Putin Putin'in Batı’nın şartlarına ve Arap ülkelerinin sessizliğine karşın Esed'i meşrulaştırmadaki öncü rolü

Şam’da ‘karşı devrimden’ söz edilirken WHO, Suriye’yi Yönetim Kurulu’na aldı.

Esed destekçileri, yeniden Devlet Başkanı seçilen Beşşar Esed’in Cuma akşamı Şam meydanından yayınlanan konuşmasını dinlerken (EPA)
Esed destekçileri, yeniden Devlet Başkanı seçilen Beşşar Esed’in Cuma akşamı Şam meydanından yayınlanan konuşmasını dinlerken (EPA)
TT

Putin Putin'in Batı’nın şartlarına ve Arap ülkelerinin sessizliğine karşın Esed'i meşrulaştırmadaki öncü rolü

Esed destekçileri, yeniden Devlet Başkanı seçilen Beşşar Esed’in Cuma akşamı Şam meydanından yayınlanan konuşmasını dinlerken (EPA)
Esed destekçileri, yeniden Devlet Başkanı seçilen Beşşar Esed’in Cuma akşamı Şam meydanından yayınlanan konuşmasını dinlerken (EPA)

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in yedi yıllık yeni bir dönem için kazandığı zafer, Batılı ülkelerden seçimlerin şeffaflığı konusunda şüpheyle ve Rusya'nın Esed’i meşrulaştırmadaki öncü rolüne karşın Suriye ile ‘normalleşme şartlarını’ hatırlatmalarıyla, Şam’ın müttefiklerinin memnuniyeti ve Arap ülkelerinden ‘olumlu bir sessizlikle’ karşılandı. Ayrıca, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) Şam'ın Lahey'deki ‘ayrıcalıklarını ve haklarını’ dondurma karar almasından bir ay sonra Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Suriye hükümetini Yürütme Kurulu’na alma kararıyla aynı zamana denk gelmesi dikkat çekti.

Esed’in konuşması
Esed’in zaferinin ilan edilmesinin ardından televizyon ekranından yaptığı konuşma alışılmadık bir şekilde kısaydı. Beşşar Esed konuşmasında, babası eski Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed'in özellikle 1980’lerde yaptığı konuşmalardan bahsetti. Ancak konuşmasının 2011 yılından bu yana ülkede patlak veren protesto ve gösterilere bir yanıt içermesi de dikkat çekiciydi. Seçimlerin yapıldığı rejimin kontrolü altındaki bölgelerdeki büyük şehir meydanlarında binlerce insan toplandı. Bu da adeta bir karşı devrim girişimi gibi görüldü. Seçimler, batıda İdlib ve çevresinde, doğuda Kamışlı ve çevresinde, güneyde Şam'ın kontrolü dışındaki bazı bölgelerde gerçekleşmedi. Ayrıca yerlerinden edilenler ve mülteciler de dahil olmak üzere Suriye halkının yaklaşık yarısı seçimlere katılmadı. Bu arada bazıları muhalif kanattan veya ‘gri bölgeden’ olan sanatçılar ve şarkıcılar seçimlere katıldıkları görüldü.
Esed konuşmasında, Suriye halkının, ‘düşmanlarına eşi-benzeri görülmemiş bir meydan okumada bulunduğunu, onların kibirlerini ve sahte gururlarını yok ettiğini ve yüzlerine bir tokat attığını’ söyledi. Bazı büyük şehirlerin meydanlarında kurulan büyük ekranlardan buralarda toplanan destekçilerine seslenen Esed, “Dengeyi tersine çevirdiniz. Oyunun kurallarını değiştirdiniz. Oyunun kurallarının burada konulduğunu, burada üretildiğini, burada kendi ellerimizle belirlendiğini, kardeş ve dostlardan başka ortaklara yer olmadığını net bir şekilde ortaya koydunuz. Paralı askerler ve onursuz Suriye pasaportu taşıyanlar tarafından adı lekelenen devrimi geri aldınız. Yaşananlar bir kutlama değil, aksine kelimenin tam anlamıyla bir devrimdi. Terörizme, ihanete ve ahlaki çöküşe karşı bir devrim, dil, kalem, eylem ve silah devrimiydi. Devrimin, üzerine binenin istediği yere götürebileceği bir binek olduğunu düşünen tüm zavallılara karşı unvanı onur olan bir devrimdi.
Muhalifleri ve devrimcileri hedef alan bir seçim kampanyası yürüten Esed, kendisine oy veren veya seçime destek verenlere teşekkür ettiği konuşmasında, ne Arap ne de yabancı ülkelere karşı herhangi bir eleştiride bulunmadı. Tıpkı 2014 yılındaki yemin konuşmasında olduğu gibi, dikkatleri bir sonraki aşamadaki siyasi yol haritasına çekti.
Esed, 2014 yılında yaptığı konuşmada, ‘Arap Baharı’ protestolarına karşı bir karalama kampanya başlatmış destekçilerine “Arap Baharı'nın ölümünü resmen ilan eden sizin kararlılığınız oldu” demişti. Bu kez de Gazze Şeridi'nin yedi yıl önceki savaşta yaşadığı ve 2021'de birkaç gün önce tekrarlanan olaylardan uzaklaşmama çağrısında bulunan Esed, başta İslami Cihad Hareketi Genel Sekreteri Ziyad en-Nahale olmak üzere bazı Filistinli grupların liderini kabul etti. Ancak bu gruplar arasında Gazze Şeridi’nin baş aktörü Hamas yoktu. Esed, “Suriye halkının kararına ve egemenliğine saygı duyan İran, Rusya ve Çin'e teşekkür ediyor, sadakatimize karşılık veren Lübnan direnişini (Hizbullah'ın silahlı kanadı) selamlıyorum” ifadelerini kullandı.

