölgesel kaosun daha uzun yıllar devam etmesinden başka bir işe yaramayacak.

Buna karşın Trump ve ekibindekilerin pervasız olduklarını, ne yaptıklarını bilmediklerini ve dünyayı gösterişli bir şekilde yönetmek istediklerini düşünmek saçma olur. ABD politikalarını ‘rasyonel’ olarak ele almak her zaman daha iyidir. Doğaları gereği hareketli olsalar da Trump ve ekibindekiler, şimdiye kadar sundukları çelişkili normalleşme önerileriyle ‘yaratıcı kaos’ teorisine inanıyor ya da bunu yeniden denemeye çalışıyor gibi görünüyorlar.