Savaş ve kuraklık Suriye'nin ‘beyaz altınını’ tehdit ediyor

Hükümetin, tamamlanmayan emlak satışlarına vergi uygulama kararı eleştirildi

Suriye'nin başkenti Şam'ın doğusundaki bir buğday tarlasında çalışan çiftçiler (Reuters)
Suriye'nin başkenti Şam'ın doğusundaki bir buğday tarlasında çalışan çiftçiler (Reuters)
TT

Savaş ve kuraklık Suriye'nin ‘beyaz altınını’ tehdit ediyor

Suriye'nin başkenti Şam'ın doğusundaki bir buğday tarlasında çalışan çiftçiler (Reuters)
Suriye'nin başkenti Şam'ın doğusundaki bir buğday tarlasında çalışan çiftçiler (Reuters)

Suriye’de savaş ve kuraklık, ‘beyaz altın’ olarak bilinen pamuk mevsimini tehdit ediyor. Fırat Nehri’nin su seviyesinin tarihte daha önce görülmemiş seviyelere düşmesinin ardından Suriye pamuğunun merkezi olan ülkenin kuzey ve doğu bölgelerindeki susuzluk endişe yaratırken stratejik öneme sahip olan tarım mahsulünde gerileme devam ediyor.
Rakka Tarım İşleri Müdürü Muhammed el-Huzeli, yerel basına yaptığı açıklamada, hükümet planına göre pamuk ekimi için ayrılan alanların 28 bin 200 hektar olduğunu, ancak su kıtlığının bu alanları azalttığını açıkladı. 450 hektarı rejimin kontrolündeki alanlarda olmak üzere 14 bin hektar alana pamuk ekildiğini kaydeden Huzeli, rejimin kontrolü altındaki bölgelerde geçtiğimiz yıl bin 250 hektar alana ekim yapıldığından yüzde 50’lik bir düşüşün olduğunu pamuk ekilen alanların geçtiğimiz yıla göre yüzde 50 azaldığını belirtti. Huzeli, hektar başına 3 bin 500 ton pamuk üretimi beklediklerini de sözlerine ekledi. Huzeli, çiftçiler arasında, mahsul ekimi sırasında gübre kıtlığının yanı sıra geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi sulama suyunun kesintiye uğraması konusunda endişeler olduğuna dikkati çekti.
Suriye ciddi bir su kriziyle karşı karşıya. 2006 yılında Suriye’nin el-Cezire bölgesini vuran kuraklık tarıma ciddi bir darbe vurmuş, bu durum, ülkenin doğusu ve kuzeyindeki kırsal kesimlerden on binlerce insanı Suriye'nin merkezindeki şehirlerin eteklerine kaçmaya itmişti. Suriye savaşının patlak vermesi ve DEAŞ’ın el-Cezire bölgesindeki geniş alanların kontrolünü ele geçirmesiyle durum daha da kötüleşti. Bunun yanı sıra Türkiye, Suriye'deki savaş şartlarından yaralanarak 1987 yılında Suriye ile imzaladığı ve Suriye'nin Fırat Nehri sularındaki payını saniyede 500 metreküpten az olmamak üzere belirleyen geçici anlaşmadaki taahhüdünden vazgeçti.
Fırat Nehri suyunu tutmaya devam etti. Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) 2017 yılında Fırat'ın doğusundaki bölgelerin çoğunun kontrolünü DEAŞ’tan almasının ardından nehir suyunu tutma hamleleri daha da sıklaştı. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi raporlarına göre su akış seviyesi düşmeye devam ederek 2020'nin başlarında 226 metreküpe geriledi.
Fırat Nehri'nin su seviyesi 2021 yılının başlarında beş metre azaldı. Tarihte ilk kez karşılaşılan bu durum, Suriye'nin kuzeyinde ve doğusunda elektrik kesintilerine ve geniş tarım arazilerinin susuz kalmasına neden oldu.
Fırat Nehri üzerine kurulu barajın rezervuar hacmi 14 milyar metreküp, ancak rezervuarda çok daha az miktarda su bulunuyor. Nehir üzerinde beş dev baraj inşa eden Türkiye, halen iki barajın daha inşasına devam ediyor.