Rusya yönetimi
Esed, 2014 yılında oyların yüzde 88,7’si ile gelen zaferini ilan ettikten sonra Ermenistan, Afganistan, Belarus, Küba, Venezuela ve İran yönetimlerinin yanı sıra BRICS grubu ülkelerinden (Rusya, Brezilya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) tebrik telgrafları aldı.
O zamanlar, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Esed'a gönderdiği tebrik telgrafında, önceki gün yapılan seçimlerden sonra olanların aksine Batı'nın seçim sonuçlarını tanımayı reddeden tutumuna meydan okuma işaretleri yoktu. Esed, “Seçim sonuçları, yüksek siyasi itibarınızı ve ülkenizin vatandaşlarının liderliğiniz altında Suriye'deki durumu istikrara kavuşturmak ve devlet kurumlarını mümkün olan en kısa sürede güçlendirmek için ortaya konan yaklaşıma olan güveninizi teyit etti” dedi.
Kremlin’den yapılan açıklamada Putin’in teröristlere ve radikallere karşı mücadelede, siyasi çözüm sürecinde ve ülkenin yeniden inşasında Moskova’nın Suriyeli ortaklarına çeşitli alanlarda destek sağlamaya devam edilmesini vurguladığı belirtti. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise, Batı’daki bazı başkentlerde seçimlerin hukuka aykırı olduğuna dair başlatılan bir kampanyaya karşı Kremlin'in açıklamasını, seçimleri devlet kurumlarının normal çalışmalarının devamlılığını sağlayan Suriye için egemen bir mesele olarak gördüğünden kendi açıklamasıyla güçlendirdi.
Daha sonra Rusya'nın müttefiki veya ABD’ye düşman olan ülkelerden Şam’a çok sayıda mesaj gönderildi. Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Pekin'in ‘Suriye'nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmasına’ yardım etmeye hazır olduğu vurguladı. Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, ‘Suriye'nin yeniden inşa sürecine katılmaya’ hazır olduğunu ifade etti. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Kuzey Kore Lideri Kim Jong-Un'dan da tebrik telgrafları geldi. Telgraflarda, “Suriye hükümeti ve halkı, milli haklarını kullanarak, ülkenin egemenliğini ve güvenliğini koruma ve düşman ve emperyalist güçlerin saldırgan planlarını engelleme iradesini gösterdiler” denildi. Geçtiğimiz günlerde Şam’ı ziyaret eden ve kendisini tek taraflı olarak Abhazya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ilan eden Aslan Bjania da Şam’ı tebrik etti. Suriye halkının ‘ezici çoğunlukla Suriye'nin kaderini ve refahını belirleme yolunda önemli bir adım attığını’ söyleyen İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'den bir tebrik telgrafı gelmesi ise şaşırtıcı bir gelişme değildi.

