Paris’te ‘Afrika kıtasına yardım sağlama ve ekonomisini canlandırma’ amaçlı küresel zirve

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)
TT

Paris’te ‘Afrika kıtasına yardım sağlama ve ekonomisini canlandırma’ amaçlı küresel zirve

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 18 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile Afrika finans zirvesinin oturum aralarında bir araya geldi (SPA)

Afrika, Avrupa, uluslararası devlet ve hükümet başkanları, bölgesel ve uluslararası finans kuruluşlarının başkanları ve direktörleri, G7 ülkeleri ve G20 ülkeleri üst düzey yetkilileri, diğer ülkelerin dışişleri ve maliye bakanlarından oluşan uzun bir liste, 18 Mayıs’ta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daveti üzerine bir araya gelerek, Kovid-19 pandemisinin sonuçlarından en çok mustarip olan ve zaten yoksulluk içerisinde yaşayan Afrika kıtasına yardım eli uzatmaya yöneldi.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Almanya Şansölyesi, Kanada, Japonya ve Hollanda başbakanları ve Çin Başbakan Yardımcısı gibi bu yetkilileri ‘maddi’ açıdan dahil olmaya ve uzaktan katılmaya iten ortak endişeyi, ‘Afrika kıtasına yardım etme ve kıtanın salgın döneminden sonra beklenen ekonomik toparlanmada geri kalmasını engelleme’ başlığı oluşturuyor.
Tartışmalara öncülük eden ve zirvenin ‘dinamosu’ olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, toplantının ulaşmak istediği hedeflere dikkati çekti. Bu bağlamda Macron, ilk olarak ‘Afrika ekonomilerine son 14 ayda kendilerini etkileyen açığın bir kısmını karşılayacak yeni finansman kaynakları bulmak’ ve ikinci olarak da ‘kıtaya yabancı yatırımlar teşvik etmek ve özel sektörü içeride ve dış yatırımcılarla ortaklaşa canlandırmak’ olmak üzere iki ana noktaya odaklandı.
Bu bağlamda katılımcılar, kahverengi kıtanın salgının etkilerinden kurtulabilmesi ve aynı zamanda terörizmle mücadele edebilmesi için en az yüz milyar dolar seferber etmeyi planlıyor.
Cumhurbaşkanı Macron, Ivan Kulesi yakınlarındaki Kongre Sarayı’nda, ‘bu olağanüstü zirvenin’, Afrika’nın 2025 yılına kadar 285 milyar dolar olarak tahmin edilen finansal ihtiyaçlarını en azından kısmen karşılamayı amaçladığını söyledi. Ancak borç yükünü iki katına çıkarmaktan kaçınmak için ise Emmanuel Macron, özel yatırımın seferber edilmesiyle sağlanan ‘yeni verilere’ ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) özel çekme haklarının oluşturduğu, fazla kullanılmayan bir finansal mekanizmaya başvurmayı önerdi.
Bu nakit stokların, ülkeler tarafından sabit para birimlerine dönüştürülebilmesi ve borçlanmadan harcanabilmesi mümkün. Şu ana kadar uluslararası toplum, 650 milyar dolar değerinde özel çekme haklarının küresel olarak verilmesi ilkesi üzerinde uzlaşı sağladı. Bu miktarın 33 milyarı ise IMF içindeki kota sistemi aracılığıyla otomatik olarak Afrika’ya dönecek. Ancak kıtanın ‘yoksulluğu ortadan kaldırmak, altyapıyı geliştirmek ve iklim değişikliğiyle ve cihatçılar tehdidiyle mücadele etmek’ için büyük yatırımlar gerektiren finansal ihtiyaçları göz önüne alındığında bu miktar oldukça az. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Macron, “Fakir ülkelere, özellikle Afrika’ya sağlanabilmesi ve 33 milyarın bugün 100 milyar olması için zengin ülkelerin özel çekme haklarını yeniden tahsis edebilecekleri fikrini savunuyoruz” değerlendirmesinde bulundu. Afrika Birliği’nin (AfB) başkanlığını yürüten Kongo Demokratik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Felix Tshisekedi’nin söylediği gibi bu, Elysee’ye davet edilen Afrika liderlerin ‘bunun yeterli olmayacağı inancıyla’ kabul ettiği bir hedef.