Pamuk, savaştan önce, petrol dışı net sanayi üretiminin yüzde 27'sini ve petrol dışı ihracatın yaklaşık yüzde 45'ini oluşturan tekstil endüstrisi için hammadde sağlanmasına katkıda bulunuyordu. Suriye'de pamuk ekilen arazi 250 bin hektar, yani toplam sulanan arazinin yüzde 22'sini oluştururken pamuk ekilen araziler genel olarak Haseke, Halep, Rakka, Deyr-i Zor ve Hama illerinde yer almaktadır. Ancak savaş, bu alanların 32 bin hektara inmesine neden oldu. Son üç yılda sulama için gerekli yakıt kıtlığının yanı sıra kuraklık ve ihtiyacın yüzde 10'unu zar zor karşılayan tohum ve gübre kıtlığı nedeniyle bu alanlar neredeyse yarı yarıya azaldı.
2018 yılında pamuk mahsulünün pazarlanan üretim miktarı ise yaklaşık 50 bin ton olarak gerçekleşti. 2019 yılında bu miktar 45 bin tona düştü. Geçtiğimiz yıl ise 20 bin tonu aşmadı. Şam, pamuk ekim alanlarının genişletilmemesinin nedeninin üretim için gerekli malzemelerin yeterince sağlanamaması olduğunu kabul etti. Hama ve Rakka'da su kıtlığı ve pazarlama zorluğu nedeniyle pamuk yetiştirilmedi.
Şam, Fırat'ın doğusundaki geniş alanları kontrol eden SDG’yi, bu bölgelerdeki çiftçilerin ürünlerini Şam'a satmalarını engellemekle suçluyor. Buna karşın çiftçiler, Şam ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin tarladaki mahsule düşük fiyatlar biçmelerinden şikayet ediyor. Tarım alanındaki kaynaklar, geçtiğimiz mevsim bir kilo pamuk üretmenin maliyeti 900 Suriye lirası iken, Şam'ın bir kilo pamuk için teklif ettiği fiyatın 700 lira olduğunu, Özerk Yönetim’in ise geçtiğimiz Eylül ayında pamuk mahsulünün satın alınmasına ve rejimin kontrolündeki bölgelerin yanı sıra Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) ihracatına izin verme kararından sonra 750 lira teklif ettiğini söylediler.
Şam hükümeti, geçtiğimiz Mart ayında mevcut cari yılın başlamasından önce, Özerk Yönetim bölgelerindeki çiftçilere teklifler sunma konusunda hızlı davrandı. Özellikle en büyük üretime sahip olan Haseke'de mahsulün Pamuk Çırçırlama ve İplik Üretimi Genel Teşkilatı merkezlerine ulaşım masraflarını karşılayacağını ve bir kilo pamuğu iki katı fiyatına yani bin 500 Suriye lirasına satın alacağını açıkladı. Ancak, bir ABD dolarının döviz kurunun 3 bin Suriye lirasını aşması nedeniyle bu fiyat tatmin edici olmadı.
Suriye’nin 2003-2005 yılları arasında 132 bin ton olan pamuk ihracatı, savaşın başlamasıyla birlikte 2010-2012 yılları arasında 59 bin tona geriledi. Pamuk üretiminde birim alan bazında dünyada ikinci, 2011 yılından önce kimyasal gübreye ihtiyaç duymayan organik pamuk üretiminde Asya’da üçüncü sırada yer alan Suriye’nin pamuk üretimi yüzde 93 oranında geriledi. 
Öte yandan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed tarafından geçtiğimiz Mart ayının sonunda onaylanan ve satış sürecinde mülkün gerçek değerinin yaklaşık yüzde 1'i oranında (on milyonlarca lira olduğu tahmin ediliyor) vergi uygulanmasını öngören emlak satış yasasının uygulanmasıyla ilgili soruları yanıtlayan ekonomistler, Maliyet Bakanlığı’nın satıştan vazgeçme sürecinin emlak satış vergisine eklenmesi gereken bir satış süreci olarak değerlendirilmesi kararını eleştirdiler. Uzmanlardan biri, Bakanlık tarafından yayınlanan genelgenin ‘alım-satım çarkını ortadan kaldırmak ve ekonomik süreci durdurmak’ anlamına geldiğini söyledi.



İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)

Michael Harari

İsrail’in Suriye’nin kuzeyine düzenlediği son saldırı, Kudüs ile Ankara arasındaki gerilimin ciddi şekilde tırmanmasına yol açtı. İki ülke arasındaki ilişkiler, son üç yılda belirgin biçimde kötüleşirken, derin görüş ayrılıklarının merkezinde, en azından Suriye’de Esed rejiminin devrilmesine kadar, Filistin meselesi ve Gazze savaşı yer aldı. Bugün ise Şam’daki yeni yönetimle birlikte Suriye, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın bir başka cephesine dönüşmüş durumda. Bu durum, ağustos ayının ortalarında İsrail’in düzenlediği saldırının da gösterdiği üzere, tarafları tehlikeli biçimde doğrudan bir çatışmaya yaklaştırabilir. İki ülkenin kasıtlı ya da istemeden doğrudan bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek için öncelikle her iki tarafın çıkarlarının ortaya konulması ve sınırlarının net biçimde belirlenmesi gerekiyor.

hjg
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 17 Nisan 2026’da Antalya’da düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’ndaki bir oturumda konuşma yapıyor. (Reuters)

İsrail, son dönemde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamalarına rağmen Türkiye ile doğrudan bir çatışma arayışında değil. Ancak olası bir İran senaryosuna karşı Suriye hava sahasında hareket serbestisini korumak istiyor. Bununla birlikte İsrail, Şera hükümetine yönelik derin şüphelerini sürdürüyor. Barrack da yakın zamanda verdiği bir röportajda bu kaygıları dikkat çekici bir ayrıntı düzeyi ve kayda değer bir tarafsızlıkla açıkladı.

İsrail ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun genişlemesini veya aşırı ölçüde kalıcı hale gelmesini engellemek istiyor. Daha somut ifadeyle İsrail, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki mevcut askeri varlığını genişletmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Tüm bu hesaplamaların arka planında ise 7 Ekim’in yarattığı sonuçlar ve sonrasında İsrail’de ortaya çıkan yeni zihniyet bulunuyor. Bu zihniyet, kontrol altına alma politikasına dayanan yaklaşımları sert ve zaman zaman aşırı bir biçimde reddediyor.

Türkiye ise İsrail’le doğrudan bir çatışma istemiyor. Ancak Ankara, İsrail’in bölgedeki çeşitli cephelerde yürüttüğü ve giderek ‘yoğunlaşan İsrail faaliyetleri’ olarak değerlendirdiği girişimlerden duyduğu endişeyi artırıyor ve bunları bölgede ‘İsrail hegemonyası’ kurma çabası olarak görüyor.

Ankara, özellikle Suriye’de Şera hükümetini, başta Kürt meselesi olmak üzere hayati çıkarlarını korumasına ve aynı zamanda Suriye’de ve ötesinde nüfuzunu genişletmesine yardımcı olacak stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu daha geniş hedefin son dönemdeki önemli örneklerinden birini oluşturuyor.

