Milli Savunma Bakanı Akar: KKTC’nin ruhsat verdiği ve kendi deniz yetki alanlarımızda bulunan bölgelerdeki faaliyetlerimizi sürdüreceğiz

Milli Savunma Bakanı Akar, "KKTC’nin ruhsat verdiği ve kendi deniz yetki alanlarımızda bulunan bölgelerdeki faaliyetlerimizi sürdüreceğiz." dedi.

AA
AA
TT

Milli Savunma Bakanı Akar: KKTC’nin ruhsat verdiği ve kendi deniz yetki alanlarımızda bulunan bölgelerdeki faaliyetlerimizi sürdüreceğiz

AA
AA

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın da katıldığı, 9 Eylül Üniversitesi tarafından Sabancı Kültür Merkezi’nde düzenlenen, "Adalar Denizi ve Yunanistan ile Komşuluk İlişkileri Sorunları Sempozyumu"ndaki sözlerine İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümünü kutlayarak başladı. Türkiye’nin terörle mücadelesi, Libyalı ve Azerbaycanlı kardeşlerine haklı davalarında destekleri devam ederken, komşusu ve NATO müttefiki Yunanistan ile bazı sorunlar yaşadığına dikkati çeken Akar, şunları söyledi:
"Yunanistan ile kıta sahanlığı, karasularının genişliği, hava sahası, FIR hattı, arama kurtarma sahasına yönelik ihtilaflar, Gayri Askeri Statüdeki Adaların (GASA) silahsızlık statüsünün ihlali, Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK) Doğu Akdeniz’de ülkemizin ve KKTC’nin hak ve menfaatlerini göz ardı eden iddialar, provokatif silahlanma girişimleri ve diğer provokatif faaliyetler, Batı Trakya Türklerinin haklarını kısıtlayıcı uygulamalar ve terör örgütlerine verdikleri destek konularında sorunlar yaşıyoruz. Bu sorunlara düzensiz göçten kaynaklı anlaşmazlıklar ve FRONTEX meselesi de eklenmiş durumda."
Akar, Türkiye’nin tüm bu sorunlara uluslararası hukuka, akla, mantığa uygun ve iyi komşuluk ilişkileri çerçevesinde çözüm bulmak için büyük çaba harcadığını belirterek "Maalesef Yunan muhataplarımız, adeta bu çabalarımızı boşa çıkarmak için çoğu zaman gerginliği tırmandıran her türlü saldırgan eylem ve söylemde bulunmayı ısrarla sürdürüyor." dedi.
Kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası ve FIR hattı sorunlarını hem ayrı ayrı hem de birbirleriyle bağlantılı sorunlar olarak nitelendiren Akar, "Yunanistan Kıta Sahanlığı sınırının Doğu Akdeniz'deki adalar ile Türkiye anakarası arasından geçtiğini ileri sürerek Ege Denizi’nin neredeyse tamamı üzerinde haksız iddialarda bulunmaktadır. Biz Ege’de kıta sahanlığı sınırları belirlenirken Ege’nin bütün olarak göz önüne alınması ve sınırların uluslararası hukuk kurallarına uygun hakkaniyet ilkeleri uyarınca bir anlaşma ile çizilmesi gerektiğini düşünüyoruz." ifadelerini kullandı.
Yunanistan'ın tek taraflı olarak karasularını 12 mile çıkarma isteğine vurgu yapan Akar, şunları kaydetti:
"Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkartması durumunda Ege’nin yalnızca beşte biri açık denizalanı olarak kalacak, yaklaşık üçte ikisi Yunan karasuları haline gelecektir. Yani, ‘12 mil’ demek, neredeyse Ege Denizi’nin tamamının Yunanistan’ın hakimiyetine geçmesi, Ege’nin Yunan gölü haline gelmesi demektir. Böyle bir durumda, Deniz Kuvvetlerimizin uluslararası sulardan geçerek Akdeniz’e ulaşması neredeyse imkansız hale gelecektir. Türkiye gemicilik, güvenlik ve Ege’deki kaynaklar açısından önemli zararlara uğrayacaktır. Aynı zamanda üçüncü ülkeler de Ege’den geçerken Yunanistan’dan izin almak durumunda kalacaktır. Türkiye’nin bunu kabul etmesi asla mümkün değildir."

