İran yandaşı milisler Irak'ta Afganistan senaryosunu tekrarlayabilirler mi?

Daha önce Bağdat’taki Yeşil Bölge’ye girmeye yönelik girişimler, silahlı grupların ülke üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmaya yönelik bir başlangıç olduğu izlenimi veriyor

Haşdi Şabi’ye yakın çevreler, Irak’ta Afganistan senaryosunun tekrarlanacağı korkularını körüklüyorlar (AFP)
Haşdi Şabi’ye yakın çevreler, Irak’ta Afganistan senaryosunun tekrarlanacağı korkularını körüklüyorlar (AFP)
TT

İran yandaşı milisler Irak'ta Afganistan senaryosunu tekrarlayabilirler mi?

Haşdi Şabi’ye yakın çevreler, Irak’ta Afganistan senaryosunun tekrarlanacağı korkularını körüklüyorlar (AFP)
Haşdi Şabi’ye yakın çevreler, Irak’ta Afganistan senaryosunun tekrarlanacağı korkularını körüklüyorlar (AFP)

Ahmed es-Suheyl/Muhabir
Irak’ta, bazı çevrelerin, İran yandaşı milislerin ülkede ‘Afganistan senaryosunu’ tekrar edebileceklerine ilişkin endişeleri azalacak gibi görünmüyor. ABD’nin askeri güçlerini ülkeden tamamen geri çekmesinin Irak'taki silahlı grupları, ülkenin yönetimini ele geçirmeye cesaretlendirebileceğine dair tartışmalar yapılıyor.
Gözlemcilere göre Afganistan senaryosunun Irak’ta tekrarlanması ihtimali, iki ülke arasındaki büyük sosyal, politik ve coğrafi farklılıklar nedeniyle farklı bir uyarlama olacak.
ABD Başkanı Joe Biden, 26 Temmuz'da, ABD güçlerinin Irak’taki muharip görevlerinin bu yılın sonunda biteceğini duyurdu. Bu duyuru, ABD güçlerinin ilerleyen zamanda Irak’tan tamamen geri çekilmesi olasılığını artırdı.

