Taliban iktidarını engelleyemeyen Afgan liderler şimdi neredeler?

Atta Nur ve Dostum Özbekistan'da... "Herat Aslanı" İran'da... ve Ahmed Mesud Pençşir dağlarında.

Ahmed Şah Mesud'un Afganistan'ın başkentinde yer alan bir duvar resmi (AFP)
Ahmed Şah Mesud'un Afganistan'ın başkentinde yer alan bir duvar resmi (AFP)
TT

Taliban iktidarını engelleyemeyen Afgan liderler şimdi neredeler?

Ahmed Şah Mesud'un Afganistan'ın başkentinde yer alan bir duvar resmi (AFP)
Ahmed Şah Mesud'un Afganistan'ın başkentinde yer alan bir duvar resmi (AFP)

Taliban, Kabil'de iktidara döndükten sonra salı günü ilk geçici hükümetini açıkladı. Geçtiğimiz haftalarda Taliban liderlerinin son yirmi yılda önemli roller oynamış önde gelen Afgan siyasi şahsiyetleriyle yaptığı toplantıların ve “kapsamlı” bir hükümet kurma vaatlerinin yarattığı izlenimin aksine hükümette önceki rejimden hiçbir isim yer almadı.
Yeni ilan edilen hükümet tamamen "Taliban"dan müteşekkil ise, mağlup olan rakiplerinin akıbeti ne olacak?

Eşref Gani
Afganistan’ın eski Cumhurbaşkanı Eşref Gani'nin Ağustos ayı ortasında ülkeden ayrılması, rejiminin düştüğünün ve Taliban'ın zaferinin resmi bir duyurusu oldu. Gani, Taliban güçlerinin başkent Kabil’in kenar mahallelerini ele geçirmesinin ardından acilen ülkeyi terk etti. Muhtemelen kaderinin, 1996'da Kabil ele geçirildikten sonra hareketin savaşçıları tarafından asılan eski Afgan Devlet Başkanı Necibullah'ın kaderine benzeyeceğinden korkuyordu. Necibullah o sırada Kabil’de BM koruması altında yaşıyordu. Ancak BM karargahının “diplomatik dokunulmazlığı” ona yetmedi. Taliban savaşçıları onu alarak başkentte halka açık bir yerde astılar.
Necibullah, eski Sovyetler Birliği'ne bağlı bir komünistti ve onunla mücahit grupları arasında çok kan dökülmüştü. Eşref Gani'ye gelince, geçmişte onu destekleyen Amerikalılar, Taliban karşısında yalnız bıraktılar. Gani de Taliban savaşçıları kendisine ulaşamadan hızla kaçtı. İnsani nedenlerle ikamesine izin veren BAE’ne gitmeden önce, komşu ülkelerden Tacikistan’a indiği bildirilen bir uçakla ülkeden ayrıldı.