"Akıl, mantık ve hukuk dışı"
Bakan Akar, Türkiye ve Yunanistan arasında önemli gerilimlerin oluşmasına yol açan sorunlardan bir diğerini ise Ege Denizi üzerindeki hava sahası ve FIR hattı olduğuna işaret ederek şöyle devam etti:
"Hava sahasının sınırı karasuları sınırlarını aşamaz. Ancak Yunanistan, karasuları genişliği 6 mil olmasına karşın 10 mil hava sahası olduğunu iddia etmektedir. Yani, uluslararası sularda bulunan bir gemimiz, karasuyu sınırlarını ihlal etmezken, bu gemiden bir helikopter havalandığı anda hava sahası ihlali yapmış oluyor. Bu akıl, mantık ve hukuk dışı garip iddiayı sadece Yunanistan ileri sürmektedir. Ne tarihte ne günümüzde dünyada böyle bir uygulama yok. Biz, uluslararası hukuk kurallarını, akıl ve mantık ilkelerini hiçe sayan bu iddiayı kabul etmezken Yunanistan, karasularını 12 mile çıkarma hayalleri ile hava sahasını daha da genişletme peşindedir. Bunların boş hayaller olduğu görülmeli, bilinmelidir. Yunanistan ayrıca, teknik bir sorumluluk olan Uçuş Malumat Bölgesi (FIR) hattını da kendi egemenlik sahası olarak göstermektedir. 1944 ICAO Şikago Sözleşmesi hilafına Atina FIR’ına giren askeri uçakların uçuş planı vermesini talep etmekte, aksini hava sahası ihlali kabul etmektedir. Ayrıca, FIR hattı sınırını aynı zamanda 'Arama Kurtarma Sahası' sınırı olarak kabul ederek Türkiye'nin sahasında da arama kurtarma yapmak istemektedir. Dünyada, uluslararası hukukta böyle bir uygulama söz konusu değildir."

"Yunanistan hukuk tanımaz tavrını sürdürüyor"
Yunanistan’ın Ege’deki Gayri Askeri Statüdeki Adaların uluslararası anlaşmalara aykırı olarak silahlandırmasına da değinen Akar, "Yunanistan, askeri birlik, silah bulundurarak 23 Gayri Askeri Statüdeki Ada’nın en az 16’sının statüsünü ihlal etmekte, her fırsatta başta Lozan Antlaşması olmak üzere uluslararası anlaşmaları aşındırmaya çalışmaktadır." diye konuştu.
Yunanistan’ın bu adaları çeşitli tatbikatlara dahil etmeye çalışarak NATO ve üçüncü taraf ülkelerini de kendi iddialarına alet etmeye çalıştığını aktaran Akar, "Yunanistan, provokatif tutumunu gereksiz NAVTEX/NOTMAR/NOTAM ilan ederek sürdürmektedir. Bu faaliyetleriyle 1988 Tarihli Türk-Yunan Atina Mutabakat Muhtırası'nda belirtilen Moratoryum Periyodu’nu ve 1976 Bern Mutabakatı’nı ihlal etmektedir. Türkiye’nin diplomatik girişimlerine rağmen bu hukuk tanımaz tavrını sürdürmektedir." dedi.
Ege’de bir diğer sorun başlığını ise Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklarla ilgili yaşanan sıkıntılar olarak tanımlayan Akar, konuşmasına şöyle devam etti:
"Yunanistan, bunlar üzerinde egemenlik hakkı iddia etmekte, hatta bunlardan bazılarını satışa çıkarmaktadır. AB çevre ve enerji programları, arkeoloji ve kadastro çalışmaları gibi uluslararası girişimleri de bu anlamda istismar etmektedir. Bunun gibi tek taraflı fiili adımların kabul edilmesi mümkün değildir. Somut tarihi, coğrafi ve ilmi gerçekler göz önünde bulundurulduğunda tüm bu çabalar, 1832’de 47 bin 517 kilometrekarelik yüzölçümü ile Mora Yarımadası ve çevresinde resmen kurulan ve günümüze kadar 7 aşamada yaklaşık 3 kat büyüklüğe ulaşan Yunanistan’ın yayılmacı anlayışını en açık şekilde ortaya koymaktadır."
"Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, yayılmacı iddialarını dayatmaya, yaklaşık 1900 kilometre ile Akdeniz’in en uzun kıyı uzunluğuna sahip Türkiye’yi, Antalya körfezine hapsetmeye çalışmaktadır." diyen Akar, Yunanistan’ın Türkiye’ye 1950 metre Yunanistan’a ise 600 kilometre mesafedeki 10 kilometrekarelik Meis Adası için 40 bin kilometrekarelik deniz yetki alanı talep ettiğine dikkati çekti. Akar, şunları kaydetti:
"Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları konusunun geçmişine baktığımızda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin gayrı hukuki eylemlerinin temelini, KKTC ve Türkiye’nin haklarını yok sayarak ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adına ilan ettiği sözde münhasır ekonomik bölge iddiaları oluşturmaktadır. KKTC’nin Kıbrıs adasının etrafındaki doğal zenginliklerin paydaşı ve hak sahibi olduğunu herkesin çok iyi anlaması ve buna göre davranması gereklidir. Yunanistan, uluslararası hukuka aykırı olarak, diğer kıyıdaş devletler ile ikili sınırlandırma anlaşmaları yapmak ve fiili uygulamalarda bulunmak suretiyle Türkiye’nin doğal gaz ve balıkçılık gibi kaynaklardan yararlanmasını engellemek ve Türkiye’yi uluslararası kamuoyu nezdinde emrivakilerle karşı karşıya bırakmak istemektedir. Buna karşılık olarak bizler de ısrarla Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta, deniz yetki alanlarında, eşit egemen hakların korunması ve kaynakların adil paylaşımının mutabakatla belirlenmesi gerektiğini savunmaktayız. Bu kapsamda KKTC’nin ruhsat verdiği ve kendi deniz yetki alanlarımızda bulunan bölgelerdeki faaliyetlerimiz sürecektir."
Rum kesiminde Atatürk'ün anlatıldığı kitabın sayfasının yırtılması kararını da değerlendiren Akar, "Bu çarpık ve düşmanca zihniyetin yeni bir örneğidir. Bu olay, kimlerle ve nelerle uğraştığımızı açıkça göstermektedir. Şiddetle reddediyor, şiddetle kınıyoruz. Gerçekten pes doğrusu." ifadesini kullandı.
Akar, Türkiye'nin yıllar boyu sayısız acılara ve haksızlıklara maruz kalan Kıbrıs Türkü'ne karşı darbe sonrasında olası bir katliamı da önlemek üzere 47 yıl önce Kıbrıs Barış Harekatı'nı gerçekleştirdiğini belirtti.
Bu harekatla Ada'ya barış ve huzurun geldiğini, masum insanların katledilmesinin engellendiğini, Türklerin uğradığı zulmün ortadan kaldırıldığını, akan kan ve gözyaşının durdurulduğunu belirten Akar, "Bugüne kadar Ada'da süren barış ve huzurun bu harekatın sonucu olduğu açıktır. Halen de Ada'da barış ve istikrarın teminatı Türk Silahlı Kuvvetleridir. Garantör devlet olan Türkiye'nin Ada'daki askeri varlığını olduğundan farklı göstermeye çalışmak, Yunan ve Rum tarafına hiçbir fayda sağlamayacaktır." diye konuştu.
Ada'daki esas sorunu Kıbrıs Türklerinin hakları konusunda Rum-Yunan ikilisinin 50 yıldır uzlaşmaz tavrını sürdürmesi, Kıbrıs Türkü'nün hakkını hukukunu hiçe sayması ve eşit varlığı kabul etmemesi olarak tanımlayan Akar, şunları söyledi:
"Türkiye ve KKTC bugüne kadar, barış ve istikrardan yana olduğunu her fırsatta gösterdi. Barış adına, huzur adına üzerine düşeni yaptı, yapmaya da devam ediyor. Türkiye ve KKTC, çözüm için iyi niyetli yaklaşımlarının son örneğini 27-29 Nisan'da Cenevre’de yapılan gayriresmi görüşmelerde bir kez daha ortaya koymuştur. Ancak bu görüşmelerde de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin uzlaşmaz, inatçı, bencil tavrı nedeniyle ilerleme kaydedilememiştir. Burada bir hususun altını çizmek istiyorum. Avrupa Birliği (AB) kendi ilkelerini çiğneyerek sınır anlaşmazlığı problemi olmasına rağmen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni üye yapmış ve barışa hizmet etmek yerine çözümsüzlüğü desteklemiştir. Bunun şu ana kadar izahı yapılamamış, cevabı verilememiştir. Biz Kıbrıs konusunda üçüncü tarafların objektif olmalarını, sorunları uluslararası hukuk, akıl ve mantık çerçevesinde değerlendirmelerini, AB’nin ve uluslararası aktörlerin de stratejik körlüğü bir kenara bırakmalarını, sahadaki gerçekleri görmelerini istiyoruz, bekliyoruz."
Denenmiş ve başarısız olduğu görülmüş çözüm önerilerinin tekrar tekrar görüşülmesinden hiçbir sonuç alınamayacağını ifade eden Akar, şöyle konuştu:
"Kıbrıs'ta iki devletli, egemen eşitliğe dayalı, yan yana yaşayan ve iş birliği içinde olan bağımsız iki devletin artık tek çözüm olduğuna inanıyoruz. Yani bağımsız, egemen, eşit iki devlet. Bir kez daha vurgulamak isterim ki, Kıbrıs bizim milli meselemizdir. Garanti ve ittifak anlaşmaları doğrultusunda geçmişte olduğu gibi bugün de bütün imkanlarımızla Kıbrıslı kardeşlerimizin yanındayız. Bir oldubitti ile haklarının gasbedilmesine asla göz yummayacağız. Bu azim ve kararlılığımızın iyi anlaşılması gerekir. Sonuç olarak, Doğu Akdeniz’de Türkiye'nin ve Kıbrıs Türkü'nün yer almadığı hiçbir projenin yaşama şansı yoktur. Ege'de, Doğu Akdeniz'de ve Kıbrıs'ta hak, alaka ve menfaatlerimizi korumakta azimliyiz, kararlıyız ve buna muktediriz."

"Kuzu postuna bürünerek sahte gündemler oluşturuyorlar"
Türkiye'nin kimseye tehdit olmadığına, güvenilir, güçlü ve etkin bir müttefik olduğuna vurgu yapan Akar, "Bizim tek amacımız vatanımızın, milletimizin güvenliğini sağlamaktır." dedi.
Türkiye'nin etrafındaki sorunlarla ilgilenirken asla yayılmacı, müdahaleci bir anlayış içinde olmadığını belirten Akar, şu açıklamalarda bulundu:
"Yunanistan kendi uluslararası hukuka aykırı eylemlerine rağmen Türkiye'yi suçlayıcı açıklamalarda bulunmaya devam ediyor. Özellikle bazı Yunan siyasiler, adeta kuzu postuna bürünerek ve her gün başka bir yerde ortaya çıkarak, gerçeklikten uzak iddialarla sürekli sahte gündemler oluşturmaya çalışmaktadırlar. Yunanistan suni bir tehdit algısı oluşturarak bir silahlanma sevdasına kapılmış bulunmaktadır. Yunan siyasiler, kifayetsiz ve hayalci bir yaklaşımla zaten ekonomik sıkıntılar yaşayan Yunan halkının kaynaklarını boş yere tüketmekte, refah seviyesini daha da aşağılara çekmektedir. Yunanistan’ın bu yaklaşımının beyhude bir çaba olduğunu kendi akademisyenleri, bazı diplomatları ve emekli komutanları da ifade etmektedirler."
AB üyesi olmasına rağmen Yunanistan'ın AB değerlerini, insan haklarını ve uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak Batı Trakya, Rodos ve İstanköy'de yaşayan Türk azınlığa yönelik baskıcı uygulamalarına devam ettiğini aktaran Akar, "Yunanistan, bu politikaların bir parçası olarak, uluslararası anlaşmalar ile Batı Trakya Türklerine tanınmış olan temel hakları, türlü yollarla ortadan kaldırmaya devam etmektedir. Son olarak Rodop ilinde 8, İskeçe'de 4 olmak üzere 12 azınlık okulunun faaliyetlerini durdurması yürüttüğü baskı ve yıldırma politikalarının en çarpıcı örneklerinden birisidir." diye konuştu.
Yunan makamlarının bu uygulamaları sonucu Batı Trakya'daki Türk azınlık ilkokullarının sayısı son 25 yılda 231'den 103'e düştüğüne dikkati çeken Akar, şunları kaydetti:
"Yunanistan, Türk kimliğinin inkarı başta olmak üzere Türklerin eğitim, dernek kurma, kendi dini liderlerini seçme, vakıflar, ifade ve basın özgürlüğü gibi konularda kısıtlayıcı ve baskıcı uygulamalarını sürdürmektedir. Aynı şekilde Yunanistan, 1913 Atina Anlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı Kanun gereği, Batı Trakya Türklerinin kendi müftülerini seçme haklarını 1985'ten itibaren ihlal etmeye ve müftü atamalarını kendisi yapmaya başlamıştır. Yunanistan bu hukuksuz uygulaması nedeniyle 1999 ve 2006'da iki defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından mahkum edilmesine rağmen hala anlaşmalara aykırı bu tavrını sürdürmektedir. Batı Trakya Türklerinin kurduğu dernekleri sadece adında Türk kelimesi geçtiği gerekçesiyle kapatan Yunanistan'ın bu eylemleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla da mahkum edilerek tescillenmiştir. Ancak Yunanistan hala AİHM kararlarını uygulamaktan imtina etmektedir. 'Türk yoktur' demek, Türklere ait okul ve dernekleri kapatmak, cami açılışlarını engellemek tüm demokratik ve çağdaş değerler ile tarihi gerçekleri inkar etmektir. AB ve üçüncü taraflar bunları ısrarla görmezden gelmektedir. Türkiye, dünyanın neresinde olursa olsun tüm soydaşlarımızın ve mazlumların haklarının takipçisi olmaya devam edecektir."

Yunanistan'ın terör örgütlerine desteği
Yunanistan'ın terör örgütlerine verdiği desteği de hatırlatan Akar, "Yunanistan'ın yıllarca PKK'lı, DHKP-C'li teröristlere topraklarında, Lavrion Kampı'nda eğitim verdiği, onları barındırdığı, şimdi bunlara ilave olarak FETÖ'ye de ev sahipliği yaptığı herkesin malumudur. NATO müttefiki ve komşumuz Yunanistan'ın, bu örgütlere hamilik yaparken terörizmin ve dini fanatikliğin yayılmasından şikayet etmesi çelişkidir, riyakarlıktır." diye konuştu.
Tüm dünyayı etkileyen düzensiz göç ve mülteci akınının büyük bölümünün Akdeniz ve Ege havzaları yoluyla gerçekleştiğini dile getiren Akar, "BM verilerine göre dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke Türkiye'dir. Doğal olarak Türkiye göç konusunda ağır bir yük taşımaktadır. Buna karşın bir yandan Yunanistan teröristlerin hamiliğini yaparken diğer taraftan mülteciler konusunda uluslararası hukuka, AB'nin savunduğunu iddia ettiği ortak değerlere ve evrensel ilkelere aykırı ve insanlık dışı uygulamalar sergilemektedir. Ege Denizi'nde kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere göçmenleri acımasız bir şekilde geri itmeye devam etmektedir." ifadelerini kullandı.
Yunanistan'ın 7 Ağustos'ta Kaş'ın güneyinde üzerinde yaşam olmayan Başak Adası'na göçmenleri askeri bot ile bırakarak ölüme terk etmesinin insansız hava aracı ile saniye saniye görüntülendiğini hatırlatan Akar, şunları söyledi:
"Uluslararası bağımsız örgütlerce de Yunan makamlarının göçmenleri ve mültecileri işkence ve kötü muamele uygulayarak Türkiye'ye yasa dışı yollarla geri ittiği şahitleri ve delilleri ile ortaya konulmuştur. Fakat Yunanistan, geri ittiği göçmenlerin görüntülerini sildirmekten, delilleri yok etmekten dahi çekinmemekte, yaptığı hukuksuzluğu gizlemeye çalışmaktadır. Yunanistan, bir AB kuruluşu olan FRONTEX'i hukuk tanımazlığına ve insanlık onuruna aykırı uygulamalarına alet etmekte, çıkarları doğrultusunda bir araç olarak kullanmakta ve açıkça istismar etmeye çalışmaktadır. FRONTEX, AB üyesi ülkelerin komşularıyla olan sınırlarının korunmasını ve güvenliğini sağlamak amacıyla 2004 yılında oluşturulmuş bir AB kurumudur. Yunanistan'ın FRONTEX'i davetinin arkasında, çok kapsamlı ve çok boyutlu Ege uyuşmazlıkları konusuna AB'yi de ortak etme gayreti olduğu görülmelidir. FRONTEX'e bağlı Acil Sınır Müdahale ekiplerinin ağır askeri ekipmanlarla müdahale ederek sınırı geçmeye çalışan göçmen ve sığınmacı gruplarını geri itmesi, Avrupa’da sivil toplum örgütlerinin de tepkisine yol açmıştır. Batılı tüm dost ve müttefiklerimizin şunu düşünmesi lazım, Türkiye mültecilere ev sahipliği yapmasa, Yunanistan ve onun güdümünde olan FRONTEX gibi insanlık dışı davranışlar sergilese ve 9 milyon göçmen de AB sınırlarına dayansaydı sonuçları ne olurdu?"
Mülteci sorununu sadece Türkiye'nin değil AB başta olmak üzere tüm ülkelerin ortak sorunu olarak nitelendiren Akar, "Yunanistan'ın mülteci konusunda takındığı tavır, NATO'nun da işini zorlaştırmaktadır. Yunanistan'ın sığınmacılara yönelik temel hak ihlalleri, insanlık dışı ve onur kırıcı gözaltı şartları, sığınma hakkı ihlalleri, Yunan sahil güvenliğinin alıkoyma ve Türkiye'ye doğru zorla geri itmesi kabul edilemez. Masum insanların Ege'nin soğuk sularında can vermesine neden olan uygulamaları insanlık suçudur." dedi.

"Yunan macerasının bittiği günün yıl dönümü"
Türkiye'nin bütün iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen Yunanistan'ın hukuk tanımaz, saldırgan, gerginliği tırmandırıcı söylem ve eylemlerine devam ettiğini dile getiren Akar, şu değerlendirmelerde bulundu:
"Yunanistan, Türkiye'ye karşı temelsiz suçlamalarda bulunarak ve her türlü yalanını, yanlışını ve noksanını AB üyeliğine sığınarak örtbas etme telaşı içindedir. Yunan yöneticilerin kendi halkının refahına mal olacak silahlanma yarışından, gerginliği tırmandırmaktan, uzlaşmaz tavırlardan kaçınması ve bizimle samimi iş birliğine dönmesi en doğru ve gerçekçi bir çözüm yolu olacaktır. Yunan siyasiler kendi halkına kulak verir, bizi bir tehdit unsuru ve rekabet etmesi gereken bir ülke değil de gerçek bir komşu ve müttefik olarak görmeyi başarabilirse bundan her iki ülke ve bölgemiz kazançlı çıkacaktır. Türkiye, Yunanistan ile samimi ve güçlü ilişkiler geliştirmek istemekte, yaşanan sorunları, güvene dayalı ikili ilişkiler temelinde çözmeyi tercih etmektedir. Üçüncü taraflardan beklentimiz ise Türkiye'nin haklı, hukuka uygun, makul ve mantıklı yaklaşımlarını görmeleri, Yunanistan'ın uygulama ve iddialarını akıl, bilim ve objektif kriterler ışığında değerlendirmeleri, duruma sadece AB dayanışması penceresinden bakmamalarıdır. Türk ve Yunan halkı arasındaki benzerliklerin farklılıklarımızdan çok daha fazla olduğunun bilinmesi lazım. Aramızdaki sorunların uluslararası hukuka uygun olarak, barışçıl yöntemlerle, iyi komşuluk ilişkileri içerisinde ve karşılıklı diyalog ile çözülebileceğine samimi olarak inanmaktayız."
Türkiye'nin bununla ilgili büyük çaba gösterdiğini de vurgulayan Akar, "Ancak, yine de bir hususu hatırlamakta yarar var. Bugün, yani 9 Eylül, Yunan macerasının bittiği günün yıl dönümüdür. Bu vesileyle bir asır önce girişilen maceranın bedelinin ne kadar ağır olduğu unutulmamalı, hüsranla sonuçlanacak yeni maceralar peşinde koşulmamalıdır. İçten temennimiz, Türk ve Yunan halklarının bölge zenginliklerinden de istifade ederek barış, güven, istikrar ve refah içinde yaşamasıdır." ifadelerini kullandı.
Sempozyuma KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar'ın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Musa Avsever, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz de katıldı.

 


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.


İran’da reformist aktivistlere yönelik gözaltıların kapsamı genişliyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran’da reformist aktivistlere yönelik gözaltıların kapsamı genişliyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleriyle hatıra fotoğrafı çektirirken; yanında Âzer Mansuri yer alıyor, Şekuri Rad görülüyor; arkada İran bayrağı bulunuyor. Kasım 2024 (İran Cumhurbaşkanlığı)

İranlı yetkililer, son günlerde reformist akıma mensup siyasetçi ve aktivistlere yönelik gözaltı dalgasını genişletti. Resmî ve reformist medyada yer alan haberlere göre, Ocak ayındaki protestolara ilişkin tutumları gerekçe gösterilerek aralarında parti yöneticileri ve eski milletvekillerinin de bulunduğu çok sayıda isim gözaltına alındı.

Bu adımlar, Tahran’ın içeride güvenlik önlemlerini sıkılaştırdığı bir döneme denk geliyor. Aynı zamanda İran, ABD ile yürütülmesi muhtemel müzakerelerde uranyum zenginleştirmeden vazgeçmeyeceğini ve füze programının hiçbir müzakere sürecine dâhil edilmeyeceğini vurgulayarak Washington’a güvenmediğini yineledi.

Yerel ve reformist basın, son gösteriler sırasında protestoculara destek verdiği belirtilen dört önde gelen reformist ismin güvenlik ve yargı organları tarafından gözaltına alındığını bildirdi. Çeşitli kaynaklara göre operasyonlar pazar günü başladı. Gözaltına alınanlar arasında Reform Cephesi Başkanı ve reformist İran Ulus Birliği Partisi Genel Sekreteri Âzer Mansuri, eski milletvekili İbrahim Asgarzade ile Hatemi döneminde dışişleri bakan yardımcılığı yapan Muhsin Eminzade yer aldı.

dc
İranlılar, 9 Ocak 2026’da Tahran’da hükümet karşıtı gösteri düzenledi (AP)

Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen Fars Haber Ajansı, “güvenlik ve yargı kurumlarının” söz konusu isimleri gözaltına aldığını, yöneltilen suçlamalar arasında “ulusal bütünlüğü hedef almak, anayasa karşıtı tutum almak, düşman propagandasıyla uyum içinde hareket etmek, teslimiyetçi bir çizgiyi teşvik etmek ve gizli yıkıcı mekanizmalar oluşturmak” bulunduğunu aktardı.

Yargı erkinin yayın organı Mizan Ajansı da isim vermeden “bazı siyasi şahsiyetlerin” gözaltına alındığını ve bu adımların “Siyonist yapı ve ABD’yi destekleyen bazı önemli siyasi unsurların faaliyetlerine ilişkin soruşturmaların tamamlanmasının ardından” atıldığını duyurdu.

Devrim Muhafızları’na bağlı Tesnim Ajansı ise Tahran Savcılığı’nın, Ocak olaylarıyla bağlantılı olarak Siyonist rejim ve ABD’ye destek suçlamasıyla bazı önde gelen siyasi isimler hakkında dava açtığını bildirdi; ancak isim ve parti bilgisi paylaşmadı. Ajans, terör eylemleri olarak nitelediği olayların İsrail ve küresel istikbarla operasyonel bağlar taşıdığını, perde arkasında ve sanal ortamda faaliyet gösteren örgütsel ve medya ağlarıyla güvenliğin hedef alındığını öne sürdü.

Gözaltı çemberi genişliyor

Pazartesi sabahı gözaltılar sürdü. Reform Cephesi Sözcüsü Cevad İmam’ın, pazar günü şafak vakti Devrim Muhafızları İstihbaratı tarafından evine düzenlenen baskınla gözaltına alındığı bildirildi. Reformist Şark gazetesi ve Fars Ajansı bu bilgiyi doğruladı.

dfrgt
Cevad İmam, Kasım 2024’te Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile yapılan görüşmede soldan ikinci sırada (İran Cumhurbaşkanlığı)

Ayrıca reformist lider Mehdi Kerrubi’nin oğlu Hüseyin Kerrubi’nin, Kültür ve Medya Savcılığı’na çağrıldıktan sonra gözaltına alındığı aktarıldı. Fars, “darbe yanlısı ve kargaşayı körükleyen halka” karşı yürütülen operasyonlar kapsamında İran Ulus Birliği Partisi Merkez Komitesi üyesi Ali Şekuri Rad’ın da yargı kararıyla tutuklandığını duyurdu.

Bunun yanı sıra Reform Cephesi Merkez Komitesi üyeleri Muhsin Armin, Bedr es-Sadat Mufidi ve Ferac Kemicani hakkında da adli tebligatla ifadeye çağrılma kararı alındı. Bir gün önce ise Mir Hüseyin Musevi’nin danışmanı ve 2009 seçim kampanyasının başkanı Kurban Behzadiyan Nejad’ın gözaltına alındığı açıklanmıştı.

İran’da 28 Aralık’ta yaşam koşulları ve artan hayat pahalılığına karşı başlayan protestolar kısa sürede siyasi talepler içeren geniş çaplı bir harekete dönüşmüş, bazı sloganlar rejimin devrilmesi çağrılarına kadar varmıştı. Yetkililere göre barışçıl gösteriler zamanla “isyan ve vandalizme” dönüştü; olaylardan ABD ve İsrail sorumlu tutuldu.

Takip eden sert güvenlik müdahaleleriyle protestolar sona erdirildi. Resmî söylemde bu süreç, 1979’dan bu yana İslam Cumhuriyeti’nin karşılaştığı “en büyük siyasi meydan okuma” olarak tanımlandı. ABD merkezli insan hakları örgütü HRANA’ya göre olaylarda çoğu protestocu olmak üzere 6 bin 971 kişi hayatını kaybetti, 51 binden fazla kişi gözaltına alındı.

Yargıdan sert uyarılar

Gözaltıların genişlemesinden kısa süre önce Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, protestolar sırasında reform çağrısı yapan ve ulusal bir gerçekleri araştırma komisyonu kurulmasını isteyen iç aktörleri sert sözlerle eleştirdi. Ejei, “İslam Cumhuriyeti aleyhine içeriden bildiriler yayımlayanlar Siyonist rejim ve ABD’nin yankısıdır” diyerek, “Velâyet-i Fakih’in yanında durmayanların sonunun, savaş sırasında Saddam Hüseyin’e sığınanlarla aynı olacağını” söyledi.

Reformistlardan tepki

İran Ulus Birliği Partisi, Âzer Mansuri ve diğer reformist isimlerin tutuklanmasını “stratejik bir hata” olarak niteledi ve bunun krizleri derinleştireceğini savundu. Parti, tüm siyasi tutukluların koşulsuz serbest bırakılmasını istedi ve barışçıl siyasi güçlere karşı “güvenlikçi yaklaşımı” eleştirdi.

Reform Cephesi de yayımladığı bildiride, İran toplumunun geniş kesimlerinin kendilerini temsil etmesi gereken kurumlara olan güvenini kaybettiğini belirterek bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını ve şeffaf bir rapor hazırlanmasını talep etti.

Güvenlik güçlerine yönelik suçlamalar

Gözaltılar, eski Reform Cephesi Başkanı ve eski milletvekili Ali Şekuri Rad’ın güvenlik güçlerini protestolar sırasında “kendi unsurları içinden öldürmeler tertiplemek” ve “camileri ateşe vermekle” suçlayan açıklamalarıyla eş zamanlı olarak gündeme geldi. Bu sözler, muhafazakâr milletvekilleri arasında sert tepkiye yol açtı. Bazı isimler, Şekuri Rad’ın delil sunmaması hâlinde yargılanması gerektiğini savundu.

c78k
Mansuri, geçen temmuz ayında düzenlenen bir toplantıda İran Cumhurbaşkanlığı Ofisi Başkanı Muhsin Mirzayi’nin yanında otururken (İran Cumhurbaşkanlığı)

Şekuri Rad, geçen hafta yayımlanan bir ses kaydında 8–9 Ocak olaylarına ilişkin ayrıntılı bir anlatım yaparak, resmî anlatıyı reddetti; protestocuların “eşkıya” olarak tanımlanmasını eleştirdi ve “orta yolcu gücün” kriz dönemlerinde temel bir toplumsal sermaye olduğunu vurguladı.

‘İran’ı Kurtarma Cephesi’ tartışması

Mir Hüseyin Musevi’ye yakın Kelime sitesi, son gözaltıların Musevi’nin önerdiği “İran’ı Kurtarma Cephesi” fikrini destekleyen isimleri hedef aldığını yazdı. Musevi’nin danışmanı Emir Ercumend, rejimin muhalefetin ağırlığının ülke içine kaymasını ve ulusal bir muhalefetin şekillenmesini “varoluşsal bir tehdit” olarak gördüğünü söyledi.

Reformist analist Ahmed Zeydabadi ise bu dönemde reform cephesine yönelik tutuklama ve çağrıların “derin bir üzüntü verici” olduğunu belirterek, kısa vadede psikolojik gerilimi artıracağını, uzun vadede ise siyasi kamplaşmayı derinleştireceğini ifade etti. Buna rağmen İran’ın krizleri çöküşe sürüklenmeden aşabileceğine dair “küçük de olsa bir umut” bulunduğunu dile getirdi.