UCM’de savcı görevini üstlenmeye hazırlanan UNITAD Başkanı Kerim Han, Şarku’l Avsat’a konuştu: DEAŞ halen tehdit oluşturmaya devam ediyor

Kerim Han, 2019’da Musul’u ziyaret etmişti. (BM)
Kerim Han, 2019’da Musul’u ziyaret etmişti. (BM)
TT

UCM’de savcı görevini üstlenmeye hazırlanan UNITAD Başkanı Kerim Han, Şarku’l Avsat’a konuştu: DEAŞ halen tehdit oluşturmaya devam ediyor

Kerim Han, 2019’da Musul’u ziyaret etmişti. (BM)
Kerim Han, 2019’da Musul’u ziyaret etmişti. (BM)

Pakistan asıllı İngiliz uluslararası hukuk adamı Kerim Han, 16 Haziran 2021’de hayatında yeni bir sayfa açtı. Han, 18 yıl önce kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin üçüncü savcısı olarak görevine başlayacak.
Halihazırda DEAŞ Tarafından İşlenen Suçların Hesap Verilebilirliğini Desteklemek Üzere Teşkil Edilen Birleşmiş Milletler Soruşturma Ekibi (UNITAD) Başkanı olan 51 yaşındaki Han, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Söz konusu gün gelene kadar tüm dikkatimi özel danışman ve DEAŞ’ın işlediği suçları soruşturan UNITAD Başkanı vasfıyla görevlerimi tamamlamaya verdim Görevimin sonuna kadar olabildiğince etkili bir şekilde çalışmaya devam edeceğim. Resmi olarak göreve başladığımda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sorumluluklarıyla ilgileneceğim.”
Han 10 Mayıs’ta, DEAŞ’ın Yezidilere karşı işlediği suçları soykırım suçu olarak nitelendirdi. Bu nitelendirmenin öncekilerden farkı, araştırmaların tamamlanması, ipuçlarının kanıtlanması ve ifadelerin resmi olarak onaylanmasının ardından resmi olarak anılmış olması.
UNITAD Başkanı Şarku’l Avsat’a telefon aracılığıyla yaptığı açıklamalarda ekibin kurulması, zorlukları ve geleceğe dair umutlarını aktardı. Konunun hukuki boyutunun önemine dikkat çekti.
Han açıklamalarının başında iki önemli noktaya dair açıklamada bulundu. DEAŞ’ı ‘İslami olmayan’ bir devlet olarak tanımlarken, terör örgütünün işlediği suçların yıllara yayıldığının bilinmesi gerektiğini söyledi. Refik Hariri’nin öldürülmesiyle ilgili kurulan Özel Mahkeme’nin gördüğü davanın da kanıtladığı üzere tek bir suçun bile soruşturulmasının oldukça önemli olduğunu vurguladı.

Kerim Han sözlerini şöyle sürdürdü:
“Genel Sekreter’den görevlendirilmem ile ilgili mesajı aldığımda Londra’daydım. Elbette daha önce bana bu görevi kabul edip etmeyeceğim sorulmuştu. Ben de ‘Evet’ demiştim. Bildiğiniz üzere bu görevi üstlenmeden önce soruşturma ekibinin başında özel bir iş yapıyordum. Bu, özel çalışmanın izin verdiği büyük bir özgürlük ve iyi bir yaşam kalitesi anlamına geliyor.”
Han, sakin bir ses tonuyla, haberi nasıl aldığına ve uluslararası üne sahip bir avukatken neden kolay olmayan bir yol seçtiğine dair şunları söyledi:
“Öncelikle bir Müslüman olarak durumu kendi bakış açımdan düşündüm. Beni bu yaşam kalitesini terk etmeye, görevi üstlenmeye, ayağa kalkmak ve bunun İslami olmadığını yüksek sesle söylemeye iten ek bir sorumluluğum olduğunu hissettim. DEAŞ İslami bir devlet değildir. Bu kişisel olarak benim için ek bir motivasyondu.”