Zirveye video konferans aracılığıyla katılan ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, fon kullanımının ‘şeffaf ve sorumlu şekilde’ olması şartıyla bu seçeneğe destek verdiğini ifade etti. IMF Başkanı Kristalina Georgieva ise “Bu ‘Afrika Ekonomilerinin Finansmanı Zirvesi’ son derece önemli bir an. Gelişmiş ekonomiler ile başta Afrika olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki tehlikeli açılmayı tersine çevirmek için toplandık” dedi.
Kongo Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, “Bu salgın, ekonomilerimizi bitkin bıraktı; Hastalıkla mücadele için sahip olduğumuz birkaç kaynağı tahsis etmek zorundaydık” dedi. IMF’ye göre gelişmiş ekonomiler, ulusal servetlerinin yaklaşık yüzde 25’ini Kovid sonrası toparlanma planlarına tahsis ettiler. Bu, kıta için yüzde 2. Ancak salgına ek olarak, Emmanuel Macron’un uyardığı gibi, terörizmin yeni ‘odak noktası’ haline gelen Afrika’da bir ‘güvenlik yükü’ mevcut. Macron ise bu maliyetlerin ‘mali kuralların dikkate alınarak güncellenmesi gerektiğini’ belirtti.
Özel çekme haklarının yanı sıra uluslararası toplum, reform şartıyla uluslararası kuruluşlar tarafından düzenlenen ikili veya çok taraflı yardım programları gibi daha geleneksel araçları harekete geçirmek zorunda.
Örneğin IMF, ülke başkanının belirttiğine göre Togo’ya, 240 milyon dolarlık ek kaynak sağladığını açıkladı. Devlet Başkanı Faure Gnassingbe, 18 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, “Zirve, Afrika’da yeni bir kalkınma döngüsünün temellerini atmayı hedefliyor” dedi. Gnassingbe, yardım mantığından kurtulmak isteyen, ancak hala yatırımcı güvensizliğiyle karşı karşıya olan bir kıta açısından ‘Afrika özel sektörüne desteğin’, son derece önemli olacağını dile getirdi.
Bu zirvede dikkat çeken iki durum var. İlki, Pekin’in Afrika’da genel olarak Avrupa ve Batı ülkeleriyle rekabet halinde olduğu göz önünde bulundurularak Paris’in, Çin’i kolektif çabaya dahil olmaya çekmeyi başardığı. İkincisi ise zayıf ABD temsili. Washington, Paris’te ABD Misyonu Başkan Yardımcısı tarafından temsil ediliyor. Fransız kaynaklar, bu duruma ilişkin herhangi bir açıklama yapmazken, ABD Hazine Bakanı’nın katılımı konusunda bahis oynadıkları biliniyor.
İşin gerçeği şu ki, ekonomik ve toplumsal kalkınmanın yokluğunda Batılıların ve IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası gibi hâkim oldukları finansal kurumların harekete geçirilmesinin sonuçları var ve bunlar ‘bedavadan’ değil. Daha ziyade bunlar, Afrika’daki ekonomik büyümenin yavaşlamasının neden olabileceği koşullarla ve bunun sosyal, ekonomik ve hatta güvenlik sonuçlarıyla ilgili gerçekçi endişelerle açıklanıyor. Paris’teki Avrupalı kaynaklar, Libya, Mali, Çad, Burkina Faso ve Nijer’deki gerginlik noktalarından Nijerya, Mozambik ve diğer ülkelerine kadar Afrika’nın cihatçı ve terör örgütlerinin nüfuzundan mustarip olduğu bir zamanda büyümedeki düşüşün ve yaygın yolsuzluğun, toplumsal ve siyasi gerginlikleri artıracağına inanıyor. Özellikle Avrupa ile ilgili olarak böyle bir durum, seçim kampanyalarında yasadışı göçü bir korkuluk olarak kullanan radikal sağa destek sağlama konusundaki iç yansımalarıyla birlikte, Avrupa kıyılarına doğru artan bir göç akışı anlamına geliyor. Fransa da bu modelde bir istisna değil. Tüm bunların yanı sıra Afrika’daki azalan kalkınma, pratik olarak Kuzey ve Güney ekonomileri arasındaki uçurumun artması anlamına gelecek, bunun da genel olarak Batı’ya yansımaları olacak. Son yıllarda birçok Afrika ülkesindeki büyüme oranlarının batılı emsallerinden daha yüksek olduğu biliniyor.