Arap ülkelerinden gelen işaretler
Lübnan, Filistin Yönetimi ve Cezayir liderlerinden de tıpkı 2014 yılında olduğu gibi tebrik telgrafları geldi. Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn telgrafında, “Ülkenizi istikrara kavuşturmak ve tüm kesimleri arasında uyumu yeniden sağlamak için sarf edilen çabaların bir sonraki aşamada da devam etmesini umuyorum. Kardeş Suriye halkı şimdi güvenlik ve refahın tadını çıkarıyor” ifadelerini kullanırken Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, ‘iki halkı ve ülkeyi birleştiren kardeşlik ve karşılıklı saygı ilişkilerinden gurur duyduğunu, ortak yararları ve çıkarları için bu ilişkileri güçlendirmeye istekli olduğunu’ vurguladı.
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, 2014’teki seçimlerden sonra “Suriye'de çözüm, Esed ile başlar ve Esed ile biter” demişti. Hizbullah’tan Cuma günü yapılan açıklamada ise, “Seçimlerin önümüzdeki yılların, Suriye'nin Arap dünyası ve uluslararası camiadaki konumuna ve öncü rolünü oynamaya geri dönmesi için büyük bir fırsat teşkil edeceğini umuyoruz” ifadeleri yer aldı.
Öte yandan son seçimlerde Arap ülkelerinin seçimlere yönelik tutumunda, 2014 yılındaki seçimlere kıyasla kısmi bir değişiklik olduğu görüldü. Birleşik Arap Emirlikleri (B)AE ve Kuveyt'teki Suriye konsolosluklarında seçim sandıkları kuruldu. Ayrıca Irak, Lübnan, Ürdün, Bahreyn, Umman, Yemen, Sudan, Cezayir, Moritanya başta olmak üzere dokuzu Arap ülkesi 39 ülkede Suriyeliler sandık başına gittiler. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Tunus, Libya, Mısır ve Fas gibi Suriye'de büyükelçiliği olmayan veya Filistin toprakları gibi diplomatik temsilciliğin olmadığı 12 Arap ülkesinde ise seçimler gerçekleşmedi.
2014 yılındaki seçimlerde dönemin Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el-Arabi, Arap ülkeleri de dahil olmak üzere yüzden fazla ülke tarafından muhalif Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) ‘Suriye halkının temsilcisi’ olarak tanındığı bir zamanda yaptığı açıklamada, “Seçimler, Şam'ın BM’ye verdiği sözlerin açık ve net bir ihlalidir” şeklinde konuştu.
Ancak şimdi, Arap ülkelerinden seçim sonuçlarını reddeden herhangi bir tutum açıklanmazken ‘itidalli bir normalleşme ve testler’ söz konusuydu. Şam'ın 2011 yılı sonunda üyeliği dondurulduktan sonra, Arap Birliği'ne (AL) dönme olasılığından bahsedildi. Ancak Doha'nın ‘Suriye rejimiyle ilişkileri yeniden kurmak için hiçbir nedenimiz yok’ açıklaması istisnai bir tutum oldu.

Washington bu kez öncü rol üstlenmedi
2014 yılında ABD’nin başını çektiği ve seçim sonuçlarının açıkça reddedildiği bir tutum sergilen Batı ülkeleri, son seçimlerle ili olarak ‘hileli’ olarak niteledikleri cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarını tanımadıklarını açıkladılar. G7 ülkeleri ile Avrupa Birliği (AB) Yüksek Temsilciliği’nden yapılan ortak açıklamada,  “Suriye'de Esed'in bir geleceği yok” denildi. AB, seçimleri ‘yasadışı’ ilan ederken Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen Suriye seçimlerini ‘saçmalık’ olarak nitelendirdi.
ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya dışişleri bakanları, seçimlerin ‘yasallığını ve adilliğini’ sorgulayan açıklamalar yayınlandılar. AB daha da ileriye giderek seçimlerin Şam'la ‘normalleşmeye yol açmaması gerektiğini’ vurguladı. Brüksel, Suriye seçimlerinin yapılacağı gün Suriyeli 353 kişi ve kuruluşa uygulanan Avrupa yaptırımlarının süresini bir yıl daha uzattı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin ‘seçim sonuçlarını tanımadığını’ vurgularken Türkiye de seçimler yasadışı olduğunu açıkladı.
Açıklamalarda ‘Suriye ile normalleşme ve yeniden inşasına katkıda bulunma’ şartları bir kez daha yinelenirken ABD ve müttefikleri, herhangi bir seçim için BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) mültecilerin güvenli, gönüllü ve onurlu bir şekilde geri dönüşlerine olanak sağlamak için tarafsız ve güvenli bir ortam oluşturulmasını, BM gözetiminde özgür ve adil seçimlerin yapılmasını ve BM üyeleri de dahil olmak üzere diasporadaki tüm Suriyelilerin seçimlere katılımının sağlanmasını öngören 2254 sayılı kararının uygulanması için doğru koşulların oluşturulmasına odaklandılar. Ortak açıklamada, “Suriye'nin yeniden inşası için yardımları ise ancak sağlam bir şekilde devam eden güvenilir bir siyasi süreç olduğunda değerlendireceğiz” ifadeleri kullanıldı.
Öte yandan Washington'da, Sezar (Caesar) Yasası’nın getirdiği kısıtlamalar ve yeniden inşaya katkıda bulunmanın önündeki yasal engellerin normalleşmenin gecikmesindeki rolünün bilincinde olunduğunu vurgulayan ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili, “Esed rejimiyle ilişkilerimizi normalleştirmeye hiç niyetimiz yok. Suriye ile normalleşmeyi düşünen diğer ülkeleri de, Devlet Başkanı’nın halkına nasıl davrandığını dikkatlice gözden geçirmeye çağırıyoruz. Kendi halkına bu kadar acımasız davranan bir rejimle diplomatik ilişkilerin normalleştiğini hayal etmek oldukça güç. Diplomatik ilişkileri onarmaktan ziyade rejime hesap verdirmeye odaklanmalıyız” şeklinde konuştu. ABD, diplomatik kanallarda Arap ülkelerini bu durumdan haberdar etti ve onlara Sezar Yasası’nı hatırlattı. Fakat normalleşmeyi engellemek için herhangi bir kamuoyu kampanyası başlatmadı.
Yedi yıl önceki seçimde dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, seçimleri, 2012 yılında yayınlanan Cenevre Bildirgesi’nde öngörülen siyasi sürece olumsuz etkilerini reddeden bir tutum sergiledi. Fakat son seçimde BM Genel Sekreter Antonio Guterres herhangi bir tutum açıklamadı. BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen de seçimler hakkında yorum yapmaktan kaçınırken yalnızca BMGK’nın 2254 sayılı kararına dayanan bir seçimin kabul edilebilir olduğunu vurgulamakla yetindi. Pedersen ayrıca Moskova ve Şam’ın çalışmalarının Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleriyle hiçbir ilgisi olmadığını açıkça söylediği Anayasa Komitesi’nin çalışmalarını yeniden başlatmak için çabalarını yenileyeceğini söyledi. Diğer yandan Şam ile 'adım adım' yaklaşımının test edilemeye devam edilmesiyle birlikte önümüzdeki ayın ortalarında Cenevre'de bir araya gelmeleri beklenen ABD Başkanı Joe Biden ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in her iki taraf için de öncelikli konuların ele alınacağı görüşmesinde iki ülke arasında Suriye ile ilgili bir uzlaşı ortaya çıkabilir.
Tüm bunlara ek olarak Suriye seçimlerinin sonuçlarının açıklanması, OPCW’nin Şam'ın Lahey'deki ‘ayrıcalıklarını ve haklarını’ dondurma karar almasından bir ay sonra WHO’nun Suriye hükümetini Yürütme Kurulu’na alma kararıyla aynı zamana denk gelmesi dikkat çekti. Batılı bir diplomat konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Suriye hükümeti, tüm BM kurumlarında var ve Suriyelileri temsil ediyor. WHO'da seçimlerin sonuçlarının açıklanmasının beklenmesi gibi bir niyetin olmadığı açık. Ancak zamanlamanın, özellikle Lahey'de karar almak için haftalarca süren çelişkili sürecin ardından sembolik bir siyasi etkisi olacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.