Karzai, Abdullah ve Hikmetyar
Eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai ve eski Başkan Yardımcısı ve Ulusal Uzlaşma Yüksek Konseyi Başkanı Abdullah Abdullah, Taliban'ın kontrolü ele geçirmesinden sonra Kabil'den ayrılmayan en önemli siyasi figürler arasındaydı. Bu iki isim, yeni hükümet altında güvenliklerini ve emniyetlerini koruma sözü veren Taliban’ın üst düzey liderleriyle birçok toplantı yaptı. Abdullah Abdullah şu anda Karzai'nin Afganistan'ın başkentindeki evinde ikamet ediyor. Hareket, ev hapsinde tutuldukları iddialarını reddederek, evin etrafındaki korumaların onların güvenliğini sağlamak için yerleştirildiğini belirtiyor. Çeşitli ülkelerden yetkililerle iletişim kurmak da dahil olmak üzere birçok toplantı ve etkinliğe katıldıkları göz önünde bulundurulursa, pek de özgürlükleri kısıtlanmış gibi görünmüyor. Zaten bu iki isim, yıllardır Taliban ile diyalogu savunmuş ve Doha’da hareketin liderleriyle yapılan temaslara katılmış kimseler.
Bu iki şahsiyete ilaveten, "Taliban" düşmanlığına rağmen Kabil'de kalan üçüncü bir önemli şahsiyet daha var: Gulbuddin Hikmetyar. İslam Fırkası'nın tarihi lideri Hikmetyar, hayatı boyunca savaşmaktan bıkmış olacak ki eski düşmanı olan Taliban’dan kaçmaya çalışmadı. 1980'ler boyunca Sovyet Kızıl Ordusu ile ardından Kabil'de Rusların bıraktığı komünist hükümetle savaşan Hikmetyar, 1992'de bu hükümetin çöküşünden sonra İslam Cemiyeti'nin önde gelen lideri olan ezeli rakibi Ahmed Şah Mesud'a karşı Kabil'in kontrolü için kanlı bir savaş başlattı. "Taliban" hareketi, doksanların ortalarında ortaya çıkıp Kabil'i ele geçirmeye çalıştığı zaman Hikmetyar, Taliban’ın ilerleyişini durdurmak için Ahmed Şah Mesud ile ittifak kurdu, ancak iki taraf da bu ittifakı yürütemedi. Ardından, iki isim de ülkenin kuzeyine sığındı ve diğer gruplarla birlikte, Amerikalıların "Taliban" yönetimini devirmek için kullandığı 2001 yılına kadar varlığını sürdüren "Kuzey İttifakı"nı kurdular. Ancak Hikmetyar'ın rolü bununla sona ermedi. İran'a kaçan Hikmetyar, Amerikalılara karşı bir savaşa öncülük etmek için doğu Afganistan'daki eski kalesine geri döndü. Ordusu dağıldığı için ve özellikle de "direniş" bayrağı büyük ölçüde, ülkenin güneydoğusunda "Taliban" örgütün kolu olan "Hakkani Ağı"nın eline geçtiği için Sovyetlere karşı kazandığı zaferleri Amerikalılar karşısında tekrarlayamadı. Afgan hükümetiyle yapılan barış görüşmelerinin ardından Hikmetyar, Kabil'e taşınmaya, Amerikalılara karşı savaşını durdurmaya ve yeni rejime katılmaya karar verdi. Afganistan cumhurbaşkanlığı seçimlerine katıldı, ancak kazanamadı. Hikmetyar şimdi Kabil'de Taliban'ın diyalog kurduğu isimlerden biri ve onların yönetimi altında yaşıyor.

Herat Aslanı
Muhammed İsmail Han, ülkenin batısında "Taliban"ın en önde gelen tarihi muhaliflerinden biriydi. Afgan ordusunun bu eski subayı, seksenlerde Ruslara ve komünistlere karşı amansız bir mücadeleye girişti. Bu da onun İran sınırındaki kalesi olan Herat’a atfen "Herat Aslanı" olarak anılmasına neden oldu. Ancak doksanlı yıllarda Taliban’a mağlup olarak İran’a kaçtı. Harekete karşı bir isyan başlatmak için Afganistan’a geri dönen İsmail Han, Taliban tarafından yakalandı ve Kandahar'daki Taliban kalesinde yıllarca hapis altında tutuldu ancak 2001'deki ABD işgalinden önce kaçmayı başardı. Taliban rejiminin düşüşünden sonra "Herat Aslanı", Kabil'deki yeni yönetime katıldı ve bakanlık görevlerinde bulundu. "Taliban", bu yıl Amerika'nın geri çekilmesinin ışığında, iktidarı yeniden ele almak için ilerlemeye başladığında İsmail Han, destekçilerini Herat'ta toplamak ve Herat’ın Taliban’ın eline geçmesini engellemek için bir girişim başlattı ancak başarısız oldu. Taliban, onu tutuklamasına rağmen intikam almadı. Aksine, vatandaşları hareketle iş birliği yapmaya ve Taliban’ı da insanlara iyi davranmaya çağıran bir açıklama yapmasına izin verildi. "Eski Aslan" valizlerini toplayıp tekrar İran'a gitti ve şu anda Meşhed şehrinde yaşadığı düşünülüyor.