Suriye ise kendisini iki tarafın arasında sıkışmış halde buluyor. Bir yandan İsrail’in saldırısı siyasi açıdan Şam’ın işine geliyor. Saldırı, Şam’ın ‘İsrail’in saldırgan niyetleri’ ve Suriye’nin egemenliğinin ihlal edildiğine ilişkin söylemini güçlendirirken, İsrail’in faaliyetlerini sınırlandırması yönündeki uluslararası baskının artmasına da katkı sağlayabilir. Öte yandan Suriye’nin giderek tırmanan bir İsrail-Türkiye karşılaşmasının sahasına dönüşmesi, Şera’nın ülke üzerindeki kontrolünü pekiştirme ve ağır ekonomik sorunlarla mücadele etme çabalarını doğrudan zayıflatıyor. Bölgedeki pek çok dosyada olduğu gibi çözümün anahtarı Washington’da bulunuyor. ABD, yakın bölgesel ortakları olan İsrail ve Türkiye ile, siyasi açıdan büyük yatırım yaptığı Suriye hükümeti arasında denge kurmaya çalışırken, stratejik odağını İran üzerinde tutmak istiyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Barrack’ın son açıklamaları İsrail’i açıkça sorumlu tutan bir nitelik taşıdı. Barrack, ABD’nin Türkiye’nin İsrail tarafından hedef alınan havaalanında askeri varlık kurma yönündeki iddia edilen planlarına ilişkin İsrail istihbaratını incelediğini ve bu bilgilerin doğru olmadığı sonucuna vardığını söyledi. İsrail’de yaklaşan seçimlere yaptığı gönderme ise daha da dikkat çekiciydi. Başkan Trump bu açıklamalara doğrudan yanıt vermedi ve Barrack’ın tutumunu destekleyip desteklemeyeceği hâlâ belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, adil bir değerlendirme açısından Barrack’ın Ankara’ya olan açık yakınlığının da göz önünde bulundurulması gerekiyor.

scfv
Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde yayınlanan fotoğrafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya Diplomasi Forumu’nun beşinci oturumunun açılış töreninde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile tokalaştığı görülüyor. (AFP)

İsrail ile Türkiye’nin bugün Suriye’de birbirlerinin ‘kırmızı çizgilerini’ test ettiği görülüyor. Taraflar, Suriye hükümeti ve merkezi yönetimin ülkenin tamamında kontrolü yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde, kendi çıkarlarını koruma ve nüfuzlarını genişletme konusunda ne kadar ileri gidebileceklerini anlamaya çalışıyor.

Türkiye, Ankara ile yakın ilişkiler içinde olan, güçlü ve kararlı bir merkezi hükümetin Şam’da yönetimi elinde tutmasını ve kendisine Suriye’de geniş bir nüfuz alanı açmasını tercih ediyor. İsrail ise mevcut Suriye hükümetine ne ölçüde güvenebileceği konusunda henüz kesin bir karar vermiş değil. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun daha fazla genişlemesini veya kalıcı hale gelmesini açıkça istemiyor. Bununla birlikte iki tarafın ortak bir temel çıkarı bulunuyor: İran’ı Suriye’nin dışında tutmak. İlginç olan ise tarafların bu ortak paydanın öneminin henüz tam anlamıyla farkında görünmemesi.

Önümüzdeki haftalar, özellikle her iki taraftaki iç siyasi hesaplar nedeniyle kritik olacak. Bu durum, özellikle 27 Ekim’de yapılması planlanan İsrail seçimleri yaklaşırken daha da önem kazanıyor. Bu nedenle, aralarındaki gerilim ve düşmanlık giderek artan iki tarafın yanlış hesaplamalar yaparak daha büyük bir çatışmaya yol açmasını önlemek için ABD’nin daha kararlı biçimde devreye girmesi gerekiyor. Türkiye’nin 2015’te bir Rus uçağını düşürmesi ve Suriye hava savunmasının 2018’de Lazkiye üzerinde başka bir Rus uçağını düşürmesi, ilgili tarafların aslında tırmanmayı istemediği durumlarda bile krizlerin ne kadar hızlı biçimde daha geniş çaplı çatışmalara dönüşebileceğini hatırlatmalı.

Bu nedenle İsrail ile Türkiye’nin, kamuoyundan uzak ve üst düzey doğrudan bir iletişim kanalı açması gerekiyor. Böylece taraflar hayati çıkarlarını ortaya koyabilir ve bir şekilde kendi kırmızı çizgileri üzerinde müzakere yürütebilir. Böyle bir kanal, yanlış anlamaların ve bunların sonucunda hesaplanmamış bir çatışmanın ortaya çıkma ihtimalini azaltabilir. Ayrıca iki taraf üzerinde ABD baskısına acilen ihtiyaç var. ABD, bu aşamada özel ve acil bir sorumluluk taşıyor. Washington’ın rolü, İsrail ile Türkiye’nin her ikisinin de istemediği bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek açısından belirleyici.