İttifakların hüküm sürdüğü dünyada ABD ile Çin arasında büyük bir çatışma yaşanacak mı?

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)
TT

İttifakların hüküm sürdüğü dünyada ABD ile Çin arasında büyük bir çatışma yaşanacak mı?

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Reuters)

Antoine el-Hac

Dünya, Ortadoğu’da devam eden savaşın sonuçlarından ve çatışmanın genişleyerek başka tarafların da dahil olmasıyla Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşme ihtimalinden endişe duyuyor. Ancak bazı çevreler, bu savaşın aslında yıllar önce başladığını, fakat henüz klasik askeri ve coğrafi biçimde doğrudan bir çatışma niteliği kazanmadığını savunuyor.

Bu çerçevede Washington’da birçok kişi, İran’a yönelik saldırının Çin açısından ne anlama geldiğini tartışıyor. Bu değerlendirmeleri yapanlar arasında, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran’ı ABD’nin gücünü zayıflatmayı ve uluslararası sistemi yeniden şekillendirmeyi amaçlayan tek bir eksen içinde gören sertlik yanlısı siyaset çevreleri bulunuyor.

Dolayısıyla Washington’daki bazı sertlik yanlısı çevreler, mevcut savaşın daha derin düzeyde Çin’e karşı stratejik bir adım olduğunu düşünüyor. ABD dış politika çevrelerinde ise Çin’in, ülkenin küresel konumunu; ekonomi, siyaset ve askeri güç alanlarındaki liderliğini, kısacası dünya çapındaki nüfuzunu tehdit eden birinci rakip olduğu konusunda geniş bir mutabakat bulunduğu ifade ediliyor.

ABD ile Çin arasında olası bir çatışmanın nedenleri neler ve böyle bir çatışmanın gerçekleşme olasılığı ne?

ABD’ye ait iki F/A-18 Hornet savaş uçağı, Ortadoğu’daki USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapıyor. (Reuters)ABD’ye ait iki F/A-18 Hornet savaş uçağı, Ortadoğu’daki USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapıyor. (Reuters)

Ekonomik rekabet

ABD ile Çin arasındaki ekonomik rekabet, 2025 yılı ve 2026’nın başlarında belirleyici bir aşamaya girdi. Taraflar arasında yüksek gümrük tarifelerinin uygulanmasıyla tırmanan gerilim, Cenevre’de yapılan görüşmelerin ardından geçici olarak yumuşadı. 2018’de başlayan ticaret savaşının şiddeti ise Donald Trump’ın 2025 başında yeniden başkanlığa dönmesiyle birlikte daha da arttı.

