Seçkinler yeni ABD-Irak diyalogunu nasıl görüyor?

Dördüncü ve son diyalog turu terörle mücadele dosyalarına, enerji ve doğalgaz sorununa, yatırım fırsatlarının geliştirilmesine odaklanacak.

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazimi (AFP)
Irak Başbakanı Mustafa el-Kazimi (AFP)
TT

Seçkinler yeni ABD-Irak diyalogunu nasıl görüyor?

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazimi (AFP)
Irak Başbakanı Mustafa el-Kazimi (AFP)

Sabah Nahi
ABD ve Irak arasında 26 Temmuz'da düzenlenecek dördüncü ve son stratejik diyalog turu için Washington’u ziyaret edecek olan Iraklı müzakereci Mustafa Kazimi büyük umutlar taşıyor. Bu sırada Washington, Yeşil Bölge’nin merkezinde bulunan dünyadaki en büyük büyükelçiliklerinden birinin İran'a bağlı milisler tarafından defalarca hedef alınmasına öfkeli.
Bu milis gruplar, Demir Kubbe'ye sığınmış büyükelçilik çalışanlarının başlarına Katyuşa füzeleri yağdırmayı, seksenli yılların başında Tahran’da ABD Büyükelçiliği binasına düzenlenen baskın ve çalışanlarının rehin alınması hadisesini hatırlatırcasına büyükelçilik binasının önünde gösteri yapmayı, Yeşil Bölge’yi basıp içeri girme girişiminde bulunmayı alışkanlık haline getirdiler. Bu tür girişimler, dönemin ABD başkanı Jimmy Carter'ın ikinci dönem başkanlığı kaybetmesi gibi, herhangi bir Amerikan başkanının kamuoyu önündeki pozisyonuna ve prestijine bir tehdit oluşturuyorlar.

Irak’ın talepleri
Kazimi Washington'a ulaşmadan önce, eski Irak başbakanı Haydar İbadi liderliğindeki Zafer Koalisyonu, Irak heyetine taleplerini içeren bir bildiri yayınladı. Bildiri, Koalisyonun baskılardan ve mevcut kriz anı olarak adlandırdığı şeyden kurtuluş, diğer tüm çıkarlardan uzakta Irak'ın çıkarlarını gerçekleştiren akıllı ve cesur stratejik pozisyonların benimsenmesi taleplerini de içeriyordu.
Zafer Koalisyonu, Kazimi’ye ulusal çıkarları ve egemenliği koruyan, devletin birliğini ve kurumlarının prestijini pekiştiren, Irak'ı bölgesel ve uluslararası çatışma tehlikelerinden koruyan kapsamlı bir yol haritası olarak İbadi’nin önerdiği 10 eksenli “Irak’ın egemenliği” inisiyatifine bağlı kalınması çağrısı yaptı.
Birçok Iraklı politikacı ve gözlemci, yabancı (muharip) kuvvetlerin Irak ordusunun eğitimi, muharebe yeteneklerinin geliştirilmesi ve danışmanlık görevleriyle ilgili açık ve yasal bir anlaşma ile birlikte Irak'tan çekilmesi için bağlayıcı bir zaman çizelgesi benimsenmesi gerektiğinin altını çiziyor. Ayrıca terörle mücadele için bir istihbarat iş birliğini öngörmesi, iki ülke arasında imzalanan “stratejik anlaşma”nın şartlarının, özellikle ekonomi ve ticaretle ilgili olanların aktifleştirilmesini, tüm alanlarda yeni bir yapıcı iş birliği aşamasının başlatılmasını içermesi gerektiğini de vurguluyorlar.

Geri çekilme tahliye anlamına gelmiyor
Irak Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü Dr. Gazi Faysal el-Sukuti, "Muharip güçlerin geri çekilmesi, danışmanlar ve eğitmenler gibi muharip olmayan güçlerin geri çekilmesi anlamına gelmiyor. Yine ABD’nin Irak’a desteği ve askeri yardımları, başta hava kuvvetleri ve savunması olmak üzere Irak ordusunun çeşitli sınıflarının askeri yeteneklerinin geliştirilmesi için yaptığı yardımı keseceği anlamına da gelmiyor” dedi.
Bunun, Irak’ta muhtemelen ABD kuvvetlerinin yerini alacak NATO kuvvetleri ve Uluslararası Koalisyona katılan ülkeler için de geçerli olduğunu belirtti. Gazi Faysal’a göre onlar da muharip olmayan kuvvetlerini çekmeyecekler, ancak bu, operasyonlarda ve misyonların yerine getirilmesinde Irak kuvvetlerine daha çok güvenileceği anlamına geliyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Gözlemciler, müzakere turlarının terörle mücadele, enerji ve doğalgaz, Irak'taki Amerikan şirketleri, yatırım fırsatlarının geliştirilmesi konularının yanı sıra eski eserlerle ilgili kültürel yönlere, bilimsel ve eğitimsel iş birliğine, ülkenin yeniden inşasına odaklanacağını tahmin ediyorlar.

