Sünni ittifaklar ve siyasi ağırlığı yeniden kazanmanın 3 yolu

Sünni ittifakların, genel seçimlerde mecliste 80'den fazla koltuk kazanması beklentileri

Irak parlamentosu (Reuters)
Irak parlamentosu (Reuters)
TT

Sünni ittifaklar ve siyasi ağırlığı yeniden kazanmanın 3 yolu

Irak parlamentosu (Reuters)
Irak parlamentosu (Reuters)

Irak'taki Sünni siyasi güçler, Şii siyasi çevrelerinin aksine, önümüzdeki Ekim ayında yapılması planlanan seçimlere daha net hedefler ve daha az bölünmeyle gidiyor. Sünni siyasi güçlerin hedeflerinin başında ise son iki seçimde kaybedilen meclis koltuklarının ‘geri kazanılması’ geliyor.
Sünni partiler, bir sonraki seçimlere, uzun süren inişli-çıkışlı müzakerelerin ardından üç ana ittifakla, yani mevcut Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi liderliğindeki Ulusal Güçler Birliği Koalisyonu, Hamis el-Hancer liderliğindeki el-Azm Koalisyonu ve eski Meclis Başkanı Usame en-Nuceyfi liderliğindeki Kurtuluş ve Kalkınma Cephesi ile girmeye karar verdiler.
Peki, geçtiğimiz aylarda bir takım aksaklıklar yaşansa da genel olarak, hala uyum ve seçimlerdeki istikrarlı tutumlarını koruyan Iraklı Sünni güçler, şehirlerinin DEAŞ'ten kurtarılmasından yaklaşık 6 yıl sonra bu hale nasıl geldi?
Sünni partilerin 2018 yılındaki durumu, DEAŞ ile yaşanan acı bir deneyimden yeni çıkmış bir halkın ve seçkinlerinin tükenmiş, siyasi ve sosyal olarak kopuk gerçekliğinin ve büyük bedeller karşılığında verilen bir kurtuluş savaşının yansıması olduğu söylenebilir. Sünni çoğunluğa göre daha önce yapılan seçimlerin atmosferinin bir kısmı, Şii güçlerin DEAŞ’a karşı kazanılan zaferi tekellerine alması ve Sünnileri terör örgütlerinden kurtarmak için ‘erdem’ sloganı attıkları bir rekabetle sınırlı kaldı.
Irak’ın DEAŞ’tan kurtarılmasından sonraki bir yıl boyunca tükenmiş halde olan Sünniler, seçim müttefiklerinin, meclisteki haklarını çiğnediklerini gördüler. Kısa süre sonra, DEAŞ’tan temizlenen şehirlerin yarattığı boşlukların bir kısmı doldurularak yetersayı sağlanırken söz konusu şehirlerin sakinleri, birçoğu nesnel koşullar altında emekli olan yerel liderlere karşı eşi-benzeri görülmemiş bir hayal kırıklığı içindeydi.
Üç partiden birinin seçim kampanyası yetkilisi, yaptığı açıklamada, Sünni güçlerin oluşturduğu mevcut tablonun, Sünni seçim bölgeleri seçmenlerini bir sonraki dönemde mecliste temsil etmek için gerekli 80’in üzerideki sandalye sayısını geri kazanmayı garantilediğini söyledi.
Sünni güçler, son seçimlerde mecliste yaklaşık 53 sandalye kazandı. Ancak, laik veya Şii ittifaklarında yer alan Sünni milletvekilleriyle bu sayı yaklaşık 70 sandalyeye yükseliyor. Söz konusu laik güçlerin başında ise mevcut seçimleri boykot eden eski Başbakan İyad Allavi liderliğindeki el-Irakiye Koalisyonu geliyor. Sünni güçlerin daha önce elde ettiği koltukları yeniden kazanması meselesi oldukça tartışmalı bir konu haline gelse de oluşturdukları mevcut tablo, artık çok sayıda alternatif listeyle boşluğun doldurmasına ve seçmenlerini kendisine çekmesine izin vermediği bir gerçek.
Kendi bölgelerinde kendilerini temsil etmeleri için Sünni adaylar çıkaran Şii güçlere ise, sundukları garantilerin yanı sıra siyasi ve askeri etkiden kaynaklanan başarı şansları açısından daha önce benzeri görülmemiş nüfuz ve garantilerle yükselişteki Sünni güçlerle rekabet ediyorlar.
Bu garantilerin önde gelenlerinden biri olan Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi, Sünni ittifaklardaki karar vericilerin ‘Sünni politikacıları rekabet için bir dayanak noktası olarak yeniden Sünni bölgelerinden aday gösterdiklerini’ söyledi. Halbusi, geçtiğimiz yıllarda Sünni kanatta eksik olan, Iraklı ve bölgesel ortaklarıyla örgütsel ‘merkezileşmeyi’ ve pragmatizmi benimsediği taraftarlık duygusu uyandıran yeni bir Sünni tezahürün temsilcisi olarak görülüyor.