Rakamlarla ifade edildiğinde Çin’in gayrisafi yurt içi hasılası (GSYİH) 20,6 trilyon dolar seviyesinde bulunuyor ve 2026 için yüzde 5 büyüme öngörülüyor. ABD ekonomisinin büyüklüğü ise 31,4 trilyon dolar olarak hesaplanırken, 2026 için yüzde 2,2 büyüme bekleniyor. Citi Group analistleri, iki ülkenin büyüme hızları dikkate alındığında Çin ekonomisinin 2030’lu yılların ortalarında ABD ekonomisini geride bırakabileceğini öngörüyor. Ancak bazı analistler, ABD’nin sahip olduğu büyük ekonomik güç ve jeopolitik avantajlar nedeniyle Çin ekonomisinin en azından öngörülebilir gelecekte ABD’yi geçemeyebileceğini savunuyor.

New York merkezli Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayımladığı bir raporda araştırmacı Yanzhong Huang, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in yıllar önce ‘Doğu’nun yükselişi ve Batı’nın gerilemesi’ ifadesini kullandığını hatırlatarak, bu söylemin Çin’in yükselişinin Batı uygarlığının ve özellikle ABD’nin yerini alacağı yönündeki bir beklentiyi yansıttığını belirtti. Ancak özellikle Kovid-19 salgını sonrasında dengelerin kısmen değiştiği ifade ediliyor. ABD ekonomisi güçlü bir toparlanma gösterirken Çin ekonomisinin büyüme hızı yavaşladı ve yıllarca yüzde 7’nin üzerinde seyreden büyüme oranlarının gerisinde kaldı.

Buna rağmen iki ülke arasındaki ekonomik rekabetin devam etmesi bekleniyor. Her iki taraf da kendi araçlarına dayanıyor: Çin yenilikçilik kapasitesini güçlendirirken, ABD küresel ölçekteki nüfuzunu ve gücünü kullanıyor. Washington ve Pekin’in birbirlerine temkin ve kuşkuyla yaklaştığı, bu nedenle ABD’nin Çin üzerindeki baskıyı artırma politikasını sürdürdüğü; Çin’in ise ekonomik ilerlemesini güvence altına almak için askeri kapasitesini güçlendirmeye devam ettiği belirtiliyor.

Etkileşim noktaları

Ekonomik ve ticari rekabetin (gümrük tarifeleri, nadir metaller, Kuşak ve Yol Girişimi vb.) yanı sıra, daha büyük bir çatışmayı tetikleyebilecek bazı hassas gerilim noktaları da bulunuyor. Bunlar kısaca şöyle sıralanabilir:

1- Doğu Çin Denizi: Çin ile Japonya arasında Doğu Çin Denizi’nde uzun süredir ciddi bir gerilim yaşanıyor. ABD’nin, Japonya’nın yönettiği Senkaku Adaları’nın (Çin’in Diaoyu adını verdiği adalar) Japon yönetiminde kalması gerektiğini ve ABD-Japonya güvenlik ittifakının koruması altında olduğunu vurgulaması, Pekin ile Washington arasında olası bir çatışma ihtimalini canlı tutuyor. Hatta Çin ile Japonya arasında çıkabilecek bir askeri çatışma, ABD’yi Tokyo’ya destek vermeye ve doğrudan Pekin’le karşı karşıya gelmeye zorlayabilir.

2- Güney Çin Denizi: Amerikalı siyasi yazar Robert Kaplan, Güney Çin Denizi’ni ‘Asya’nın kaynayan kazanı’ olarak nitelendiriyor. Bölge, Çin ile kıyıdaş ülkeler arasında sürekli bir gerilim alanı olmaya devam ediyor. Özellikle Tayvan, Filipinler, Malezya, Brunei, Endonezya ve Vietnam ile çeşitli anlaşmazlıklar bulunuyor. Pekin’in ‘dokuz çizgili hat’ olarak bilinen iddiasını ilan etmesi, fiilen bu denizin büyük bölümünü Çin’e ait geniş bir ‘Çin gölü’ gibi gördüğü anlamına geliyor. Bu nedenle küçük bir sürtüşmenin bile daha büyük bir krize dönüşme ihtimali bulunuyor. ABD de böyle bir durumda müdahale etmek zorunda kalabileceğini düşünüyor. Çünkü bu denizden trilyonlarca dolar değerinde ticari mal geçişi yapılıyor ve deniz tabanında petrol, doğal gaz ve değerli madenler gibi yine trilyonlarca dolar değerinde kaynak bulunduğu tahmin ediliyor.

Çin’in inşa ettiği ilk uçak gemisi ‘Liaoning’… Çin’in şu anda 3 uçak gemisi bulunuyor. (Arşiv – Reuters)Çin’in inşa ettiği ilk uçak gemisi ‘Liaoning’… Çin’in şu anda 3 uçak gemisi bulunuyor. (Arşiv – Reuters)

3- Tayvan: Çin, Tayvan’ın kendi topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulayan ‘Tek Çin’ politikasından vazgeçmiş değil. Pekin yönetimi, Tayvan’ı er ya da geç ‘barışçıl yeniden birleşme’ yoluyla yeniden kendi yönetimine katmayı hedeflediğini söylüyor. Ancak Tayvan’ın bağımsızlık ilan etmesi ya da dış güçlerin anlaşmazlığa müdahale etmesi durumunda askeri güç kullanma ihtimalini de dışlamıyor.