Macron, geçen yıl 15 Nisan’da 17 Avrupalı ​​ve Afrikalı devlet ve hükümet başkanıyla birlikte ortaklaşa şekilde yaptığı Afrika’ya mali destek sağlama ve Afrika borçları üzerindeki faiz ödemelerinin ‘dondurulması’ çağrısından bu yana bu kıtaya yardım çağrısı yapma yükünü omuzladı. Bu borçlar, (geçen yaza kadar) 365 milyar doları bulmuştu. Ve dağılımı şu şekilde; Özel finans sektöründen alacaklara yüzde 35, uluslararası ve bölgesel kuruluşlara yüzde 32, Çin’e yüzde 20 ve ikili borçlar. Çok sayıda Afrika hükümeti, Kovid-19 ile mücadele etme, bütçelerinin önemli bir kısmını tehdit altındaki ülkelerde bulunan terör tehdidiyle mücadeleye ayırma, 2025 yılı için yaklaşık 290 milyar dolarlık bir finansman açığına güvenlik sağlama koşullarından mustarip. Söz konusu koşullar, 18 Mayıs’ta Macron tarafından zirvede de dile getirildi. İşler böyle giderse, 29 milyon Afrikalının günde iki dolardan daha az bir miktarla yoksulluk sınırının altına düşeceği tahmin ediliyor.
Bu durum karşısında katılımcılar, Afrika ekonomilerini desteklemek için bu konuya ‘yenilikçi’, yani alışılmadık çözümler üretmek istiyor. Bu çerçevede AfB’nin mevcut dönemine başkanlık eden Kongo Demokratik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, IMF tarafından ihraç edilen ve ilerleyen dönem için 650 milyar dolar olarak tahmin edilen ‘özel çekme haklarından’ yararlanma eğiliminin var olduğunu söyledi. Aslında Afrika’nın payı, 34 milyardan fazla değil. Bu nedenle zengin ülkelerin, hisselerinin bir kısmını Afrika’ya döndürme eğilimi mevcut. Böylece Afrika kıtası 100 milyar dolar alabilecek. Kongo Cumhurbaşkanı, bu miktarın, Afrika’nın 290 milyar dolar olarak tahmin edilen ihtiyaçlarına tam olarak cevap vermediğini belirtti. Bu noktada gözler, Afrika için bir ‘yol haritası’ oluşturmaya amaçlayan diğer seçeneğe, yani yabancı yatırımları artırmak ve en fazla sayıda iş fırsatı sağlayan küçük ve orta ölçekli şirketlere odaklanmaya yöneldi. Fransa’nın zirve için hazırladığı ve Şarku’l Avsat’ın da ulaştığı belgeye göre yabancı yatırımcıları teşvik etmek için gerekli yasal ortamı sağlama, şeffaflık taahhüdü, Afrika niteliklerinin ve yeteneklerinin seferber edilmesi durumlarının yanı sıra gerekli ekonomik reform çağrıları yapılırken, sağlık, eğitim, çevre, altyapı ve sürdürülebilir kalkınma sektörlerine de vurgu yapılmalı. Yatırımcıların çabaladığı ‘büyük’ hedef, yoksulluğu kontrol altına almak, altyapıyı geliştirmek, iklim değişikliği ve cihatçı tehditle mücadele etmek için boğucu bir mali, ekonomik, sosyal ve sağlık krizinden kaçınma ve büyük ölçekte yatırım sağlama amacıyla Afrika ile ‘yeni bir sözleşmeye ‘ulaşmak. Macron, Afrika’daki ölümlerin sayısının dünyadaki en düşük orana sahip olmasına rağmen, (örneğin ölüm oranı İngiltere ve İtalya’dan az) aşıların sağlanmasında Afrika’yı destekleme ihtiyacını da gündeme getirdi. Fransa Cumhurbaşkanı, Batı ülkelerinden aldıkları aşıların bir kısmını Afrika’ya yönlendirmelerini ve kendi topraklarında aşı üretmelerini sağlamalarını istiyor. Bugün bu durum, teknik ve yasal olarak anlaşılması zor görünüyor ve üretici firmaların aşı üretme konusundaki münhasır haklarından vazgeçmesini gerektiriyor. 18 Mayıs’ta IMF’nin Genel Müdürü, zirve sırasında ‘zirvenin son derece önemli ve tarihi bir an’ olduğunu söyledi. Genel Müdür ayrıca, zirvenin ‘Afrika’nın desteklenmesi, doğal olarak Afrika ekonomisinin canlanması için yardım sağlanması ve Afrika, aynı zamanda Avrupa ve dünya açısından istikrar ve büyüme sağlanması’ anlamına geldiğini vurguladı.



