Mısır İstihbarat Başkanı Kamil, Netanyahu ve Abbas ile kapsamlı barışı görüştü: Sıra Gazze’de

Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil, siyasi bir sürece giriş olarak esir takası ve uzlaşma konusunda anlaşma önerdi.

Batı Şeria'daki Beytüllahim ayırma duvarındaki ırkçı Ku Klux Klan'ın sembolü (AFP)
Batı Şeria'daki Beytüllahim ayırma duvarındaki ırkçı Ku Klux Klan'ın sembolü (AFP)
TT

Mısır İstihbarat Başkanı Kamil, Netanyahu ve Abbas ile kapsamlı barışı görüştü: Sıra Gazze’de

Batı Şeria'daki Beytüllahim ayırma duvarındaki ırkçı Ku Klux Klan'ın sembolü (AFP)
Batı Şeria'daki Beytüllahim ayırma duvarındaki ırkçı Ku Klux Klan'ın sembolü (AFP)

Mısır İstihbarat Müdürlüğü (GID) Başkanı Abbas Kamil, Kudüs dahil Batı Şeria'da sükuneti garanti edecek kapsamlı bir anlaşmayı ilerletmek amacıyla dün Tel Aviv ve Ramallah'ta yoğun görüşmelerde bulundu. Bugün aynı amaçla Gazze Şeridi'ne geçecek olan Kamil, aynı zamanda İsrail ile Hamas arasında bir takas anlaşmasının imzalanması ve Gazze’nin yeniden inşası konularını da ele alacak.
Bölge turunun ilk durağı İsrail'de Başbakan Binyamin Netanyahu ile Kudüs’teki ofisinde bir araya gelen Kamil, ardından Ramallah'ta Filistin Devlet Başkanı ile görüştü. Bugün ise Gazze'ye gelecek. Ramallah'taki Filistinli kaynaklar, Şarku'l Avsat'a yaptıkları açıklamada, Kamil'in kapsamlı bir sükunetin sağlanmasını ve İsrail'in Kudüs'teki herhangi bir provokasyonu, Gazze'de Hamas veya liderlerine karşı operasyonu ve Batı Şeria'daki yerleşimleri durdurmasını içeren kapsamlı bir anlaşmayı ilerletmek istediğini aktardı. Ayrıca buna karşılık Filistinliler tarafından da herhangi bir saldırının durdurulmasını isteyen Kamil, esir takası ve Gazze Şeridi'nde yeniden yapılanma sürecini başlatmaya yönelik anlaşmanın tamamlanmasını amaçlıyor.
Kaynaklar ayrıca, "Elbette buna Filistin Yönetimi’nin ve Hamas'ın her türlü engeli aşmak için ortak çalışmayı onaylaması da dahil" dediler. Kaynaklar, Mısır'ın tüm bunlarla yeni bir siyasi sürece girişi sağlamak istediğini vurguladı.
Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamaya göre, görüşmede işbirliğini güçlendirme ve bölgesel meseleler ele alınırken, ikili ilişkiler, varılan mutabakatlar, güvenlik ve siyasi konularda iki ülkenin ortak çabalarından duyulan memnuniyet ifade edildi. Açıklamada, Netanyahu'nun toplantı sırasında Gazze Şeridi’nde gözaltına alınan asker ve sivillerin bir an önce geri gönderilmesi yönünde talebini dile getirdiği belirtildi. Ayrıca Hamas'ın askeri yeteneklerini geliştirmesini ve Gazze sakinlerini desteklemek için gelecekte yönlendirilecek kaynakların kullanılmasını engelleyecek mekanizmaların görüşüldüğü belirtildi.
Filistinlilerin kuşatmayı kaldırma ve yeniden inşa taleplerine karşılık İsrail’in söz konusu talepleri, Mısır’ın görüşmelerinde odak noktasını oluşturuyor. Ayrıca Filistin Yönetimi'nin de parçası olacağı Gazze Şeridi’nin yeniden inşası için uygun bir uluslararası mekanizmanın bulunması konusunu da içeriyor.
Mısır, kapsamlı bir sakinliğe doğru ilerlemenin bölgede Filistinlilerin ve İsraillilerin müzakere masasına dönmesini sağlamayı içeren yeni bir siyasi süreci başlatmanın bir parçası olduğunu düşündüğü için ABD ve Ürdün ile koordinasyon içinde çalışıyor.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, esir takası anlaşmasına varılması da dahil olmak üzere tüm engelleri çözmek amacıyla Mısır’ın adımlarını sürekli olarak yönlendirdi.
