Libyalı kadınların peşini bırakmayan kabus: Siyasi suikastlar

BM Libya Destek Misyonu, Sergeva ve yüzlerce kadın insan hakları savunucusunun ortadan kaybolmasını uluslararası hukukun ağır bir ihlali olarak değerlendirdi.

Siham Sergeva (BM Libya Destek Misyonu)
Siham Sergeva (BM Libya Destek Misyonu)
TT

Libyalı kadınların peşini bırakmayan kabus: Siyasi suikastlar

Siham Sergeva (BM Libya Destek Misyonu)
Siham Sergeva (BM Libya Destek Misyonu)

Libya’da kadın milletvekili Siham Sergeva'nın geçen yıl 17 Temmuz'da Bingazi'deki evinden maskeli silahlı kişilerce kaçırılması ve eşinin vurularak öldürülmesinden iki yıl sonra, kadın politikacılar ve insan hakları aktivistleri, dün yıldönümü olan bu trajik olayın Libyalı kadınların siyasi tarihinde "karanlık bir işaret" olarak kalmaya devam edeceğini belirttiler. 
Bingazi milletvekili Sergeva’nın, 17 Temmuz 2019'da Kahire'deki meclis toplantısından döndükten sonra maskeli silahlı kişiler tarafından evine baskın düzenlendi. Saldırganlar, kocasını bacağından vurduktan sonra suçu gizlemek için evinin etrafındaki güvenlik kameralarını imha etti. 
Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL) dün Sergeva'nın kaçırılmasının yıldönümünde yaptığı açıklamada, milletvekili Sergeva'nın evinden zorla kaçırılması ve kaybolmasının üzerinden iki yıl geçtiğini belirterek, hükümet yetkililerine kapsamlı bir operasyon yürütme ve milletvekilinin akıbetini ve yerini tespit etmek ve failleri adalete teslim etmek amacıyla bu sürecin soruşturulması çağrısını yineledi. 
Halife Hafter’in komutasındaki Libya Ulusal Ordusu’nun başkent Trablus kuşatmasına son verilmesi çağrısında bulunan Libya'daki önde gelen kadın aktivistlerden biri olarak bilinen Sergeva’nın kaçırılmasından bu yana, akıbetinin ne olduğunu ortaya çıkarmaya yönelik uluslararası ve yerel talepler durmadı. UNSMIL, daha önce Sergeva’nın kaçırılmasının birinci yıldönümünde, "Sergeva'nın akıbetinin hala bilinmediğini, bunun da onun ve bir dizi kaçırılanın güvenliği hakkında endişeler uyandırdığını" belirtmişti. Ayrıca açıklamada, “Sergeva’nın kaçırılmasından bu yana derhal serbest bırakılması, kaçırılmasıyla ilgili soruşturma başlatılması ve suça karışanların hesap vermesi konusunda sürekli taleplerde bulunduk. Ancak şu ana kadar olayla ilgili herhangi bir soruşturma duymadık” ifadeleri kullanıldı.
UNSMIL dün, Sergeva'nın kaçırılmasının ve yüzlerce insanın zorla kaybedilmesinin Libya'nın insani hukuk kuralları ve uluslararası insan hakları hukuku kapsamındaki yükümlülüklerinin ciddi bir ihlali olduğunu belirtti.
Barış İçin Libyalı Kadınlar Platformu ise Sergeva'nın ortadan kaybolmasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen ciddi endişlerin sürdüğünü ve suikastine dair yeni haberlerin sızdırıldığını belirterek, Libyalı yetkililerin bu konuyu şimdiye kadar soruşturmamasından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Libyalı kadın insan hakları savunucuları ve aktivistleri de Sergeva’nın akıbetinin açıklanmasını talep etti.
Platform dün yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Milletvekilinin zorla kaybedildiği gün, aynı zamanda Genel Ulusal Kongre üyesi Feriha el-Berkavi'nin 17 Temmuz 2014 tarihinde Derne yakınlarında öldürülmesinin beşinci yıldönümüne denk geliyor. Bu nedenle bugün, barışa inandıkları için saldırıya uğrayan iki milletvekilini anıyoruz. Berkavi, barışçıl bir iktidar geçişi çağrısı yaptığı için öldürülürken, Sergeva ise savaşı durdurma çağrısı yaptığı için kaçırıldı.”
Libya’da siyasi suikast suçları, 2011 yılında bir önceki rejimin devrilmesinin ardından yaşanan güvenlik kaosundan bu yana siyasi muhalifleri hedef alan tasfiye olaylarından biri olarak öne çıkıyor. Bu durum özellikle siyasi ve sosyal çalışmalarda haklarını aramak için sokaklara çıkan Libyalı kadın politikacıların kabusu haline geldi.
Barış için Libyalı Kadınlar Platformu, Libya'daki kadınların sesini susturmak olarak nitelendirdikleri olayı kınayarak şunları kaydetti:
“Sergeva, Berkavi, Selva  Bu Ka’kis ve diğerleri gibi Libya'da önde gelen kadın insan hakları savunucularına ve politikacılara yönelik suikast vakalarında faillerin soruşturulmaması, kovuşturulmaması ve sorumlu tutulmaması, kadın insan hakları savunucularına ve politikacılara yönelik siyasi şiddetin normalleşmesine yol açan bir cezasızlık kültürünün ortaya çıkışına yol açıyor.”
Libya’da tanınmış bir insan hakları ve siyasi aktivist olan Selva Bu Ka’kis, 25 Haziran 2014'teki parlamento seçimlerinde oy kullandıktan sonra Bingazi'deki evinde vurularak öldürülmüştü. Berkavi ise bu olaydan üç hafta sonra Derne yakınlarında uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirmişti.
BM Misyonu’nun geçen yıl yaptığı açıklamada, “Karar alma pozisyonlarındaki kadınların sesinin susturulmasına izin verilmeyecek” yönündeki açıklamalarına değinen Kadın Platformu, bu ifadeyi ‘boş sözlerden başka bir şey değil’ olarak nitelendirdi. Platform açıklamasında, "Uluslararası toplum, failleri sorumlu tutmak için katı önlemler almadan, söylediklerinin aksine karar verici konumlardaki kadınların seslerinin susturulmasına göz yumuyor” ifadesini kullandı.
Platform ayrıca, Libyalı kadın avukat ve aktivist Henan el-Berasi’nin 10 Kasım 2020'de Bingazi'nin merkezinde sokak ortasında uğradığı suikast sonucu öldürülmesine değinerek, suçun Libya'daki Siyasi Diyalog Forumu toplantılarının ilk oturumunun gerçekleştiği sırada işlenmesinin ülkede hesap verebilirliğin ve adaletin sağlanmasının önemine ışık tuttuğunu vurguladı. Platform, ‘kadına yönelik sistematik siyasi şiddet, bu şiddetin normalleşmesine yol açan eylemsizlik ve Libya'da kadınların sesini susturma girişimleri’ olarak nitelendirdiği olayı kınayarak, kadın politikacılara yönelik suikast ve zorla kaybetme vakalarının soruşturulması ve faillerin sorumlu tutulması için bağımsız ve şeffaf bir soruşturma çağrısında bulundu.