Irak'tan çekilme Afganistan gibi olmayacak
Gallup Danışmanlık Şirketi’nin Direktörü Munkız Dagir, Independent Arabia’ya, “Bence bu önceki yaklaşımı tamamlamaya dönük bir tur, ancak geri çekilme mutabık kalınan bir şekilde gerçekleşecek ve Amerikan güçlerini içeren NATO güçleri Irak’ta var olmaya devam edecek” diye konuştu. Ayrıca Irak'ın Afganistan olmadığını ve oradaki geri çekilme sahnesinin tekrarlanamayacağını vurguladı.  
Pek çok gözlemci, 2003'ten bu yana Irak'taki siyasi sürecin sponsoru olan ABD'nin deneyimlerini sunmasını umuyor. Ülkedeki yaygın yolsuzluğa karşı mücadeleye, Irak'ın kaynaklarını çalma konusunda uluslararası deneyime sahip yozlaşmışların kovuşturulmasına, yurtdışına kaçırılan ve Irak'ın kontrolü dışındaki bankalara yatırılan devlet fonlarının iade edilmesine katkıda bulunmasını bekliyorlar. Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih’in parlamentoya “çalınan fonları iade etme” adında bir yasa tasarısını sunduğunu da hatırlatmadan geçmeyelim. Yasa tasarısı üst düzey görevler üstlenen tüm Iraklı devlet görevlilerinin sorgulanmasını içeriyordu ve o dönemde yasa tasarısının uluslararası talep üzerine hazırlandığı söyleniyordu.
Öte yandan, bulaşıcı hastalıklarla mücadele danışmanı Doktor Hüseyin Casim el-Şimri, mevcut korona dalgasıyla yüzleşmek için Kazimi’ye sağlıkla ilgili bazı fikir ve önerileri gündemine dahil etme çağrısında bulundu.
Doktor Hüseyin, Irak'ta bulunan mutant varyantları tespit edecek bir cihaz sağlaması için Amerikan tarafı ile anlaşmanın gerekliliğine işaret etti ve şunu ekledi, “Kazimi'nin önümüzdeki Ekim ve Kasım aylarındaki şiddetli dalgayla yüzleşmek için Amerikalıları Irak’a milyonlarca doz Pfizer ve Moderna aşısı tedarik etme konusunda ikna etmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Keza Iraklı doktorlar için bazı Amerikan kuruluşlarında eğitim kursları ve atölyeleri düzenlenmesi ve doktorların burada elde edecekleri deneyimleri diğer Iraklı meslektaşlarına ve sağlık ekiplerine aktarmaları gerektiğini de.”