Ali Tahir’in İsrail’e bırakılmasında İran’ın olası rolü

Cuma akşamı İsrail bombardımanının hedef aldığı Mansuri beldesinden yükselen duman (DPA)
Cuma akşamı İsrail bombardımanının hedef aldığı Mansuri beldesinden yükselen duman (DPA)
TT

Ali Tahir’in İsrail’e bırakılmasında İran’ın olası rolü

Cuma akşamı İsrail bombardımanının hedef aldığı Mansuri beldesinden yükselen duman (DPA)
Cuma akşamı İsrail bombardımanının hedef aldığı Mansuri beldesinden yükselen duman (DPA)

Şarku’l Avsat'ın konuya yakın bir kaynaktan edindiği bilgilere göre Hizbullah, güneydeki Ali Tahir mevzisinden siyasi herhangi bir karşılık almadan çekilerek mevziyi İsrail ordusuna bırakmayı, Lübnan ordusuna teslim etmeye tercih etti. Kaynağa göre bunun amacı, Litani Nehri’nin kuzeyinde silahlarını korumasına ve işgalle mücadele ettiği gerekçesiyle silahlı varlığını sürdürmesine imkân sağlamak.

Kaynak, “İran’ın Hizbullah’a destek amacıyla müdahale edeceği yönündeki tehdidin kâğıt üzerinde kaldığını” belirterek, “Tahran’ın Hizbullah’a Ali Tahir’den çekilmesi için yeşil ışık yaktığını” ifade etti.

Hizbullah, tepelerin İsrail’in kontrolüne geçmesiyle ilgili henüz herhangi bir açıklama yapmazken, yayımladığı bir bildiride Lübnan hükümetini hedef aldı ve destek savaşlarından hükümeti sorumlu tuttu. Açıklamada hükümetin “yanlış tercihleri, tavizkâr ve teslimiyetçi yaklaşımı” eleştirildi.

Hizbullah, hükümetin bu politikasının yalnızca “işgali pekiştirmeye ve düşmanın saldırılarını sürdürmesine” yol açtığını savundu.


El-Alimi: Yemen’de devlet kurumlarının yeniden tesis edilmesinden geri dönüş yok

Yemen Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, (Saba)
Yemen Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, (Saba)
TT

El-Alimi: Yemen’de devlet kurumlarının yeniden tesis edilmesinden geri dönüş yok

Yemen Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, (Saba)
Yemen Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, (Saba)

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, kararlılığını ve caydırıcılığını ortaya koyan silahlı kuvvetlerin, ülke topraklarının tamamını kurtarabilecek kapasitede olduğunu ve vatandaşlarını ve ülkenin yüksek çıkarlarını savunma yönündeki anayasal görevini sürdürebileceğini belirtti. El-Alimi, ağır bedeller ödenmesi gerekse dahi devlet kurumlarının yeniden tesis edilmesini ulusal hedef olarak gördüklerini ve bu hedefin geri dönüşü olmayan bir tercih olduğunu vurguladı.

El-Alimi, askeri ve saha komutanlarıyla gerçekleştirdiği telefon görüşmelerinde, silahlı kuvvetlerin ve cephelerde konuşlanan bütün birliklerin Taiz ve Hudeyde cephelerinde elde ettiği önemli zafer ve saha kazanımlarını takdir etti. Ulusal Direniş, Amalika Tugayları (Devler Tugayları) ve Tihame birliklerinin Hays ilçesinin kurtarılması ve güvenliğinin sağlanmasını tamamlamasını övdü. Hayfan’daki birliklere ve kara kuvvetlerine destek veren, operasyon sahalarının farklı bölgelerindeki tehditlerle etkin biçimde mücadele eden hava kuvvetlerinin rolüne de dikkat çekti.

El-Alimi, “Husiler bu macerayı seçti ve Yemen’in en çetin cephelerinden birinde devleti ve silahlı kuvvetlerini sınamaya kalktı. Bunun bütün sonuçlarına katlanacaklar. Şimdi yanlış hesaplarının kendileri için topyekûn çöküşün kapılarını açacağını anlamaları gerekiyor” dedi.