El-Azm Koalisyonu ise Sünni seçmenlerin oyları için Halbusi ile yarışan en önde gelen parti gibi görünüyor. Koalisyon, Sünni kanatta önde gelen klasik partilerden biri olsa da seçim kampanyasına bakıldığında yerinden edilen seçmen arasındaki popülaritesine ve ana oyuncularla, yurtiçinde Şiiler ve yurtdışında İran ile müzakere etme yeteneğine güvendiği anlaşılıyor. El-Azm Koalisyonu lideri Hancer geçtiğimiz ay, on binlerce bölge sakininin geri dönmesinin önünde engel teşkil eden Şii grupların kontrolündeki Curf es-Sahr kasabasını geri alma girişiminde bulunarak bu yeteneğini göstermeye çalıştı. Ancak bu girişimlerden henüz bir sonuç alınamadı. El-Azm Koalisyonu’nun önde gelen Musullu bir ismi, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Hancer, eski müzakere yaklaşımını temsil ediyor. Yani halen 2018 öncesi taktikleri kullanıyor” ifadelerini kullandı.
Ancak Hancer’in bu tutumu, müttefiklerinin tutumuyla tutarlı görünüyor. Zira bunların çoğunluğunu son yıllarda halkın güvenini kazanmak için çok uğraşan ve bazıları zar zor elde ettikleri oylarla meclise girme hakkı kazanan eski Sünni ulusal muhafızlar oluşturuyor. Bu arada El-Azm Koalisyonu’nda, eski meclis başkanları Mahmud el-Meşhedani ve Salim el-Cuburi ile hakkındaki yolsuzluk suçlamaları nedeniyle tutuklanan Irak'ın önde gelen siyasetçilerinden Cemal el-Kerbuli gibi isimler bulunuyor.
Söz konusu partilerin üçüncüsü olan Kurtuluş ve Kalkınma Cephesi’nin görevi ise diğerlerinden daha zor gibi görünüyor. Bu yüzden seçim sonuçları açıklandıktan ve koltuk dağılımları ortaya çıktıktan sonra hızla iki partiden birine katılabilir. Kurtuluş ve Kalkınma Cephesi lideri Usame el-Nuceyfi, diğer iki partinin aksine Anbar, Tikrit ve Diyala'da umut vaat eden fırsatlara sahip değil ve sadece Musul'daki geleneksel seçmenlerine güveniyor.
Fakat Nuceyfi, Musul'da özellikle geleneksel partilerin halen destek bulabileceklerini düşündükleri halkın ruh halindeki değişim nedeniyle ciddi zorluklarla karşı karşıya. Bunun yanı sıra Nuceyfi’nin Saddam Hüseyin döneminin Savunma Bakanı Sultan Haşim’in oğlunu, seçimlerde aday gösterme kararı, halkın öfkesini ve siyasi inzivasını yenmek için bir propaganda girişimi gibi görünebilir.
Gerçek şu ki, yukarıda bahsi geçen Sünni partiler, iktidar için yarıştıkları ve Sadr hareketinin lideri Mukteda es-Sadr'ın yeniden siyaset sahnesine dönmesiyle iktidar rekabetinin tehlikeli boyutlara ulaştığı Şii kanadına hiç benzemiyorlar.
Sünni kanadın çizdiği mevcut tabloda, Sünni güçlerin çıkarlarıyla ilgili kesişen noktalar üzerinde duran siyasi veya dini referanslar yok gibi görünüyor. Üst düzey bir siyasi danışmanın dediği gibi, şimdi asıl görev, Sünni kanatta göreceli istikrara yatırım yapmak ve yıllardır geride kaldığı yasama ve yürütme organlarındaki yerini yeniden kazanmak.
Tüm bunlar, yaklaşan seçimler için gerekli siyasi ağırlığın sağlanmasına dayalı, seçimlerden sonra bu üç partinin birleştirilmesini ve diğer partilerle müzakerelere girişilmesini gerektirebilecek yeni bir Sünni stratejisi olduğunu gösteriyor.



Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
TT

Rapor: Buckingham Sarayı, vergi mükelleflerinin eski Prens Andrew’in savunma masraflarını üstlenmesini engelliyor

 İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)
İngiliz Kralı Charles (sağda), Londra’da kardeşi Prens Andrew ile konuşuyor. (AP)

The Telegraph gazetesinin haberine göre Buckingham Sarayı, eski İngiliz prensi Andrew -kamuoyunda kullanılan adıyla Andrew Mountbatten-Windsor- için doğabilecek hukuki masrafların vergi mükelleflerine yüklenmemesini güvence altına alacak.