Mısır: Ulusal Savunma Konseyi, Suudi Arabistan’a güvenliğini savunması için her türlü desteğin verilmesini kararlaştırdı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır: Ulusal Savunma Konseyi, Suudi Arabistan’a güvenliğini savunması için her türlü desteğin verilmesini kararlaştırdı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Ulusal Savunma Konseyi, pazar günü, Suudi Arabistan’ın güvenlik ve istikrarını savunması, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve İslami kutsal mekânları koruması amacıyla gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanmasına karar verdi.

Mısır Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü tarafından Facebook üzerinden yapılan açıklamaya göre, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, bugün Kahire’deki İttihadiye Sarayı’nda Ulusal Savunma Konseyi toplantısına başkanlık etti. Toplantıya Temsilciler Meclisi Başkanı, Başbakan, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı ve Savunma ile Askeri Üretim Bakanı, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı, İçişleri, Maliye, Dışişleri, Uluslararası İşbirliği ve Yurtdışındaki Mısırlılar Bakanları, Genel İstihbarat Teşkilatı Başkanı, Silahlı Kuvvetlerin ana kuvvet komutanları, Silahlı Kuvvetler Operasyonlar Dairesi Başkanı, Askeri İstihbarat Dairesi Başkanı ve Ulusal Savunma Konseyi Genel Sekreteri katıldı.

Sözcü, Ulusal Savunma Konseyi’nin bölgedeki güncel gelişmelerin yanı sıra, özellikle Suudi Arabistan’ın maruz kaldığı kabul edilemez saldırıların tırmanmasıyla birlikte bölgede yaşanan tehlikeli gelişmeleri kapsamlı şekilde ele aldığını bildirdi.

