Cezayir kimlik savaşı ile dil çatışması arasında mı?

“Cezayir’de siyasi, kültürel ve dilsel çeşitliliğe saygı gösterilmesi, ulusal birliğin ve uyumun koşullarından biridir”

Sadece kısıtlı alanlarda ortaya çıktıktan sonra Berberi bayrağı fırsatta gösterilmeye başlandı (Independent Arabia)
Sadece kısıtlı alanlarda ortaya çıktıktan sonra Berberi bayrağı fırsatta gösterilmeye başlandı (Independent Arabia)
TT

Cezayir kimlik savaşı ile dil çatışması arasında mı?

Sadece kısıtlı alanlarda ortaya çıktıktan sonra Berberi bayrağı fırsatta gösterilmeye başlandı (Independent Arabia)
Sadece kısıtlı alanlarda ortaya çıktıktan sonra Berberi bayrağı fırsatta gösterilmeye başlandı (Independent Arabia)

Ali Yahi
Cezayir’de ülkenin birliğini ve toplumun bütünlüğünü tehdit eden tehlikeli bir dönemece giren kimlik meselesi, hem devlet hem de halk nezdinde tüm Cezayirliler için ana gündem maddesi haline geldi. Özellikle sosyal medyadaki tartışmalar çerçevesinde, bu krizden çıkış yolunun bulunamaması halinde kimlik savaşının devam edebileceği yönünde korkular artıyor.
Sebeplerle bölünme ve korkutucu dönüşüm
Cezayir'i yaklaşık 132 yıl işgal eden dünün sömürgecisi Fransa, kimi zaman dini kimi zaman ailevi olmak üzere çeşitli gerekçelerle ülke yönetimlerini ve aşiretlerini birbirleriyle çatışmaya zorladı. Diğeretnik kökenlerin bölgenin Cezayir’e olan bağlılığına karşı meydan okumasını sağlayarak ve (Fransa’nın) 1830 yılında Cezayir'e ayak basmasından bu yana, toplumda, ülkenin çeşitli bölgelerini kontrol etmesini kolaylaştıran bölünmeler yaratmak amacıyla benimsediği diğer yöntemleri kullanarak kimlik meselesinin büyümesinden sorumlu oldu.
Bazı çevreler, aydınların ve akademisyenlerin tüm artıları ve eksileriyle gerçek bir tarih yazmaktan çekinmelerinin, başta Fransızlar olmak üzere oryantalistlerin ve yabancıların, ülkelerinin gündemlerine, fikirlerine ve çıkarlarına göre tarihi işlemelerinin önünü açtığına inanıyorlar. Aydınlar ve akademisyenler ise iktidar sınıfının gazabından, yönetimlerle kabileler arasında bir savaşa neden olmaktan ve halkın güvenini kazanmış kişilerin imajlarını sarmaktan korktukları gerekçesiyle tutumlarını savunuyorlar.
Sorunun kültürel alandaki istikrarı büyük tartışmaların önünü kesse de ayrılık taleplerinin, vatana ihanet ve dışa bağlılık suçlamalarının medyada yankılanmadan ve sokağa taşınmadan önce sosyal medya sitelerinde çatışmalara dönüşmesi, bu durumun neler getirebileceğine dair endişeleri körükledi. Özellikle Cemal bin İsmail adlı gencin orman yaktığı gerekçesiyle kendisini yakalayan kişilerce öldürülmesinden sonra tüm kesimlerden, Araplar ve kabileler arasındaki gerginliğin halkın ve ülkenin birliğini tehdit etmesinin önlenmesi için derhal harekete geçilmesi çağrılarının yapılmasına neden oldu.