‘İslami olmayan’ devlet
“2014- 2017 yılları arasında, DEAŞ olarak adlandırılan ama İslami olmayan bu devlette gördüğümüz şey, Irak’ta ve ayrıca bölgede bir suç için modeli olmasıydı” diyen Han sözlerini şöyle sürdürdü:
“Arap, Kürt, Şii, Sünni, Kakai, Şabak, Hristiyan ve Türkmen olsun kurbanlar ve hayatta kalanlar, DEAŞ tarafından haklarından mahrum edildiler. Hayatları mahvoldu. Çoğu köleliğe ve tecavüze maruz kaldı. Ayrıca gençlerin çocukluğu, çocukların da hayatları kendilerini iğrenç bir şekilde, zorla cepheye alan DEAŞ tarafından çalındı. Ekip, BMGK tarafından uluslararası ceza hukuku kapsamında, uluslararası suç teşkil edebilecek eylemlerden cezaiolarak sorumlu tututlan ve DEAŞ üyesi olan kişileri tespit etmek için bağımsız ve tarafsız soruşturmalar yürütme yetkisine sahip. Bu cezai eylemleri, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları olarak nitelendirebiliriz. Sorumluları belirlemeye çalışıyoruz. Belirlediğimiz suçlar güvenilir kanıtlara dayanıyor. BMGK, soruşturma ekibinin bunu yapmasını zorunlu kılarak DEAŞ suçları için hesap verilebilirliği teşvik etmede önemli bir rol oynamıştır.”

Han, açıklamasında Irak’ta yaşananlara dikkat çekti:
“BMGK tarafından DEAŞ’ın işlediği suçlar için hesap verebilirliği artırma hususunda soruşturma ekibinin görevinin gerekli olduğuna inanıyorum. Soruşturmanın başına atandığımdan bu yana geçen üç yılda ekibin Irak hükümetinin tam desteğiyle çok güzel çalıştığı kanaatindeyim. 31 Ekim 2018’de Irak’ta beş görevliyle çalışmaya başladım. Şu an 200’den fazla çalışanımız ve New York’un yanı sıra Bağdat, Erbil ve Duhok’ta dört ofisimiz var. Hesap verebilirliğe ulaşmak amacıyla bu suçları soruşturma yolunda ilerliyoruz. Söz konusu çalışma, üyeler arasında ayrım yapılmaksızın, bu suçların işlendiği herkesi kapsar. Yani çalışma yolculuğu devam ediyor. Sanırım uzun bir yol kat ettik. Burada BM’nin, hesap verebilirliğin uzak bir hayalden daha fazlası olabileceğini, mağdurlar ve hayatta kalanlar için bir hak olmasının yanı sıra, barış ve istikrar için gerekli bir köşe taşı olduğunu kanıtlamak için oynadığı büyük rolü belirtmekte fayda var.”

Zorluklar
“Elbette birçok düzeyde zorluklar var” diyen Han karşılaştıkları sorunlara ilişkin şu açıklamalarda bulundu:
“Irak, BMGK kararına ulaştı. Daha sonra sıfırdan başlamamız gerekiyordu. Bu yüzden tek başıma, bazı isimleri de yanıma alarak bu ekibi kurdum. Bahsettiğim gibi; 2018 Ekim’inin sonunda Irak’a beş çalışanla geldim. Her şeyi sıfırdan oluşturmalıydık. Bir ofis inşa etmeli ve Iraklı yetkililerle ilişkiler kurmalıydık. Ardından DEAŞ’ın suçlar kaosuyla uğraşmak zorundaydık. Yani DEAŞ sadece bir gün suç işlemedi ki. Kıyaslamam gerekirse; Refik Hariri soruşturmasına bakılabilir. Bir gün içinde işlenen tek bir suçu araştırmak için harcanan büyük zaman ve çaba var. DEAŞ ise 2014, 2015, 2016 ve 2017 yıllarında İngiltere büyüklüğünde geniş toprakları işgal etti ve her gün suç işledi. Bu yüzden verimli çalışabilmemiz ve etki yaratabilmemiz için ekibin önceliklerinin belirlenmesi gerekiyordu. Bunu soruşturma önceliklerini belirleyerek yaptık. Aynı şekilde toplumlarla konuşmak, diyalog kurmak ve Iraklılar ile güven inşa etmek istiyorduk.”