Küba’nın turizm sektörü çökmenin eşiğinde: “Pandemiden daha kötü”

Küba'nın turizm sektörü, ABD'nin yakıt ablukasıyla patlak veren enerji kriziyle darbe aldı (AFP)
Küba'nın turizm sektörü, ABD'nin yakıt ablukasıyla patlak veren enerji kriziyle darbe aldı (AFP)
TT

Küba’nın turizm sektörü çökmenin eşiğinde: “Pandemiden daha kötü”

Küba'nın turizm sektörü, ABD'nin yakıt ablukasıyla patlak veren enerji kriziyle darbe aldı (AFP)
Küba'nın turizm sektörü, ABD'nin yakıt ablukasıyla patlak veren enerji kriziyle darbe aldı (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın uyguladığı tam abluka nedeniyle Küba'nın turizm sektörü çöküşün eşiğine geldi.

Küba yönetiminin istatistiklerine göre yılın ilk çeyreğinde ülkeye yaklaşık 298 bin yabancı turist gitti. Bu rakam geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 48'lik bir düşüşe işaret ediyor.

Turizmin canlı olduğu 2017-2018'de adayı ayda ortalama 400 bin yabancı turist ziyaret ediyordu.

Wall Street Journal'ın görüş aldığı Kübalı ekonomist Pavel Vidal Alejandro, turizmin ülkenin yaklaşık 30 milyar dolarlık ekonomisinin yüzde 8'ini oluşturduğunu, yüzbinlerce kişiye istihdam sağladığını ve önemli bir döviz kaynağı olduğunu vurguluyor.

Derinleşen ekonomik kriz ve yakıt sıkıntısı, son dönemde Air France ve Air Canada'nın da aralarında bulunduğu birçok havayolu şirketini Küba'ya seferlerini askıya almaya zorladı.

Sokaklarda biriken çöp yığınları ve çökmekte olan sağlık sistemi de turizmi olumsuz etkiliyor.

Eski Havana'da eşiyle bir otel işleten İtalyan girişimci Andrea Gallina, 1 Nisan'da kapılarını kapatmak zorunda kaldıklarını söylüyor.