Konsey bu kapsamda, “iki kardeş ülke halklarını Arap dünyasının kalbi olarak birbirine bağlayan tarihi ilişkiler ve güçlü bağlardan hareketle ve Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin Mısır ve Arap ulusal güvenliğiyle bağlantılı olduğuna inanarak, kardeş Suudi Arabistan ile tam dayanışma ve eksiksiz destek içinde olma” kararı aldı.

Açıklamada, konseyin ayrıca “Suudi Arabistan’ın güvenlik ve istikrarını savunması, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve İslami kutsal mekânları koruması için gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanmasına” karar verdiği belirtildi.

Konsey, bunun yanı sıra bölgedeki gerilimin genel olarak düşürülmesine ve bölgede yaşanan krizlerin barışçıl yollarla çözülmesine katkı sağlamak amacıyla, ilgili bölgesel ve uluslararası taraflarla koordinasyon içinde yürütülen siyasi ve diplomatik çabaların sürdürülmesi ve yoğunlaştırılması çağrısında bulundu.

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, bir gün önce parlamentoyu, Suudi Arabistan’ın talep etmesi halinde Mısır’ın müdahalesine yetki vermek üzere olağanüstü toplantıya çağırmıştı.

Kahire Haber Kanalı’nın aktardığına göre Sisi, Mısır Askeri Akademisi’nde yeni mezunların diploma töreninde yaptığı konuşmada, “Suudi Arabistan’ı korumak için herhangi bir talep gelmesi halinde gereken her türlü adımı atacağız. Böyle bir talep gelmesi durumunda bu adım için yetki vermek üzere parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırıyorum” dedi.

Sisi, “Körfez’deki kardeşlerimizin Mısır’a sağladığı desteği unutmamalıyız” ifadelerini kullanarak, “Körfez’deki kardeşlerimizin topraklarının korunması konusunda güçlü şekilde yanlarında duruyor ve tam destek veriyoruz” diye konuştu.

Mısır Cumhurbaşkanı, Suudi Arabistan’ın güvenliği ve egemenliğini savunmak amacıyla Riyad’ın talep edeceği her türlü adımın atılacağını vurguladı.


Mağaralardan sınır ötesi füzelere... Husilerin silah cephaneliğinin öyküsü

Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
TT

Mağaralardan sınır ötesi füzelere... Husilerin silah cephaneliğinin öyküsü

Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)
Yakın zamanda yayınlanan bir raporda, 25 ülkede tedarik ağları izlendi; ele geçirilen malların yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler, yüzde 21’ini ise İran menşeli ürünler oluşturdu. (Reuters)

Eymen el-Gabivi

Üzerine geçirdiği ilkel bir kamuflaj ve ağzını dolduran yeşil gat bitkisi ile bir Husi milisi, ülkenin meşru yönetimini ve hükümetini tehdit ederek Sana’yı kontrol altına alma yolunda ilerlediklerini söyledi.

Resmî bir askerî üniforma giymeyen bu adam, herhangi bir tabur ya da tugay adına konuşmuyordu. Onun gibi çok sayıda milis, Saada’nın mağaralarında ve dağlarında saklanan liderleri Abdulmelik el-Husi adına konuşuyordu.

Meşru hükümet, resmî askerî üniformaları ve Vatan Kalkanı Güçleri, Amalika Tugayları ile diğer tugaylardan oluşan güçleriyle varlık gösterirken, İran destekli Husiler ortak bir askerî üniforma giymeden ve resmî adlar taşıyan taburlar halinde örgütlenmeden hareket ediyor. Japon yapımı dört çeker araçlarla gruplar halinde ya da bireysel olarak dolaşan bu güçler, söz konusu araçların bir kısmını silahlı araçlara dönüştürmüş durumda.

İşin çelişkili yanı, bu küçük ve ilkel milislerin 2014 yılında, ordu da dahil olmak üzere koca bir devleti yutmuş olması. Husiler, silah zoruyla yalnızca Kuzey Yemen’deki nüfuzlarına göre şekillendirdikleri bir hâkimiyet alanı oluşturdu. Kızıldeniz kıyısındaki Sana’dan Hudeyde’ye uzanan bu alanın ardından, koalisyonun uyanık davranarak meşru yönetime destek vermesi sayesinde engellenseler de nüfuzlarını güneydeki Umman Denizi’ne kadar genişletmeye yaklaştılar.

Silah ve güç konusundaki önceki bazı soruları anlayabilmek için, Arap Baharı sloganlarının yükseldiği 2011 yılına ve savaşın ilk kıvılcımına dönmek gerekiyor.