Kamil, Sisi'nin rehberliğinde Filistin ve İsrail'e gelirken, Mısır güvenlik heyetinin bölgedeki çalışmaları kesintisiz olarak devam ediyor. Bu adımlar, İsrail Dışişleri Bakanı Gabi Aşkenazi'nin Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye ile birlikte bu hafta aynı dosyaları tartışmak üzere dün Mısır'a gelmesiyle eş zamanlı geldi.
Taraflar üzerinde daha fazla baskı oluşturması beklenen Kamil turunda, İsrail İstihbarat Bakanı Eli Cohen ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Meir Ben-Shabbat'ın huzurunda Netanyahu ile tüm dosyaları görüştü. Bu dosyaları daha sonra Ramallah'ta Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile de görüşen Kamil, Abbas'ın bu ay yapılması gereken yasama seçimlerini iptal etmesinden etkilenen Hamas ile iç uzlaşı konusunu da ele aldı.
Filistin devlet başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, Abbas'ın Kudüs, Batı Şeria ve Gazze dahil olmak üzere kapsamlı sükunete ilişkin tüm son gelişmeleri, Gazze Şeridi'nin yeniden inşasını, bölgede barış, güvenlik ve istikrara giriş anlamına gelen Filistin ulusal diyaloğu ve siyasi ufuk belirleme konularında görüş alışverişinde bulunduğu belirtildi. Ayrıca Abbas’ın, Mısır'ın Filistin halkını ve haklı davasını destekleme konusundaki tutumlarına, çabalarına ve inisiyatifine övgüde bulunduğu kaydedildi. Mısır İstihbarat Başkanı Kamil ise görüşmede, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Mahmud Abbas'a selamlarını ileterek, Filistin meşruiyetinin ve unvanının önderi olduğunu belirttiğini aktardı. Ayrıca Kamil, Abbas'a Sisi'nin atılan tüm adımlarda ve gerçekleştirilen girişimlerde Mısır'ın Filistin yönetimiyle çalışmayı ve koordinasyonu sürdüreceği mesajını da iletti. Toplantıya Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin (el-Fetih) Merkez Komite Üyesi ve Filistin Sivil İşler Genel Kurulu Başkanı Hüseyin eş-Şeyh ve Filistin İstihbarat Başkanı Macid Ferec katıldı.
Kamil'in Hamas liderleriyle görüşmek üzere bugün Gazze Şeridi'ne gelmesi bekleniyor. Mısır, uzun süredir Hamas ile İsrail arasında bir eski takası anlaşmasında arabuluculuk yapıyor. Ancak önceki girişimler anlaşmanın ddeğeri konusunda bir anlaşmazlık nedeniyle sonuçsuz kaldı. Hamas, eski mahkumlar ve müebbet hapis cezasına çarptırılan liderler de dahil olmak üzere yüzlerce mahkumun nihai bir anlaşma karşılığında serbest bırakılmasını şart koştu. Ancak İsrail bunu reddetti. Bugün İsrail, ateşkes görüşmelerinde ve Gazze'nin yeniden inşasında herhangi bir ilerleme kaydedilmesi için Gazze Şeridi'ndeki askerlerinin iadesini şart koşuyor.
Gazze Şeridi'nde 2014 yazında çıkan savaşta Hamas tarafından 2’si asker 4 İsrailli esir alınmıştı. İsrail tarafı ise Oron Şaul ve Hadar Goldin isimli askerlerinin savaşta öldüklerini ancak cesetlerinin alıkonulduğunu, biri Etiyopya asıllı diğeri Arap olmak üzere 2 vatandaşının da Gazze'de olduğunu ileri sürmüştü.
Bu dosya, uzlaşma ve yeniden yapılanmanın yanı sıra, Abbas Kamil'in Gazze Şeridi'nde ele alacağı en önemli dosyalardan biri olarak kabul ediliyor. Kamil, Gazze ekonomisini canlandırmak için sunulacak destekleri ve bir dizi projeyi açıklayacak. Dün, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin fotoğrafları, Kamil'in gelişinden bir gün önce Gazze sokaklarına asıldı. Sisi, abluka altına alınmış Gazze Şeridi’nin yeniden inşasına yardım etmek için 500 milyon dolar sözü verdi.