Öte yandan ABD de ‘Tek Çin’ politikasını benimsediğini ifade ederek Çin Halk Cumhuriyeti’ni resmen tanıyor. Bununla birlikte Washington, Tayvan ile güçlü fakat resmî olmayan ilişkiler sürdürüyor. Amaç, mevcut statükoyu korumak ve taraflardan herhangi birinin tek taraflı adımlar atmasına karşı çıkmak. ABD ayrıca Tayvan’a savunma amaçlı askeri destek sağlıyor ve onu bir devlet olarak tanımadan uluslararası kuruluşlara katılımını destekliyor.

4- Kazara yaşanabilecek bir olay: ABD ile Çin arasında denizlerde veya hava sahasında meydana gelebilecek herhangi bir kazara olay, askeri bir sürtüşmeye ve çatışmaya, hatta daha geniş bir krize dönüşebilir. Bu bağlamda en hassas bölge dünyanın en büyük okyanusu olan Pasifik’tir. Pasifik, Çin ekonomisi için hayati bir geçiş yolu, adeta bir yaşam damarıdır. Çünkü bu bölgede seyrüsefer özgürlüğünün kısıtlanması, Çin’in ihracatını ve dolayısıyla genel ekonomik faaliyetlerini ciddi şekilde sekteye uğratabilir. Ayrıca 15 Eylül 2021’de kurulan Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasındaki üçlü güvenlik ittifakı AUKUS’un da bu bağlamda önemli olduğu belirtiliyor. Bu ittifakın açık hedefi Hint-Pasifik bölgesini ‘açık ve serbest’ bir alan olarak korumak olsa da, bazı değerlendirmelere göre örtük hedeflerinden biri de Çin’in deniz yollarındaki hareket alanını mümkün olduğunca sınırlamak ve Pekin’in bölgesel nüfuzunu dengelemek.

Dünya izliyor

Açık olan şu ki Çin, geleneksel, nükleer ve elbette siber askerî kapasitesini güçlendirmek için yoğun çaba sarf etmesine rağmen, süren çatışmalar karşısında genellikle keskin ve doğrudan çatışmacı tutumlar almaktan kaçınmaya çalışıyor. Buna karşın Çin ile ABD arasındaki sert ekonomik rekabet devam ediyor ve giderek daha da yoğunlaşıyor. Bu durum doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Dünyanın birinci ve ikinci büyük ekonomileri gerçekten hiç karşı karşıya gelmeden yoluna devam edebilir mi?

 ABD destroyeri USS Delbert D. Black, Epic Fury Operasyonu kapsamında bir Tomahawk füzesi fırlatıyor. (Reuters)ABD destroyeri USS Delbert D. Black, Epic Fury Operasyonu kapsamında bir Tomahawk füzesi fırlatıyor. (Reuters)

Her ne kadar böyle bir çatışma ihtimali şu an için uzak görünse de iki ülke arasında gerilimi tetikleyebilecek noktaların sayısı oldukça fazla. Bu nedenle böyle bir senaryoyu tamamen dışlamak da mümkün görünmüyor. Özellikle Çin’in ABD’ye benzer bir jeopolitik strateji izlemeye karar vermesi durumunda risk daha da artabilir.

Bu noktada asıl soru şu: Nükleer güce sahip bu iki devlet, doğrudan askerî bir çatışmaya yol açabilecek gerilimleri azaltacak yollar bulabilecek mi? Çünkü böyle bir çatışma, yalnızca iki ülkeyi değil, açık veya örtülü biçimde taraf tutmuş başka ülkeleri de içine çekebilir. Üstelik dünya hâlâ bloklaşma ve kutuplaşma siyasetinden çıkabilmiş değil.

İşte asıl mesele de tam olarak bu…


Yeni Epstein belgeleri: Trump fuhuş ağında mıydı?

Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)
Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)
TT

Yeni Epstein belgeleri: Trump fuhuş ağında mıydı?

Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)
Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını savunmuştu (Reuters)

ABD Adalet Bakanlığı, Başkan Donald Trump'a yönelik cinsel istismar iddialarını içeren yeni Jeffrey Epstein belgelerini yayımladı.

Dokümanlar, FBI'ın adı gizli tutulan bir kadınla yaptığı ve daha önce yayımlanmamış üç görüşmenin kaydını içeriyor.

FBI ajanları kadınla Temmuz–Ekim 2019'da 4 görüşme yapmıştı. Ancak daha önce yayımlanan belgelerde sadece Temmuz 2019'daki ilk görüşmenin kayıtları paylaşılmıştı.