O dönem, isyancı grupla kurduğu ittifakların günahları olmasaydı belki de cumhurbaşkanlığı sarayında tarihe geçecek olan liderin iktidardan uzaklaştırılmasının zeminini hazırladı. Burada söz konusu kişi, Saada’dan Mukalla’ya kadar Yemen üzerindeki hâkimiyetini 33 yılı aşkın süre boyunca pekiştiren Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih.

Uzun iktidarına yakışır bir son yaşayamayan Salih, 1990 yılında parçalanmış Yemen’in kuzeyini ve güneyini birleştirmişti. Sanki iktidarının sona ermesinin ardından ülkeyi yeniden pek çok parçaya bölmeyi istemiş gibiydi. Nitekim yaşanan da bu oldu. Salih’i iktidardan uzaklaştıran kıvılcım, Husilerin Sana’da iktidara gelmesinin önünü açtı.

“Açtık... Şimdi hem açız hem de korku içinde yaşıyoruz”

Geçtiğimiz ocak ayında Yemen’e gerçekleştirdiğim bir gezi sırasında 70 yaşına ulaşmış bir Yemenliye, Ocak 2011 devriminden bu yana ülkeyi kasıp kavuran süreci sordum. “Farkında olmadan yağmurdan kaçarken doluya tutulduk” yanıtını veren Yemenli sözlerini şöyle sürdürdü: “Salih döneminde açtık ama bugün hem açız hem de korku içinde yaşıyoruz.”

csdfrgthy
Geleneksel kıyafetler giymiş Husi milisleri (Reuters)

Yukarıdaki tablo değerlendirildiğinde, Husilerin ülke içindeki ortaklarını ve coğrafi çevresini tehdit etmek için kullandığı silahların bir bölümünün Salih’ten kalan miras olduğu görülüyor. Buna daha sonra gelen İran kaynaklı silah sevkiyatları ve deniz yoluyla gerçekleştirilen kaçakçılık faaliyetleri de ekleniyor. Bu sevkiyatlar, isimleri genellikle üstü kapalı biçimde anılan müttefikler aracılığıyla ulaştırılıyor.

Husi güçleri, Yemen nüfusunun yüzde 0,9’unu oluşturuyor

Çelişkili olan şu ki, Yemen’in yaklaşık 40 milyonluk nüfusunun yalnızca yüzde 0,9’unu oluşturan Husiler, gayriresmi tahminlere göre savaşçı sayıları 350 bini aşmamasına rağmen askerî bir güç oluşturmayı ve geniş bölgelerde nüfuzlarını dayatmayı başardı.

Bu milislerin tehditleri Yemen’in ve Yemenlilerin sınırlarını da aşarak, meşru hükümetin Mart 2015’te, Salih’in ardından geçiş döneminde cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen Abdurabbu Mansur Hadi’ye karşı gerçekleştirilen darbenin ardından yardımına başvurduğu devleti de hedef aldı. Hadi, biri hastalığın, diğeri ise kendisinden sonra parçalanan ülkesine duyduğu derin üzüntünün yol açtığı iki ayrı gurbet yaşadı.

Salih, otuz yıl boyunca silah depolarını Sovyet, Amerikan ve İngiliz yapımı silahlarla doldurdu. İktidarda kaldığı 33 yıl boyunca T-55 ve T-62 gibi Sovyet yapımı tankların yanı sıra zırhlı personel taşıyıcılarına, sahra toplarına ve BM-21 Grad çok namlulu roketatar sistemlerine sahip oldu.

Ancak Şubat 2011 devriminden başlayarak kendisini iktidardan uzaklaştıran herkesten intikam alma arzusuna kapıldı. Sıradan Yemenlilerden, iktidarı dönemindeki yardımcısı Abdurabbu Hadi’ye, ordudan ayrılan Tümgeneral Ali Muhsin el-Ahmer’e ve kendisini deviren harekete katkıda bulunan herkese kadar uzanan bu intikam arzusuyla Husilerin yanında yer almayı ve onlarla yakın bir ittifak kurmayı seçti.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre fikir ve mezhep bakımından kendisinden farklı olan bu grupla kurduğu ittifak, üç yıl sonra başına isabet eden bir kurşunla sona erdi. Eylül 2014’te Sana’nın kontrolünü ele geçirmelerinden 4 Aralık 2017’de Salih’in öldürülmesine kadar geçen süreç, onun bir arazi aracının kasasında cesede dönüşmesiyle noktalandı. Husiler, bedenini kurşun yağmuruna tutmuştu.