Çatışmadan beslenen taraflar
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı haberde değerlendirmelerde bulunan Hukuk Profesörü Hac Hanefi şunları söyledi:
“Cezayir kimliği, toplumu oluşturan medeni düşünce çerçevesinde, dil, din, renk ve cinsiyet ayrımı yapılmadan, bilinçli olarak anı yaşayan pozitif vatandaştır. Bu özellikler, onu üretkenliğe, farkındalık yaratmaya ve aydınlık bir geleceğe doğru itmektedir. Kimlik meselesiyle ilgili, Suriye'den, mezhepçilik altında bölünmüş Sudan'dan veya Lübnan'dan, Ermeni meselesi nedeniyle tarihi lekelenmeye çalışılan Türkiye’den, Müslümanlar ve Kıptileri bir birine düşürmek için kullanılan Mısır’dan alacağımız bin tane ders var.”
Milliyetçilik karşıtları da dahil olmak üzere Cezayir'de kimlik savaşını körükleyen taraflar olduğunu söyleyen Hanefi, ister cahillikle isterse dış mihrakların sağladığı finansman ve yaptığı planlarla olsun bunun, içeride milliyetçilik karşıtlığının yapıldığını, dışarıdan ise başta ülkeyi bölmek, zayıflatmak ve zenginliğini sömürmek olmak üzere bir takım hırslara ve hedeflere ulaşmak amacıyla devleti içeriden parçalama stratejisiyle ilgili olduğunu söyledi.
Hukukçu Süleyman Şeriki ise kimlik savaşının devam etmesinin nedeninin, Cezayir Anayasası’nın dönemin şartlarından dolayı aceleyle yazılması ve toplumsal tartışmadan yeterince pay alamaması olduğunu, hatta daha önceki anayasaların ve değişikliklerin de aynı şekilde yapıldığını belirtti.
 Şeriki sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kimlik, özellikle kendi gündemlerine hizmet etmek için, toplumun bileşenleri arasında kutuplaşma yaratmak amacıyla kimlik meselesini kullananların varlığı nedeniyle sadece anayasa hukuku uzmanlarından oluşan bir komitenin değerlendirmesinin ötesine geçti. Bu durum anayasa maddesine dahil edilmesiyle ilgili karar verilmesi amacıyla tartışılmasını gerektirir. Kimlik savaşını körükleyen birkaç taraf var. Bunlardan birincisi toplumsal tartışmanın boyutuna ulaşmasına izin vermeyenler, ikincisi kendi gündemlerini dayatmak isteyenler, üçüncüsü de konunun tartışılmasına dahi izin vermeyenlerdir.”

Şüpheli çatışma
Soruları ortaya çıkaran ve kimlik çatışmasını ‘şüpheli bir savaş’ yapan neden, Amazighlerin (Berberiler) merkezinde olduğu tartışmalardır. Kimlik ise tarih, din ve dil üzerine kuruludur. İktidar, toplumun uyumunu ve istikrarını korumak için bu hassas konuyu dizginlemeye çalışıyor. Bunu da Cezayir kimliğini İslam dini ve Arap dili ile sınırlayan 1963 Anayasası’ndan, Cezayir'i Arapların yanı sıra bir Amazigh toprağı olarak kabul eden 2020 Anayasası’na doğru evrilen mevcut anayasa belgesi aracılığıyla yapıyor. Ama savaş durulmuş değil ve her an patlak verecek gibi görünüyor.

Siyasi, kültürel ve dilsel çeşitlilik
Aşiret bölgelerinin desteğini alan Kültür ve Demokrasi İçin Birlik Partisi, siyasi, kültürel ve dilsel çeşitliliğin Cezayir'in ayırt edici özelliği olduğunu vurguladı. Bu çeşitliliğe saygı duyulmasının, ulusal birlik ve uyumun koşullarından biri olduğuna işaret etti.
Partinin Basın Sorumlusu Murad Beyatur, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Bu çeşitlilik, siyaset sisteminin bir ilerleme ve gelişme kaynağı yapılması gerekirken ulusal bölünme ve yok olma sebebi haline getirildi. Bu, böl-parçala-yönet politikasının benimsenerek iktidarda kalmaya devam etmek için yapılıyor. İktidar, bağımsızlıktan sonra, çok kültürlülük ve çok dillilik pahasına entelektüel, siyasi ve kültürel tek taraflılığı doğuran bir ideoloji dayattı. Cezayir, kültürünün ve ulusal kimliğinin silinmeye çalışıldığı sömürgecilik belasının acılarını çektikten sonra bu ideoloji savunucuları, geçmişte her türlü işgale karşı bir direniş aracı olarak kullanılan tarihi ve toplumsal kültürün parçalarını silmeye çalıştılar. Cezayir tarihi mirasından, kimliğinden, dillerinden, yaratıcılığından ve yenilikçiliğinden, daha doğrusu kendi zenginliklerinden mahrum bırakıldı. Bunun ilacı kişinin kendisiyle, Cezayir ile ilişkilendirilen yanıltıcı bilgilerden uzaklaşmasındadır. Tarihimizle ve kendimizle uzlaşmalıyız.”