 


Irak’ta yeni yolsuzluk soruşturması: 7 milyar dinar ele geçirildi

Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)
Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)
TT

Irak’ta yeni yolsuzluk soruşturması: 7 milyar dinar ele geçirildi

Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)
Irak'taki Federal Adliye binası (Reuters)

Irak Merkezi Yolsuzlukla Mücadele Ceza Mahkemesi Soruşturma Hâkimi Ziya Cafer, dün hakkında soruşturma yürütülen ve tutuklu bulunan Irak Petrol Bakanlığı Müsteşarı Adnan el-Cumeyli’nin ofis müdürü Alaa Muhsin Halef’e ait yüklü miktarda para, gayrimenkul ve araç ele geçirildiğini açıkladı.

Hâkim Cafer, yaptığı basın açıklamasında, soruşturma kapsamında 7 milyar Irak dinarı ile 5,5 milyon doların yanı sıra 35 gayrimenkul ve 6 aracın ele geçirildiğini bildirdi.

Irak yargısı, aylardır ülkenin en büyük mali yolsuzluk soruşturmalarından birini yürütüyor. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre soruşturma kapsamında 12 milletvekili, bir bakan, Petrol ve Elektrik bakanlıklarında müsteşarlar ve çok sayıda üst düzey bürokratın adı geçiyor.

Irak yargısı bugüne kadar soruşturma kapsamında 1 trilyon 300 milyar dinardan fazla paranın yanı sıra yüklü miktarda dolar ve altın külçeleri, onlarca lüks villa ve çiftlik ile yüzlerce yeni model araç ve değerli saat ele geçirdi.

Irak Federal Dürüstlük Komisyonu, milyarlarca dinarlık yolsuzluk dosyalarındaki rolleri kesinleşen eski Milletvekili Talal ez-Zubey ve Petrol Bakanlığı Dağıtım İşlerinden Sorumlu Müsteşarı Ali Meariç hakkında 7’şer yıl hapis cezası verdi.


Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
TT

Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)

Muhaffe eş-Şehrani

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi çağrısında bulunduğu açıklamaları, birinci derecede aşırı sağcı seçmen tabanını korumayı ve kendisini mevcut ordu komuta kademesinden daha kararlı bir alternatif olarak göstermeyi amaçlayan sistemli ideolojik ve stratejik boyutlara ve hedeflere sahip.

Bazı İsrailli analistler, bu açıklamaları, askeri operasyonların şiddetinin azalması halinde hükümet koalisyonunu dağıtmakla tehdit ederek siyasi şantaj yapmak amacıyla Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik açık bir baskı aracı olarak görüyor.

Ancak her halükârda Tevrat metinleri ile katı İsrail milliyetçiliğini harmanlayan İsrail'de Dini Siyonizm akımının en radikal, aşırı sağ ve aşırı milliyetçi kanadını temsil eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) lideri Ben-Gvir'den bu açıklamaların gelmesi kimse için şaşırtıcı değil. Bu akım, tarihi Filistin toprakları üzerinde tam bir Yahudi egemenliği kurmayı amaçlayan, her türlü siyasi çözümü veya bir Filistin devletinin kurulmasını reddeden ve dini ‘kurtarıcının’ yakında geleceğine, yani yeryüzündeki fiili insan eylemi aracılığıyla ilahi kurtuluşun gerçekleşeceğine inanan bir vizyona dayanan bir ideoloji üzerine kuruludur. Bu vizyon, söz konusu akımın özellikle inandığı felsefi temeldir.

“Ben-Gvir'in günlük olarak yaptığı öldürme çağrısı, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmak amacıyla Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi hedefleyen daha geniş bir düşünceyle bağlantılı. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail soykırım doktrini ve dünyadaki radikal sağ olgusu

