Paris’te ‘Afrika kıtasına yardım sağlama ve ekonomisini canlandırma’ amaçlı küresel zirve

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)
TT

Paris’te ‘Afrika kıtasına yardım sağlama ve ekonomisini canlandırma’ amaçlı küresel zirve

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)

Afrika, Avrupa, uluslararası devlet ve hükümet başkanları, bölgesel ve uluslararası finans kuruluşlarının başkanları ve direktörleri, G7 ülkeleri ve G20 ülkeleri üst düzey yetkilileri, diğer ülkelerin dışişleri ve maliye bakanlarından oluşan uzun bir liste, 18 Mayıs’ta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daveti üzerine bir araya gelerek, Kovid-19 pandemisinin sonuçlarından en çok mustarip olan ve zaten yoksulluk içerisinde yaşayan Afrika kıtasına yardım eli uzatmaya yöneldi.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Almanya Şansölyesi, Kanada, Japonya ve Hollanda başbakanları ve Çin Başbakan Yardımcısı gibi bu yetkilileri ‘maddi’ açıdan dahil olmaya ve uzaktan katılmaya iten ortak endişeyi, ‘Afrika kıtasına yardım etme ve kıtanın salgın döneminden sonra beklenen ekonomik toparlanmada geri kalmasını engelleme’ başlığı oluşturuyor.
Tartışmalara öncülük eden ve zirvenin ‘dinamosu’ olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, toplantının ulaşmak istediği hedeflere dikkati çekti. Bu bağlamda Macron, ilk olarak ‘Afrika ekonomilerine son 14 ayda kendilerini etkileyen açığın bir kısmını karşılayacak yeni finansman kaynakları bulmak’ ve ikinci olarak da ‘kıtaya yabancı yatırımlar teşvik etmek ve özel sektörü içeride ve dış yatırımcılarla ortaklaşa canlandırmak’ olmak üzere iki ana noktaya odaklandı.
Bu bağlamda katılımcılar, kahverengi kıtanın salgının etkilerinden kurtulabilmesi ve aynı zamanda terörizmle mücadele edebilmesi için en az yüz milyar dolar seferber etmeyi planlıyor.
Cumhurbaşkanı Macron, Ivan Kulesi yakınlarındaki Kongre Sarayı’nda, ‘bu olağanüstü zirvenin’, Afrika’nın 2025 yılına kadar 285 milyar dolar olarak tahmin edilen finansal ihtiyaçlarını en azından kısmen karşılamayı amaçladığını söyledi. Ancak borç yükünü iki katına çıkarmaktan kaçınmak için ise Emmanuel Macron, özel yatırımın seferber edilmesiyle sağlanan ‘yeni verilere’ ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) özel çekme haklarının oluşturduğu, fazla kullanılmayan bir finansal mekanizmaya başvurmayı önerdi.
Bu nakit stokların, ülkeler tarafından sabit para birimlerine dönüştürülebilmesi ve borçlanmadan harcanabilmesi mümkün. Şu ana kadar uluslararası toplum, 650 milyar dolar değerinde özel çekme haklarının küresel olarak verilmesi ilkesi üzerinde uzlaşı sağladı. Bu miktarın 33 milyarı ise IMF içindeki kota sistemi aracılığıyla otomatik olarak Afrika’ya dönecek. Ancak kıtanın ‘yoksulluğu ortadan kaldırmak, altyapıyı geliştirmek ve iklim değişikliğiyle ve cihatçılar tehdidiyle mücadele etmek’ için büyük yatırımlar gerektiren finansal ihtiyaçları göz önüne alındığında bu miktar oldukça az. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Macron, “Fakir ülkelere, özellikle Afrika’ya sağlanabilmesi ve 33 milyarın bugün 100 milyar olması için zengin ülkelerin özel çekme haklarını yeniden tahsis edebilecekleri fikrini savunuyoruz” değerlendirmesinde bulundu. Afrika Birliği’nin (AfB) başkanlığını yürüten Kongo Demokratik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Felix Tshisekedi’nin söylediği gibi bu, Elysee’ye davet edilen Afrika liderlerin ‘bunun yeterli olmayacağı inancıyla’ kabul ettiği bir hedef.