Çeşitli bakış açıları ve farklı niyetler
Washington’a giden Irak delegasyonu ortak bir perspektif taşımıyor. Toplum dördüncü tura güvenenler ile kötüleyenler arasında bölünmüş durumda. Sözgelimi kendisini reddedenler arasında yer alan yazar Hüseyin Tahir bu turu sert bir şekilde, “Sınırlı bir algıya sahip, safça hareketlerde bulunan bir başbakan ile söz ve vaatlerini yerine getirme açısından etik sadakatleri şüpheli kişilerden oluşan kabinesinin bir mekik gezisi” olarak niteledi.
Ardından şunu ekledi, “Şimdiki delegasyon bize, imparatorluklara bağlılıklarını beyan etmek için küçük bölgelerden gelen itaat heyetlerini hatırlatıyor ve devleti bizim iyiliğimizi istemeyenlere altın bir tabakta teslim edilebilecek tüm devlet kurumlarını içermesi ile öne çıkıyor”.
Independent Arabia’ın görüşüne başvurduğu yazar Hamad Şahap ise, “Son turda, kalıcı askeri varlıktan danışmanlara kadar terimler üzerinde manipülasyona odaklanılacak. Askeri üsler ise oldukları gibi kalacaklar çünkü İsrail, kendisi için bir tehdit kaynağı bulunduğundan ABD'nin Irak'tan çekilmesini kabul etmeyecek. Bu yeni tehdit kaynağı, İranlı milisler. Ziyaretin ne bir ilerleme ne de gerilemenin kaydedilmeyeceği bir protokol ziyareti olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.
2003-2011 yılları arasında Irak'ı işgal eden ve ardından geri dönmemecesine çekilen ABD, bugün iki ülke arasında stratejik ortaklık adını verdiği bir şeyin peşinde. Bu ortaklık kesinlikle eşitsiz ve birçok zorlukla karşı karşıya bulunuyor. Bunların en önemlisi, Iraklıların ülkelerinde yaşanan tam yıkımın bu işgalin ürünü olduğu hissi. Milyonlarca Iraklının bakış açısına göre bu işgal, gerçek olmadığı kanıtlanmış kitle imha silahlarının var olduğu iddiasını temel almıştı.
Stratejik İttifak Anlaşması ile onaylanan iş birliği projesinin, Iraklıların günlük yaşamlarında hiçbir etkisinin görülmemesi ise işleri daha da kötü hale getirdi. Halbuki Başkan Joe Biden pek çok kez, “Irak ile siyasi, ekonomik ve güvenlik konularında ikili iş birliğini güçlendirmeye can attığını” vurguladı. Ancak, Irak Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi üyesi Zafer el-Ani'nin, "Irak'ı ikinci bir Afganistan'a dönüştürecek ve resmen milislerin kontrolüne sokacak" olarak tarif ettiği bir geri çekilmeden, pek çok Iraklı ve özellikle de Sünniler korkuyor.
Zafer Ani’nin açıklamaları, bilhassa içeriği, diyalogun dördüncü turunu özellikle Şii güçler için bir çıkış yolu olarak gören birçok Iraklı gücün çabalarıyla kesiştiği için halen devam eden bir suçlama ve saldırı dizisi başlattı. Söz konusu güçlerin böyle düşünmelerinin nedeni, ABD ile ilişkilerin diplomatik yönlerle sınırlanması, büyükelçiliğin boyutunun küçültülmesi taleplerini Şii güçler için bir çıkış yolu olarak görmeleri. Keza önde gelen ılımlı Şii koalisyonlarından biri olan Zafer Koalisyonu'nun talep ettiği kuralları da. Bu kurallar arasında şunlar bulunuyor; herkesin gerek iç gerekse dış konularda devletin askeri ve güvenlik bağlamlarına bağlı kalması. Irak’ın güvenlik, askeri ve siyasi iç meselelerine hiçbir yabancı müdahalenin kabul edilmemesi. Diplomatik misyonlara yönelik herhangi bir saldırıdan tamamen kaçınılması. Irak egemenliğinin herhangi bir şekilde ihlal edilmesi halinde uluslararası bağlamlara başvurulması.
Ancak Irak kota kuvvetlerinin farklı eğilimleri var. Tek bir parlamento ve kabine içinde yer alsalar da diyalog konusunda onlar için şu ünlü Irak atasözü geçerli “Dost yüzler, ayrı kalpler.”



Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
TT

Maduro'nun ardından: Delcy Rodriguez koltuğu bırakmak istemiyor

Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)
Delcy Rodriguez, yarın 2018'den bu yana Venezuelalı bir liderin yüz yüze katılacağı ilk BM Milletler Genel Kurulu konuşmasını yapacak (Reuters)

Venezuela'nın geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez, ABD Başkanı Donald Trump'la arasını iyi tutarak iktidarını pekiştirmek istiyor.

Rodriguez, ABD'nin New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu kapsamında bugün Trump'la bir araya gelecek. 

57 yaşındaki siyasetçi, ABD ordusunun ocak ayında Venezuela'ya baskın düzenleyerek Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Trump, Venezuela'yla "dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını" yaptıklarını geçen ay duyurmuştu. Cumhuriyetçi lider, ABD'nin özel sektörle kurulan ortaklık aracılığıyla Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin büyük bölümü üzerinde kontrol sağladığını açıklamıştı.

Venezuela'da solcular anlaşmaya karşı protestolar düzenlerken, Rodriguez sözleşmeyi savunmuştu.

Financial Times'ın aktardığına göre ocak ayından beri ülkenin petrol gelirlerini kontrol eden ABD yönetimi, ülkede faaliyet gösteren Çinli ve Rus firmalara ödeme yapılmasını da engelliyor.

Analizde, Rodriguez açısından Washington'la yakın ilişki kurmanın, Venezuela'da iktidarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğine işaret ediliyor.

Venezuela Anayasası'nda geçici devlet başkanlığı için öngörülen 180 günlük süre temmuzda dolmuştu. Analize göre Rodriguez, Trump'la kişisel bağlarını güçlendirerek kendisini koltuğundan edebilecek seçimleri mümkün mertebe ertelemek istiyor.