Atta Muhammed Nur ve Raşid Dostum
Atta Muhammed Nur ve Abdul Raşid Dostum, özellikle ülkenin kuzeyindeki tarihi kalelerinde "Taliban"ın yayılmasını durdurmada önemli rol oynayabilecek en önde gelen isimler arasındaydı. Atta Nur, daha önce yaptığı gibi Tacikleri "Taliban" ile yüzleşmeye yönlendirebilir, Dostum ise aynı şeyi Özbek yurttaşlarıyla tekrarlayabilirdi. İki isim, Özbekistan ve Türkmenistan sınırlarındaki Belh ve Cüzcan'daki destekçilerini hızla harekete geçirdi, ancak Taliban'ın yıldırım saldırısı onlardan daha hızlıydı. Özbeklerin Cüzcan savunması hızla çöktü ve Taliban savaşçıları Dostum’un lüks evine kadar girmeyi başardılar. Bazı savaşçılar, çöken Afgan hükümeti tarafından Dostum’a verilen, “Mareşal” madalyalarıyla süslenmiş askeri üniforma da dahil olmak üzere Dostum’a ait olan üniformaları ele geçirmekle gösteriş yaptı. Başkenti Mezar-ı Şerif neredeyse savaşmadan Taliban'ın eline geçtiği için Dostum'un sığındığı komşu Belh'te durum pek iyi değildi. Belh’in düşüşünden kısa bir süre önce, Atta Muhammed Nur ve Dostum birlikte otoyolun karşısına Özbekistan sınırına kaçtı. Kendilerini Taliban'a teslim etmeyi amaçlayan bir komployu keşfettikleri için kaçtıklarını ifade ettiler.
Atta Nur, zaman zaman ülkesindeki durumla ilgili siyasi açıklamalar yapıyor. Doksanlı yıllarda yaptığı savaşlarla ünlenen ve sağlık sorunları yaşayan General Dostum'a gelince, partisinin siyasi liderliğinin oğluna geçmesinden sonra büyük ölçüde sessizliğe büründü. Bu iki ismin, yakın zamanda Pençşir Vadisi'nde kuşatma altındaki Taciklerin üzerindeki baskıyı hafifletmek için bir miktar yardım sağlamaya hazırlandıkları bildirilmişti, ancak bu, yeni Afgan hükümetine karşı harekete geçmemeleri yönünde dış baskılara uğradıklarına dair haberler çerçevesinde gerçeğe dönüşmedi. Dostum'un, yakın ilişki içinde olduğu ve uzun yıllardır yaşadığı Türkiye'ye yerleşmesi ise pek uzak bir ihtimal değil... Dostum, oğluna, tarihi Türk lider “Atatürk”ün ilk ismi olan “Mustafa Kemal” adını vermişti.

Ahmet Mesud
Ahmed Mesud, önceki Afgan hükümetinde görevli değildi. 11 Eylül 2001 saldırılarının hemen öncesinde El Kaide tarafından öldürülen rahmetli babası Ahmed Şah Mesud'un destekçilerinin büyük oranda yer aldığı bir gruba liderlik etti. Ağustos ayında Kabil’in Taliban’ın eline geçmesiyle birlikte Mesud, Pençşir Vadisi'ndeki babasının kalesine taşındı. Orada, Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin yardımcısı Emrullah Salih, Afgan Savunma Bakanı Bismillah Muhammedi ve yüzlerce subay ve asker de dahil olmak üzere birçok eski rejim yetkilisi ona katıldı.
Taliban, bu isimlerle pazarlık etmeye ve silahlarını bırakmaları için ikna etmeye çalışsa da iki taraf bir anlaşmaya varamadı. Bu yüzden Taliban zor vadide birçok cepheden birden büyük bir saldırı başlattı. Günlerce süren çatışmalardan sonra, hareket vadinin kontrolünü ele geçirdi. Muhalifler ise farklı bir rakip olan Taliban karşısında, seksenlerde Rusları küçük düşüren ve oğul Ahmed Mesud’un bugün tekrarlamaya çalıştığı “Pençşir Aslanı” efsanesini yaratan doğal kaleler olan dağlara kaçtılar.