Buradan hareketle günümüzdeki silah meselesine bakıldığında, Husilerin Yemen ordusunun tanklar, hafif ve orta sınıf silahlar, ağır makineli tüfekler ve uçaksavarların yanı sıra balistik füze sistemleri ve hükümet güçlerinin envanterinde bulunan hava araçlarından oluşan cephaneliğini devraldığı görülüyor.

Yüzde 68... Salih ve Husilerin silahları

Birleşmiş Milletler (BM) Uzmanlar Paneli’nin raporuna göre, Husiler ile Salih’in ittifakı 2015 yılına gelindiğinde tanklar, zırhlı araçlar, topçu sistemleri, çok namlulu roketatarlar ve mühimmatın yanı sıra hava ve füze silahlarını da kapsayan büyük bir askerî güç oluşturdu. Bu cephaneliğin, Yemen’in toplam silah stokunun yaklaşık yüzde 68’ini oluşturduğu tahmin ediliyor.

BM raporları ayrıca, Husilerin Scud-B ve Hwasong-6 (Scud-C) tipi balistik füzelere sahip olduğunu, daha sonraki dönemde ise Burkan-2H füzelerinin ortaya çıktığını belirtiyor.

İran… Operasyon merkezi

Bunlar Salih’ten kalan mirastı. Peki ya onların ilk mürşidi ve inançlarının ilk kıblesi olan İran? BM uzmanlarının hazırladığı rapora göre, Salih döneminin ardından kullanılan İHA’lar İran menşeli.

İngiliz Daily Mail gazetesinin okurlarından birinin, küçük milis grupları hakkındaki bir haberin altına yazdığı alaycı yorum dikkatimi çekti: “Görünüşe göre okuma yazma bilmeyen bu kişiler, füze fırlatma talimatlarını okumayı gayet iyi biliyor.”

sdcfgthy
Sana’daki Husi militanları Humeyni sloganları atıyor. (AFP)

Bu, sürekli gündeme gelen bir soru. Ancak BM raporları ve uzmanları da bu meseleyi göz ardı etmedi. Husilerin dışarıdan yardım almadan gerekli uzmanlığa sahip olmadığını defalarca vurguladılar. Kısa ve orta menzilli balistik füzeler, seyir füzeleri, gemi savar balistik ve seyir füzeleri, İHA’lar, hava savunma sistemleri ve deniz radarları gibi karmaşık sistemleri geliştirme ve üretme kapasitesine ulaşmak, uzman desteği olmadan mümkün değil.

Husilere destek veren, onları eğiten ve savunan çok sayıda uzman ve destekçi bulunuyor. Ancak İran’ın sağladığı yardımları ele alan raporlara göre bunların başında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) mensupları geliyor.

Bu durum kimse için bir sır değil. Mağaralarda ve dağların arasında varlık gösteren bu grup, DMO tarafından eğitildi ve himaye edildi.

Meşru hükümete ve müttefikine karşı gizli bir ittifak

Yemen’deki meşru yönetimin, müttefiki Suudi Arabistan ile birlikte bugün yalnızca Husilerle mücadele ettiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Suudi Arabistan ve meşru yönetim, 25 ülkeye yayılan uluslararası bir ittifak ve kıtalar arası bir tedarik ağıyla karşı karşıya. Bu ağda, en önemli askerî ve teknik destek sağlayıcısı olarak İran öne çıkarken Çin, Husilerin Yemen içinde silah üretmesine yardımcı olan parça ve ham maddelerin başlıca kaynaklarından biri olarak dikkat çekiyor.

Bu konu, dün yayımlanan ‘Kaçakçılardan Tedarik Zincirlerine’ başlıklı yeni bir raporda ele alındı.

Raporda, 25 ülkeye yayılan kaynaklar ve güzergâhlar tespit edildi. 2021-2025 yılları arasında ele geçirilen malzeme ve parçaların yüzde 35’inin Çin, yüzde 21’inin ise İran menşeli olduğu belirtildi.

Çin’in Husilerle ilişkisi ne?

Tahran, DMO ve Kudüs Gücü aracılığıyla en önemli askerî ve teknik destek sağlayıcısı olarak öne çıkarken Çin, Husilerin Yemen içinde silah üretmesine yardımcı olan parça ve ham maddelerin en büyük kaynağı olmakla suçlanıyor.

Raporda, parçaların menşei tespit edilen ülkeler arasında Hindistan, Almanya, Hollanda, Güney Kore, İsviçre, ABD, Tayland ve Vietnam da yer alıyor. Ayrıca Cibuti, Somali ve diğer ülkeler üzerinden uzanan nakliye güzergâhlarına dikkat çekiliyor.