Yakın tarihli bir ankette net onay puanı eksi 36'ya gerileyen Rodriguez, ekonomik toparlanma sağlayabilirse kendisini ülkenin eski lideri Hugo Chavez'in etkili ve teknokrat bir halefi olarak sunmayı deneyebilir.

Muhalefet ise Washington'la yapılan anlaşmaların Rodriguez'i Trump açısından vazgeçilmez hale getirmesinden endişeli.

Venezuela'da muhalefetin önde gelen isimlerinden Henrique Capriles, Karakas ve Washington arasındaki petrol anlaşmalarını sıkça eleştiriyor.

Capriles, "Venezuela'da petrol sektörünü yok eden aynı kişilerle bu sektörü yeniden canlandırmaya çalışmayı anlamak mümkün değil" diyor.

Modern Diplomacy'deki analizde de ABD'nin, ülkenin petrol endüstrisinde "doğrudan ekonomik çıkarlar elde etmeye başladığına" dikkat çekiliyor. Trump yönetiminin, "askeri ve siyasi bir müdahale olarak başlayan süreci, onlarca yıl sürebilecek bir duruma dönüştürdüğü" ifade ediliyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Modern Diplomacy


Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
TT

Trump yönetiminin 410 milyon dolarlık gizli göç operasyonu

ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)
ABD'de güvenlik güçleri, geçen yıl düzenlenen Trump karşıtı gösterilerde ve göçmenlere yönelik baskınlarda birçok kişiyi gözaltına almıştı (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, göçmenleri üçüncü ülkelere göndermek için gizlice anlaşmalar yaptığı ortaya çıktı.

Paris merkezli kâr amacı gütmeyen gazetecilik kuruluşu Forbidden Stories'in öncülüğünde, birçok medya ve analiz şirketinin katılımıyla hazırlanan araştırmada, ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait çeşitli belgeler incelendi.

Buna göre Beyaz Saray, kendi ülkelerine gönderilemeyen göçmenleri üçüncü ülkelere sınır dışı etmek amacıyla çoğu Afrika ve Latin Amerika'da bulunan 31 ülkeyle anlaşmalar yapmış. Bu düzenlemelerin desteklenmesi için de en az 410 milyon dolar kaynak ayrılmış.

Ayrıca ABD'nin, Haziran 2026 sonu itibarıyla 13 hükümete 81 milyon dolar doğrudan ödeme yapmayı taahhüt ettiği aktarılıyor. Uluslararası Göç Örgütü'ne (IOM) 179 milyon, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne 124 milyon dolarlık hibeler öngörüldü.

Washington Post (WP) ve Guardian, bu kuruluşların anlaşmaların tarafı olmadığına fakat fonların, ülkelerin sınır dışı edilenleri kabulünü sağlamak amacıyla görüşmelerde kullanıldığına dikkat çekiyor.

Trump yönetimi şimdiye dek 28 ülkeye 25 binden fazla kişi göndermiş. Bunların yaklaşık 20 bini Meksika'ya, geri kalanı da Afrika ve Latin Amerika'daki diğer ülkelere sınır dışı edilmiş.

Washington yönetiminin bazı anlaşmaları gizlice yürüttüğü ya da sözleşmelerle ilgili kamuoyuna şeffaf şekilde bilgilendirmede bulunmadığı da yazılıyor.

Belgelere göre Kamerun'a bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 30 milyon dolar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne de 2 bin kişiyi kabul etmesi karşılığında 75 milyon dolar, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 1500 kişiyi kabul etmesi karşılığında 85 milyon dolar ödeme taahhüdü verilmiş. Ancak şimdiye kadar Kamerun'a 44, Kongo'ya 15, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne 18 kişi gönderilmiş.

Guardian, üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikasının Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller tarafından yürütüldüğünü yazıyor. WP de Miller'ı politikanın Beyaz Saray'daki başlıca yürütücülerinden biri diye tanımlıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, ABD büyükelçiliklerindeki personel ve üst düzey yetkililerle ortak çalışarak yabancı hükümetlerle anlaşmaları müzakere ettiği aktarılıyor.

Anlaşmaların çoğunun Mayıs 2025'te Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan, başında diplomat Christian Jove Ehrhardt'ın yer aldığı Geri Göç Ofisi'nin (Office of Remigration) yürüttüğü ifade ediliyor. Ehrhardt, bu yıl haziranda çeşitli göç anlaşmaları için Fildişi Sahili, Gambiya, Gine-Bissau, Togo ve Gabon'u ziyaret etmiş.