UNITAD Başkanı sözlerinin devamında Irak’ın tarihi boyunca çektiği acılara işaret etti:
“Irak halkı da her halk gibi güzeldir. Demek istediğim; Saddam Hüseyin rejiminin suçlarından çok acı çektiler. Ardından Birinci Körfez Savaşı ve İkinci Körfez Savaşı’nın darbesinden ve nihayetinde DEAŞ’tan muzdarip oldular. Tüm bu acıların ağırlığına rağmen hayata tutunma direncine sahipler. Sünni Fıkıh Akademisi liderleri Ayetullah Sistani, Hristiyan cemaatinden Kardinal Sako ve diğer dini liderlerle görüştüğümde herkesin DEAŞ’ın suçlarının hiçbir şekilde dinin bir parçası olmadığı konusunda hemfikir olduğu ortak bir zemin aradık. Olan da zaten buydu. Kanunların uygulanması, hakların korunması ve yaşamın kutsallığı, tüm toplumları ve tüm dinleri bir arada tutması gereken ilkelerdir. Bu yola devam etmeliyiz. Çünkü artık iyi bir temelimiz var. Ancak daha yapılacak çok iş bulunuyor.”

Daha iyi performans gerekli
Kerim Han, Şarku’l Avsat’ın ekibin performansının nasıl iyileştirileceğine yönelik sorusuna şu cevabı verdi:
“Eğer yapabilirsem öncelikle biraz farklı bir şekilde başlamayı düşünüyorum. BMGK’ya ve soruşturma ekibini (UNITAD) destekleyen birçok ülkeye teşekkür borçluyuz. Hem uluslararası hem de bölgesel olarak geniş bir destekçi koalisyonumuz var. Bu koalisyona İngiltere, ABD, Almanya, Finlandiya, İsveç, Danimarka ve Avrupa Birliği’nin (AB) yanı sıra Ürdün, Suudi Arabistan ve BAE de dahil. Uluslararası ilişkiler alanında sürekli çalışma ve azmin gerekli olduğunu anlamak önemlidir. Bu çalışmaya devam etmemiz gerekiyor çünkü DEAŞ, Irak’ta olduğu gibi bölgede ve dünyanın diğer yerlerinde de halen tehdit oluşturuyor. Bu nedenle siyasi desteğin devam etmesi gerekiyor. Ancak soruşturma ekibinin şimdiye kadar aldığı desteğin çok iyi olduğunu düşünüyorum.”
En önemli başlıklardan birnin yasama olduğuna dikkat çeken Han sözlerini şöyle sürdürdü:
“Irak’ta henüz soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları işlemiş DEAŞ’ın kovuşturulmasına izin veren bir yasa yok. Bu, uğruna çalıştığımız hesap verebilirliği sağlamak için gereklidir. Cumhurbaşkanı Berhem Salih tarafından Irak Parlamentosu’na sunulan bir yasa tasarısı mevcut. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve Başbakanı Mesrur Barzani bir yasa yürürlüğe koyulması için mükemmel bir destek verdi. Bu nedenle Irak’taki yasal çerçevenin yakın gelecekte DEAŞ tarafından işlenen bu korkunç suçları doğru hukuki tanımla sınıflandırarak delillerin gösterdiği gibi sadece terörizm olarak değil, soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları olarak kovuşturmaya izin vereceğini umuyorum.”

Terörizm ile soykırım arasındaki fark
Kerim Han açıklamasının devamında terörizm ile soykırım arasındaki farka dikkat çekti:
“Terörizm dünyanın her bölgesine yayılmıştır ve her yerde kınanmalıdır. Örneğin Bali’de ve Manchester’da yaşananlara bakın. Şu an dünyanın her şehrinde birçok münferit olay meydana geliyor. Ne yazık ki bu şiddet alışılmış olan terördür. Genellikle de düzensizdir. Ancak DEAŞ tarafından Irak’ta ve diğer yerlerde işlenen suçlar arasında farklar var. Bu ayrım, söz konusu suçların mağdurlarının ve kurbanlarının hakları açısından son derece önemlidir.”

Han daha sonra sözü soykırım ile diğer suçlar arasındaki farka getirdi:
“Bir topluluğu kısmen veya tamamen yok etme niyetinin varlığını kanıtlamalıyız. DEAŞ’ın bazı eylemlerinin sadece rastgele zarar vermek için gerçekleştirilmediğini bilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bazı grupların varlığını yeryüzünden tamamen veya kısmen silmeye çalışıyor. Hristiyan, Yezidi, Şii veya diğer kesimleri hedef alan suçlar söz konusu olduğunda bu durumun hukuki tanım önemlidir. Zulmü insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak görüyorsanız, Musul’da olduğu gibi sahte halifeye (Bağdadi), sahte bir kişiyebiat etmemeleri nedeniyle hedef alınan Sünni aşiretlerin bile DEAŞ tarafından saldırıya uğramış olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle bu suçları işlemin niyeti ve bağlamı çok önemlidir. Kurbanlarını ayrım gözetmeksizin hedef alan terörizmden farklıdır.”

