Türkiye, NATO sonrasında Afganistan'da güvenliği sağlayabilir mi?

Afganistan'da görev yapan Türk askerleri / Fotoğraf: Getty Images
Afganistan'da görev yapan Türk askerleri / Fotoğraf: Getty Images
TT

Türkiye, NATO sonrasında Afganistan'da güvenliği sağlayabilir mi?

Afganistan'da görev yapan Türk askerleri / Fotoğraf: Getty Images
Afganistan'da görev yapan Türk askerleri / Fotoğraf: Getty Images

Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) 11 Eylül saldırıları nedeniyle Afganistan'a düzenlediği harekat 20 yılı geride bırakmak üzere.
Harekat ile El Kaide lider Usame bin Ladin'in öldürülmesiyle Taliban ve diğer Taliban yanlısı güçlerin ortadan kaldırılması planlanıyordu.
Bir süre sonra NATO gücü de düzenlenen harekata dahil oldu ancak Taliban ortadan kaldırılmadığı gibi saldırılarını artırdı.
Afganistan'da askeri operasyonlarla bir sonuç elde etmeyeceğini anlayan ABD yönetimi, barışın sağlanması için birçok girişimde bulundu.
Barış görüşmelerinin başlatılmasına yönelik ilk girişim Barak Obama döneminde gündeme geldi. 
2011-2013 ile 2016'da barış için çabalar oldu ancak girişimlerden herhangi bir sonuç alınmadı.
Taliban, 2018'de sergilediği sert ve uzlaşıdan uzak tutumunu kısıtlı da olsa terk ederek Katar'ın başkenti Doha'da ABD'nin temsilcileriyle bir araya geldi.
ABD ve Taliban'ın anlaşmaya yakınlaştığı açıklansa da olumlu hava kısa sürede dağıldı.
Aralık 2019'da taraflar arasında görüşmeler tekrar başladı ve ABD'nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, taraflar arasında anlaşmanın gerçekleştiğini ve Başkan Donald Trump'ın onayının beklendiğini duyurdu.
Anlaşma görüşmeleri çerçevesinde Taliban'ın "şiddete son vermesi" ve "yabancı güçlerin ülkeden geri çekilmesi" başlıkları altında birtakım yeni kararlar alındı.
Alınan karar gereği ABD askeri güçlerini 1 Mayıs 2021'den itibaren geri çekmeye başladı. 11 Eylül'e kadar ise tüm askerlerini Afganistan'da çekecek. 
ABD ve NATO üyesi ülkelerin askerlerini çekmesiyle birlikte ülkede güvenlik sorunun nasıl sağlanacağı soruları gündeme geldi. 
Özellikle işletmesi ve güvenliğinin Türkiye'nin sorumluluğunda olduğu Kabil'deki Hamit Karzai Uluslararası Havalimanı'nın bundan sonraki durumunun ne olacağı merak konusu oldu.
Yabancı güçlerin terk etmeye başladığı Afganistan'ın güvenliğine Türkiye talip. 
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü John Kirby, ABD'nin çekilmesinden sonra havalimanının güvenliği için Türkiye ile ön görüşmeler yaptıklarını söyledi.
Afganistan ile ilgili olarak ABD'li yetkililerle görüştüklerini teyit eden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da şartlara bağlı olarak Afganistan'da kalma niyetlerinin olduğunu belirterek şu ifadelere yer verdi:
"Şartlarımız nedir? Siyasi, mali ve lojistik destek. Bunlar yapıldığı takdirde biz Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı'nda kalabiliriz. Şartlarımızla ilgili cevabı bekliyoruz. Bununla birlikte Afgan halkı bizim kardeşimiz. Hedef Afganistan'da sulhu, sükunu sağlamak. Bizim tarihi kardeşliğimiz var. Afgan halkı istediği müddetçe Afganistan'da kalabilmek, yardımcı olabilmek istiyoruz."
Ancak Taliban Sözcüsü Suhail Shaheen, Türkiye'nin talebini reddederek koruma teklifine karşı çıktı. 
Reuters haber ajansına konuşan Shaheen "Türkiye 20 yıldır NATO kuvvetlerinin bir parçasıydı. O nedenle ABD ile 29 Şubat 2020'de vardığımız anlaşma uyarınca onlar da Afganistan'dan çekilmeli" ifadelerini kullandı.

Peki Türkiye, Afganistan'da kalabilir mi? Bunun Ankara'ya maliyeti ne olur?
Konuya ilişkin Independent Türkçe'ye değerlendirmelerde bulunan uzmanlar, gerekli şartlar sağlanmadan Türkiye'nin Afganistan'da kalmasının büyük bir risk oluşturacağı görüşünde.