Raporda adı geçen ülkeler menşeli parçaların bulunması ya da sevkiyatların bu ülkelerin topraklarından geçmesi, söz konusu ülkelerin hükümetlerinin Husileri silahlandırmaya dahil olduğunu kanıtlamaz. Ancak bu durumun aksinin de kanıtlanması gerekiyor.

Raporda en açık biçimde ortaya konulan husus ise İran’ın rolü ve Husilerle bağlantılı tedarik ve kaçakçılık ağları.

Tanıklıklar ve kanıtlar...

Yaklaşık 150 tanıklık ve derinlemesine görüşmeye dayanan araştırma raporu, güvenlik ve istihbarat alanlarında görev yapan üst düzey yetkililerin de aralarında bulunduğu uzmanlar ve gizli kaynaklardan elde edilen bilgileri içeriyor. Rapora göre Husiler, son on yılda askerî kapasitelerini geliştirerek sınırlı silah donanımına sahip bir gruptan, 2 bin 600 kilometreye kadar uzaklıktaki hedefleri vurabilen füze ve İHA kullanan bir güce dönüştü. Bu süreçte, Yemen içinde daha fazla silah üretmelerini sağlayan uluslararası tedarik ağından yararlandılar.

İran ve arkasındaki destek sayesinde grup, Ekim 2023 ile Ekim 2025 arasında Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki ticari ve askerî gemilere yönelik 115’ten fazla karmaşık saldırı düzenleyebildi. Ayrıca İsrail yönüne füzeler ve İHA’lar fırlattı.

Peter Salisbury, Henry Thompson ve Veena Ali Khan tarafından hazırlanan rapora göre araştırmacılar, Mart 2024 ile Kasım 2025 arasında deniz kuvvetleri, gümrük birimleri, sınır muhafızları ile Yemen’deki, bölgesel ve uluslararası güvenlik kurumlarının gerçekleştirdiği 140’tan fazla sevkiyat ele geçirme operasyonunu kapsayan bir veri tabanı oluşturdu.

xsdefrgt
Kaçak yollarla ülkeye sokulan silahlar, Husi milislerinin eline parça parça geçiyor ve daha sonra grubun kontrolündeki bölgelerde yeniden birleştiriliyor. (ABD Donanması)

Veriler, 2024 ve 2025 yıllarında Husilere gönderilirken ele geçirilen malzemelerin yüzde 80’inden fazlasının tamamlanmış silah sistemlerinden ziyade silah üretiminde kullanılan parçalar ve ham maddeler olduğunu ortaya koydu.

Rapora göre, 2021-2025 yılları arasında kayıtlara geçen malzemelerin yüzde 35’ini Çin menşeli ürünler oluştururken İran menşeli ürünlerin oranı yüzde 21 oldu.

Raporda ayrıca, 2025 yılında Aden Limanı’nda bazı sevkiyatlara el konulduğu belirtildi. Bunlar arasında, ağustos ayında ele geçirilen ve İHA’lara ait parçalar ile gelişmiş üretim ekipmanları içeren 44 konteynerlik bir sevkiyat da bulunuyordu.

Rapora göre, yerli üretimin gelişmesi ve kaçakçılık güzergâhlarının çeşitlenmesi, yalnızca silah sevkiyatlarının engellenmesini yetersiz kılıyor. Bu nedenle tedarik ve finansman ağlarının işleyişini bozmak amacıyla daha kapsamlı bir uluslararası koordinasyon sağlanması çağrısında bulunuluyor.

Daha açık bir ifadeyle, Yemen’in meşru yönetimi ve ona bağlı güçler, yalnızca okuma yazma bilmeyen bir avuç Husi savaşçıyla karşı karşıya değil. Uluslararası tedarik ağlarından ve dışarıdan sağlanan teknik uzmanlıktan yararlanan, aynı zamanda taraftarlarını seferber etmek için ideolojik bağlılığa ve dinî vaatlere başvuran bir grupla mücadele ediyorlar.

Yemen’de iki DMO mensubu öldürüldü

Yemen hükümetini destekleyen koalisyon güçlerinin düzenlediği hava saldırıları, operasyonlarla ilgili rapor ve açıklamalarda belirtildiği üzere, silahlandırma ve eğitim alanlarında İran’ın sağladığı desteğe dair işaretler ortaya koydu.

Geçtiğimiz ağustos ayında Yemen’deki çatışmalarda, iki DMO mensubunun yanı sıra İranlı ve Iraklı üç uzmanın hayatını kaybettiği açıklanmıştı.

