Siber savaşlar nükleer bir savaşa dönüşür mü?

Olası küresel bir çatışmanın merkez üssü, bilgi ve düşünce dünyası olacak

ABD'nin en büyük petrol boru hatlarından Colonial Pipeline siber saldırıya uğradı (AFP)
ABD'nin en büyük petrol boru hatlarından Colonial Pipeline siber saldırıya uğradı (AFP)
TT

Siber savaşlar nükleer bir savaşa dönüşür mü?

ABD'nin en büyük petrol boru hatlarından Colonial Pipeline siber saldırıya uğradı (AFP)
ABD'nin en büyük petrol boru hatlarından Colonial Pipeline siber saldırıya uğradı (AFP)

Fidel Spiti
Bilim adamları, teknoloji uzmanları, düşünürler, filozoflar, politikacılar ve askerler, yirminci yüzyılın son yıllarından bu yana henüz çok yeni bir alan olmasına rağmen siber savaşların gelecekteki çatışmaların çekirdeği olacağını biliyorlar. Küresel çatışmanın merkez üssünün de bilgi dünyası ve içindeki insanların zihinlerini dolduracak fikirler ve bilgilerin yanı sıra rejimlerin, onlarca yıldır toplamak ve organize etmek için mücadele ettiği kişisel bilgiler olacağını biliyorlardı.
İnternetin ve sosyal medyanın ortaya çıkmasından sonra, gelecekteki savaşların artık füzeler, bombalar, muharip orduları, denizaltılar ve uçaklarla ‘geleneksel’ olmayacağı, karşı tarafın sadece dijital ortamdaki hassas bilgilerinin çalınmasıyla veya hedeflerini değiştirerek sabote etmek ya da çalışmalarını engellemek için bu dosyaların içine yanıltıcı bilgiler koyarak savaşın olacağına ilişkin bu görüş doğrulandı.