 


Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
TT

Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)

Cumartesi yayımlanan bir anket sonucuna göre AfD (Almanya İçin Alternatif), ülkesinde en revaçta olduğu günleri yaşıyor. 

Almanya'nın en popüler tabloid gazetesi Bild'in INSA'ya yaptırdığı ankete katılanların yüzde 28'i hemen seçim yapılsaydı bu radikal sağcı partiye oy vereceğini söyledi. 

AfD, bir önceki Bild/INSA anketine göre oyunu bir puan artırdı. 

Başbakan Friedrich Merz'in CDU/CSU'suysa (Hıristiyan Demokratlar) yerinde sayarak yüzde 24'te kaldı.  

Koalisyon hükümetinin küçük ortağı SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) de yüzde 14 onay oranını sürdürdü. 

Yeni ankette Bündnis 90/Die Grünen'in (Yeşiller) bir puan düşerek yüzde 12'de, Die Linke'ninse (Sol Parti) değişim göstermeyerek yüzde 11'de kaldığı görülüyor. 

Katılımcılar, oyların yüzde 11'ine yakınını baraj altında kalacak partilere vereceklerini bildirdi. 

Bu da hükümet kurmak isteyen partilerin, geçerli oyların kalan kısmında en az yüzde 45'lik bir blok oluşturması gerektiğini gösteriyor.

Diğer partilerin geçmişte AfD'yle koalisyon kurmaya sıcak bakmadığını hatırlatan Bild, CDU/CSU ve SPD'nin yeniden iktidar olmak için bir başka partiyi daha yanlarına çekmeleri gerektiğini aktarıyor.

20-24 Nisan'da 1203 katılımcıyla gerçekleştirilen ankette, "26 Nisan'da federal seçimler yapılsaydı hangi partiye oy verirdiniz?" diye soruldu. 

23 Şubat 2025'teki erken seçimde CDU/CSU oyların yüzde 28,6'sını alarak birinci olmuştu. Federal seçimlerde tarihinin en düşük oranını gören SPD ise yüzde 16,4'te kalmıştı.

AfD'nin topladığı yüzde 20,8 anaakımdaki siyasetçileri endişeye sokmuştu. Mevcut hükümete yönelik memnuniyetsizliğin radikal sağcılara desteği artırmasından korkuluyor.

Hükümet yapısal reformlar konusunda kararsız davranmakla suçlanıyor. 

Geçen hafta yayımlanan YouGov anketine göre, Almanların yüzde 79'u hükümetin performansından memnun değil. 

Independent Türkçe, RT, Bild


Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
TT

Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan Donanması'nın dünya petrol sevkiyatları için hayati öneme sahip olan ve sevkiyatların aksaması küresel ekonomiyi giderek artan ölçüde tehdit eden Hürmüz Boğazı'nda İran tarafından döşenen mayınları temizleme çalışmalarını sürdürdüğünü açıkladı.

Uzmanlara göre haftalardır devam eden savaşta ABD ile İran arasında kırılgan bir ateşkesin yürürlükte olmasına karşın bölgedeki deniz mayınlarından arındırılması aylarca sürebilir.

Associated Press (AP) haber ajansının haberine göre ABD'nin dünya petrolünün yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği bu su yolunu temizlediğine dair gelecekte yapılacak açıklamalar, ticari kargo gemilerini ve sigorta şirketlerini boğazın güvenli hale geldiğine ikna etmekte yetersiz kalabilir.

Dış Politika Araştırmaları Enstitüsü Ulusal Güvenlik Programı’nda misafir kıdemli araştırmacı Emma Salisbury, yaptığı değerlendirmede, “Gerçekten mayın döşemiş olman bile gerekmez; insanları buna inandırman yeterli” ifadelerini kullandı.

Aynı zamanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Emma Salisbury şunları ekledi:

"ABD, boğazı taradığında ve her şeyin güvenli olduğunu açıkladığında İranlıların yapması gereken tek şey ‘Pekâlâ, aslında henüz hepsini bulamadınız’ demek olacak.”