El-Alimi ayrıca, “Taiz, milislerin destekçilerinin projeleri ve gündemleri için güvenli bir geçiş noktası olmayacak. Silahlı kuvvetler onların saldırısını püskürttü ve sahadaki inisiyatifi ele geçirdi” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Yemen resmi haber ajansından aktardığına göre Cumhurbaşkanı, operasyonların son durumu, sahada elde edilen kazanımlar, birliklerin muharebe hazırlık seviyesi, kurtarılan bölgelerin güvenliğinin sağlanmasına yönelik önlemler ve milislerin sızdığı diğer bölgelerin temizlenmesi konusunda bilgi aldı. El-Alimi, “askeri görevlerin sorumluluk ve etkinlikle sürdürülmesi, inisiyatifin korunması ve operasyon sahasında farklı birlikler arasındaki koordinasyonun artırılması” talimatını verdi.

El-Alimi ayrıca bütün komutan ve askeri birliklere, “uluslararası insancıl hukukun hükümlerine ve angajman kurallarına sıkı biçimde uyulması, sivillerin ve kamu ile özel mülklerin korunması, insani yardımların ulaştırılmasının ve yerinden edilmiş kişilere yardım edilmesinin kolaylaştırılması, tutuklulara iyi muamele edilmesi ve onların onur ve haklarının korunması” talimatını verdi.

El-Alimi, “Cumhuriyeti savunmak için silah taşıyan el, aynı zamanda devletin ve hukukun üstünlüğünün eli olarak kalmalıdır” dedi.

El-Alimi, silahlı kuvvetler ve askeri birliklerin mensuplarının fedakârlıklarının “devlet ve halk tarafından her zaman saygı ve minnetle anılacağını” belirterek, “şehitlerin temiz kanlarının Yemenlilerin devletlerini, özgürlüklerini ve onurlarını yeniden kazanma yolunu bugün inşa ettiğini” söyledi.

El-Alimi, ilgili kurumlara yaralıların gerekli tedavi ve bakımının sağlanması, şehit aileleriyle ilgilenilmesi ve hak ve ödeneklerinin eksiksiz verilmesi talimatını verdi. Bunun “ihmal veya gecikmeye tahammülü olmayan ulusal ve ahlaki bir görev” olduğunu vurguladı.

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı, Husileri gerilimi tırmandırmaları sırasında işlenen ihlallerden tamamen sorumlu tuttu. El-Alimi, yerleşim bölgelerinin ve kamu yollarının bombardıman, keskin nişancı ateşi ve insansız hava araçlarıyla hedef alınması sonucunda sivillerin hayatını kaybettiğini, insanların kaçırıldığını ve yüzlerce ailenin yerinden edildiğini belirtti.

El-Alimi, “Bu suçlar zaman aşımına uğramayacak. Silahlı kuvvetlerin ilerleyişi, vatandaşların can ve güvenliğinin korunmasına yönelik azami hassasiyetle birlikte sürdürülecek” dedi.

El-Alimi ayrıca tüm siyasi ve toplumsal güçlere, düşünce ve kamuoyu platformlarına ve medya kuruluşlarına “ulusal safların birleştirilmesi, silahlı kuvvetlere ve bütün askeri birliklere duyulan güvenin güçlendirilmesi, şüphe ve ihanet suçlamalarıyla yürütülen kampanyalara, siyasi çekişmelere ve yalnızca terörist milislere hizmet eden düşmanlığa sürüklenilmemesi” çağrısını yineledi.

El-Alimi, Husilerin kontrolündeki bölgelerde yaşayan kabile mensuplarına ve “yanıltılarak” örgüte katılan kişilere de çağrıda bulunarak, “Yemenlilerin çıkarlarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir projeye hizmet eden savaşa çocuklarını sürüklememelerini” istedi.

Hâlen milis saflarında bulunanlara ise “doğru yola dönmeleri ve sınır ötesi yıkım projelerine bel bağlamayı seçen liderler uğruna hayatlarını feda etmemeleri” çağrısında bulundu.