Gallina, yakıt krizi derinleştikçe ve elektrik kesintileri kötüleştikçe otelin halihazırda düşük seviyedeki doluluk oranının yüzde 20'den yüzde 5'e kadar gerilediğini belirtiyor:

Pandemi döneminde gibiyiz ama durum daha da kötü. Eski Havana bir çöl gibi. Hiç turist yok.

Havana sahilinde deniz ürünleri restoranı işleten Alejandro Herrera da gelirinin yüzde 90 oranında düşmesi nedeniyle lokantayı kapatmayı düşündüğünü söylüyor:

Ekonomik durum nedeniyle bu günlerde birçok kişi keyifsiz. İnsanlar çok özel durumlar dışında harcamalarını kısıyor.

Amerikan ordusu, aylar süren askeri yığınağın ardından 3 Ocak'ta Venezuela'ya baskın düzenleyip ülkenin lideri Nicolas Maduro'yu kaçırmıştı.

Trump, Venezuela baskınının ardından tam abluka uygulamaya başladığı Küba'daki komünist rejimi devirme tehditleri de savurmuştu.

Washington ve Havana yönetimleri müzakerelere başlamasına rağmen ABD'nin, Fidel Castro'nun kardeşi Raul Castro hakkında iddianame hazırlandığını geçen hafta duyurması gerginliği tekrar tırmandırmıştı.

94 yaşındaki Raul Castro ve 4 kişinin 1996'daki uçak düşürme olayıyla ilgili "ABD vatandaşlarını öldürmek amacıyla komplo kurmaktan" suçlandığı bildirilmişti.

Rusya ve Çin ise insani krizle boğuşan ada halkının yardımına koştu.

ABD, yaklaşık 730 bin varil petrol taşıyan Rus tankeri Anatoly Kolodkin'in Küba limanına mart sonunda yanaşmasına müsaade etmişti.

Ayrıca Çin de ülkeye toplamda 60 bin ton pirinç gönderileceğini açıkladı. Küba lideri Miguel Diaz-Canel, 15 bin tonu 25 Mayıs'ta ulaşan pirinci "asil bir dayanışma jesti" diye niteleyip Pekin'e teşekkür etmişti.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Granma


Trump'ın İran'la diplomasisi: Siyasi bir gösteri ve belirsiz bir gelecek

ABD Başkanı Donald Trump, Washington'da gazetecilere açıklamalarda bulunurken, 20 Mayıs 2026 (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'da gazetecilere açıklamalarda bulunurken, 20 Mayıs 2026 (AFP)
TT

Trump'ın İran'la diplomasisi: Siyasi bir gösteri ve belirsiz bir gelecek

ABD Başkanı Donald Trump, Washington'da gazetecilere açıklamalarda bulunurken, 20 Mayıs 2026 (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'da gazetecilere açıklamalarda bulunurken, 20 Mayıs 2026 (AFP)

Brian Katulis

Müzakereler bir anlaşmayla sonuçlanır mı? Bu soru, 8 Nisan'da ABD ile İran arasında kırılgan bir ateşkesin ilan edilmesinin ve ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın tek taraflı kararıyla süresiz olarak uzatılmasının üzerinden bir buçuk ayı aşkın süredir iki ülke arasındaki geriliminin gölgesinde cevap aramaya devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta sonu yoğun bir diplomatik hareketlilik yaşandı. Bu süreç, önce Pakistan ardından en son aşamada Katar arabuluculuğuyla yürütülen İran-ABD görüşmelerine ilişkin birbiriyle çelişen sızıntılarla iç içe geçti. ABD Dışişleri Bakanlığının Ortadoğu'dan sorumlu üst düzey diplomatı Barbara Leaf, hafta sonu yaşanan bu kafa karıştırıcı atışmalı süreci ‘kakofoni’ olarak nitelendirdi.