“Karşı girişim hazırlıkları”
İran yandaşı silahlı grupların Bağdat’taki Yeşil Bölge'ye saldırma girişimleri, hükümete birçok açıdan bu girişimlerin ülke üzerindeki kontrolü sıkılaştırmaya dair bir başlangıç ​​olduğu yönünde mesaj verdi.
Belki de Afganistan senaryosunun Irak’ta tekrarlanması korkusunun nedeni, geçtiğimiz Mayıs ayında Haşdi Şabi Enbar Operasyonlar Komutanı Kasım Muslih'in, Iraklı aktivistlere yönelik suikastlarda parmağı olduğu gerekçesiyle tutuklanıp ardından serbest bırakılmasından sonra Haşdi Şabi güçlerine yakın çevrelerin silahlı milislerle bağlantılı sosyal medya hesapları aracılığıyla ‘Yemen senaryosu’ olarak adlandırdıkları bir senaryonun uygulamaya koyulmasına yönelik söylemleri olabilir.
Muslih’in tutuklanmasın sonrası Irak’ta Haşdi Şabi Güçleri’ne bağlı silahlı gruplar, Başbakan Mustafa el-Kazimi hükümetine Muslih'in serbest bırakılması için baskı yapmak amacıyla Yeşil Bölge'yi kuşatmışlardı. Haşdi Şabi’ye yakın çevreler, Haşdi Şabi’ye yakın bir kişinin ‘Haşdi Şabi’nin Yeşil Bölge’ye girip devletin alması gerektiğini’ söylediği bir ses kaydını dağıttı. Ses kaydında söz konusu şahıs, ‘uluslararası toplumun bu dayatılan gerçekle başa çıkacağını’ da ifade etti.
İran yanlısı grupların, Yeşil Bölge’yi kuşattığı sahnelerin tekrarlanmasına rağmen gözlemciler, özellikle resmi güvenlik güçlerinin, milislerin Yeşil Bölge'ye saldırmak için son girişimlerini püskürtmeye yönelik beklenmedik hazırlıkları nedeniyle Afganistan senaryosunun Irak’ta uygulanma olasılığını gerçekçi bulmuyor.
Gazeteci yazar Muhammed Habib, Afganistan senaryosunun, milislerin Yeşil Bölge'ye saldırma girişimleriyle, özellikle de bu milislerin en cüretkâr girişimi olarak görülen geçtiğimiz Mayıs ayında yaşananlarla, Irak'ta her zaman tekrarlandığını öne sürdü.
Habib’e göre belki de içinde bulunduğumuz dönemde milislerin devlet üzerindeki baskılarını artırma olasılığını engelleyen neden, ‘Irak ordusunun Muslih'in tutuklanmasının ardından Haşdi Şabi’nin, yabancı misyonların ve bakanlıkların bulunduğu Yeşil Bölge’ye baskın yapma girişiminde olduğu gibi bu tarz girişimleri püskürtmeye daha fazla istekli hale gelmiş olması’ olabilir.
Habib, Irak ayaklanmasına katılan güçlerin liderliğindeki İran nüfuzuna karşı çıkan etkili sosyal kesimlerin varlığının ‘milislerin devleti kontrol etme hayalini gerçekleştirmenin önündeki güçlü engeller’ olduğunu söylüyor.
Şarku’l Avsat’ın aktardığına göre Independent Arabia’ya konuşan özel kaynaklar, o dönem, hava kuvvetleri dahil tüm askeri kuvvetlerin, Haşdi Şabi liderlerine ulaşan ve onları geri çekilmeye zorlayan bir karşılaşmaya hazırlanmak için emir aldıklarını belirtti.
Irak’ta Afganistan senaryosunun tekrarlanmasını engelleyen üç neden
İran yanlısı milislerin Bağdat'ta iktidara karşı darbe yapma ihtimalinden bahsedilse de başta Irak ve Afgan orduları arasındaki farklar olmak üzere, özellikle milislerin Yeşil Bölge'ye saldırı girişiminde bulunmalarından ve Irak ordusunun karşılarına çıkıp onları geri çekilmeye zorlamasından sonra, bu tür bir durumu engelleyebilecek birçok faktör olduğu anlaşıldı.
İki ordunun aralarındaki farklılıkların yanı sıra Irak’ın siyaset sahnesindeki güçler dengesinin dağılımı bu senaryonun önündeki ana engellerden biri gibi görünüyor.
Silahlı gruplar üzerine uzman olan Ahmed eş-Şerif, yaptığı değerlendirmede, “Irak halkının, özellikle Ekim 2019 ayaklanmasından sonra İslami akımların yeniden iktidara dönmesini kabul etmemesi başta olmak üzere, Afganistan senaryosunun Irak'ta tekrarlanma olasılığını engelleyen üç neden olabilir. Irak’ın, İslami hareketler için yeni bir üs olması mümkün değildir” yorumunda bulundu.
Şerif’e göre Irak toplumunun İslami hareketlerden uzaklaşması, ‘ülkede Afganistan modelini uygulamanın imkansızlığının temel taşını’ temsil ediyor.
Şerif, İran yandaşı milislerin iktidarı ele geçirme olasılığını engelleyen diğer bir sebebin, ‘uluslararası toplumun, özellikle Washington’ın, Taliban'ın aksine, silahlı gruplara herhangi bir güvence verme belirtisi göstermemesi’ olabileceğini belirtti.
Üçüncü nedenin ise ABD güçlerinin Irak’tan tamamen çekilmesine ihtimal verilmemesiyle ilgili olduğunu kaydeden Şerif, “Irak'ta olanlar tam bir geri çekilme değil, Irak’taki ABD askeri sayısının ve harcamalarının azaltılması için yeni bir stratejiden ibarettir. ABD, Irak’taki askeri varlığını el-Harir ve Ayn el-Esed olmak üzere iki üsse indirgeyerek azalttı” dedi.
Bir sonraki aşamada Irak'ta neler olabileceğine dair olarak ise bölgesel ittifaklara yönelik bir eğilimden bahseden Şerif, bunun da Bağdat'ın Mısır ve Ürdün ile yaptığı anlaşma sayesinde olacağını kaydetti. Şerif, bu yeni ittifakın, ‘ABD güçlerinin geniş askeri varlığına bir alternatif oluşturacağını ve Washington'ın desteğini alacağını’ da sözlerine ekledi.
Şerif, bu faktörlerin yanı sıra Necef'teki Şii dini otoritenin varlığının, İran yanlısı milislerin Irak'ta iktidarı ele geçirme girişimlerinin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu, bu durumun son dönemde Şii dini otoriteyi takip eden gruplar ile İran yanlısı gruplar arasındaki gerilimin artmasıyla netlik kazandığını belirtti.
Hükümetin seçimleri düzenleyememesi durumunda Irak'taki iktidar biçimini değiştirme senaryosunun mümkün olduğunu düşünen Şerif, ancak bunun Afganistan tarzı olmayacağını, daha ziyade büyük olasılıkla askeri ya da paramiliter olabilecek bir acil veya ulusal kurtuluş hükümetine yönelerek olacağını söyledi.

Milislerin kontrolündeki geniş bölgeler
Öte yandan siyaset bilimci Prof. Dr. Heysem el-Hiti konuyla ilgili yorumunda şunları söyledi:
“Gözlemcilerin çoğu, Washington’ın Afganistan’dan çekilebileceği olasılığından şüphe etti, ancak ABD'yi bu seçimi yapmaya iten elde edilen ile maliyeti arasındaki analiziydi”
Prof. Hiti, geri çekilme senaryosunun, Amerikan halkının bu yöndeki büyük istekliliğiyle Irak’ta da gerçekleştirilebileceğini sözlerine ekledi.
Prof. Hiti'ye göre İran yanlısı silahlı grupların iktidarı ele geçirmek için bir darbe yapma ihtimalini tetikleyen nedenin, bu grupların ülkedeki en büyük güce sahip olmaları olabileceğini kaydetti.
Prof. Hiti, bu silahlı grupların Şiilerin ve Sünnilerin yoğunlukta olduğu illerde yayılma fırsatından ve güvenlik alanında sahip oldukları büyük nüfuzdan yararlanarak, Taliban'ın yaptığına benzer bir senaryoyu uygulamaya koyabileceklerini belirtti.
Bu senaryo Irak'ta gerçekleşse bile Afganistan’daki kolay olmayacağını ifade eden Prof. Hiti, İran yanlısı milislerin iktidarı ele geçirme eğilimlerinin, halkın büyük desteğini kazanan Ekim ayaklanmasından çıkan güçlerin temsil ettiği İran’ın Irak’taki nüfuzuna karşı halk hareketinin ve içerideki İran yanlısı olmayan güçlerin büyük bir direnişiyle karşılanacağını vurguladı.
Prof. Hiti, ABD’nin Irak'tan çekilmesinin, devlet kurumlarınca ülkedeki güç kontrolünün sıkılaştırılması senaryosunu harekete geçirmek için bir yeşil ışık olarak görülebileceğine de dikkati çekti.