Bazı devletlerin siyasi tarihine ve dışlayıcı milliyetçi veya inançsal eğilimlere sahip partilerin egemenlik kurma sorununa bakanlar, bu süreçlerin nihayetinde çeşitli meselelerde tamamen otokratik bir tutum sergileyen devletlerin oluşumuyla sonuçlandığını ve ilkelerini hayata geçirmek için koşulları her türlü vahşi yolla istismar ettiğini görürler. Günümüzdeki tahakkümcü parti modeli olan Likud Partisi, bu doktrini temsil etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor. Barış hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yasaklanması yönündeki talepler yoluyla iç cepheyi kendi radikal vizyonu arkasında birleştirmek amacıyla, içerideki hesaplaşmalarda ideolojikleştirilmiş siyasi söylemin nasıl istismar edildiğini ve bir meydan okuma aracı olarak kullanıldığını da açıkça gözlemliyoruz.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi için yaptığı çağrılar, Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmayı hedefleyen daha geniş bir vizyonla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail'deki ilk askerî hazırlık akademisinin (mechina) kurucusu Haham Eli Sadan'ın dilinden dökülen “Tevrat, İsrail'in anayasasıdır, Yahudi devletinin DNA'sıdır” şeklindeki ünlü sözün temelinden hareketle, artık Batı Şeria'nın tamamının ilhak edilmesi, Gazze Şeridi'nin yeniden işgal edilmesi, bir Filistin devletinin kurulmasının kesin olarak reddedilmesi, resmi tam ilhak için bir ön hazırlık olarak Batı Şeria topraklarının kademeli olarak ilhak edilmesi tedbirlerinin uygulanması, bunlara ek olarak Kudüs üzerindeki İsrail kontrolünün pekiştirilmesi ve Mescid-i Aksa'nın Yahudi ibadet edenler için sürekli olarak açılması yönünde gayretli bir çaba görüyoruz.

Bu, İsrail vatandaşı olan Filistinliler (İsrailli Araplar), İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanmasına karşı stratejik bir tehdit olarak kabul edilmesiyle ve bu tehditle, her ne olursa olsun partilerin yasaklanması ve silahsızlandırılması, gelecekteki gösterilerle başa çıkmak ve içerideki Filistinli liderleri bastırmak amacıyla İsrail askeri birliklerinin Filistinli kent ve kasabalarına indirilmesi, ‘terör destekçileri’ olarak nitelendirilenlerin (bazı Knesset üyeleri dahil) sınır dışı edilmesi ve devletine sadık olmayan Arapların kovulması gibi şiddet içeren tedbirler yoluyla başa çıkılması çağrısıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bu doğrultuda Yahudi Gücü Partisi, ‘küresel radikal sağ’ olgusu çerçevesinde Almanya için Alternatif Partisi’ne (AfD) paralel ve benzer bir model olarak kabul edilebilir; ancak bunlar, kurucu referans ve devlet içindeki eylem mekanizmaları bakımından esastan ayrılıyor.

İki parti arasındaki ortak ve farklı noktalar

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi'nin (ECPS) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği son çalışmaya göre milliyetçi ve inançsal eğilimleri benimseyen partiler arasında, dışlayıcı ideoloji fikrini benimsemeleri bakımından her zaman örtüşme noktaları bulunuyor. Zira her iki parti de devletin tanımını kimliğin saflığı üzerine inşa etmekte (Almanya'da etnik/kültürel, İsrail'de ise dini/milli) her ikisi de azınlıkları -Almanya'daki göçmenler ve Müslümanlar ile İsrail'deki Araplar ve Filistinlileri- devletin varlığına yönelik doğrudan demografik ve kültürel bir tehdit olarak görüyor.

Her iki taraf da geleneksel siyasi ve yargısal elitleri hedef alan bir söylem benimsiyor. Öyle ki AfD, Berlin ve Brüksel'deki Alman elitini ‘halkına ihanet etmekle’ suçlarken, Ben-Gvir ‘ihmal edilmiş kesimi’ temsil ettiğini iddia ederek İsrailli ‘liberal’ eliti, güvenlik teşkilatını ve yargı kurumunu hedef alıyor. Ayrıca her iki parti de siyasi tabuları yıkma stratejisine dayanıyor.

Filistinlilere yönelik dini saiklerle sınır dışı etme, kontrol ve sistematik öldürme hakkındaki provokatif Ben-Gvir açıklamalarının karşısında, Alman tarihini yeniden şekillendirmeye ve tarihi suçluluk kompleksini küçümsemeye çalışan AfD liderlerinin açıklamaları yer alıyor. Ancak referanslar konusunda ayrışıyorlar. Yahudi Gücü Partisi, toprak üzerinde münhasır hak tanıyan Tevrat yorumlarına dayanan ve devleti dini kimlikle boyamaya çalışan teokratik bir partiyken, buna karşılık AfD, dini bir metne dayanmaksızın Batı Avrupa kültürüne ve küreselleşmeye karşı ulusal egemenliğe odaklanan milliyetçi seküler/muhafazakâr bir partidir.