Bu diplomasinin nereye varacağını ya da bunun 2025 baharındaki görüşmelerin ve bu yılın başlarında gerçekleştirilen turların bir tekrarından ibaret olup olmayacağını -yani bir sonraki savaş turunun öncesinde yaşanan geçici bir ateşkesten ibaret kalıp kalmayacağını- kestirmek güç. Bununla birlikte, İran içinde ve dünyanın dört bir yanında derinleşen ekonomik tahribat, mevcut müzakere turunu sürdürme yönündeki en önemli itici gücü oluşturuyor. Bunun yanı sıra enerji üretim tesisleri ve su arıtma istasyonları dahil bölgesel altyapıya yönelik daha kapsamlı saldırı tehditleri de tarafları masada tutmaya zorlayan unsurlar arasında yer alıyor.

Bu ağır bedeller, çatışan tarafların yeniden savaşa sürüklenmesinin önünde bir engel oluşturduysa da İran ile ABD arasında kalıcı bir uzlaşının sağlanıp sağlanamayacağı hâlâ belirsizliğini koruyor.

Washington'da gösteriş diplomasisi

Müzakerelerin iki temel tarafı arasındaki güvensizlik ve karşılıklı güvence eksikliği, sürecin önündeki en temel engeli oluşturuyor. On yıllardır iki ülke arasındaki ilişkiyi kemiren dosyalarda kalıcı diplomatik uzlaşı arayışı neredeyse ‘imkânsız bir görev’ niteliği taşıyor. Bu dosyalar arasında İran'ın nükleer programı, balistik füzeleri, Hizbullah ve Husiler gibi bölgesel müttefiklerine verdiği destek ile Tahran'ın yaptırımların kaldırılması ve dondurulmuş mal varlıklarının serbest bırakılmasına yönelik talepleri yer alıyor. Üstelik son savaştan önce gündemde bulunmayan yeni bir mesele olan İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik denetimi, süreci daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Bütün bunlar müzakere gündemini son derece ağırlaştırıyor.

Hafta sonu sızdırılan bilgiler, eksik ve parçalı verilere dayalı yorum selini de beraberinde getirdi. Bunlar, gerçekleri aydınlatmaktan çok gürültü yarattı ve siyasi tartışmalardaki köklü cephe hatlarını pekiştirdi. ABD cephesinde ise yeni çatlaklar gün yüzüne çıktı. Trump'ın birinci döneminin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile mevcut Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung arasında sert bir söz düellosu yaşandı.

Pompeo, basına sızdırılan olası bir ABD-İran anlaşmasının ayrıntılarına öfkeyle tepki gösterirken, Cheung, kamuoyu önünde Pompeo'ya ‘ahmakça konuşmayı kesip susmasını’ söyleyerek karşılık verdi.

Bu tablo, Amerikan kamuoyundaki söylemin nezaket ve vakardan giderek uzaklaştığına işaret eden olaylar zincirine yeni bir halka ekledi.

Bir binanın cephesinde, Hürmüz Boğazı'nın tasvir edildiği ve üzerinde “Sonsuza kadar İran'ın elinde... Trump hiçbir şey yapamadı... İran, Hürmüz Boğazı'nı sonsuza kadar kontrol edecek” yazan reklam panosu. Tahran'daki Vank Meydanı, 25 Mayıs 2025 (AFP)

Bir binanın cephesinde, Hürmüz Boğazı'nın tasvir edildiği ve üzerinde “Sonsuza kadar İran'ın elinde... Trump hiçbir şey yapamadı... İran, Hürmüz Boğazı'nı sonsuza kadar kontrol edecek” yazan reklam panosu. Tahran'daki Vank Meydanı, 25 Mayıs 2025 (AFP)

“Bu diplomasinin nereye varacağını ya da bunun 2025 baharındaki görüşmelerin ve bu yılın başlarındaki turların bir tekrarından -yani bir sonraki savaş turunun öncesinde yaşanan geçici bir ateşkesten- ibaret kalıp kalmayacağını kestirmek güç.

