İran’da Taliban ve ABD konularında kafa karışıklığı yaşanıyor

Biden yönetiminin ve NATO’nun Afganistan’daki doğu kanadından çekilme kararından en fazla memnun olan tarafın Tahran olduğu belirtiliyor.

Fotoğraf (Haroon Sabawoon/AA)
Fotoğraf (Haroon Sabawoon/AA)
TT

İran’da Taliban ve ABD konularında kafa karışıklığı yaşanıyor

Fotoğraf (Haroon Sabawoon/AA)
Fotoğraf (Haroon Sabawoon/AA)

Hasan Fahs
İranlı siyasetçilerin Afganistan’daki gelişmeleri yakından takip ettiğine şüphe yok. Taliban hareketi liderlerinin tüm Afgan topraklarını kontrol ettikten sonra başkent Kabil’e girişi, ABD ve NATO güçlerinin bu ülkeden çekilmesi sürecine eşlik eden yansımalar, Taliban’ın geri dönüşünden kaynaklanan zorluklar ile ilgili tartışmalar sürüyor. Başta Rusya ve Çin olmak üzere Orta Asya bölgesi, Pakistan ve Hindistan gibi ilgili ülkelerin uluslararası toplumun pozisyonları üzerindeki etkisi, Taliban unsurlarının ortak sınırlar boyunca yayılması, sınır bölgelerine akın edenler ve İran topraklarına geçen mülteci dalgaları İran’ın karşı karşıya olduğu zorluklar arasında. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevirdiği habere göre tüm bu meseleler, İran’ın gündeminin üst sıralarında yer alıyor.
Belki de en çok Tahran, ABD yönetiminin ve NATO’nun Afganistan’daki doğu kanadından çekilme kararından memnun. Zira belki de bu memnuniyet, özellikle ‘Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2020 sabahı Bağdat Havaalanı yakınında öldürülmesine yanıt olarak, rejimin Dini Lideri’nin sunduğu vizyon veya strateji bağlamına ve ABD güçlerinin, özellikle Afganistan, Irak ve Suriye olmak üzere Batı Asya bölgesinden çıkarılmasına dayalı. Söz konusu geri çekilme ile bu yılın sonunda ikinci aşamanın tamamlanması ve ABD savaş güçlerinin Irak’tan çekilmesinin başlaması beklentisiyle oluşturulan stratejinin ilk aşaması gerçekleştiriliyor. Öyle ki sonuç olarak İran’ın çabaları, ABD’nin Suriye’den geri çekilmesiyle üçüncü aşamasına geçilecek olan süreçte de devam edecek. Bu iki aşamada İran tarafı için önemli olan, tam bir geri çekilmeye bağlılık olmayacak. Aksine savaş gücünün, söz konusu iki ülkeyi (Irak ve Suriye) kısa veya uzun vadede terk edecek olması İran açısından oldukça önemli.
Bunların yanı sıra Tahran, en çok Afganistan’dan çekilmenin yansımaları ve bunun Batı Asya bölgesindeki duruma ve dikkatle kurduğu dengelere olan etkileri konusunda endişeli olabilir. Özellikle çekilme kararından bu yana ilgili ülkelerle yaptığı ittifakların ve ilişkilerin derinliği ve bu bölgedeki olayları etkileyen yansımaları önemli. Bu, planlanan tarihten önce Afgan başkentinde meydana gelen dramatik olaylar; planlanan ve beklenen bağlamların dışındaki her türlü gelişmeyi engellemek için ipliklerini örmeye çalışan İran’ın hesaplarını karıştırabilir. İran’daki siyasi ve askeri liderler, Taliban hareketinin iktidara geri dönüşünü bir şekilde memnuniyetle karşılayan, sert olmayan tutumlarını pazarlamaya ve haklı çıkarmaya çalışmaktan vazgeçmediler.
İran’daki karar çevreleri, Afganistan’daki gelişmeleri ve ABD’nin bu ülkedeki yirmi yıllık varlığının bir sonucu olarak siyaset sahnesine hâkim olan kaosu seyrediyorlar. Bu çevreler, söz konusu varlığın Afgan halkına etnik, ulusal ve mezhepsel sosyal bileşenler arasında anlayışlar oluşturabilecek güçlü bir devlet inşa etmede yardımcı olmadığı görüşündeler. Öyle ki onlara göre bu varlık, ülkenin altyapısını ve ekonomisini yok etmenin yanı sıra Afganistan’a yalnızca daha fazla kargaşa, istikrarsızlık, güvensizlik ve süren çatışmalar getirdi.