Eylem alanı ve konumlanma açısından, Ben-Gvir'in partisinin doğrudan bir silahlı çatışma ortamında faaliyet gösterdiğini, söylemini silahlanma, saha güvenliği ve silahlı yerleşimlerin desteklenmesi üzerine odakladığını, buna karşın AfD nispeten istikrarlı bir Avrupa demokratik ortamında hareket ettiğini ve parlamenter politikalara, ekonomik yasalara ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası bloklara karşı duruşa odaklandığını görüyoruz.

Her halükârda Ben-Gvir'in partisi ile AfD, ‘yükselen aşırı sağ’ olgusunun iki tezahürüdür ve demografik ile güvenlik korkularını körüklemek için aynı popülist araçları kullanır. Bununla birlikte Ben-Gvir'in partisi, varoluşsal ve silahlı bir çatışma ortamında faaliyet göstermesi ve devlet içinde doğrudan yürütme yetkisine sahip olması nedeniyle daha radikal ve şiddet yanlısı bir model olmaya devam ederken, AfD şimdiye kadar devletin yürütme organına liderlik etme kapasitesinden yoksun bir şekilde Almanya parlamentosu içinde kuşatılmış olarak kalmaya devam ediyor.

İsrail koalisyonunda doğan faşizm ve uluslararası tepkiler

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, ‘Filistinli tutukluların sehpalar kurularak veya kafalarına ateş edilerek infaz edilmesi’ yönündeki açık çağrısıyla ve ‘her gece 30 ila 50 sivilin tasfiye edilmesi’ talebiyle zirve yapan art arda açıklamaları ile İsrail'in varlığına direnen bölgesel cepheleri ateşe verme tehditleri, uluslararası ve yerel siyasi kulislerde zıt tepkilere yol açtı.

İsrail asıllı Amerikalı tarihçi ve tarih profesörü Yoav Di-Capua, daha önce yayımlanan tarihi ve siyasi araştırmalarında ‘soykırımcı doktrin’ (Genocidal Ideology) olarak adlandırılan duruma karşı uyarıda bulunarak, söylemsel açıdan yaşanan bu sert çıkışın ‘siyasi çekişme’ sınırlarını aştığını, uluslararası toplumu ve Tel Aviv'in tarihi müttefiklerini ‘İsrail devleti içinde yürütme erkini elinde bulunduran faşist bir zihniyetle doğrudan bir yüzleşmeyle’ baş başa bıraktığını belirtiyor.

Aslına bakılırsa, Ben-Gvir'in açıklamaları, partisinin düşünce yapısından ayrı düşünülemez. Çünkü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in radikal açıklamaları artık yerel seçim seferberliği için sadece birer yakıt olmaktan çıkmış, İsrail devletinin temellerini sarsan ikili bir stratejik krize dönüşmüştür. Ben-Gvir, net sınırlar çerçevesinde hareket etmekte olup parti, ‘ötekini yok etme’ söylemini aşırı sokak marjinlerinden yasam ve hükümet koridorlarına taşımayı başarmıştır. Dolayısıyla Ben-Gvir, “Gazze'deki iki milyon insanı aç bırakmak adil ve ahlaki olabilir" sözlerinin sahibi, Dini Siyonizm Partisi lideri müttefiki Bezalel Smotrich ile aynı  düşünce yapısında birleşerek, hükümet içinde ‘imha ve sistematik sürgün akımını’ oluşturuyor. Bu akım, Filistinlileri haksız ve haksuz köleler olarak yaşamak, zorunlu göç veya sahadaki ölüm şeklinde paralel seçeneklerle baş başa bırakıyor. Bunlar faşizm ilkeleriyle doğrudan örtüşen düşünsel genlerdir.

Tepkilerin analiz edilmesi hususunda, daha önce de belirttiğim gibi, bu tutumlar uluslararası ve yerel alanlarda ile aynı zamanda İsrail'in kendi içinde de derin çatlaklara yol açtı. Şöyle ki; Washington ve Avrupa başkentlerindeki İsrail müttefiklerinin bugün benzeri görülmemiş bir ahlaki ve hukuki ikilemle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Uluslararası çatışmalarda mahkemeler genellikle ‘soykırım niyetini’ kanıtlamakta zorlanırken, Ben-Gvir'in açık söylemleri, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesindeki insan hakları örgütlerini, seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasını içeren doğrudan bireysel yaptırımların Ben-Gvir'e uygulanması yönünde ciddi adımlar atmaya itti. Bu durum, devletin varlığına verilen mecburî desteği koruma ile sağın faşist dürtülerini örtbas etme çabası arasındaki çizgiyi ayırmaya yönelik beyhude bir girişimdir.