Siber savaş ne zaman başladı?
Hükümetlerin, şirketlerin, kamu kurumlarının ve vatandaşların güvenliğini tehdit eden siber saldırılar genellikle üç ana kaynak tarafından gerçekleştirilir. Bunlar, hükümetler, siber politik aktivistler ve bilgisayar korsanlarıdır. Bu saldırıları hangisinin gerçekleştirdiğini öğrenmek genellikle zordur.
Geçmiş yıllarda kaydedilen ve devlet kurumlarını, hassas öneme sahip merkezleri, büyük şirketleri ve devletlerin vatandaşlarına yönelik eylemlerinin yürütülmesinde büyük önem taşıyan milli kamu kuruluşlarını, bankaları, özel kurumları ve bireyleri etkileyen siber saldırıların sayısına bakıldığında gerek ülkeler arası diplomatik ilişkilerde, gerekse ekonomik kayıpların yaşanmasında ya da gizli bilgilerin toplanmasında dünya genelinde büyük etkilere sahip küresel bir siber savaşın başladığını ve hiç bitmeyebileceğini söyleyebiliriz. Bu gerçek artık karşı karşıya olan hükümetler tarafından çok iyi biliniyor. Bu nedenle olası saldırıları önlemek amacıyla siber ordular, istihbarat servisleri, devlet kurumları ve diğer mekanizmalarla mücadele etmeye çalışıyorlar.
Daha önce ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nda (CIA) gelişen teknolojiler analistliği yapan Yeni Bir Amerikan Güvenliği Merkezi’nden (CNAS) ABD’li araştırmacı Martijn Rasser konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi:
“Sürekli olarak güvenlik açıklarını araştıran ve dünyanın dört bir yanındaki siber ağlara saldıran hem resmi hem de gayri resmi düzeylerde bir çalışma karışımı vardır. Bu, 21. yüzyılın gerçeğidir ve bununla başa çıkmalıyız.”
New York Times (NYT) gazetesinin bir haberine göre internet ağlarına yapılan saldırılar, kaynağını ve bu saldırıların hükümetler tarafından desteklenip desteklenmediğini bilmek mümkün olmasa da ülkeler arasında bir tartışma konusu haline geldi. Bu tartışma, özellikle 2005 sonrasında siber dünya aracılığıyla düşmanlıkların ortaya çıkmasıyla ve daha sonra bilgisayar korsanlarının bu saldırılarla enerji, petrol ve gaz, sanayi, ulaşım ve sivil havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin yanı sıra nükleer tesisler, elektrik altyapısı ve bankaları hedef almaya başlamasıyla şekillendi.
Örneğin, ABD Başkanı Joe Biden ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in birkaç hafta önce yaptıkları ve söz konusu siber saldırılara değindikleri son görüşmelerinden sonra, iki taraf saldırganları takip etme ve bu alanda iş birliği yapma niyetlerini dile getirdiler. Ancak çok geçmeden 3 Temmuz'da tüm dünyada faaliyet gösteren 200 şubeli bir Amerikan şirketi yeni bir siber saldırıya uğradı. Küresel siber saldırılar düzenleyen 'REvil' isimli siber suç grubu, şirketlerin veya bireylerin şifreli bilgisayar sistemlerindeki güvenlik açıklarından yararlanarak sistemleri kilitledikten sonra hackledikleri sistemlerin sahiplerinden fidye talep etti.
ABD’deki bazı çevreler, ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Direktörü Christopher Wray’in ‘11 Eylül 2001 saldırıları seviyesinde bir takım yansımaları olan bir tehdit’ olarak nitelendirdiği son saldırıdan Moskova'nın sorumlu olduğuna inanıyorlar. Bu saldırılar, yazılım şirketi SolarWinds, ABD'nin en büyük petrol boru hatlarından Colonial Pipeline ve dünyanın en büyük taze et üreticisi JBS SA gibi ABD merkezli birkaç şirketi hedef alan ve ABD Federal Polisi'nin Rusya'daki hackerları suçladığı fidye yazılımıyla düzenlenen saldırıdan yaklaşık bir ay sonra düzenlendi.
Tüm bu gelişmelerle siber savaş başlamış oldu ve engelsiz bir şekilde ilerlemeye devam ediyor. Devletleri devletlerle, suçluları şirketlerle karşı karşıya getiriyor. İstihbarat servislerini, saldırıyı önlemek veya sonuçlarını olabildiğince sınırlamak için tetikte kalmaya itiyor. Ayrıca yazılımlar üreten şirketler arasında, yazılımlarındaki güvenlik boşluklarını doldurma konusunda rekabeti de harekete geçirirken şirketler programlarını daha fazla geliştirmeye çalışıyorlar. Elbette siviller, örneğin fidye almak amacıyla doğrudan hedef alınarak bu savaşın kurbanı olacaklar ya da dijital çağdaki dünyalarında dolaylı olarak zarar görecekler.

Siber savaşlar ve nükleer
Son NATO Zirvesi’nin nihai açıklamasında 25 kez ‘siber’ kelimesinin geçmesi, siber savaşın başladığını daha da netleştiriyor. NATO üyesi ülkeler aralarında ‘kapsamlı bir siber savunma politikası’ imzaladılar. Bunu imzalarken de ölümcül siber saldırıların, NATO’nun bir üyesine yapılan saldırıyı tüm üyelerine yapılmış sayan NATO tüzüğünün beşinci maddesi devreye sokulmasına neden olabileceği vurguladılar.
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı'ndaki nükleer politika programının eş direktörü James Acton’a göre siber saldırılar, nükleer silah alanını da hedef alabilir. Siber saldırıların, nükleer silahlara yönelik değil, onlarla ilgili komuta ve kontrol sistemlerine yönelik olmasından endişe edildiğini ifade eden Acton, “Nükleer silahlara komuta etmek ve kontrol etmek her şeydir, çünkü nükleer silahın aktif hale getirilmesi için bunlara ihtiyaç duyulmaktadır” dedi. Bu nedenle nükleer silahlar, ABD’nin son The Nuclear Posture Review (NPR) belgesinde, nükleer silahları kontrol eden ve komut veren sistemlerin dünyadaki en hassas altyapı olduğu vurgulanarak, bu sistemlerin herhangi bir şekilde hedef alınmasına nükleer bir saldırı ile yanıt verileceği belirtildi. Bu durum, birçok ABD komuta ve kontrol tesisinin artık yalnızca nükleer silahları denetlemekle kalmayıp aynı zamanda diğer gelişmiş sistemleri de kapsaması gerçeğiyle daha da karmaşık bir hale geliyor.
Acton, siber uzaydaki büyük gelişme ile siber alanda çatışan ülkeler arasındaki güven eksikliğinin nükleer silahların muazzam potansiyeline eklendiğini ve tüm bunların, nükleer bir savaşa yol açabilecek bir gerilimi başlatmak için yeterli koşullar oluşturduğunu kaydetti.