Irak coğrafi olarak Washington’ın müttefiklerine yakın
Siyaset araştırmacısı Bessam el-Kazvini ise bu konuda ABD güçlerinin Afganistan'dan çekilmesinin, Irak için, özellikle coğrafi olarak ABD’nin hayati öneme sahip çıkarlarına yakınlığı göz önüne alındığında geçerli olamayacağını öne sürdü. Kazvini, “Washington, Irak'ın batısını ulusal güvenliğinin bir parçası olarak görüyor ve bölgedeki güçlerini müttefiklerinin yerel güvenliğini koruyacak şekilde yeniden konumlandırmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.
Kazvini sözlerini şöyle sürdürdü:
“Silahlı gruplar, Taliban’ın Afganistan’ı yeniden kontrol etme deneyimini Irak’ta tatmayı umuyorlar, ama bunu büyük bir çatışma olmadan elde edemezler. Belki de bunun sonucunda silahlı grupların rolü zayıflayabilir. Nüfuz sahibi bazı siyasi güçlerin ABD güçlerinin Irak’ta kalmasına yönelik arzusu ve Washington'ın terörizm karşısında Iraklı güvenlik güçleriyle iş birliği yapma taahhüdü, Afganistan senaryosunun Irak’ta tekrarlanmasını engelliyor.”
Washington’ın yalnızca bir durum dışında Afganistan senaryosunun Irak’ta tekrarlanmasına izin vermeyeceğine inanan Kazvini, o bir durumun, ABD’nin geri çekilmesinin bir çatışmaya ve bir iç savaşa yol açıp, ülkenin devlet dışı güçleri eninde sonunda yok edecek veya zayıflatacak bir kaos aşamasına girmesi olduğunu söyledi.
Silahlı grupların Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirilmesini memnuniyetle karşılaması endişe yarattı
Gözlemcilere göre silahlı grupların, Afganistan senaryosunu uygulamak istediklerini düşündüren şey belki de bu silahlı gruplara yakın platformlarda, Kabil'deki olayların büyük bir memnuniyetle karşılandığına işaret eden mesajların paylaşılmasıdır.
Irak Siyasi Düşünce Merkezi Başkanı İhsan Şammari, bu durumla ilgili olarak şunları söyledi:
“Taliban'ın İran'daki basın kuruluşları aracılığıyla pazarlanması ve Irak'taki müttefiklerinin Taliban’ın yönetimi devralmasından duydukları memnuniyeti dile getirmeleri, benzer bir senaryo olasılığını önceden haber veriyor. Ancak silahlı gruplar ABD’nin halen sürdürdüğü Irak’taki varlığından çekiniyorlar.”
Böyle bir adımın Irak'taki siyasi sistemin sonunu getireceğini ve Irak’ın uluslararası arenadan tecrit edilmesine neden olacağını düşünen Şemmari, bu adımın aynı zamanda özellikle Irak’ta ve bölgede bu senaryonun kabul edilemez olmasından ötürü milisler için ‘erken ölüm belgesi’ olacağını söyledi.
Şammari’ye göre ABD’nin Irak'taki güçlerini tamamen çekmeyi düşünmemesinin nedeni, Washington’ın Afganistan'daki projesinin çöküşü sahnesinin tekrarlanmasını istememesinden kaynaklı olabilir.
Irak'ın endişesinin, sadece Afganistan senaryosunun İran yanlısı milislerce sahneye koyulması ihtimalinden ibaret değil. Gözlemciler bu endişenin, DEAŞ’ın da son gelişmelerden cesaret alıp yeniden eylemlerine başlamasından da kaynaklandığını ifade ediyorlar. Özellikle DEAŞ’ın 2014 yılındaki Irak deneyimi ve ABD’nin ülkeden çekilmesine henüz üç yıl kala Irak güçlerinin örgüt karşısındaki çöküşü halen Iraklıların zihninde.
Şemmari ise özellikle Irak güvenlik güçlerinin 2017 yılında DEAŞ karşısında elde ettiği zaferden sonra, örgütün Irak’ın çeşitli bölgelerindeki kontrolünü yeniden elde edebileceğine ihtimal vermiyor.

 


Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.