Mayın temizleme çalışmaları 6 ay sürebilir

Hassas bilgileri paylaşmak amacıyla kimliğini gizli tutan bir kaynağa göre ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) yetkilileri, milletvekillerine İran'ın boğaza döşediği mayınların temizlenmesinin büyük olasılıkla 6 ay süreceğini bildirdi.

Bu bilgiler salı günü Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi'ne yapılan gizli bir brifingde sunuldu. Savaş Bakanı Pete Hegseth, cuma günü gazetecilerin bu tahmini sorması üzerine ordunun bir zaman çizelgesi konusunda spekülasyon yapmayacağını söyledi, ancak iddiayı da yalanlamadı.

Hegseth Pentagon'daki basın toplantısında "Bunun söylendiği iddia ediliyor" ifadelerini kullandı.

ABD Savaş Bakanı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak uygun bir süre zarfında tespit ettiğimiz her türlü mayını temizleme kapasitemize güveniyoruz.”

Daha sonraki bir açıklamasında donanmaya boğazda mayın döşeyen her tekneye saldırması talimatı verdiğini söyleyen Trump, perşembe günü sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bunun yanı sıra mayın tarama gemilerimiz şu an boğazı temizliyor. Bu faaliyetin 3 kat artırılmış bir düzeyde sürdürülmesi talimatı verdim” diye yazdı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Amiral Brad Cooper, kısa bir süre önce gazetecilere, ABD ordusunun mayınları boğazdan temizlemek için çalışacağını açıklamış, ancak ayrıntı vermemişti.

ABD ordusunun şu an boğaz içinde mayın temizleme operasyonlarının en belirgin varlıklarından olan savaş gemileri kullandığına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Bununla birlikte donanmanın bölgede büyük bir savaş gemisine kıyasla çok daha az göze çarpan dalgıçları ve küçük patlayıcı imha uzmanı ekipleri bulunuyor. Böylece mayın temizleme çalışmaları yürütülüyor. Uzmanlar, bazı mayın temizleme ekipmanının gemilerden alınarak karadan konuşlandırılabileceğini belirtiyor.

Mayın döşemek, bulmaktan çok daha kolay

Şimdiye kadar herhangi bir mayın döşenip döşenmediği henüz netlik kazanmıyor. İran, savaş öncesinde boğazda kullanılan güzergâhlarda yalnızca mayın bulunma ‘ihtimalinden’ söz etti. Araştırmacı Emma Salisbury, İran'ın mayın stok tahminlerinin birkaç bine işaret ettiğini belirtti. Bu deniz patlayıcılarının büyük bölümünün eski Sovyet modellerine dayandığı değerlendirilirken bazı daha yeni türlerin Çin yapımı ya da yerli üretim olabileceği düşünülüyor.

Salisbury sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mayın döşemek, temizlemekten çok daha kolay. Bu tür şeyleri hızlı bir teknenin kıçından denize itebilirsiniz."

Ancak ABD'nin bunu büyük olasılıkla görebileceğine de dikkati çeken Salisbury, İran'ın aynı zamanda mayın döşeyebilen ve tespit edilmesi çok daha güç olan küçük denizaltıları da bulunduğunu belirterek bunların savaşta imha edildiğine dair herhangi bir işaret olmadığını söyledi.

İran'ın boğaza mayın döşemişse bunların filmlerde görülen yüzeyde yüzen dikenli toplar olmadığını vurgulayan Salisbury’e göre mayınlar büyük olasılıkla deniz tabanında ya da bir kablo aracılığıyla tabana bağlanmış şekilde yüzeyin altında sabit tutuluyor ve bu mayınlar, bir geminin geçişinde oluşan su basıncı değişimiyle ya da motor sesiyle tetiklenebiliyor.

Washington mayınları nasıl arıyor?

Kimliğini gizli tutan bir savunma yetkilisi, ABD Donanması'nın şu an Ortadoğu’da mayın tarama kapasitesine sahip iki adet kıyı muharebe gemisine sahip olduğunu belirtti.

Yetkili, Japonya'da konuşlu iki adet Avenger sınıfı Amerikan mayın arama gemisinin de Ortadoğu'ya hareket ettiğini, ancak cuma günü itibarıyla halen Pasifik Okyanusu'nda bulunduğunu da sözlerine ekledi.

Bir Avenger sınıfı gemide görev yapmış olan emekli Yüzbaşı Stephen Wells, ABD Donanması’nın büyük olasılıkla boğazdan güvenli bir geçiş koridoru oluşturmak amacıyla deniz mayınları taraması yaptığını, mayın temizlemenin ise genellikle çatışma sonrasında gerçekleşen daha yavaş bir süreç olduğunu belirtti.

Amerikan Deniz Kuvvetleri Birliği'ne bağlı Deniz Stratejisi Merkezi uzmanı Wells şunları söyledi:

“Mayın temizlemek, bahçenizde yürüyerek yabani otları ve sarmaşıkları tek tek sökmek gibi. Bir taraftan diğerine güvenle geçebilmek gerekir. Mayın tarama ise çim biçmeye benzer."

Deniz operasyonları ve mayın temizleme konusunda uzman RAND Enstitüsü araştırmacısı Scott Savitz ise donanmanın son mayına ulaşıncaya kadar her birini temizlemek zorunda olmadığını belirtti.

Savit, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İkinci Dünya Savaşı'ndan, hatta bazı bölgelerde Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana temizlenmemiş alanlar hâlâ var. Çünkü bu süreç hem çok fazla kaynağa hem de uzun zamana ihtiyaç duyan bir işlemdir."

Wells ise donanmaya ait kıyı muharebe gemilerindeki ekiplerin sonar ve diğer teknolojileri kullanarak mayın arayan uzaktan kumandalı insansız araçlar konuşlandırabildiğini söyledi. Bu araçlar aynı zamanda patlayıcıları imha etmek için yüklü mühimmat da taşıyor.

ABD Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilerin aynı zamanda dalgıçlar dahil mayın arayıp imha edebilen patlayıcı imha uzmanı ekipleri de taşıyabileceğini belirten Wells, helikopterlerin de lazer kullanarak mayın arayabildiğini sözlerine ekledi.

Nakliye şirketleri riskleri değerlendiriyor

Savitz, nakliye şirketlerinin özellikle kârlılığı göz önünde bulundurulduğunda eninde sonunda boğazdan geçmek için belirli düzeyde risk almaya hazır olacaklarını söyledi.

Hürmüz Boğazı’ndan geçmek isteyen gemiler için İran'ın onay prosedürü gereği gemilerin, savaş öncesindeki güzergâhtan farklı olarak İran kıyısına yakın kuzeydeki bir rotayı izlemesi gerekiyor.

İngiliz sigorta komisyoncusu Marsh'ın deniz savaşı riskleri yöneticisi Dylan Mortimer, sigorta şirketlerinin gemi sahiplerine güvenli geçişi sağlamak amacıyla İran makamlarıyla iletişime geçmelerini zorunlu kılan bir madde eklediğini belirtti.

Mortimer, bu belgenin mayınları özellikle belirtmediğini ve füze ile insansız hava araçları (İHA) saldırıları ya da el koyma operasyonları dahil olmak üzere çeşitli tehlikelere karşı koruma sağlamayı amaçladığını açıkladı. Ancak mayınlar en azından psikolojik bir işlev üstlenmekte olup Mortimer bu olguyu ‘tehdit hayaleti’ olarak nitelendirdi.

Mortimer şunları söyledi:

"Bu durum İranlıların çıkarına hizmet ediyor. Çünkü ister mayın bulunsun ister bulunmasın, insanlar mayın olduğuna inanıyor ve buna göre davranıyor."

Tüm bu kaygılar, savaşın ardından bile boğazın güvenli olduğuna dair güvenin yeniden tesis edilmesinin çok daha uzun sürebileceğine işaret ediyor.


Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.