Silahların popülizmi

Örgütün geçmişi ve yürüttüğü savaşta dikkat çeken noktalardan biri, Filistin ve Tufan adlı füzelerinde olduğu gibi, silahlarına isim vererek taraftarlarının ve destekçilerinin duygularına hitap etmeyi iyi bilmesi. Jerusalem Post gazetesine göre Filistin adıyla bilinen füzenin tasarımı, İran’ın Şahab-3 füzesinin geliştirilmiş bir versiyonu olan Kadir füzesini temel alıyor.

Dolayısıyla Husilerin silahları yalnızca askerî işlevleriyle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda grubun kapasitesini bölgesel meselelerle ilişkilendiren ve onu Yemen sınırlarını aşan daha geniş bir mücadelenin parçası olarak sunmaya çalışan bir propaganda aracına dönüşüyor.


Arap Enerji Fonu Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Yatırım varlıklarının yüzde 54’ü Suudi Arabistan’da

Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)
Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)
TT

Arap Enerji Fonu Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Şarku’l Avsat’a konuştu: Yatırım varlıklarının yüzde 54’ü Suudi Arabistan’da

Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)
Suudi Arabistan’daki Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi (TAEF’in internet sitesi)

Arap Enerji Fonu’nun (TAEF) Yatırım ve Ortaklıklar Birimi tarafından yönetilen toplam varlıklarının yaklaşık yüzde 54’ü Suudi Arabistan’da bulunuyor. Yeni yatırım fırsatlarını değerlendiren TAEF, Suudi Arabistan ve bölge genelinde veri merkezleri ve bunlarla bağlantılı altyapı, petrol ve gaz sahalarına yönelik hizmetler ile yakıt ve petrol ürünleri depolama tesislerini kapsayan alanlarla ilgileniyor.

TAEF Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Maheur Mourali, Riyad’da düzenlenen Dünya Enerji Kongresi kapsamında Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan enerji sektörünün bölgede en cazip pazarlardan biri olduğunu belirtti. Mourali, bunun yalnızca pazarın büyüklüğünden değil, aynı zamanda Vizyon 2030 çerçevesinde yaşanan yapısal dönüşümlerden, sanayi ve altyapı yatırımlarındaki genişlemeden ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesinden kaynaklandığını ifade etti.

TAEF’in petrol ve gazla bağlantılı hizmetler, petrokimya sanayisi, enerji altyapısı, lojistik ve depolama hizmetleri başta olmak üzere çeşitli sektörlerde önemli fırsatlar gördüğünü kaydeden Mourali, yenilenebilir enerji, merkezi soğutma sistemleri, su yönetimi ve enerji verimliliği çözümleri gibi enerji sistemindeki dönüşümle bağlantılı alanların da bu fırsatlar arasında yer aldığını söyledi.

sdfergth
Arap Enerji Fonu (TAEF) Yatırım ve Ortaklıklar Başkanı Maheur Mourali (TAEF Basın Ofisi)

Mourali, fonun organik büyüme veya satın almalar yoluyla faaliyetlerini genişletme kapasitesine sahip şirketlere ve operasyonel platformlara yatırım yapmaya odaklandığını belirtti. Bu yaklaşımın, Suudi Arabistan pazarından hareketle bölgesel ölçekte faaliyet gösteren şirketlerin kurulmasını desteklemeyi amaçladığını ifade etti.

Önümüzdeki dönemin, uzun vadeli sermaye sağlayabilen kurumsal yatırımcılar için önemli fırsatlar sunacağını belirten Mourali, şirketlerin büyümesini ve rekabet gücünü artıracak sektörel uzmanlığın ve stratejik ortaklıkların da bu süreçte belirleyici olacağını kaydetti.

Mourali’nin verdiği bilgilere göre, TAEF’in toplam varlıkları 2026’nın ilk yarısı sonunda yaklaşık 14 milyar dolara ulaştı. Yıllık bazda yüzde 16 büyüme kaydeden TAEF’in bu performansının, mali yapısının sağlamlığını ve finansman ile yatırım faaliyetlerini genişletmeyi sürdürme kapasitesini yansıttığı belirtildi.