Daniel Drezner gibi bazı ABD’li yorumcular, İran'la varılabilecek herhangi bir anlaşmanın fiili ayrıntıları kamuoyuyla paylaşılmadan önce analiz etmenin gerçek anlamda bir faydası olmadığı görüşünde.

İran rejiminin ve Trump yönetiminin bu krizin pek çok boyutunda -hatta daha geniş anlamda yönetim anlayışı ve kamuoyu davranışında- alışkanlık haline gelen yalan söyleme eğilimi, diplomatik bir uzlaşıya ulaşmayı daha da güçleştiriyor.

Büyük güce sahip liderler zaman zaman söylemle gerçeği dönüştürmeye çalışır, güç dengelerini ve çıkarlar bütününü doğru biçimde yansıtmayan açıklamalar yaparlar.

Bu durum, Donald Trump'ta çarpıcı biçimde kendini gösteriyor. Trump, çıkar sağlamak amacıyla yoğun biçimde gösterişe dayalı bir performans diplomasisine başvurdu. Cesur iddialar ve kışkırtıcı tehditler bunun başlıca araçları oldu.

Bu tür diplomasi, somut kazanımlar yerine mesajı; kapalı kapılar ardındaki müzakereler yerine fotoğraf fırsatlarını ön plana çıkarıyor. Oysa kalıcı büyük anlaşmaların özü genellikle kamuoyundan uzakta, sessiz sedasız yürütülen müzakerelerde şekillenir.

Bu diplomasi öncelikle iç kamuoyuna sesleniyor; zira Trump'ın onay oranları gerilemiş durumda. İran dosyasında ise bir diğer kritik kitleye, yani ABD'nin Ortadoğu'daki ortaklarına da göz kırpıyor.

Trump, Beyaz Saray'da İran'a yönelik saldırı hakkında ulusa sesleniş konuşması yapmadan önce, 1 Nisan 2026 (Reuters)Trump, Beyaz Saray'da İran'a yönelik saldırı hakkında ulusa sesleniş konuşması yapmadan önce, 1 Nisan 2026 (Reuters)

İran rejimi de benzer bir çizgide ilerliyor. Coşkulu açıklamalar, tehditler ve kendi söylemine olan güveni zedeleyen adımları alışkanlık haline getirmiş durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu yöntem, her iki temel taraf açısından da kalıcı bir anlaşma inşa etme çabalarını katmerli biçimde güçleştiriyor.

Gösteriş diplomasisine odaklanmak, Trump'ın neden Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Pakistan, Türkiye ve Ürdün'den oluşan altı büyük ülkeyi Abraham Anlaşmaları’na katılmaya ve İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye davet ettiğini anlamlandırmaya da yardımcı oluyor.

Trump, bu tutumunun gerekçesini sosyal medya paylaşımında daha ayrıntılı biçimde açıkladı. Bu ülkelerin İsrail ile normalleşmesinin, İran'la varılabilecek olası anlaşmayı ‘aksi takdirde olacağından çok daha tarihi bir olaya’ dönüştürmek istedikleri takdirde, atabilecekleri ‘iyi’ bir adım olduğunu yazdı. Trump'ın bakış açısına göre bu tür cesur iddialar ve talepler, gerçekliği daha önce görülmemiş bir biçimde yeniden şekillendirme imkânı sunuyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (sağda) ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'in Tahran'daki görüşmesinden bir kare, 23 Mayıs 2026 (İran Cumhurbaşkanlığı)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (sağda) ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'in Tahran'daki görüşmesinden bir kare, 23 Mayıs 2026 (İran Cumhurbaşkanlığı)

Ancak bu düşüncenin temel açmazı, yaşanan gerçekleri ve ABD’nin Ortadoğu'daki en yakın ortaklarından bazılarının bakış açısını göz ardı etmesinde yatıyor. Bunun başlıca örneği Suudi Arabistan. Öyle ki Suudi Arabistan, Trump'ın ilk döneminin büyük bölümünü iki devletli çözümü ve bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrini savunmaya ayırdı.