"Türkiye'nin tek başına kalkması sözkonusu değil"
Stratejist ve uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kasım Han, Türkiye için bunun çok maliyetli bir iş olacağını söyledi.
Ankara'nın ABD'den lojistik, maddi ve diplomatik destek talebinde bulunmasının gayet normal olduğunu kaydeden Prof. Han, "ABD ve NATO birlikte 20 senedir bir operasyon gerçekleştiriyor. Hep beraber altından kalkılamamış bir işin altından Türkiye'nin tek başına kalkması sözkonusu değil" dedi.
İki ülke ilişkilerinin çok derin tarihsel bağlar içerdiğine değinen Han, "Yürütülen NATO operasyonlarında Türk askerinin saldırıya uğramadığını hatta başka ülke askerlerinin saldırıyı önlemek için kollarına Türk bayrağını takarak devriye gezdiğini biliyoruz. Ancak Türkiye tek başına güvenliği sağlayıcı ülke olarak kalma noktasında bir tercihte bulunursa bu iyi niyetin devam edeceğini düşünmek fazla iyimserlik olur" diye konuştu.
Taliban'ın Türkiye'nin kalmasına karşı çıktığını hatırlatan Han, içerisindeki yabancı unsurların katılımı ve teşvikiyle ülke çapında güvenliği sağlama operasyonlarında Türk askeriyle karşı karşıya gelebileceğini belirterek şunları kaydetti:
"Bunun maliyeti olduğu gibi Ankara için ciddi bir güvenlik riski olur. NATO'nun güvenliğini sağlayamadığı Afganistan'da tek başına Türkiye tarafından güvenliğinin sağlanmasına imkan yok. Çok ciddi bir iktisadi pakete ihtiyaç var. Ankara'nın burada yapabileceklerinin bir sınırının olduğu açık. Tek başına veya münhasır kendisi karar alarak Ankara'nın bu işi yürüteceği tartışmalıdır. Havaalanının güvenceye alma meselesinde Türkiye'nin belli bir performansı var ama bunun tek başına güvence altına alınması ülkeye kalıcı bir barış ve huzur getirmez."

"Başarısız bir misyonun içerisine girmesinin bir faydasını görmüyorum"
Birçok ülkeye göre Türkiye'nin avantajlı bir konumda olduğunu ancak buna rağmen tek başına bu yükü yüklenemeyeceğini dile getiren Han, "Pakistan ile olan ilişkiler bir avantaj. Çünkü Pakistan kendi yarattığı canavarı tam kontrol edemese de Taliban üzerinde belli bir etkiye sahip. Görüşmelerin olduğu Katar'la da Ankara'nın ilişkileri oldukça olumlu. Bunların bir artısı var ama bunlar böyle tek başına Türkiye'nin bu yükü yüklenebileceği bir çerçeveyi çizmez" değerlendirmesinde bulundu.
Lojistik, diplomatik ve iktisadi destek sağlanmadan Türkiye'nin görevi üstlenmesinin başarısızlığa mahkum olacağını savunan Han, sözlerini şöyle tamamladı:
"Koşulları çok dikkatli belirlemeden Türkiye'nin Afganistan'da tanımı ve çerçevesi belli olmayan ve muhtemelen başarısızlığa mahkum bir misyonun içerisine girmesinin bir faydasını görmüyorum. Başarısızlık derken şunu kastediyorum; bu görüşmenin taraflarının uzlaşması çok zor. Türkiye'nin yapıcı bir misyonu olmalı. ABD Türkiye'ye cenazeyi kaldırma misyonu biçiyorsa eğer Ankara'nın bu işi daha dikkatli planlaması gerekiyor."

"Taliban'ın 'oluru' olmadan Türkiye'nin orada kalması risklidir"
NATO'nun kıdemli sivil temsilcisi olarak Afganistan'da görev yapan Hikmet Çetin de Taliban'ın "oluru" olmadan Türkiye'nin orada kalmasının çok riskli olduğuna dikkati çekti.
Çetin, yıllarca sürse de işin kazananın olmayacağını, ülkede kalıcı barışın sağlanmasının tek yolunun siyasi müzakerelerden geçtiğini belirtti.
Barışın sağlanması için Afgan hükümeti ve Taliban arasında müzakerelerin uzun yıllar sürdüğünü anımsatan Çetin, "Çünkü müzakerelerde yer alan hükümet ve Taliban heyetleri karar alabilecek düzeyde değildi. Sonra ABD'nin müzakerelerde devreye girmesiyle bir anlaşmaya varıldı" dedi.
İstanbul'da Afganistan'a komşu tüm ülkelerin katılımıyla düzenlenecek olan konferansın iptal edilmesine ilişkin Çetin, "Konferans neden düzenlenmedi? Çünkü açık söylenmese de Taliban'ın ön anlaşmadaki şartı yabancı güçlerin 1 Mayıs'a kadar ülkeyi terk etmesiydi. Joe Biden yönetimi ise ‘ben yeni geldim, toparlayamadım' diyerek 11 Eylül için gün verdi. Dolayısıyla Taliban da konferansa sıcak bakmadı" yorumunda bulundu.
Türkiye'nin Afganistan'da kalmasının risklerine değinen Çetin, sözlerine şöyle devam etti:
"Hükümetin özellikle Taliban'ın 'oluru' olmadan Türkiye'nin orada kalması risklidir. Çünkü Taliban şu an bile 'Türkiye çekilsin' diyor. Ankara bu işi çok iyi biliyor ama onay olmadan oraya gitmek bana göre risklidir. Riskli dediğim saldırı olabilir ve bu saldırılarda insanlar ölebilir. Ayrıca bunun bir bedeli var. En azından NATO'nun lojistik ve maddi destek vermesi gerekir. Maalesef bunların hiçbiri şu an yok."

