New York Times: ABD Afganistan’da neden kaybetti?

2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)
2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)
TT

New York Times: ABD Afganistan’da neden kaybetti?

2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)
2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)

Sabahın sekiziydi ve uykulu Afgan çavuş, Kunduz şehrinin Taliban hareketinin eline geçmesinden bir ay önce, cephe hattında duruyordu. Her iki tarafı da koruyan ilan edilmemiş bir anlaşma vardı ancak ateşkes olmayacaktı.
Afganların Taliban ile yaptığı ve kaybettiği tuhaf savaşın doğası buydu.
Başkan Joe Biden ve danışmanları, ABD’nin geri çekilme sonuçlarından sorumlu olmadığını söylerken, Afgan ordusunun tamamen çöküşünün boşuna olduğunu belirtti. Ancak Afganistan hükümetinin ve ordusunun olağanüstü izolasyonu ve şu ana kadar çoğu yerde kan dökülmeden yapılan siyasi geçiş, daha önemli bir şeye işaret ediyor.
ABD’lilerin Taliban’a karşı verdiklerini düşündüğü savaş, Afgan müttefiklerinin savaştığı savaş değildi. Bu durum, birçok yeni-sömürge macerası gibi oradaki ABD savaşını baştan sona mahkûm etti.
Modern tarih, Batılı güçlerin ayartmalara rağmen diğer halkların topraklarında savaşlar başlatmasının aptalca olduğunu kanıtlamıştır. Büyüklük, para, teknoloji, silah, hava gücü vb. açılardan rakiplerinden daha iyi performans göstermiyor gibi görünseler de yerel isyan hareketleri, genellikle rakiplerinden daha iyi motive olmuşlardır ve düzenli bir yeni askeri akışa sahiptirler.
Afganistan’da oyun, ABD’lilerin gördüğü gibi iyiye karşı kötü değildi, daha çok bir komşunun komşusuna karşı mücadelesi gibiydi.
Gerilla savaşı söz konusu olduğunda, eski komünist lider Mao Zedong, halk ve güçler arasında olması gereken ilişkiyi şöyle anlattı; “İlki suya, ikincisi su içinde yaşayan balığa benzetilebilir.”
Afganistan’daki duruma gelince ABD’liler, susuz balıktı. Tıpkı 80’derde Rusların olduğu gibi. Tıpkı ABD’lilerin yirminci yüzyılın altmışlı yıllarında Vietnam’da olmaları gibi. Fransızların aynı yüzyılın ellili yıllarında Cezayir’de olduğu gibi. Ve Portekizlilerin altmışlı ve yetmişli yıllarda Afrika kolonilerini sürdürmek için nafile girişimleri, ayrıca İsrail’in geçen yüzyılın seksenlerinde güney Lübnan’ı işgalleri gibi.
Her defasında tüm bu yerlere askeri müdahalede bulunan güçler, içeriden çıkan isyanın şiddetle bastırıldığını veya alt üst edildiğini ilan etti. Yanan kömürler ise her zaman yeni savaşların çıkmasına yol açtı.
ABD’liler, 2001’in sonunda Taliban’ı yendiklerine inanıyorlardı. Hareketleri artık endişe kaynağı değil. Ancak gerçekte sonuç daha belirsizdi.
Tuğgeneral Stanley A. McChrystal, tarihçi Carter Malkasian’ın ‘Afganistan’daki ABD Savaşı’ adlı yeni kitabında alıntıladığı gibi, “Çoğu geri çekildi ve nereye gittiklerinden emin değildik” ifadelerini kullandı.
Aslında Taliban hiçbir zaman şiddetli bir şekilde darbe almadı. ABD’liler tarafından öldürülen çok sayıda kişi oldu. Ancak geri kalanlar dağlara ve köylere ya da sınırın ötesinden Pakistan’a gitti. Böylece savaşın başından bu yana hareketi kurtarmayı başardılar.