İran meselesinde de İsrail meselesinde de kalıcı bir uzlaşıya giden en güvenilir yol ve formül, kışkırtıcı açıklamalar savurarak pek çok Amerikalının kavramakta güçlük çektiği karmaşık bir Ortadoğu gerçekliğini zorla değiştirmeye çalışmaktan değil, ABD'nin yakın ortaklarını dinlemekten geçiyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Elon Musk’la Pentagon arasında Starlink zammı tartışması

ABD ordusu, İran'ın Şahid drone'larıyla başa çıkabilmek için düşük maliyetli LUCAS'ları geliştirmişti (CENTCOM)
ABD ordusu, İran'ın Şahid drone'larıyla başa çıkabilmek için düşük maliyetli LUCAS'ları geliştirmişti (CENTCOM)
TT

Elon Musk’la Pentagon arasında Starlink zammı tartışması

ABD ordusu, İran'ın Şahid drone'larıyla başa çıkabilmek için düşük maliyetli LUCAS'ları geliştirmişti (CENTCOM)
ABD ordusu, İran'ın Şahid drone'larıyla başa çıkabilmek için düşük maliyetli LUCAS'ları geliştirmişti (CENTCOM)

Elon Musk'ın SpaceX firmasıyla ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) arasında Starlink terminalleriyle ilgili ücret anlaşmazlığı yaşanmış.

Reuters, ABD-İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a saldırıları başlatmasından birkaç hafta sonra SpaceX yöneticilerinin Pentagon yetkilileriyle görüştüğünü yazıyor.

Amerikan ordusu, İran'daki saldırılarda LUCAS drone'larından kullanıyor. İran'ın Şahid'lerine benzeyen bu insansız hava araçları (İHA) SpaceX'in uydu terminallerine bağlı çalışıyor.

Toplantıda SpaceX yöneticileri, Pentagon'un her bir terminal bağlantısı için aylık yaklaşık 5 bin dolar ödediğini ancak gerçekte kullanılan hizmetin aylık yaklaşık 25 bin dolarlık "havacılık sınıfı" aboneliğine denk geldiğini savundu.

Musk'ın firması, Starlink bağlantısının devam etmesi için paketin yükseltilmesini istedi.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla konuşan kaynaklara göre Pentagon ise hizmetin bu tarifeden ücretlendirilmesine karşı çıktı.

Ancak Savunma Bakanlığı'nın, İran'a yönelik saldırıları yoğunlaştırdığı dönemde bu artışı kabul etmek zorunda kaldığı savunuluyor. Bu da LUCAS drone'larının maliyetini yaklaşık iki katına çıkarmış.

Haberde, Pentagon'un SpaceX'e bağımlılığının giderek arttığına, Musk'ın da ABD ulusal güvenliğinin kritik bir alanındaki nüfuzunu artırdığına dikkat çekiliyor. Üstelik bu durumun, SpaceX'in tarihin en büyük halka arzlarından birine hazırlanırken gelirlerini artırmaya çalıştığı bir dönemde yaşandığına işaret ediliyor.

Musk, X'teki paylaşımında Amerikan ordusunun Starlink'leri değil, 2023'te SpaceX'le yapılan anlaşma kapsamında "Starshield" terminallerini kullandığını belirtti. Ancak ücret tarifesiyle ilgili anlaşmazlıklar hakkında yorum yapmadı.

Reuters'ın aktardığına göre Starshield, hem ticari Starlink uydularına hem de yine Starshield diye adlandırılan ayrı ve daha güvenli bir uydu ağına bağlanabiliyor.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell de X'ten yaptığı açıklamada iddiaları yalanlarken herhangi bir detay paylaşmadı. Musk'ın firmasının Pentagon'un "önemli bir ortağı olmayı sürdürdüğünü" ifade etti.

Independent Türkçe, Reuters, ABC