Taliban hareketi ile ABD yönetimi arasındaki müzakerelere Afgan hükümetini de dahil etme ve Doha müzakereleri dışında iki Afgan tarafı arasında arabulucu rolü oynama çabalarının başarısız olmasına rağmen Tahran, Taliban liderliği ile aralarındaki ilişkinin geleceğine dair anlayışlar sağlamayı ve ABD güçleriyle açık savaş yıllarında bu hareketle kurduğu kanallardan yararlanmayı başardı. Ayrıca bir noktada birleşen karşılıklı hizmetler çerçevesinde ABD güçlerini zayıflatmak ve bu ülkeden çekilmeye zorlamak için çalıştılar.
Bunların ortasında Afganistan’daki son bilgilere göre Taliban liderlerinin ve unsurlarının Kabil’deki saraya girişi ile Devlet Başkanı Eşref Gani’nin ‘ülkeyi siyasi ve anayasal bir boşlukta, bir kaos halinde ve devlet kurumlarının yokluğunda bırakarak’ önce Tacikistan’a, oradan da Umman Sultanlığı’na gidişine şahit olundu. Bu, bölgesel ve uluslararası hamleler ve yeni durumla ilgili Afgan taraflarını geçici bir hükümet kurmaya ikna etme çabalarıyla bağlantılı olarak gelişti.
Taliban’ın hızlı ama beklenen yükselişi, İran rejimi liderliğinin gerginliğini yok etmedi. Aksine rejimi, hareketin bir sonraki aşamadaki stratejisini anlamaya çalışmaya itti. Tahran’da bu stratejinin ‘savaş ve barış’ ilkesine dayandığına, yani siyasi taraftaki müzakere yeteneklerini geliştirmek için ‘Afgan toprakları üzerinde ilerleme ve saha kontrolünü kullanma’ seçeneğine inanılıyor. Bu durum, hareketin yürüttüğü kademeli askeri faaliyetler ve bölgelerin kademeli olarak kemirilmesi, başkentin kuşatılması, ardından da devlet kurumlarına el koyulması ve Eşref Gani hükümetinin düşüşünün ilan edilmesiyle ortaya çıktı. Bunlar harekete üstünlük, çözüm ve diyalog önerileri ve hatta kabul edilmemesi halinde koşullarını dayatma gücü verdi.
Tahran’a göre Taliban stratejisinin diğer boyutu, iktidarda en büyük payı elde etmesine dayanıyor. Bu da kendisini temsil eden tek renkli bir hükümet kurmaya gitmeyeceği inancına yol açıyor. Çünkü hareketin liderleri, böyle bir seçeneğe gitmenin (yani tek renkli bir hükümet kurmanın) kendilerine yardım etmeyeceğini veya uluslararası açıdan tanınmışlık elde etme çabalarını kolaylaştırmayacağını biliyor. Aynı şekilde bu seçeneğin, ülke içinde karşılaşabilecekleri güçlükleri çoğaltması, kendilerine karşı rekabet eden ya da karşı çıkan tarafların ve güçlerin düşmanlığını artırması muhtemel görünüyor. Bu nedenle Taliban’ın en büyük paya, güce ve etkiye sahip olacağı bir koalisyon hükümeti seçeneğine gitmesi bekleniyor.
Tahran, Taliban liderliğinin geçtiğimiz günlerde kurulduğu açıklanan Koordinasyon Komitesi ile olumlu bir şekilde ilgileneceğini olası görüyor. Komite, eski Devlet Başkanı Hamid Karzai, Başkan Yardımcısı ve Ulusal Uzlaşma Komitesi yetkilisi Abdullah Abdullah ve Hizb-i İslami partisinin lideri Gulbeddin Hikmetyar’ı içeriyor. Ayrıca komitenin, Afganistan içindeki diğer aktif siyasi akımları içerecek şekilde genişletilmesi, misyonu gerçek ve kalıcı bir hükümetin doğuşunu kolaylaştırmak olan bir geçici hükümet için çalışması bekleniyor. Aynı şekilde Taliban liderliğinin ortaya koyulan tavırları, hareketin iktidardaki varlığına ulusal meşruiyet kazandırmak ve uluslararası topluma entegrasyon sürecini kolaylaştırmak için diğer Afgan güçleriyle bir ortaklık kurma çabasını da doğruluyor.
Afganistan’daki olayların gelişimi tüm olasılıklara açık. Bu aşamada şu an veya belirginleşme sürecinde olan üzerinde durmak mümkün değil. Bu nedenle birçok iç aktörün mevcut gelişmelere katılımlarını, rollerini ve etkilerini sağlamlaştırmaya çalışması nedeniyle Afgan arenasının gelecekte geniş dönüşümlere ve gelişmelere tanık olması bekleniyor. Söz konusu aktörler, olanlarda bu uzun vadeli hedeflere ulaşma fırsatı görüyor. Bunların yanı sıra bölgesel ve uluslararası oyuncular, bu ülkenin geleceğinde ve Orta Asya bölgesine yönelik uzantılarında daha büyük bir role ve daha geniş bir etkiye sahip olmaya çalışacaklar.
* Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.