İçeride ise gerek sivil gerek askeri geleneksel İsrail kurumları, Ben-Gvir'i ve Filistinli esirler hakkındaki açıklamalarını devletin stratejik tecridini derinleştiren, takas anlaşmalarını engelleyen ve ordu subaylarını savaş suçu işleyenler olarak uluslararası ceza kovuşturması giyotini altına koyan acil bir tehlike olarak değerlendiriyor. Bu durum, Netanyahu'yu Beyaz Saray'ı ve hukuk sistemini yatıştırmak amacıyla birden fazla siyasi görüşmede aşırı uçtaki bakanlarının açıklamalarını reddetmeye itmiş, ancak Ben-Gvir ve Smotrich'in partisinin koalisyon hükümeti içindeki hayati bir damarın bakanları olmaları ve düşmeleri halinde hükümetin de düşecek olması nedeniyle haklarında herhangi bir cezai işlem veya görevden alma kararı almayı reddetmesine yol açtı.

Sonuç olarak Itamar Ben-Gvir ve partisi, güvenlik kavramını etnik temizlik temelinde yeniden biçimlendiren ‘yükselen iktidar faşizmini’ temsil ediyor. Uluslararası tepkiler Ben-Gvir'i diplomatik olarak tecrit etmede ve hukuki açıdan kuşatmada başarılı olsa da bu tedbirler Gazze'nin bugün açık hedef haline geldiği sahadaki pratiklerini dizginlemede yetersiz ve aciz kalıyor. Dolayısıyla Ben-Gvir'in faşizmi konusu yalnızca Filistinlilerin geleceğiyle sınırlı kalmayıp uluslararası hukuk sisteminin tamamını, tam anlamıyla faşist ideolojik değerlerin karşısında çöküş ya da zafer sınavıyla karşı karşıya getiriyor.


Lübnan Meclis Başkanı Berri, tampon bölgelerin kurulmasını ve ateş altında müzakere yapılmasını reddetti

Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)
Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)
TT

Lübnan Meclis Başkanı Berri, tampon bölgelerin kurulmasını ve ateş altında müzakere yapılmasını reddetti

Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)
Geçtiğimiz perşembe günü İsrail bombardımanına hedef olan Arabsalim kasabasındaki evini inceleyen bir kadın (AP)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, ateş altında İsrail ile doğrudan müzakere yapmayı reddederek, 7 turluk müzakere sürecinin hiçbir sonuç vermediğini, aksine bu süre zarfında İsrail’in işgal altındaki alanların kapsamının genişlettiğini, yıkımı artırdığını ve daha fazla insan öldürdüğünü belirtti. Berri ayrıca ‘Çerçeve Anlaşma’yı ve her türlü gizli eki reddettiklerini vurguladı.

Berri, İmam Musa es-Sadr'ın kayboluşunun 48. yıl dönümünde yaptığı konuşmada bazı kırmızı çizgileri dile getirdi. Bunların başında Lübnan ordusunun geldiğini ifade eden Berri, ordunun rolünün sorgulanmasını veya ‘herhangi bir bahaneyle Lübnan'ın güneyinde bir tampon bölge ya da güvenlik kuşağı’ oluşturulmasını reddetti. Ayrıca Lübnan’ın güneyinin yeniden inşasının ‘devletin sorumluluğunda’ olduğunu ve coğrafyasının ‘nehrin kuzeyi ile güneyi arasında bölünmeyi kabul etmediğini’ vurguladı.

İsrail ile yürütülen savaşın bir iç çatışmaya dönüştürülmesi konusunda uyarıda bulunan Berri, ‘İsrail'in hedefinin Hizbullah, onun silahları, Emel Hareketi veya Şii toplumu olmadığını, asıl hedefin birliği ve iç barışıyla bizzat Lübnan olduğunu’ vurgulayarak ‘Lübnan'ı iç savaşlara kurban etmeme’ çağrısında bulundu. Berri ayrıca ‘Taif Anlaşması’na bağlılığını yineleyerek bölünmeyi ve federalizmi reddetti.