Han konuyu şöyle detaylandırdı:
“DEAŞ belli bir bölgenin kontrolünü ele geçirdi. İnsanlığa karşı işlenen suç ve sivil halka yönelik yaygın veya sistematik saldırı tek bir günle sınırlı değildi. Aksine 2014’ten 2017’ye kadar birkaç yıl boyunca sürdü. Burada insanları çarmıha germekten, diri diri yakmaktan, boğmaktan, tecavüz etmekten, çocukları öldürmekten ve infaz etmekten bahsediyoruz. Bunlar insanlığa karşı işlenen suç, soykırım ve savaş suçu olarak uygun şekilde sınıflandırılmalıdır. Burada suçun farklı yönleri ortaya çıkıyor. DEAŞ’ın İslami olmayan bir devlet olduğunu ortaya koymanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Yaptıkları sadece Cenevre Sözleşmeleri, nefret söylemi veya 1948 Soykırımı Önleme Sözleşmesi ile değil, aynı zamanda Kuran-ı Kerim’in öğretileriyle de çelişiyor. Belki de ‘Dinde zorlama yoktur’ diyen Bakara Suresi’nin ne kadar güzel olduğunu biliyorsunuzdur. Bununla birlikte sözde İslam Devleti, bu tür İslami olmayan uygulamalarda bulundu. Kendilerini baskı yoluyla tanımladı. DEAŞ, tarihin en karanlık dönemlerinden biridir. Onların İslam ile hiçbir ilgisi yok. Bu, gece ile gündüz arasındaki fark kadar netttir. Dolayısıyla bu zulümlerden din adına sorumlu tutulması, mensup oldukları dinden ayrı oldukları için önemlidir. Öyleyse gerçek şu ki bu ideoloji, adı barış anlamına gelen bir dini sömürmeye çalışan İslam’dan sapmıştır. İslam’ın anlamı şudur: Barış ve Allah’ın iradesine teslim olmak.”

UNITAD’ın hedefleri
Kerim, soruşturmaların çoğunun dayandığı en önemli ülke olan Irak dışındaki bölgelerle ilgili davalar hakkında şunları söyledi:
“BMGK’daki görevimiz, soruşturmalarımızı Irak’ta yoğunlaştırma  yönündedir. Ancak soruşturma ekibinin hesap verebilirliği geliştirme ve dünya çapındaki DEAŞ suçlarının soruşturulmasını destekleme sorumluluğunu öngören 2379 sayılı kararımız var. DEAŞ’ın her yerde olduğunu biliyoruz. Onu Afganistan’da, Nijer’de, Afrika’nın Sahel bölgesinde, Libya’da ve diğer coğrafyalarda da gördük. Tüm ülkelerin DEAŞ karşısında birleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu radikal ideoloji büyüdükçe ve destek gördükçe kimse güvende olmayacak. İslam Peygamberi’nin dediği gibi; ılımlılığa döndüğümüzde güvende olacağız. Çünkü en iyi yol orta yoldur: Ilımlı olun, ibadet özgürlüğüne yer verin. Tüm ibadet yerlerinin korunması gerektiği için kiliselere, camilere ve sinagoglara izin verin. Bunlar İslam’ın öğretileridir. DEAŞ’ın yaptıkları ise bunun tam tersidir. DEAŞ camileri, kiliseleri ve diğer ibadethaneleri tapınakları korumak yerine yıkıyor.”

Kerim Han sözlerinin sonunda hukukun üstünlüğünün önemine dikkat çekti:
“Bu radikalizm yanlısı fikir son derece tehlikelidir ve Musul gibi başka bir şehrin ‘İslami olmayan bir devletin’ eline geçmesine izin vermemeliyiz. Tüm ülkelerin tehlikede olduğunun ve DEAŞ ile mücadele yolunun ılımlılık, saygı ve hukukun üstünlüğünden geçtiğinin farkına varmalıyız. Bunlar, tüm insanlığı bağlayan değerlerdir. UNITAD ekibinin arzuladığı şey, bu büyük hedef uğruna, insan birliğinin ilkelerini savunmada rol oynamaktır. Bu rol bizi, devletleri ve halkları bir araya getiren temel yasal ilkelere dayanmaktadır.”



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.