Siber savaşların erken belirtileri
Dünya Hükümet Zirvesi’nden çıkan ‘Siber Saldırıları Tespit Etmek İçin Pratik Bir Yöntem’ başlıklı raporda yer alan rakamlar, siber saldırıların neden oldukları zararın boyutunu gözler önüne seriyordu. Rapora göre bir veri ihlalinin bir kuruluşa verdiği zararın ortalama maliyeti 3,6 milyon dolar. Bloomberg Haber Ajansı tarafından hazırlanan bir raporda, siber saldırıların Ortadoğu’daki petrol ve gaz şirketleri için büyük bir tehdit oluşturduğu belirtildi. Rapora göre siber risklerin, 2019 ve 2020 yılları arasında dünya genelinde 5,2 trilyon dolarlık varlığı tehdit ettiği tahmin ediliyor.
Siber uzaydaki uluslararası rekabetin boyutu ve ülkelerin bu alandaki yetenekleri hakkında hala çok az veri var. Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS), tarafından küresel askeri yeteneklerin ve savunma ekonomisinin yıllık değerlendirmesini içeren ‘Askeri Denge 2020’ kitabı, ABD’nin siber yeteneklerindeki büyük gelişmeye ayak uydurmak için 2018 yılı başlarında ortak bir siber komuta merkezi kurmasının ardından, siber yetenekler alanında halen en üstün ülke olduğuna işaret ediyor. ABD’nin siber alandaki liderliğinin beş temel bileşene dayandığı vurgulanan kitapta, bunlar; Ordu Siber Komutanlığı, Siber Filo Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Siber Komutanlığı, Deniz Piyadeleri Siber Komutanlığı, Sahil Güvenlik ve Ulusal Muhafız birimleri olarak sıralanıyor.
Aynı kitapta Çin ile ilgili olarak ise Pekin'in 2015 yılında düzenleyici reformlarının bir parçası olarak Stratejik Destek Gücü'nü kurduğunu ve bu gücü uzay, siber ve psikolojik savaş yeteneklerini bir araya getirdiği belirtildi. 
Yine kitapta, Rusya’nın siber güvenlik ve siber saldırıları en geniş anlamıyla bilişim operasyonlarının bir parçası olarak gördüğü kaydedildi. Ayrıca Rusya’nın askeri anlayışının 2015 yılında siber uzayı Rusya topraklarının bir parçası olarak görmeye başladığı belirtilen kitapta, Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin de siber uzayı korumakla görevlendirildiği aktarıldı.
Kitapta, İngiltere'nin siber gücü ise Devlet İletişim Merkezi'nin (GCHQ) (İngiliz İstihbarat Servisi) bu alanda sahip olduğu yeteneklerin yanı sıra Ulusal Siber Güvenlik Merkezi’nde (NCSC) yoğunlaştığı, Fransa'da ise Savunma Bakanlığı gözetiminde 2017 yılında kurulan Fransız Siber Savunma Komutanlığı’nın,,tüm siber askeri taarruz operasyonlarını yürüttüğü kaydedildi.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve Siber Savaşlar
Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nde(ICRC) siber savaş ve uluslararası insancıl hukuk uzmanı olan Dr. Tilman Rodenhäuser, ICRC Dergisi'nde yayınlanan bir röportajda, siber savaşlar ve uluslararası insancıl hukuk hakkında bazı soruları yanıtladı. Rodenhäuser, kendisine yöneltilen ‘siber askeri saldırılar neden insani alanda bir endişe kaynağıdır?’ şeklindeki soruya, “Bir insani yardım kuruluşu olarak bizi endişelendiren, siber askeri saldırıların günümüzün silahlı çatışmalarının bir parçası haline gelmesi ve sivil nüfus için kritik altyapıyı ve hayati hizmetleri bozabilmesidir. Örneğin, sağlık sistemleri giderek daha fazla dijitalleşiyor ve internete bağlanıyor, ancak çoğu zaman korumasız olduğundan siber saldırılara karşı özellikle savunmasız durumdalar” yanıtını verdi.
ICRC uzmanına göre özellikle verilerin savaşan taraflarca kötüye kullanımı ve bilgilerin çarpıtılmasının yanı sıra yanlış bilgilerin ve nefret söyleminin yayılmasıyla çatışmadan etkilenen toplulukların hem kasıtlı hem de kasıtsız olarak zarar görme riski oldukça yüksek.
Rodenhäuser, uluslararası insancıl hukukun bu saldırılara karşı uygulanmasıyla ilgili olarak, başta siber suçlar olmak üzere siber casusluktan birçok kişinin ‘devlet destekli saldırılar’ olarak nitelediği hacklemelere kadar her gün sayısız siber saldırının gerçekleştiğini söyledi. Uluslararası insancıl hukukun, yalnızca silahlı çatışma bağlamında gerçekleştirilen siber saldırılar için geçerli olduğunun altını çizen Rodenhäuser, “Eğer silahlı çatışma zamanlarında uluslararası insancıl hukuka saygı duyulursa, siber askeri saldırıların hiçbir ayrım gözetmeyen küresel etkilerinden kaçınabilir veya en aza indirilebiliriz” ifadelerini kullandı.
ICRC uzmanı, yeni bir siber sözleşme geliştirmesi gerekip gerekmediğine dair mevcut uluslararası hukukla ilgili bir soruya verdiği yanıtta ise, “Yasanın en önemli gücü, gelecekteki biçimleri ve türleri de dahil olmak üzere her türlü savaş ve her tür silah için geçerli olacak şekilde formüle edilmiş olmasıdır” dedi.



Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!
TT

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Grönland'a hastane gemisi göndereceğini duyurdu (Reuters)

Ancak adanın neden böyle bir gemiye ihtiyaç duyduğu, Trump'ın hangi gemiyi ne zaman göndereceği belirsiz.

Başkan, duyurusunu cumartesi akşamı, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Truth Social hesabından paylaştı. Trump, geçen yılın sonlarında Grönland'a ABD özel elçisi olarak atadığı Louisiana'nın Cumhuriyetçi valisi Jeff Landry'yle birlikte çalıştığını belirtti.

Trump, Truth Social'da şöyle yazdı:

Louisiana'nın harika valisi Jeff Landry'yle birlikte, orada hasta ve bakıma muhtaç birçok insanın bakımını üstlenecek büyük bir hastane gemisini Grönland'a göndereceğiz. Yolda!!!

Başkanın paylaşımında, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi de vardı. Geminin ne zaman varacağı veya ne kadar süre kalacağı konusunda bilgi vermedi. Trump'ın bu kararına neyin sebep olduğu da belirsiz. Grönland hükümeti sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlıyor.
 

Görsel kaldırıldı.
Başkan Donald Trump'ın Truth Social'daki duyurusunda, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi yer aldı (Donald Trump/Truth Social)

Donanma takip sistemlerine göre USNS Mercy ve kardeş gemisi USNS Comfort, Alabama eyaletinin Mobile kentinde demirli durumda.

The Independent, Beyaz Saray, ABD Savunma Bakanlığı ve Landry'nin ofisinden daha fazla bilgi talep etti.

Reuters'a göre, duyuru ayrıca Danimarka'nın Ortak Arktik Komutanlığı'nın Grönland sularında ABD denizaltısından bir mürettebat üyesini tahliye etmesinden saatler sonra geldi. Yetkililer, mürettebat üyesinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

ABD Donanması denizcisi, görevinden ayrılan ve Grönland'ın Nuuk kentinden yaklaşık 13 km açıkta yüzeye çıkan nükleer denizaltıdan tıbbi sebeple tahliye edilmek zorunda kaldı.

Landry, Trump'ın duyurusunu X'te yeniden paylaşarak, "Teşekkürler Başkan @realDonaldTrump! Bu önemli konuda sizinle çalışmaktan gurur duyuyorum!" diye yazdı.

Önde gelen Grönlandlı aktivist Orla Joelsen, Trump'ın duyurusuna X'te "Hayır teşekkürler!!!" diye tepki gösterdi.

"Biz Grönlandlılar sağlıklı ve iyi durumdayız, nesillerdir nüfusumuzu güçlü tutan vitamin ve besin açısından zengin fok yağı da dahil kendi geleneksel yiyeceklerimizle besleniyoruz" dedi.