2006 yılına gelindiğinde hareket, kendisini büyük bir saldırı başlatacak düzeyde yeniden onarmıştı. Hikâye, kasvetli bir ABD aşağılanmasıyla ve ABD askeri kaybının kutsanmasıyla sona erdi.
Yirmi yıldan bu yana ABD’lilerin ölümcül bir şekilde Afganistan bataklığına saplandığı bir zamanda, Afrika’daki başarısız Portekiz maceralarının tarihçisi Patrick Chabal, “Uzun vadede, tüm sömürge savaşları nafile şekilde kaybedilecek” diye yazdı.
Büyük güçlerin yirmi yıl boyunca karmaşa yaşaması ve son yenilgileri, daha da şaşırtıcıydı. Önceki on yıllarda ise ABD, Vietnam’ın sözde ‘derslerinden’ söz etmekle meşguldü.
Eski Senatoda çoğunluk lideri Senatör Mike Mansfield, 1970’lerin sonlarında Vietnam Savaşı hakkındaki bir radyo röportajında, “Maliyeti 55 bin ölü, 303 bin yaralı ve 150 milyar dolardı. Zorunlu değildi, aslında talep bile edilmiyordu ve hayati çıkarlarımızla ilgili bir savaş değildi. Burunlarımızı uzak tutmamız gereken dünyanın bir yerinde kötü bir maceraydı” dedi.
Çok uzun zaman önce, 1961’de ‘başarısız maceranın’ başlamasıyla Başkan Kennedy, Charles de Gaulle gibi küçümsenmeyecek bir otorite tarafından Vietnam bataklığına karşı uyarılmıştı. Cumhurbaşkanı de Gaulle, Başkan Kennedy’ye “Ne kadar para harcarsanız ya da adam gönderirseniz gönderin, bunun adım adım dipsiz bir askeri ve siyasi bataklığa kaymasını bekliyorum” demişti.
ABD Başkanı, bu sözü tamamen görmezden geldi. De Gaulle, Başkan Kennedy’yi Vietnam’daki felaketin ve Afganistan’daki hayal kırıklığının simgesi olan terimlerle uyardı: “Kendi çıkarları için size itaat etmeye istekli yerel şefler bulsanız bile, halk bunu kabul etmeyecektir. Sizi gerçekten istemiyorlar.”
1968’de ABD’li generaller, Kuzey Vietnamlıların ‘dayandığını’ iddia ediyorlardı. Dış politika analistleri James Chase ve David Frumkin’in 1980’lerin ortalarında belirttiği gibi sorun, rakibin, yenilgisini kabul etmeyi reddetmesi ve savaşmaya devam etmesiydi. Öte yandan ABD’lilerin Güney Vietnam’daki müttefiki yozlaşmıştı ve çok az halk desteğine sahipti.
Aynı kutsal olmayan gerçekler üçlüsü değişmedi:
‘Övünen generaller, diz çökmeyen düşman, zayıf müttefik’.
Bu, ABD’nin Afganistan savaşına katılımının seyri boyunca da görülebilir.
Başkan Kennedy, Charles de Gaulle’ün tavsiyesini dinlemeliydi. Fransa Cumhurbaşkanı, o dönemdeki ve daha sonraki mevkidaşlarının aksine Fransa’nın bir numaralı askeri kahramanı olmasına rağmen generallerin görüşlerine güvenmedi ve iltifatlarına kulak asmadı.
Fransa o dönemde, bir yüzyıldan fazla süren sömürge yönetiminin devamını isteyen Avrupalı ​​subayların ve yerleşimcilerin şiddetli arzularına karşı, Cezayir’deki 8 yıllık acımasız bir sömürge savaşından çıkıyordu. Generalleri, haklı olarak Cezayir iç direnişinin büyük ölçüde dağıldığını iddia etti. Ancak de Gaulle, savaşın henüz bitmediğini anlayacak kadar akıllıydı.
Cezayir sınırındaki kalabalıklar, isyancıların ‘Sınır Ordusu’ dediği kişilerdi. Daha sonra bugün Ulusal Halk Ordusu haline gelen Ulusal Kurtuluş Ordusu, hala Cezayir siyasi hayatında baskın unsurdu.
Fransa- Cezayir ilişkilerinin önde gelen tarihçilerinden Benjamin Stora, “De Gaulle’ü bunu yapmaya iten şey, sınırda hâlâ bir ordularının olmasıydı. Bu nedenle, durum askeri olarak donduruldu. De Gaulle’ün mantığı şuydu: ‘Statükoyu korursak çok şey kaybederiz’. Ve Fransızları hala üzen bir kararla yarıştan çekmeye karar verdi” dedi.
Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) lideri, daha sonra da Cezayir’in en önemli bağımsızlık sonrası lideri olacak olan Huari Bumedyen, Cezayir devriminin gerginliklerini somutlaştırıyordu. Bu ‘din ve milliyetçilik’ gerginliklerine Taliban gözlemcileri de hâkim. İslamcılar, daha sonra sosyalizm nedeniyle ona sırt çevirdiler. Ancak 1978’de Bumedyen’in cenazesini çevreleyen kederli halk gerçekti.
Bumedyen’in halk üzerindeki kontrolü, alçakgönüllü kökenlerinden ve nefret edilen Fransız işgalcilere karşı sertliğinden kaynaklanıyordu. Bu unsurlar, geçen haftaki nihai zafere kadar geçen haftalarda ve aylarda Taliban’ın Afganistan’ın topraklarının çoğuna neredeyse sorunsuz bir şekilde nüfuz etmesini açıklamaya yardımcı oluyor.
ABD, Afganların, nefret dolu kötülük belası ve uluslararası terörizmin önde gelen adayı olan Taliban ile savaşmalarına yardım ettiğini hayal etti. Bu, ABD vizyonuydu.
Ancak birçok Afgan bu savaşta yer almıyordu. Taliban, onların şehir ve köylerine yayılmıştı. Afganistan, özellikle kent merkezlerinde, 20 yılı aşkın ABD işgali boyunca değişmiş olabilir. Bununla birlikte Taliban’ın desteklediği yasalar ve kadınlara yönelik baskıcı politikalar, bu kırsal köylerin çoğunda, özellikle güney Peştunlarda hüküm süren geleneklerden çok farklı değildi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından geçen yıl yayınlanan bir raporda, “Birçok kırsal Afgan topluluğunda kızların eğitimine karşı direniş var. Kuzey illerinde bile il merkezlerinin dışında burkasız kadın görmek nadir bir durum” ifadelerine yer verildi.
Bu nedenle Taliban, yıllardır kendi kontrolü altındaki bölgelerde çoğu zaman adaleti vahşice dayatıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre mülkiyet anlaşmazlıkları ve küçük suç davaları, bazen din alimleri tarafından hızlı bir şekilde çözülüyor. Bu mahkemeler, önceki hükümetin yozlaşmış sistemine kıyasla ‘yozlaşmaz’ olduklarını savunuyor.
Genellikle sert cezaya odaklanan bir sisteme sahip. Taliban, geçen hafta feshedilen Afgan yönetiminde görev yapanlar için af çıkarılmasını protesto etti. Çok sayıda asker ve hükümet çalışanını barındıran gizli hapishaneler sistemi de Afganistan genelinde yerel halk arasında korku yaydı.
Taliban lideri Molla Abdulgani Birader’in geçen hafta Taliban’ın doğum yeri olan güneydeki Kandehar şehrine dönüşünden sonra oldukça hoş karşılandığı bildirildi. Bu durum, yirmi yıl önce 11 Eylül suçlarına askeri olarak karşılık vermekten başka seçeneği olmadığını hisseden süper güç düşüncesinin bir başka unsuru.
Afganistan’ın en üst düzey ABD komutanının eski danışmanı olan tarihçi Malkasian’a göre bu tecrübe bir ders verdi. Ancak bu ABD’nin uzak durmasını da gerektirmiyor. Malkasian ayrıca, “Gitmen gerekiyorsa, tam olarak başarılı olamadığını anlamak zorundasın. Sorunu çözeceğini veya durumu düzelteceğini düşünme” dedi.



Rubio: İran'a karşı savaşta saldırı aşaması "sona erdi"

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (AFP)
TT

Rubio: İran'a karşı savaşta saldırı aşaması "sona erdi"

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (AFP)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında, Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'a yönelik saldırı operasyonlarını durdurduğunu açıkladı.

Rubio, dün gazetecilere yaptığı açıklamada, "Başkan'ın Kongre'ye bildirdiği üzere, 'Destansı Öfke' (Epic Fury) operasyonu sona ermiştir. Bu aşamayı tamamladık," ifadelerini kullandı. Bakan, Washington’un artık "savunma" aşamasına geçtiğini ve Başkan Donald Trump tarafından ilan edilen "Özgürlük Projesi" adlı yeni bir sürecin başlatıldığını duyurdu.

Rubio, bu yeni operasyonun temel amacının Hürmüz Boğazı'nda mahsur kalan gemi mürettebatına yardım ulaştırmak olduğunu belirtti. İran’ın bu stratejik su yolunu kapatması nedeniyle 10 sivilin hayatını kaybettiğini hatırlatan Rubio, şu uyarıda bulundu: ABD, kendi inisiyatifiyle ateş açan taraf olmayacaktır. Ancak bu operasyonu yürüten Amerikan kuvvetleri, hedef alınmaları durumunda 'öldürücü bir etkinlikle' karşılık verecektir.

Dışişleri Bakanı, İran’ın "müzakere masasına oturması ve şartları kabul etmesi" gerektiğini vurgulayarak, bölgedeki askeri ve diplomatik hareketliliğe paralel olarak siyasi baskının süreceği mesajını verdi.

Gerilimi düşürmek ve müzakere kanallarını yeniden canlandırmak adına ABD elçileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın diplomatik kulvarda "yoğun bir çaba" sarf ettiklerini belirtti.

Askeri cephede ise Rubio, ABD'nin Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer güvenliğini sağlamaya devam edeceğini teyit ederek, bölgedeki ticari gemileri koruyan "savunma şemsiyesi" olarak adlandırdığı yapıyı güçlendirmek için askeri varlıkların konuşlandırıldığını belirtti. Ayrıca, ABD güçlerinin Hürmüz Boğazı'nda yedi İran hızlı botunu imha ettiğini ifade etti ve ABD güçleri için tehdit olarak görülen insansız hava araçları (İHA) ve botların hedef alınmasına devam edeceğini vurguladı.

Çin ziyareti ve Tayvan uyarısı

Başkan Donald Trump’ın bu ay gerçekleştireceği Çin ziyaretiyle ilgili de konuşan Rubio, Pekin yönetiminin İran’a, Hürmüz Boğazı’ndaki eylemlerinin uluslararası izolasyona yol açtığını açıkça ifade etmesini umduğunu söyledi.

Ayrıca, ziyaret öncesindeki hafta boyunca Tayvan konusunda "istikrarı bozucu" herhangi bir adıma karşı uyarıda bulunan Rubio, "Tayvan veya Hint-Pasifik bölgesinin herhangi bir yerinde istikrarı bozacak olaylara ihtiyacımız yok; bunun hem ABD hem de Çin'in çıkarına olduğuna inanıyorum" ifadelerini kullandı.


İran'ın ateşkes anlaşması kapsamında gerilimi tırmandırması

USS George H.W. Bush uçak gemisi dün Arap Denizi'nden geçerken (CENTCOM)
USS George H.W. Bush uçak gemisi dün Arap Denizi'nden geçerken (CENTCOM)
TT

İran'ın ateşkes anlaşması kapsamında gerilimi tırmandırması

USS George H.W. Bush uçak gemisi dün Arap Denizi'nden geçerken (CENTCOM)
USS George H.W. Bush uçak gemisi dün Arap Denizi'nden geçerken (CENTCOM)

Hürmüz Boğazı çevresinde ABD ile İran arasındaki gerilim dün artarken, Washington Tahran ile ateşkesin çatışmalara rağmen sona ermediğini açıkladı ve “Özgürlük Projesi”ni bir uçak gemisiyle destekledi. İran ise “yeni bir denge” kurma çabasında olduğunu belirterek ihlalde bulunan gemileri tehdit etti.

ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın “teslim bayrağını çekmesi gerektiğini” söyledi ve Tahran’ın “küçük oyunlara rağmen” anlaşma yapmak istediğini ifade ederek mevcut durumu “küçük ölçekli bir savaş” olarak niteledi.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, ateşkesin sona ermediğini ve “Özgürlük Projesi”nin savunma amaçlı ve geçici olduğunu vurguladı. Ancak Hegseth, İran’ın ABD güçlerine ya da ticari gemilere saldırması halinde “ezici ve yıkıcı bir ateş gücüyle” karşılık verileceği uyarısında bulundu.

ABD Genelkurmay Başkanı Dan Caine ise İran’ın ticari gemilere 9 kez ateş açtığını ve ABD güçlerine 10’dan fazla saldırı düzenlediğini, ancak durumun hâlâ kapsamlı bir savaşın yeniden başlaması eşiğinin altında olduğunu ifade etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, USS George H.W. Bush uçak gemisinin 60’tan fazla uçakla Umman Denizi’ni geçtiğini ve bunun İran’a yönelik deniz ablukasını uygulama ile Hürmüz Boğazı’ndaki “Özgürlük Projesi”ni destekleme kapsamında olduğunu açıkladı.

Tahran ise söylemini sertleştirdi. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, ülkesinin “henüz başlamadığını” ve Hürmüz’de “yeni bir denge” tesis etmeye çalıştığını belirtti. İran Devrim Muhafızları ise İran’ın belirlediği geçiş kurallarını ihlal eden gemilere “kararlı” şekilde karşılık verileceğini duyurdu.


Küba, Rubio'nun adaya uygulanan petrol ambargosu konusunda yalan söylediğini belirtiyor

Rubio, Beyaz Saray'daki basın toplantısında (EPA)
Rubio, Beyaz Saray'daki basın toplantısında (EPA)
TT

Küba, Rubio'nun adaya uygulanan petrol ambargosu konusunda yalan söylediğini belirtiyor

Rubio, Beyaz Saray'daki basın toplantısında (EPA)
Rubio, Beyaz Saray'daki basın toplantısında (EPA)

Küba, dün ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu, ABD’nin Küba’ya petrol ablukası uyguladığını reddetmesi nedeniyle yalan söylemekle suçladı.

Küba, ocak ayından bu yana bir enerji krizi yaşıyor. Kriz, ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı ve Küba’nın müttefiki Nicolas Maduro’yu yakalamasının ardından derinleşti. Washington ayrıca, komünist adaya ham petrol gönderen ülkelere gümrük tarifeleri uygulamakla tehdit etti.

Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez Parrilla, X platformunda yaptığı paylaşımda, Rubio’nun “basitçe yalan söylemeyi seçtiğini” ve “ABD Başkanı Donald Trump ve Beyaz Saray sözcüsüyle çeliştiğini” ifade etti.

Rodríguez’in açıklamaları, Rubio’nun birkaç saat önce Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında yaptığı değerlendirmelere yanıt niteliği taşıyor. Rubio, “Küba’ya yönelik başlı başına bir petrol ablukası yok” diyerek, “Küba’nın daha önce Venezuela’dan ücretsiz petrol aldığını, bunun yaklaşık yüzde 60’ını yeniden satarak gelir elde ettiğini ve bunun halkın yararına olmadığını” savundu.

Rubio ayrıca, “Aslında yaşanan tek şey, Venezuelalıların artık Küba’ya ücretsiz petrol vermeme kararı almasıdır”ifadelerini kullandı.

Öte yandan Rodríguez, Donald Trump yönetiminin 1 Mayıs’ta Küba’nın enerji sektörüne yönelik uyguladığı ilave yaptırımları da kınadı. Rodríguez, “Bakan (Rubio), bugün Küba halkına verilen zarar ve yaşatılan sıkıntının tamamen farkında” dedi.

Şu ana kadar Washington yönetimi, mart ayı sonunda yalnızca bir Rus petrol tankerinin adaya ulaşmasına izin verdi. Donald Trump ise bu sevkiyatın tek seferlik olduğunu belirtti.