Konuya yakın bir kaynak, eski prensin avukatlık ücretlerini karşılayamaması halinde mali yükün ‘kamu hazinesine yansıtılmayacağını’ belirtti. Ancak sarayın söz konusu giderleri hangi kaynaktan karşılayabileceği henüz netlik kazanmadı. Kaynaklar, Kral Charles’ın kardeşinin faturalarını kişisel olarak ödemeyeceğini ifade etti.

Mountbatten-Windsor dün Sandringham House’taki evinde, kamu görevine ilişkin usulsüzlük şüphesiyle gözaltına alındı. Polis, ticari temsilci olarak görev yaptığı dönemde hassas bilgileri Jeffrey Epstein ile paylaştığı iddialarını soruşturuyor.

dfvgthy6yjy6
Andrew Mountbatten-Windsor, kamu görevinde suistimal şüphesiyle gözaltına alındığı gün polis karakolundan ayrılırken (Reuters)

Olası hukuki savunma sürecinde ise Andrew’in yakın çevresinde kalmayı sürdüren tek isim olarak ceza avukatı Gary Bloxsome öne çıkıyor. Bir kaynak dün, “Hâlâ yanında olan tek kişi o” ifadesini kullandı.

The Telegraph’ın haberine göre, Andrew’in gözaltına alınmasının ardından Bloxsome’un hizmetlerine duyulan ihtiyaç daha da artacak. Eski York Dükü, 2020 yılında ABD Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI), çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla anılan finansör Jeffrey Epstein ile ilişkisine dair yürüttüğü soruşturma sırasında da aynı avukatla çalışmıştı.

Sonrasında Bloxsome’un görevlendirilmesinin isabetli bir karar olduğu değerlendirildi. Prensi çevreleyen utanç verici kriz sürecinde dost ve tanıdıkların zamanla uzaklaştığı belirtilirken, avukatın Andrew’in yanında kalmayı sürdürdüğü aktarıldı. Zaman içinde en yakın isimlerinden biri haline gelen Bloxsome, ‘her an ulaşılabilen avukatı’ olarak tanımlandı; hukuk dosyalarını değerlendirdiği kadar golf sahasında da müvekkiliyle vakit geçirdiği ifade edildi.

Bloxsome’un, yakın zamana kadar Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge adlı konutuna giderek yüksek profilli müvekkiliyle çay içmeyi sürdürdüğü kaydedildi.

dvfgthy
Kraliçe II. Elizabeth, 2013 yılında Buckingham Sarayı’nın balkonundan, oğulları Prens Charles (solda) ve Prens Andrew ile birlikte el sallıyor. (AFP)

Ceza avukatı Gary Bloxsome’un, Andrew Mountbatten-Windsor’ı kamu görevinde suistimal suçlamalarına karşı temsil etmesi en güçlü ihtimal olarak görülüyor. Konuya yakın bir kaynak, “Başka kime başvurabilir? O bir ceza avukatı ve bu Gary’nin uzmanlık alanı. Bu görev için ondan daha iyisi yok” dedi. Aynı kaynak, Mountbatten-Windsor’ın başka bir hukukçuya yönelmesinin mantıklı olmayacağını, zira Bloxsome’un geçmiş sürece hâkim olduğunu ve aralarında güçlü bir ilişki bulunduğunu belirtti.

Polisin, prensin Sandringham Kraliyet Arazisi’ndeki geçici konutu Wood Farm’a baskın düzenlediği sırada, Bloxsome The Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada gelişmelerden ‘hiçbir şekilde haberdar olmadığını’ söyledi. Avukatın, Andrew’in sorgulandığı polis merkezine gidip gitmediği ise henüz bilinmiyor.

Gözaltı işlemi, Andrew’in Windsor’daki Royal Lodge’dan ayrılarak Norfolk’ta yeni bir hayata başlamasından yalnızca iki hafta sonra gerçekleşti. Bloxsome dışında yakın çevresinin giderek daralması, prensin ruh sağlığına ilişkin endişeleri artırdı.

Taşınmadan önce her gün ata bindiği belirtilen Andrew’in, Windsor’daki geniş konutunda neredeyse tamamen izole bir yaşam sürdüğü ifade edildi. Haberlerde, birkaç ay önce haber takibini bıraktığı öne sürülürken, baskıların artmasıyla birlikte ağır bir depresyon sürecine girdiği de kaynaklar tarafından dile getirildi.

vfgthy
Andrew Mountbatten-Windsor, Royal Lodge yakınlarında ata binerken (Reuters)

Aralık ayında, Londra Metropolitan Polisi’nin ziyareti sonrasında Andrew silah ruhsatlarını ve av tüfeği sertifikalarını teslim etmek zorunda kaldı. Bu adımla ilgili resmi bir gerekçe açıklanmadı. Ancak kaynaklar, kişisel güvenliğinin aile için öncelik olmaya devam ettiğini belirterek, tüm aile üyelerinin emniyetini sağlamak amacıyla ‘özen yükümlülüğünün sürdüğünü’ vurguladı.


Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
TT

Trump: İran'a karşı sınırlı bir saldırı düzenlemeyi değerlendiriyorum

Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)
Başkan Donald Trump, Beyaz Saray Devlet Yemek Salonu'nda Valiler Birliği ile yaptığı kahvaltıda konuşuyor (AP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün İran'a karşı sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi, ancak daha fazla ayrıntı vermedi.

ABD ordusu, İran'a karşı birkaç hafta sürebilecek ve güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da bombalamayı içerebilecek bir operasyona hazırlanıyor.

İran'ı nükleer programı konusunda anlaşmaya varmaya zorlamak için sınırlı bir saldırıyı düşünüp düşünmediği sorulduğunda, Beyaz Saray'da gazetecilere, "Sanırım bunu düşündüğümü söyleyebilirim" dedi.

Trump dün, İran'ın bir anlaşmaya varması için 10 ila 15 günlük bir sürenin "yeterli" olacağına inandığını söyledi. Ancak görüşmeler yıllardır tıkanmış durumda ve İran, füze programını kısıtlama ve silahlı gruplarla bağlarını koparma yönündeki daha geniş ABD ve İsrail taleplerini görüşmeyi reddediyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre iki ABD yetkilisi, İran'la ilgili ABD askeri planlamasının ileri bir aşamaya ulaştığını ve seçenekler arasında bireyleri hedef alan bir saldırı, hatta Trump'ın emriyle Tahran'da rejim değişikliğinin de yer aldığını söyledi. Bu askeri seçenekler, diplomatik çabaların başarısız olması durumunda ABD'nin İran'la ciddi bir çatışmaya hazırlandığının son göstergesi.

Son haftalarda yapılan dolaylı görüşmelerde çok az ilerleme kaydedildi ve taraflardan biri veya her ikisi bunu savaşa hazırlıkta geciktirme taktiği olarak kullanıyor olabilir.

İran, geçen yıl İsrail ve ABD'nin nükleer ve askeri tesislerini hedef alan 12 günlük saldırılarının yanı sıra ocak ayındaki kitlesel protestoların şiddetle bastırılmasının ardından, hiç olmadığı kadar savunmasız bir konumda bulunuyor.

 İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne dün yazdığı mektupta, BM Büyükelçisi Emir Said İrevani, ülkesinin "gerilim veya savaş aramadığını ve savaş başlatmayacağını", ancak herhangi bir ABD saldırganlığına "kararlı ve orantılı bir şekilde" karşılık vereceğini belirtti.

Şöyle devam etti: “Bu koşullar altında, bölgedeki tüm düşman üsleri, tesisleri ve varlıkları, İran'ın savunma yanıtı çerçevesinde meşru hedefler olarak kabul edilecektir.”

Bu haftanın başlarında İran, dünyanın ticareti yapılan petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Körfez'in dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda gerçek mühimmatlı tatbikatlar gerçekleştirdi. Ülke içinde de gerilim artıyor; yas tutanlar, 40 gün önce güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuları anmak için törenler düzenliyor ve bazı gösterilerde yetkililerin tehditlerine rağmen hükümet karşıtı sloganlar atılıyor.


İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)

İsrail güçleri bu sabah erken saatlerde Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında bir bombalama operasyonu gerçekleştirdi.

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, büyük patlama saat 02:20'de meydana geldi.

İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasında, bir yıldan fazla süren ve partinin askeri ve liderlik altyapısına darbeler aldığı çatışmanın ardından, 27 Kasım'dan beri yürürlükte olan bir anlaşma bulunuyor.

Anlaşma, Lübnan ordusunun ve Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nün (UNIFIL) konuşlandırılmasının güçlendirilmesi karşılığında, Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden (sınırdan yaklaşık 30 km uzaklıkta) çekilmesini ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini öngörüyordu.

Anlaşma ayrıca İsrail'in savaş sırasında girdiği tüm bölgelerden çekilmesini de öngörüyordu. Bununla birlikte, İsrail sınırın her iki tarafını da izleyebilmek için beş yüksek noktada askeri varlığını sürdürdü. Ayrıca, askeri hedefler veya Hizbullah unsurları olduğunu iddia ettiği yerlere neredeyse her gün saldırılar düzenliyor ve güçleri buldozerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam ediyor.