Zirveye video konferans aracılığıyla katılan ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, fon kullanımının ‘şeffaf ve sorumlu şekilde’ olması şartıyla bu seçeneğe destek verdiğini ifade etti. IMF Başkanı Kristalina Georgieva ise “Bu ‘Afrika Ekonomilerinin Finansmanı Zirvesi’ son derece önemli bir an. Gelişmiş ekonomiler ile başta Afrika olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki tehlikeli açılmayı tersine çevirmek için toplandık” dedi.
Kongo Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, “Bu salgın, ekonomilerimizi bitkin bıraktı; Hastalıkla mücadele için sahip olduğumuz birkaç kaynağı tahsis etmek zorundaydık” dedi. IMF’ye göre gelişmiş ekonomiler, ulusal servetlerinin yaklaşık yüzde 25’ini Kovid sonrası toparlanma planlarına tahsis ettiler. Bu, kıta için yüzde 2. Ancak salgına ek olarak, Emmanuel Macron’un uyardığı gibi, terörizmin yeni ‘odak noktası’ haline gelen Afrika’da bir ‘güvenlik yükü’ mevcut. Macron ise bu maliyetlerin ‘mali kuralların dikkate alınarak güncellenmesi gerektiğini’ belirtti.
Özel çekme haklarının yanı sıra uluslararası toplum, reform şartıyla uluslararası kuruluşlar tarafından düzenlenen ikili veya çok taraflı yardım programları gibi daha geleneksel araçları harekete geçirmek zorunda.
Örneğin IMF, ülke başkanının belirttiğine göre Togo’ya, 240 milyon dolarlık ek kaynak sağladığını açıkladı. Devlet Başkanı Faure Gnassingbe, 18 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, “Zirve, Afrika’da yeni bir kalkınma döngüsünün temellerini atmayı hedefliyor” dedi. Gnassingbe, yardım mantığından kurtulmak isteyen, ancak hala yatırımcı güvensizliğiyle karşı karşıya olan bir kıta açısından ‘Afrika özel sektörüne desteğin’, son derece önemli olacağını dile getirdi.
Bu zirvede dikkat çeken iki durum var. İlki, Pekin’in Afrika’da genel olarak Avrupa ve Batı ülkeleriyle rekabet halinde olduğu göz önünde bulundurularak Paris’in, Çin’i kolektif çabaya dahil olmaya çekmeyi başardığı. İkincisi ise zayıf ABD temsili. Washington, Paris’te ABD Misyonu Başkan Yardımcısı tarafından temsil ediliyor. Fransız kaynaklar, bu duruma ilişkin herhangi bir açıklama yapmazken, ABD Hazine Bakanı’nın katılımı konusunda bahis oynadıkları biliniyor.
İşin gerçeği şu ki, ekonomik ve toplumsal kalkınmanın yokluğunda Batılıların ve IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası gibi hâkim oldukları finansal kurumların harekete geçirilmesinin sonuçları var ve bunlar ‘bedavadan’ değil. Daha ziyade bunlar, Afrika’daki ekonomik büyümenin yavaşlamasının neden olabileceği koşullarla ve bunun sosyal, ekonomik ve hatta güvenlik sonuçlarıyla ilgili gerçekçi endişelerle açıklanıyor. Paris’teki Avrupalı kaynaklar, Libya, Mali, Çad, Burkina Faso ve Nijer’deki gerginlik noktalarından Nijerya, Mozambik ve diğer ülkelerine kadar Afrika’nın cihatçı ve terör örgütlerinin nüfuzundan mustarip olduğu bir zamanda büyümedeki düşüşün ve yaygın yolsuzluğun, toplumsal ve siyasi gerginlikleri artıracağına inanıyor. Özellikle Avrupa ile ilgili olarak böyle bir durum, seçim kampanyalarında yasadışı göçü bir korkuluk olarak kullanan radikal sağa destek sağlama konusundaki iç yansımalarıyla birlikte, Avrupa kıyılarına doğru artan bir göç akışı anlamına geliyor. Fransa da bu modelde bir istisna değil. Tüm bunların yanı sıra Afrika’daki azalan kalkınma, pratik olarak Kuzey ve Güney ekonomileri arasındaki uçurumun artması anlamına gelecek, bunun da genel olarak Batı’ya yansımaları olacak. Son yıllarda birçok Afrika ülkesindeki büyüme oranlarının batılı emsallerinden daha yüksek olduğu biliniyor.