O görüşmede kadın, Güney Carolina'da yaşarken reşit olmadığı dönemde Epstein tarafından defalarca istismara uğradığını öne sürmüş fakat Trump hakkında herhangi bir iddiada bulunmamıştı.

Trump'a yönelik hangi iddialar var?

Yeni belgelerde FBI'ın yaptığı diğer üç görüşmenin kaydı da yayımlandı.

Ağustos-Ekim 2019'daki görüşmelerin ikincisinde kadın, 13 ila 15 yaşlarındayken Epstein'in kendisini "New York veya New Jersey'e arabayla ya da uçakla götürdüğünü" söylüyor.

1980'lerde yaşanan olayda kadın, "çok yüksek bir binaya" girdiklerini ve Epstein'in kendisini Trump'la tanıştırdığını belirtiyor.

Trump, herkesin odayı terk etmesini isteyip şunları söylemiş:

Sana küçük kızların nasıl davranması gerektiğini öğreteyim.

Bunun ardından Trump'ın kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddia ediliyor. O sırada çocuğun Trump'ı ısırdığı, bunun üzerine Trump'ın ona vurarak "Bu küçük sürtüğü alın defolup gitsin" diye bağırdığı aktarılıyor.

Kadın, buna ek olarak Trump'la Epstein'in birilerine şantaj yapma planlarına kulak misafiri olduğunu, Trump'ın "kumarhaneler aracılığıyla para aklamaktan bahsettiğini" duyduğunu ileri sürüyor.

FBI'yla yaptığı üçüncü görüşmedeyse kadın, Epstein veya Trump'la bağlantılı olduğunu savunduğu tehdit telefonları aldığını iddia ediyor.

Dördüncü görüşmede konuşmaların kayda alınmasından rahatsız olduğunu belirten kadın, söyledikleriyle ilgili bir şey yapılmayacağını düşündüğü için FBI'la daha fazla iletişime geçmek istemediğini belirtiyor.

FBI'ın iddialarla ilgili yürüttüğü soruşturmada ne sonuca varıldığı henüz bilinmiyor. CNN, New York Times ve Guardian'ın haberlerinde iddiaların doğrulanamadığına ve FBI'ın bugüne dek herhangi bir hukuki işlem başlatmadığına dikkat çekiliyor.

Beyaz Saray iddialara nasıl yanıt verdi?

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Guardian'a gönderdiği açıklamada iddiaları yalanladı:

Bu suçlamalar tamamen asılsızdır. Joe Biden yönetimindeki Adalet Bakanlığı'nın suçlamalardan haberdar olmasına rağmen 4 yıl boyunca hiçbir şey yapmaması da bunu kanıtlıyor. Çünkü onlar, Başkan Trump'ın kesinlikle hiçbir yanlış yapmadığını biliyordu. Defalarca söylediğimiz gibi, Epstein dosyalarının yayımlanmasıyla Başkan Trump tamamen aklanmıştır.

Trump, Epstein'in fuhuş ağıyla hiçbir ilgisi olmadığını, iş insanıyla irtibatını 2000'lerin ortasında sonlandırdığını öne sürmüştü.

Daha önce yayımlanan Epstein belgelerinde Trump'ın, 1990'larda Epstein'in özel jetiyle birkaç kez uçtuğu ortaya konmuş ancak Cumhuriyetçi lider iddiaları yalanlamıştı.

Dosyalar neden geç yayımlandı?

ABD Adalet Bakanlığı'ndan Trump dosyalarının neden geç yayımlandığına ilişkin bilgi paylaşılmadı.

Diğer yandan bakanlıktan perşembe günü yapılan açıklamada, bazı belgelerin eksik olduğu yönünde "kamuoyundaki iddiaların incelendiği" belirtilmiş, bunun üzerine "15 belgenin yanlışlıkla mükerrer olarak kodlandığının" tespit edildiği bildirilmişti.

Temsilciler Meclisi Denetim Komitesi'ndeki Demokratlar, Adalet Bakanlığı'nın Trump'a yönelik iddialara yer verilen belgeleri kasten yayımlayıp yayımlamadığının belirlenmesi için geçen hafta inceleme başlatmıştı.

Komite, ABD Adalet Bakanı Pam Bondi'yi Kongre'de ifade vermeye çağırmıştı. Bakanlık, Trump'la ilgili iddiaların bulunduğu belgeleri bu gelişmelerin ardından yayımladı.

Epstein olayı nedir?

18 yaş altındaki onlarca kız çocuğuna yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlamasıyla yargılanan Jeffrey Epstein, tutuklandıktan sonra nakledildiği New York Manhattan Metropolitan Merkez Hapishanesi'ndeki hücresinde 10 Ağustos 2019'da ölü bulunmuştu.