Trump ve müttefikleri, ulusal güvenlik amacıyla ABD'nin Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı satın alması gerektiğini defalarca savundu. Öte yandan Grönlandlı yetkililer adanın satılık olmadığını ve Danimarka'nın bir bölgesi olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor.

Geçen ayın sonlarında Trump, Grönland konusunda "gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini" duyurmuştu.

Truth Social'da, "NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'yle yaptığım çok verimli görüşmeye dayanarak, Grönland ve aslında tüm Arktik Bölgesi'yle ilgili gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini oluşturduk" diye yazmıştı.

Trump'ın Grönland'a yönelik çabalarının birçok Amerikalı arasında popüler olmadığı anlaşılıyor. Bu ay yayımlanan AP-NORC anketine göre ABD'li yetişkinlerin yüzde 72'si Trump'ın Grönland'ı ele alma biçimini onaylamazken, sadece yüzde 24'ü onaylıyor.

Independent Türkçe


Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
TT

Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki Perşembe günü Cenevre’de yapılmasına karar verildiğini açıkladı. Busaidi, nihai bir anlaşmaya varılması amacıyla “ilave çaba gösterilmesi için olumlu bir ivme” bulunduğunu belirtti.

Umman’dan gelen bu teyit, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün (Pazar) yaptığı açıklamanın ardından geldi. Arakçi, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Perşembe günü Cenevre’de görüşmesinin muhtemel olduğunu söyledi ve Tahran’ın nükleer programına ilişkin diplomatik bir çözüme ulaşılması için hâlâ “iyi bir fırsat” bulunduğunu ifade etti.

Arakçi bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olası askeri saldırı seçeneğini değerlendirdiği bir dönemde, CBS News kanalına verdiği mülakatta yaptı.

Başkan Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ise, İran’ın bugüne kadar neden “teslim olmadığını” ya da nükleer programını sınırlamayı kabul etmediğini başkanın sorguladığını söyledi. Washington’ın Ortadoğu’daki askeri kapasitesini artırmayı sürdürdüğü bir süreçte bu değerlendirmelerin yapıldığını kaydetti.

Witkoff, dün (Cumartesi) , Fox News’te yayımlanan ve başkanın gelini tarafından sunulan “My View with Lara Trump” programında şu ifadeleri kullandı: “Onu (Trump’ı) ‘hayal kırıklığına uğramış’ olarak tanımlamak istemem; çünkü önünde çok sayıda seçenek olduğunu biliyor. Ancak neden onların... ‘teslim oldular’ kelimesini kullanmak istemem ama neden teslim olmadıklarını soruyor. Bu baskılar altında ve orada bu kadar büyük bir deniz gücü varken neden bize gelip ‘Nükleer silah istemediğimizi ilan ediyoruz ve atmaya hazır olduğumuz adımlar şunlardır’ demediler?... Buna rağmen onları o aşamaya getirmek bir şekilde zor.”

Trump, Orta Doğu’da büyük çaplı bir askeri yığınak talimatı vermiş ve haftalar sürebilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yapılmasını istemişti. Tahran ise saldırıya uğraması hâlinde bölgedeki Amerikan üslerini vurmakla tehdit etmişti.

Tekrarlanan yalanlama

ABD, İran’dan Washington’a göre bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesini talep ediyor.

Tahran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte, mali yaptırımların kaldırılması karşılığında programa bazı kısıtlamalar getirilmesini kabul edebileceğini belirtiyor; ancak nükleer dosyanın füze programı ya da silahlı gruplara destek gibi diğer başlıklarla ilişkilendirilmesini reddediyor.

Witkoff, “Uranyumu sivil nükleer enerji için gerekli seviyenin çok üzerinde zenginleştirdiler. Saflık oranı yüzde 60’a ulaşıyor... ve muhtemelen bomba yapımına uygun endüstriyel düzeyde malzemeye sahip olmaya sadece bir hafta uzaktalar. Bu gerçekten tehlikeli” dedi.

Öte yandan, üst düzey bir İranlı yetkili bugün (Pazar) Reuters ajansına yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında yaptırımların hafifletilmesinin mekanizması ve kapsamı konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü söyledi.


Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.