Veri merkezleri

Yapay zekâ ve veri merkezlerinin yaygınlaşmasıyla bağlantılı yatırım fırsatlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mourali, bu uygulamaların hızla büyümesinin önümüzdeki yıllarda elektrik talebini artıran başlıca etkenlerden biri olacağını söyledi. Veri merkezlerinin yüksek elektrik kapasitesine, güvenilir ve kesintisiz enerji arzına, ayrıca gelişmiş soğutma çözümlerine ve enerji tüketiminin yönetimine ihtiyaç duyduğunu belirtti.

ferghy
 Arap Enerji Fonu (TAEF) Genel Merkezi’nden (TAEF’in internet sitesi)

Mourali, dijital altyapı, yapay zekâ ve bulut bilişim alanlarındaki yatırımların arttığı Suudi Arabistan’da bu eğilimin özel önem taşıdığını vurguladı. Yatırım fırsatlarının yalnızca veri merkezleriyle sınırlı olmadığını belirten Mourali, elektrik üretimi, yenilenebilir enerji, enerji depolama sistemleri, soğutma, elektrik altyapısı ve su yönetimi dahil olmak üzere bu merkezlerle bağlantılı tüm değer zincirinin fırsatlar sunduğunu kaydetti.

Veri merkezleri ve bunlarla bağlantılı altyapıya yatırım yapmanın, TAEF’in Suudi Arabistan ve bölgedeki stratejik odak alanlarından biri olduğunu belirten Mourali, bu alanda hâlihazırda çeşitli fırsatların değerlendirildiğini ve geliştirildiğini, gerekli süreçler ile onayların tamamlanmasının ardından bunların kamuoyuna duyurulacağını ifade etti.

Yeni yatırımlar

Mevcut yatırımlar ve olası anlaşmalar konusunda ise Morali, TAEF’in enerji sektöründe ve bu sektörle bağlantılı alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin büyümesini desteklemeyi, altyapıyı geliştirmeyi ve enerji güvenliğini güçlendirmeyi hedefleyen yatırımlarla Suudi Arabistan ve bölgedeki varlığını artırmayı sürdürdüğünü belirtti.

Mourali, TAEF’in 2026 yılının başında uçaklara yakıt ikmali ve madeni yağ dağıtımı alanlarında faaliyet gösteren APSCO şirketine önemli bir yatırım yaptığını duyurduğunu hatırlatarak, bu anlaşmanın TAEF’in güçlü pazar konumuna ve büyüme ve genişleme potansiyeline sahip şirketlere yöneldiğini gösterdiğini ifade etti.

TAEF’in stratejisinin, küresel altyapı fonları, uluslararası stratejik ortaklar veya yerel iş gruplarıyla iş birliği içinde şirketlerde etkili azınlık hisseleri edinmeye dayandığını belirten Mourali, güçlü yönetim ekiplerine ve üstün operasyonel deneyime sahip şirketlere öncelik verdiklerini kaydetti.

TAEF’in rolünün yalnızca sermaye sağlamakla sınırlı olmadığını vurgulayan Mourali, şirketlerin operasyonel kapasitelerini desteklediklerini, coğrafi olarak genişlemelerine ve faaliyetlerini geliştirmelerine yardımcı olduklarını söyledi.

gtrnty
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, TAEF’in yeni kurumsal kimliğinin tanıtım töreninde (Suudi Arabistan Enerji Bakanlığı)

Mourali, TAEF’in değerlendirdiği fırsatlar arasında enerji ihracatının esnekliğini ve sürekliliğini destekleyen altyapının, petrol ve gaz sahalarına yönelik hizmetlerin, yakıt ve petrol ürünleri depolama tesislerinin yanı sıra geniş anlamıyla enerji hizmetlerinin bulunduğunu belirtti.

Bu fırsatların farklı inceleme, değerlendirme ve müzakere aşamalarında olduğunu ifade eden Mourali, TAEF’in gerekli süreçleri tamamlayıp onayları aldıktan sonra yeni yatırımlarını duyurmayı hedeflediğini söyledi. Mourali, bu yaklaşımın varlık kalitesine ve uzun vadede sürdürülebilir değer yaratılmasına odaklanan seçici bir yatırım stratejisine dayandığını kaydetti.

Çok taraflı bir kalkınma finans kuruluşu olan TAEF, 1974 yılında petrol ihraç eden 10 Arap ülkesinin katılımıyla kuruldu ve 1975 yılında faaliyetlerine başladı. Merkezi Riyad’da bulunan TAEF, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki enerji sektörü projelerini borç finansmanı çözümleri, hisse yatırımları ve danışmanlık hizmetleri aracılığıyla finanse ediyor.

TAEF, 2023 yılında adını ve kurumsal kimliğini Arap Enerji Fonu olarak değiştirmeden önce Arap Petrol Yatırımları Şirketi (APICORP) adıyla faaliyet gösteriyordu.