Araştırmaya göre 54 Afrika ülkesinin 49'uyla üçüncü ülke vatandaşlarının kabulü hakkında görüşüldü. Avukatlar ise göçmenlerin kendileriyle hiçbir bağı olmayan ülkelerde "hukuki bir kara deliğe" atıldığını ve haklarının son derece sınırlı olduğunu söylüyor.

Guardian'ın haberinde adı "Nika" olarak değiştirilen 32 yaşındaki İranlı kadının yaşadıklarına da dikkat çekiliyor. Ülkesindeki rejim karşıtı protestoların ardından ABD'ye kaçan kadın, 18 aydan fazla süre göçmenlik gözetim merkezinde tutulmuş. İran'a gönderilmesi halinde hayatının tehlikeye gireceği gerekçesiyle ABD'de kendisine hukuki koruma sağlanan Nika, 28 Mayıs'ta serbest bırakılmasına rağmen 8 Haziran'da rutin kontroller sırasında tekrar gözaltına alınmış.

Bunun ardından ABD'nin, Nika'nın pasaportuna el koyup kadını 18 kişinin yer aldığı bir uçakla Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye sınır dışı ettiği aktarılıyor. İran vatandaşının avukatıysa Nika'nın tekrar ABD'ye getirilmesi için dava açtıklarını ve hukuki sürecin devam ettiğini söylüyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Guardian


Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
TT

Suudi Arabistan rotayı yeniden Hürmüz'e çevirdi

ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)
ABD ve İran'ın anlaşamaması nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndaki kriz aylardır atlatılamadı (Reuters)

Suudi Arabistan, İran destekli Husilerin son dönemde Kızıldeniz'deki saldırılarının ardından, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkıyatını yeniden artırıyor.

Reuters'ın gemi verilerini takip eden TankerTrackers.com platformuna dayandırdığı habere göre Saudi Aramco, pazar günü 7 adet Çok Büyük Ham Petrol Tankeri'ne (VLCC) yaklaşık 14 milyon varil ham petrol yükledi.

Suudi Arabistan'ın Ras Tanura Limanı'ndan gerçekleştirilen yükleme, Riyad'ın ham petrol arzında bir artışa işaret ediyor olabilir.  

JP Morgan analistleri, 18 Eylül tarihli bilgilendirme notunda, Hürmüz Boğazı'ndan son 6 günde günlük ortalama 2,9 milyon varil Suudi petrolü geçtiğini, bu rakamın ağustosta 700 bin varil olduğunu aktarmıştı.

Pazartesi günü de Brent petrolün varil fiyatı yaklaşık yüzde 4 düşüşle 9 Eylül'den beri ilk kez 100 doların altına inmişti.

Riyad yönetimi, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı'nın drone'larla hedef alındığını 13 Eylül'de açıklamıştı. Saldırının Irak'taki İran destekli milisler tarafından düzenlendiği öne sürülmüştü. Ancak Şii milis güçlerden oluşan "Irak'taki İslami Direniş" örgütü iddiaları yalanlamıştı.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinin neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle bu 1200 kilometrelik boru hattı üzerinden sevkıyatı artırmıştı.

Reuters, saldırının ardından boru hattının faaliyetlerinin askıya alınması yüzünden Riyad'ın sevkıyatı yeniden Hürmüz'e kaydırmaya başladığına dikkat çekiyor.

Wall Street Journal da "Dünyanın petrol devi, başlangıçta kaçınmaya çalıştığı boğaza geri dönmek zorunda kalıyor" diye yazıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla gazeteye konuşan kaynaklara göre Suudi Arabistan, Çin, Güney Kore ve Japonya gibi Asya'daki müşterilerine sevkıyatları Umman açıklarından teslim almalarını söylemiş.

Diğer yandan Suudi Arabistan'ın bu hamleyle "İran'la karşı karşıya gelme riskine girdiği" de vurgulanıyor. ABD ve Körfez'deki müttefiklerinin, kritik petrol sevkıyatı rotalarını açık tutmak için büyük çaba sarf ettiği yazılıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu ay yaptığı açıklamada, petrolün karadan taşınmaya başlamasıyla yeni boru hatlarının iki yıl içinde Hürmüz Boğazı'nı "değersiz bir su parçası" haline getireceğini öne sürmüştü.

Ancak Körfez ülkelerinin enerji sevkıyatı için Hürmüz'e olan bağımlılıklarını sadece yeni altyapı inşa ederek sonlandırmaları zor görünüyor.

Katar Enerji Bakanı Saad bin Şeride el-Kaabi de pazar günkü açıklamasında Hürmüz'ün sadece petrol ve doğalgaz değil, tüm ürünlerin ticareti için kritik olduğunu vurgulamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal