New York Times: ABD Afganistan’da neden kaybetti?

2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)
2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)
TT

New York Times: ABD Afganistan’da neden kaybetti?

2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)
2010 yılında Helmand vilayetindeki ABD özel kuvvetleri (AFP)

Sabahın sekiziydi ve uykulu Afgan çavuş, Kunduz şehrinin Taliban hareketinin eline geçmesinden bir ay önce, cephe hattında duruyordu. Her iki tarafı da koruyan ilan edilmemiş bir anlaşma vardı ancak ateşkes olmayacaktı.
Afganların Taliban ile yaptığı ve kaybettiği tuhaf savaşın doğası buydu.
Başkan Joe Biden ve danışmanları, ABD’nin geri çekilme sonuçlarından sorumlu olmadığını söylerken, Afgan ordusunun tamamen çöküşünün boşuna olduğunu belirtti. Ancak Afganistan hükümetinin ve ordusunun olağanüstü izolasyonu ve şu ana kadar çoğu yerde kan dökülmeden yapılan siyasi geçiş, daha önemli bir şeye işaret ediyor.
ABD’lilerin Taliban’a karşı verdiklerini düşündüğü savaş, Afgan müttefiklerinin savaştığı savaş değildi. Bu durum, birçok yeni-sömürge macerası gibi oradaki ABD savaşını baştan sona mahkûm etti.
Modern tarih, Batılı güçlerin ayartmalara rağmen diğer halkların topraklarında savaşlar başlatmasının aptalca olduğunu kanıtlamıştır. Büyüklük, para, teknoloji, silah, hava gücü vb. açılardan rakiplerinden daha iyi performans göstermiyor gibi görünseler de yerel isyan hareketleri, genellikle rakiplerinden daha iyi motive olmuşlardır ve düzenli bir yeni askeri akışa sahiptirler.
Afganistan’da oyun, ABD’lilerin gördüğü gibi iyiye karşı kötü değildi, daha çok bir komşunun komşusuna karşı mücadelesi gibiydi.
Gerilla savaşı söz konusu olduğunda, eski komünist lider Mao Zedong, halk ve güçler arasında olması gereken ilişkiyi şöyle anlattı; “İlki suya, ikincisi su içinde yaşayan balığa benzetilebilir.”
Afganistan’daki duruma gelince ABD’liler, susuz balıktı. Tıpkı 80’derde Rusların olduğu gibi. Tıpkı ABD’lilerin yirminci yüzyılın altmışlı yıllarında Vietnam’da olmaları gibi. Fransızların aynı yüzyılın ellili yıllarında Cezayir’de olduğu gibi. Ve Portekizlilerin altmışlı ve yetmişli yıllarda Afrika kolonilerini sürdürmek için nafile girişimleri, ayrıca İsrail’in geçen yüzyılın seksenlerinde güney Lübnan’ı işgalleri gibi.
Her defasında tüm bu yerlere askeri müdahalede bulunan güçler, içeriden çıkan isyanın şiddetle bastırıldığını veya alt üst edildiğini ilan etti. Yanan kömürler ise her zaman yeni savaşların çıkmasına yol açtı.
ABD’liler, 2001’in sonunda Taliban’ı yendiklerine inanıyorlardı. Hareketleri artık endişe kaynağı değil. Ancak gerçekte sonuç daha belirsizdi.
Tuğgeneral Stanley A. McChrystal, tarihçi Carter Malkasian’ın ‘Afganistan’daki ABD Savaşı’ adlı yeni kitabında alıntıladığı gibi, “Çoğu geri çekildi ve nereye gittiklerinden emin değildik” ifadelerini kullandı.
Aslında Taliban hiçbir zaman şiddetli bir şekilde darbe almadı. ABD’liler tarafından öldürülen çok sayıda kişi oldu. Ancak geri kalanlar dağlara ve köylere ya da sınırın ötesinden Pakistan’a gitti. Böylece savaşın başından bu yana hareketi kurtarmayı başardılar.
2006 yılına gelindiğinde hareket, kendisini büyük bir saldırı başlatacak düzeyde yeniden onarmıştı. Hikâye, kasvetli bir ABD aşağılanmasıyla ve ABD askeri kaybının kutsanmasıyla sona erdi.
Yirmi yıldan bu yana ABD’lilerin ölümcül bir şekilde Afganistan bataklığına saplandığı bir zamanda, Afrika’daki başarısız Portekiz maceralarının tarihçisi Patrick Chabal, “Uzun vadede, tüm sömürge savaşları nafile şekilde kaybedilecek” diye yazdı.
Büyük güçlerin yirmi yıl boyunca karmaşa yaşaması ve son yenilgileri, daha da şaşırtıcıydı. Önceki on yıllarda ise ABD, Vietnam’ın sözde ‘derslerinden’ söz etmekle meşguldü.
Eski Senatoda çoğunluk lideri Senatör Mike Mansfield, 1970’lerin sonlarında Vietnam Savaşı hakkındaki bir radyo röportajında, “Maliyeti 55 bin ölü, 303 bin yaralı ve 150 milyar dolardı. Zorunlu değildi, aslında talep bile edilmiyordu ve hayati çıkarlarımızla ilgili bir savaş değildi. Burunlarımızı uzak tutmamız gereken dünyanın bir yerinde kötü bir maceraydı” dedi.
Çok uzun zaman önce, 1961’de ‘başarısız maceranın’ başlamasıyla Başkan Kennedy, Charles de Gaulle gibi küçümsenmeyecek bir otorite tarafından Vietnam bataklığına karşı uyarılmıştı. Cumhurbaşkanı de Gaulle, Başkan Kennedy’ye “Ne kadar para harcarsanız ya da adam gönderirseniz gönderin, bunun adım adım dipsiz bir askeri ve siyasi bataklığa kaymasını bekliyorum” demişti.
ABD Başkanı, bu sözü tamamen görmezden geldi. De Gaulle, Başkan Kennedy’yi Vietnam’daki felaketin ve Afganistan’daki hayal kırıklığının simgesi olan terimlerle uyardı: “Kendi çıkarları için size itaat etmeye istekli yerel şefler bulsanız bile, halk bunu kabul etmeyecektir. Sizi gerçekten istemiyorlar.”
1968’de ABD’li generaller, Kuzey Vietnamlıların ‘dayandığını’ iddia ediyorlardı. Dış politika analistleri James Chase ve David Frumkin’in 1980’lerin ortalarında belirttiği gibi sorun, rakibin, yenilgisini kabul etmeyi reddetmesi ve savaşmaya devam etmesiydi. Öte yandan ABD’lilerin Güney Vietnam’daki müttefiki yozlaşmıştı ve çok az halk desteğine sahipti.
Aynı kutsal olmayan gerçekler üçlüsü değişmedi:
‘Övünen generaller, diz çökmeyen düşman, zayıf müttefik’.
Bu, ABD’nin Afganistan savaşına katılımının seyri boyunca da görülebilir.
Başkan Kennedy, Charles de Gaulle’ün tavsiyesini dinlemeliydi. Fransa Cumhurbaşkanı, o dönemdeki ve daha sonraki mevkidaşlarının aksine Fransa’nın bir numaralı askeri kahramanı olmasına rağmen generallerin görüşlerine güvenmedi ve iltifatlarına kulak asmadı.
Fransa o dönemde, bir yüzyıldan fazla süren sömürge yönetiminin devamını isteyen Avrupalı ​​subayların ve yerleşimcilerin şiddetli arzularına karşı, Cezayir’deki 8 yıllık acımasız bir sömürge savaşından çıkıyordu. Generalleri, haklı olarak Cezayir iç direnişinin büyük ölçüde dağıldığını iddia etti. Ancak de Gaulle, savaşın henüz bitmediğini anlayacak kadar akıllıydı.
Cezayir sınırındaki kalabalıklar, isyancıların ‘Sınır Ordusu’ dediği kişilerdi. Daha sonra bugün Ulusal Halk Ordusu haline gelen Ulusal Kurtuluş Ordusu, hala Cezayir siyasi hayatında baskın unsurdu.
Fransa- Cezayir ilişkilerinin önde gelen tarihçilerinden Benjamin Stora, “De Gaulle’ü bunu yapmaya iten şey, sınırda hâlâ bir ordularının olmasıydı. Bu nedenle, durum askeri olarak donduruldu. De Gaulle’ün mantığı şuydu: ‘Statükoyu korursak çok şey kaybederiz’. Ve Fransızları hala üzen bir kararla yarıştan çekmeye karar verdi” dedi.
Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) lideri, daha sonra da Cezayir’in en önemli bağımsızlık sonrası lideri olacak olan Huari Bumedyen, Cezayir devriminin gerginliklerini somutlaştırıyordu. Bu ‘din ve milliyetçilik’ gerginliklerine Taliban gözlemcileri de hâkim. İslamcılar, daha sonra sosyalizm nedeniyle ona sırt çevirdiler. Ancak 1978’de Bumedyen’in cenazesini çevreleyen kederli halk gerçekti.
Bumedyen’in halk üzerindeki kontrolü, alçakgönüllü kökenlerinden ve nefret edilen Fransız işgalcilere karşı sertliğinden kaynaklanıyordu. Bu unsurlar, geçen haftaki nihai zafere kadar geçen haftalarda ve aylarda Taliban’ın Afganistan’ın topraklarının çoğuna neredeyse sorunsuz bir şekilde nüfuz etmesini açıklamaya yardımcı oluyor.
ABD, Afganların, nefret dolu kötülük belası ve uluslararası terörizmin önde gelen adayı olan Taliban ile savaşmalarına yardım ettiğini hayal etti. Bu, ABD vizyonuydu.
Ancak birçok Afgan bu savaşta yer almıyordu. Taliban, onların şehir ve köylerine yayılmıştı. Afganistan, özellikle kent merkezlerinde, 20 yılı aşkın ABD işgali boyunca değişmiş olabilir. Bununla birlikte Taliban’ın desteklediği yasalar ve kadınlara yönelik baskıcı politikalar, bu kırsal köylerin çoğunda, özellikle güney Peştunlarda hüküm süren geleneklerden çok farklı değildi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından geçen yıl yayınlanan bir raporda, “Birçok kırsal Afgan topluluğunda kızların eğitimine karşı direniş var. Kuzey illerinde bile il merkezlerinin dışında burkasız kadın görmek nadir bir durum” ifadelerine yer verildi.
Bu nedenle Taliban, yıllardır kendi kontrolü altındaki bölgelerde çoğu zaman adaleti vahşice dayatıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre mülkiyet anlaşmazlıkları ve küçük suç davaları, bazen din alimleri tarafından hızlı bir şekilde çözülüyor. Bu mahkemeler, önceki hükümetin yozlaşmış sistemine kıyasla ‘yozlaşmaz’ olduklarını savunuyor.
Genellikle sert cezaya odaklanan bir sisteme sahip. Taliban, geçen hafta feshedilen Afgan yönetiminde görev yapanlar için af çıkarılmasını protesto etti. Çok sayıda asker ve hükümet çalışanını barındıran gizli hapishaneler sistemi de Afganistan genelinde yerel halk arasında korku yaydı.
Taliban lideri Molla Abdulgani Birader’in geçen hafta Taliban’ın doğum yeri olan güneydeki Kandehar şehrine dönüşünden sonra oldukça hoş karşılandığı bildirildi. Bu durum, yirmi yıl önce 11 Eylül suçlarına askeri olarak karşılık vermekten başka seçeneği olmadığını hisseden süper güç düşüncesinin bir başka unsuru.
Afganistan’ın en üst düzey ABD komutanının eski danışmanı olan tarihçi Malkasian’a göre bu tecrübe bir ders verdi. Ancak bu ABD’nin uzak durmasını da gerektirmiyor. Malkasian ayrıca, “Gitmen gerekiyorsa, tam olarak başarılı olamadığını anlamak zorundasın. Sorunu çözeceğini veya durumu düzelteceğini düşünme” dedi.



İran’daki protestolara müdahalede can kaybı en az 7 bine ulaştı

İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
TT

İran’daki protestolara müdahalede can kaybı en az 7 bine ulaştı

İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)

İran genelinde geçen ay patlak veren protestolara yönelik güvenlik güçlerinin müdahalesinde hayatını kaybedenlerin sayısının en az 7 bin 2’ye yükseldiği bildirildi. Aktivistler, ölü sayısının artmaya devam ettiğini ve gerçek bilançonun daha da ağır olabileceğini belirtti.

Gösterilerde hayatını kaybedenlerin sayısının kademeli olarak yükselmesi, İran’ın hem iç cephede hem de uluslararası alanda karşı karşıya bulunduğu baskıyı derinleştiriyor. Tahran, nükleer dosya kapsamında ABD ile yürütülen müzakereleri sürdürmeye çalışsa da ikinci tur temasların ne zaman ve hangi çerçevede yapılacağı belirsizliğini koruyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ise ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmede, İran’a yönelik taleplerin daha da sıkılaştırılması gerektiğini savunduğu aktarıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, görüşmede bağlayıcı bir karar alınmadığını belirterek, İran’la müzakerelerin sürdürülmesi yönündeki tutumunu yineledi. Olası bir anlaşmanın tercihleri olacağını İsrail Başbakanı’na ilettiğini kaydeden Trump, diplomatik sürecin sonuç vermesi halinde bunun Washington açısından öncelikli seçenek olacağını ifade etti.

Öte yandan İran içinde, rejimin muhalefeti kapsamlı biçimde bastırmasına yönelik öfke dinmiş değil. Önümüzdeki günlerde, hayatını kaybedenlerin ailelerinin geleneksel 40. gün yas törenlerini düzenlemesiyle gerilimin yeniden artabileceği belirtiliyor.

Aktivistlerin açıkladığı bilanço yükseliyor

ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), son rakamı açıklayan kuruluş oldu. Kurumun, İran’daki önceki protesto dalgalarında ölü sayısını tespit etmede isabetli olduğu ve ülke içindeki aktivist ağı aracılığıyla bilgileri doğruladığı biliniyor. İletişim kanallarının kesintiye uğraması nedeniyle verilerin çapraz kontrolünün zaman aldığı, bu nedenle bilançonun kademeli olarak güncellendiği ifade edildi.

İran hükümeti ise 21 Ocak’ta yaptığı açıklamada, protestolarda 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. İran’daki yönetimin geçmişte yaşanan toplumsal olaylarda can kayıplarını eksik bildirdiği ya da hiç açıklamadığı biliniyor.

Associated Press (AP), İran’da internet erişiminin ve uluslararası telefon bağlantılarının kesintiye uğratılması nedeniyle ölü sayısını bağımsız olarak doğrulayamadığını bildirdi.

Can kaybındaki artış, İran’ın nükleer programı konusunda ABD ile yürüttüğü müzakereler sürerken yaşanıyor.

İran dosyasında diplomasi trafiği

Üst düzey İranlı güvenlik yetkilisi Ali Laricani, çarşamba günü Katar’da Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile bir araya geldi. Katar, haziran ayında ABD’nin İran’daki nükleer tesisleri bombalamasının ardından İran’ın hedef aldığı büyük bir ABD askerî üssüne ev sahipliği yapıyor. Söz konusu saldırı, İran ile İsrail arasında 12 gün süren savaşın ardından gerçekleşmişti.

Laricani’nin ayrıca Katar’da Filistinli Hamas yetkilileriyle, salı günü ise Umman’da Tahran destekli Yemenli Husilerle görüştüğü bildirildi.

Laricani, Katar merkezli El Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada, Umman’da ABD’den herhangi bir somut teklif almadıklarını ancak “mesaj alışverişi” yapıldığını kabul etti.

İran ile Arap Körfezi’nde dev bir doğal gaz sahasını paylaşan Katar, geçmişte de Tahran ile yürütülen müzakerelerde önemli bir arabulucu rolü üstlenmişti. Katar resmi haber ajansı, Emir Şeyh Temim bin Hamad Al Sani’nin Trump ile “bölgedeki mevcut durum ve gerilimi azaltmaya, bölgesel güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik uluslararası çabalar” hakkında görüştüğünü aktardı.

ABD, İran’a baskıyı artırmak amacıyla uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ü, savaş gemilerini ve savaş uçaklarını Orta Doğu’ya sevk etti. Washington yönetimi, gerektiğinde İran’a yönelik askerî seçenekleri masada tutuyor.

ABD güçleri, Lincoln’e fazla yaklaştığını belirttikleri bir insansız hava aracını düşürdüklerini ve İran güçlerinin Hürmüz Boğazı’nda durdurmaya çalıştığı ABD bayraklı bir gemiye müdahale ettiklerini açıkladı.

Trump, Axios haber sitesine verdiği demeçte, bölgeye ikinci bir uçak gemisi gönderme seçeneğini değerlendirdiğini belirterek, “Oraya doğru ilerleyen bir armadamız var ve bir başkası da yolda olabilir” dedi.

Nobel Ödüllü Muhammedi için endişe

Norveç Nobel Komitesi, 2023 Nobel Barış Ödülü sahibi Nergis Muhammedi’nin gözaltına alınışı sırasında şiddete maruz kaldığı, fiziksel istismara uğradığı ve hayati risk taşıyan kötü muameleye tabi tutulduğuna dair güvenilir bilgiler aldıklarını belirterek derin endişe duyduklarını açıkladı.

Komite, Muhammedi’nin aralık ayında gözaltına alınırken darp edildiğine ve gözaltı sürecinde kötü muamelenin sürdüğüne dair bilgi aldıklarını belirterek derhal ve koşulsuz serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Açıklamada, “Kendisine yeterli ve sürekli tıbbi takip imkânı sağlanmamakta, ağır sorgu ve baskılara maruz bırakılmaktadır. Birkaç kez bayıldığı, tehlikeli derecede yüksek tansiyon sorunu yaşadığı ve şüpheli meme tümörleri için gerekli kontrollerden mahrum bırakıldığı bildirilmektedir” denildi.

İran yargısı, 53 yaşındaki Muhammedi’yi yedi yılı aşkın ek hapis cezasına çarptırdı. Destekçileri, Aralık 2024’te sağlık gerekçesiyle geçici izinle serbest bırakılmasının ardından yeniden tutuklanma riski bulunduğu yönünde aylardır uyarıda bulunuyordu.


Çin, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu açıkladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
TT

Çin, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu açıkladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)

Çin bugün yaptığı açıklamada, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu duyurdu. Bu açıklama, İsrail güvenlik kabinesinin işgal altında bulunan Batı Şeria’daki kontrolü artıracak tedbirleri onaylamasından kısa bir süre sonra geldi.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, düzenlediği basın toplantısında, “Çin, işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri kurulmasına daima karşı çıkmıştır ve Filistin topraklarının ilhak edilmesine veya üzerinde herhangi bir ihlale yönelik tüm girişimlere karşıdır” dedi.

Diğer yandan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, İsrail’in yeni tedbirlerinin “işgal altında bulunan Batı Şeria’daki kontrolü daha da pekiştireceğini ve bu toprakların İsrail’e entegrasyonunu hızlandıracağını, dolayısıyla yasa dışı ilhakı güçlendireceğini” söyledi.

Volker Türk, bu önlemlerin, Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik yerleşimci saldırıları, zorla göç ettirme operasyonları, evlerin yıkılması, topraklara el konulması, hareket kısıtlamaları ve diğer ihlaller bağlamında gerçekleştiğini belirtti. Bu ihlaller, BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından belgelenmiş durumda.

İsrail, 1967’den bu yana Batı Şeria’yı işgal altında tutuyor. Doğu Kudüs hariç, Batı Şeria’da uluslararası hukuka göre yasa dışı olan yerleşimlerde 500 binden fazla İsrailli yaşıyor. Bölgede yaklaşık 3 milyon Filistinli bulunuyor.

Volker Türk dün yaptığı açıklamada, İsrail’in Batı Şeria’daki kontrolünü sıkılaştırarak yerleşimleri genişletme planlarının, toprakların yasa dışı ilhakını kalıcı hale getirme yönünde bir adım teşkil ettiğini belirtti.


‘Epstein hayaleti’ Trump yönetimini rahatsız ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
TT

‘Epstein hayaleti’ Trump yönetimini rahatsız ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)

Jeffrey Epstein dosyaları, Başkan Donald Trump yönetimini sarsarak, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’i de kapsayabilecek skandallarla ilgili raporlara karşı hükümeti savunma pozisyonuna itti. Epstein, çocuk istismarı suçundan hüküm giymiş bir milyarder olup 2019’da cezaevinde ölmüştü.

Geçtiğimiz salı günü Senato Bütçe Komitesi’nde temsilcilerle yüzleşen Lutnick, 2012’de ailesiyle yaptığı bir ziyaret sırasında Epstein ile görüştüğünü itiraf etti. Bu açıklama, daha önce yaptığı ve Epstein’in 2008’de ilk kez mahkûm edilmesinin ardından 2005’teki görüşmenin ardından iletişimi kestiğini belirten ifadeleriyle çelişiyor. Demokrat Senatör Chris Van Hollen, Lutnick’e, “Buradaki mesele, Jeffrey Epstein ile ilgili herhangi bir suç işlemiş olmanız değil; esas sorun, Kongre’ye, Amerikan halkına ve Epstein’in kurbanlarına, aranızdaki ilişkinin doğasını tamamen yanıltıcı biçimde sunmanız” dedi.

dfvfv
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 10 Şubat 2026’da düzenlediği basın toplantısında (AP)

Lutnick’in istifası yönündeki çağrılar artarken, Beyaz Saray bakanı desteklemeye devam etti. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Bakan Lutnick Trump ekibinin vazgeçilmez bir üyesi olarak kalıyor ve Başkan onu tamamen destekliyor” dedi. Bu tutum, birçok kişiyi şaşırttı; özellikle Cumhuriyetçi temsilci Thomas Massie, Lutnick’in görevde kalmasına şaşkınlığını dile getirdi. Massie, skandal nedeniyle İngiltere’de bazı yetkililerin istifa ettiğine dikkat çekerek, “İstifa etmesi gerekiyor. İngiltere’de üç kişi görevlerinden ayrıldı. Bunların arasında ABD’deki İngiliz büyükelçisi ve Lutnick’in yalanlarından çok daha az bir şey yüzünden unvanını kaybeden bir prens de var” ifadelerini kullandı.

Süregelen yankılar

Cumhuriyetçiler, Epstein dosyasının yol açtığı etkilerden rahatsızlık duyuyor; bu durum partide bölünmelere de neden oldu. Temsilciler Meclisi Gözetim ve Hesap Verebilirlik Komitesi Başkanı James Comer, Lutnick’in komite önünde ifade vermesi için çağrılabileceğini açıkladı. Comer, “Hayatta kalan kurbanlara adaletin sağlanmasına yardımcı olabilecek bilgisi olan herkesle konuşmak istiyoruz” dedi.

sdcfvgthy
Epstein belgelerinden alıntılar, 10 Şubat 2026 (EPA)

Adalet Bakanlığı’na, Epstein dosyasındaki diğer belgeleri açıklaması ve mağdurlar dışında isimleri saklamaması yönündeki çağrılar artarken, Cumhuriyetçi Senato lideri tüm belgelerin tamamen kamuoyuna açılmasını talep etti. Şeffaflığın önemine vurgu yapan lider, “Epstein dosyasında isimleri geçen veya dosya kapsamında ortaya çıkabilecek kişiler, konuyla ilgili soruları yanıtlamak zorunda olacak. Amerikan halkı da bu yanıtların yeterli olup olmadığına karar verecek” dedi.

xsc xsc
ABD Adalet Bakanı Pam Bondi, 15 Ekim 2025 tarihinde Beyaz Saray'da Başkan Donald Trump ile birlikte (Reuters)

Beyaz Saray’daki açıklamalar, Adalet Bakanı Pam Bondi’yi belgelerin açıklanmasından sorumlu olarak zor bir konuma soktu. Bondi dün Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi’nde ifade verirken, arkasında Epstein’in bazı mağdurları oturuyordu. Bondi, mağdurlara hitaben, “O canavarın eylemleri nedeniyle herhangi bir mağdurun yaşadığı duruma karşı derin üzüntü duyuyorum. Eğer hakkınızda size zarar veren veya kötü muamelede bulunan kişilerle ilgili kolluk kuvvetleriyle paylaşmak istediğiniz bilgiler varsa, Federal Soruşturma Bürosu (FBI) sizi dinlemeye hazır” dedi. Bakan, “Her türlü suç isnadı ciddi şekilde ele alınacak ve soruşturulacak. Adalet Bakanlığı, suçluları yasal çerçevede en üst seviyede hesap vermeye zorlamaya kararlıdır” diyerek taahhütte bulundu.

Adalet Bakanlığı, Kongre tarafından onaylanan yasaya uyarak tüm Epstein belgelerini açıkladığını savunsa da yasaların mimarları Ro Khanna ve Thomas Massie, bakanlığın halen 6 milyon belgenin 2,5 milyonunu elinde tuttuğunu belirtiyor ve yasaya bağlı kalarak bunların da açıklanmasını talep ediyor.