Epstein'in iş ortağı ve eski sevgilisi Ghislaine Maxwell de kız çocuklarının fuhuş ağına katılmasını sağladığı gerekçesiyle Aralık 2021'de suçlu bulunmuş, Haziran 2022'de de 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Şimdiye dek açıklanan dava dosyalarında Trump, eski ABD Başkanı Bill Clinton, dünyanın en zengin kişisi Elon Musk, Birleşik Krallık'ta prenslikten azledilen Andrew, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, aktör Kevin Spacey, şarkıcı Michael Jackson, illüzyonist David Copperfield, avukat Alan Dershowitz, sinemacı Woody Allen ve filozof Noam Chomsky gibi ünlü isimler de yer almıştı.

Independent Türkçe, New York Times, CNN, Guardian, USA Today, Reuters


İsrail ve Kürt örgütlerinin Tahran’a karşı planları neler?

PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)
PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)
TT

İsrail ve Kürt örgütlerinin Tahran’a karşı planları neler?

PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)
PAK militanları, Erbil yakınındaki üste şubatta tatbikat düzenlemişti (Reuters)

İsrail, Tahran yönetimine karşı saldırıya geçmeleri için Irak'taki İranlı Kürtlerle önceden görüşmüş.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan yetkililer, İsrail hükümetinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ndeki (IKBY) Tahran yönetimine muhalif Kürt örgütleriyle yaklaşık bir yıldır görüştüğünü söylüyor.

İsrail hükümetinin İran'a karşı olası bir askeri harekatta bu örgütlerden destek istediği belirtiliyor.  

Planlar kapsamında örgütlerin ilk hedefinin İran'ın Batı Azerbaycan Eyaleti'ndeki Uşnu ve Piranşehr kentlerini ele geçirmek olduğu aktarılıyor. Sözkonusu şehirler İran, Irak ve Türkiye sınırlarının kesiştiği noktaya yakın.

Kaynaklar, binlerce savaşçının Irak-İran sınırında toplandığını ve bir hafta içinde saldırıya geçmeyi planladığını savunuyor. Tahminlere göre bölgede 5 bin ila 8 bin arasında İranlı Kürt milis var. Reuters, bu bilgilerin bağımsız olarak doğrulanamadığını yazıyor.

Kürt yetkililer, milislerin sadece hafif silahlarla donatıldığını, ABD ve İsrail'in yardımıyla sınırdan ilerlemeyi hedeflediğini söylüyor.

İsrailli bir kaynaksa örgütlerin Tahran rejimini devirmesini beklemediklerini ancak İran Devrim Muhafızları'nın dikkatini dağıtmayı amaçladıklarını belirtiyor.

Aralarında Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistanı Demokratik Partisi (İDP-K) ve Kürdistan Özgürlük Partisi'nin (PAK) de yer aldığı 5 muhalif örgüt, 22 Şubat'ta düzenlenen toplantıda "İran Kürdistanı Siyasi Güçleri İttifakı" adı altında bir koalisyon oluşturmuştu.

Türkiye Savunma Bakanlığı'ndan 5 Mart'ta yapılan açıklamada, PKK'nın İran koluna dikkat çekilerek şu ifade kullanılmıştı:

Terör örgütü PJAK’ın İran’da yürütttüğü faaliyetleri ve bölgedeki gelişmeleri devletimizin ilgili kurumlarıyla koordineli olarak yakından takip etmekteyiz.

Öte yandan Reuters'ın irtibata geçtiği İsrailli yetkili, Iraklı Kürtlerin Tahran'a yönelik saldırılara katılmak istemediğine işaret ederek, onların desteği alınmadan İranlı Kürtlerin harekete geçmesinin zor olacağını belirtiyor.

Haberde, İran'daki Kürt örgütlerin sınır bölgelerindeki durumla ilgili İsrail ve ABD'yle istihbarat paylaştığı da ifade ediliyor. Örgütlerin saldırıya başlaması halinde Washington ve Tel Aviv'den hava savunma sistemleri, drone ve topçu desteği isteyeceği de aktarılıyor.

Analize göre örgütlerin amacı, Irak'taki modele benzer şekilde federal bir İran'da yarı özerk bir bölge kurmak.

New York Times'ın 4 Mart'taki haberinde, CIA'in İran savaşı başlamadan önce yürüttüğü gizli programla Irak'taki İranlı Kürt güçlerini silahlandırdığı yazılmıştı. Beyaz Saray ise iddiaları yalanlamıştı.

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani, IKBY'nin "savaş ve felaketlerden uzak kalması için elimizden geleni yapacağız" demişti.

IKBY Başkanı Neçirvan Barzani de İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'yle 5 Mart'ta yaptığı telefon görüşmesinde, bölgedeki rekabetin bir parçası olmayacaklarını dile getirmişti.

Diğer yandan ABD Başkanı Donald Trump, aynı gün yaptığı açıklamada Irak'taki İranlı Kürt grupların sınırı geçip savaşa katılmasının "harika" olacağını söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Times of Israel