Macron, geçen yıl 15 Nisan’da 17 Avrupalı ​​ve Afrikalı devlet ve hükümet başkanıyla birlikte ortaklaşa şekilde yaptığı Afrika’ya mali destek sağlama ve Afrika borçları üzerindeki faiz ödemelerinin ‘dondurulması’ çağrısından bu yana bu kıtaya yardım çağrısı yapma yükünü omuzladı. Bu borçlar, (geçen yaza kadar) 365 milyar doları bulmuştu. Ve dağılımı şu şekilde; Özel finans sektöründen alacaklara yüzde 35, uluslararası ve bölgesel kuruluşlara yüzde 32, Çin’e yüzde 20 ve ikili borçlar. Çok sayıda Afrika hükümeti, Kovid-19 ile mücadele etme, bütçelerinin önemli bir kısmını tehdit altındaki ülkelerde bulunan terör tehdidiyle mücadeleye ayırma, 2025 yılı için yaklaşık 290 milyar dolarlık bir finansman açığına güvenlik sağlama koşullarından mustarip. Söz konusu koşullar, 18 Mayıs’ta Macron tarafından zirvede de dile getirildi. İşler böyle giderse, 29 milyon Afrikalının günde iki dolardan daha az bir miktarla yoksulluk sınırının altına düşeceği tahmin ediliyor.
Bu durum karşısında katılımcılar, Afrika ekonomilerini desteklemek için bu konuya ‘yenilikçi’, yani alışılmadık çözümler üretmek istiyor. Bu çerçevede AfB’nin mevcut dönemine başkanlık eden Kongo Demokratik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, IMF tarafından ihraç edilen ve ilerleyen dönem için 650 milyar dolar olarak tahmin edilen ‘özel çekme haklarından’ yararlanma eğiliminin var olduğunu söyledi. Aslında Afrika’nın payı, 34 milyardan fazla değil. Bu nedenle zengin ülkelerin, hisselerinin bir kısmını Afrika’ya döndürme eğilimi mevcut. Böylece Afrika kıtası 100 milyar dolar alabilecek. Kongo Cumhurbaşkanı, bu miktarın, Afrika’nın 290 milyar dolar olarak tahmin edilen ihtiyaçlarına tam olarak cevap vermediğini belirtti. Bu noktada gözler, Afrika için bir ‘yol haritası’ oluşturmaya amaçlayan diğer seçeneğe, yani yabancı yatırımları artırmak ve en fazla sayıda iş fırsatı sağlayan küçük ve orta ölçekli şirketlere odaklanmaya yöneldi. Fransa’nın zirve için hazırladığı ve Şarku’l Avsat’ın da ulaştığı belgeye göre yabancı yatırımcıları teşvik etmek için gerekli yasal ortamı sağlama, şeffaflık taahhüdü, Afrika niteliklerinin ve yeteneklerinin seferber edilmesi durumlarının yanı sıra gerekli ekonomik reform çağrıları yapılırken, sağlık, eğitim, çevre, altyapı ve sürdürülebilir kalkınma sektörlerine de vurgu yapılmalı. Yatırımcıların çabaladığı ‘büyük’ hedef, yoksulluğu kontrol altına almak, altyapıyı geliştirmek, iklim değişikliği ve cihatçı tehditle mücadele etmek için boğucu bir mali, ekonomik, sosyal ve sağlık krizinden kaçınma ve büyük ölçekte yatırım sağlama amacıyla Afrika ile ‘yeni bir sözleşmeye ‘ulaşmak. Macron, Afrika’daki ölümlerin sayısının dünyadaki en düşük orana sahip olmasına rağmen, (örneğin ölüm oranı İngiltere ve İtalya’dan az) aşıların sağlanmasında Afrika’yı destekleme ihtiyacını da gündeme getirdi. Fransa Cumhurbaşkanı, Batı ülkelerinden aldıkları aşıların bir kısmını Afrika’ya yönlendirmelerini ve kendi topraklarında aşı üretmelerini sağlamalarını istiyor. Bugün bu durum, teknik ve yasal olarak anlaşılması zor görünüyor ve üretici firmaların aşı üretme konusundaki münhasır haklarından vazgeçmesini gerektiriyor. 18 Mayıs’ta IMF’nin Genel Müdürü, zirve sırasında ‘zirvenin son derece önemli ve tarihi bir an’ olduğunu söyledi. Genel Müdür ayrıca, zirvenin ‘Afrika’nın desteklenmesi, doğal olarak Afrika ekonomisinin canlanması için yardım sağlanması ve Afrika, aynı zamanda Avrupa ve dünya açısından istikrar ve büyüme sağlanması’ anlamına geldiğini vurguladı.



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.