"Türkiye dikkat etmezse Pakistan'ın durumuna düşebilir"
Askeri danışman, Afganistanlı yazar Esedullah Oğuz ise son 200 yıla bakıldığında hiçbir yabancı gücün Afganistan'ı tam olarak kontrol edemediğini ve belli bir süre sonra büyük kayıplarla geri çekilmek zorunda kaldığını hatırlattı. 
Kim olursa olsun yabancıların ülkenin güvenliğini sağlayamayacağını belirten Oğuz, bunun ancak Afganistanlılarla mümkün olabileceğine işaret etti.
İmar işlerini gerçekleştiren ve Afgan siyasetine fazla müdahil olmayan Türkiye'nin Afganistan'da savaşan taraflar dahil herkes tarafından kabul edilen tek ülke olduğunu ifade eden Oğuz, "Amma… Ankara Afganistan'ın iç siyasetine ciddi olarak karışmaya başlarsa ve buna Pakistan'ı da karıştırırsa, her şey bir anda Türkiye'nin aleyhine dönebilir. Dolayısıyla Ankara mümkün olduğunca Afganistan'ın içişlerine karışmaktan uzak durmalıdır" diye konuştu.
Zamanında Pakistan'ın Sovyetlere karşı savaşan mücahitlere silah ve lojistik destek sağladığını, savaştan kaçan milyonlarca Afgan'a kucak açtığını ve tüm bunlara Sovyet sonrası Afganistan'da kendisine yandaş bir yönetimin kurulması için katlandığını aktaran Oğuz, ancak 11 Eylül saldırılarının planlarını alt üst ettiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
"İslamabat hala hedefinden vazgeçmiş değil. Bu yüzden bugün Pakistan Afganistan'ın en büyük düşmanı. Türkiye de dikkat etmezse, aynı duruma düşebilir. Yani bugün Afganistan'ın en iyi dostu olan Türkiye, yarın gözden düşebilir. Havaalanının güvenliğini üstlenmek başka tüm ülkenin güvenliğini üstlenmek başkadır. Oranın güvenliği sağlanabilir ama başkentin göbeğinde günaşırı bombalar patlarken, havaalanının güvenli olmasının ne anlamı var. Bunu tartışmak gerekir."

"Türkiye komşu ülkeler ile çıkar çatışmasına girebilir"
Kabil hükümetinin her an düşecekmiş gibi bir görüntü verdiğini çünkü son birkaç haftada 20'den fazla ilçenin Taliban'ın eline geçtiğini söyleyen Oğuz, "Ankara'nın böyle bir hükümete güvenerek birtakım görevler üstlenmesi hem tehlikeli hem de itibarını sarsar. Eğer bunu yapacaksa hükümetin yanı sıra Taliban'ın rızasını almalıdır. Türkiye yanlış bir adımla büyük çabalar, maddi ve manevi külfetler sonucu elde ettiği itibar ve güveni heba etmemelidir" değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye'nin Afganistan ve Pakistan ile olan dostluklarının duygusal, akıl ve mantık süzgecinden geçmediği gibi henüz test edilmediğini de ileri süren Oğuz, sözlerini şöyle tamamladı:
"Ankara henüz bu ülkelerle çıkar çatışmasına girmemiştir. Türkiye yarın siyasete aktif olarak müdahil olursa, önce Afganistan'da savaşan taraflar ardından da Pakistan başta olmak üzere pek çok komşu ve bölge ülkesiyle çıkar çatışmasına girebilir. Ülkeler arasında daimi dostluk veya düşmanlık yoktur. İlişkileri belirleyen çıkarlardır. Nitekim Türkiye bugün Çin ile ilişkilerini bozmamak, maddi ve manevi kayıp yaşamamak için Uygurlara uygulanan soykırıma ses çıkarmamakta. Oysa tüm Batı, Çin'in uygulamalarını soykırım olarak tanımlamış ve lanetlemiştir. Afganistan yüzünden Türkiye de yarın Pakistan'la bir çıkar çatışmasına girdiği takdirde, 50 yıllık dostunu kaybetmiş olacaktır."



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.