Denge eksikliği
Cezayir’deki İslami eğilimli en büyük parti olan Barış Toplumu Hareketi'nin kurucularından Said Mursi konuyla ilgili şu değerlendirmelerde bulundu:
 “Tarihteki hataları düzeltmediğiniz sürece kimlik savaşı devam edecektir. Sömürgecilik kimliğine sadık güçler, ülkede büyük bir etkiye sahipler. Cezayir kimliğini, halkın tek dini inancından uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Toplumun gelişiminin çeşitli dönemleri boyunca kültürel kimliğin tüm kollarını ve bileşenlerini barındırmasına rağmen İslam dininin kimlik ve inançta belirleyici bir unsur olmaması amaçlanıyor. Sömürgecilik, çağlar boyunca içinde kültürel bir varlığa sahip olduğu bir kimlik kalıbı empoze etmeye çalışmıştır. Bu da ancak dilin silinmesiyle, yani ulusun dillerinden Arapça ve Amazigh dilinden uzaklaşmasıyla olur. Kimliğin farklı dillerdeki bileşenleri arasındaki denge eksikliği halen var olan ve içeride çoğunluğu İslam dini düşmanlığıyla silahlanmış, ideolojik olarak Frankofil bir sınıfa sahip olan sömürgecilik çatışmasının doğasını değiştirmeye ve geliştirmeye yardımcı olanlar için büyük bir boşluk bıraktı.

Nefret içerikli paylaşımlar
Buna karşın Siyaset Sosyolojisi Profesörü Mustafa Racii, Cezayir'de kimlik savaşı olmadığını ama bazı kişilerce sosyal medya sitelerinde sahte kimlikler kullanılarak yoğun bir şekilde nefret içerikli paylaşımların yapıldığını savundu. Racii bazı parti liderlerini, Amazigh diline karşı yaptıkları açıklamalarla bazı gençleri kimlik çatışması olduğu düşüncesiyle nefret içerikli paylaşımlar yapmaya itmekle suçlarken bunun mümkün olmadığını vurguladı.



Bağdat'ta kaçırılan Amerikalı gazeteci serbest bırakıldı

Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)
Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)
TT

Bağdat'ta kaçırılan Amerikalı gazeteci serbest bırakıldı

Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)
Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson, 2023 yılında İstanbul'da kaldığı dönemde (Facebook)

Kataib Hizbullah dün, bir hafta önce Irak'ın başkenti Bağdat'ta kaçırılan Amerikalı gazeteci Shelley Kittleson'un, "ülkeyi derhal terk etmesi" şartıyla serbest bırakıldığını duyurdu.

Grubun güvenlik yetkilisi Ebu Mücahid el-Esaf yaptığı açıklamada, serbest bırakma kararının "görevden ayrılan Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin vatansever duruşuna duyulan takdirin bir sonucu" olduğunu belirterek, Kittleson'un "Irak'ı derhal terk edeceğini" vurguladı.

El-Esaf, bu adımın "önümüzdeki günlerde tekrarlanmayacağını ve savaş durumunda koşulların değişebileceğini" ifade etti.

İran'a bağlı silahlı grup, Amerikalı gazetecinin "itirafları" olarak nitelendirdiği kayıtları yayınladı. Kaydın koşullarını doğrulamak zor olsa da Kittleson "Bağdat'taki Amerikan konsolosunun kendisinden Irak'taki Haşdi Şabi Güçleri hakkında bilgi toplamasını istediğini" söyledi.

Geçtiğimiz hafta, başkentin kalbinde kaçırılmasının ardından Kittleson'un serbest bırakılması için Bağdat'ta ortak bir Irak-Amerikan güvenlik operasyonu başlatıldı. Bu olay, bölgesel gerilimlerin ve bunların Irak için güvenlik sonuçlarının arttığı bir dönemde gerçekleşti.

O dönemde Şarku’l Avsat'a konuşan kaynaklar, Irak güvenlik güçlerinin ilgili Amerikan yetkilileriyle birlikte Bağdat'ta kaçıranları bulmak ve Kittleson'ın serbest bırakılmasını sağlamak için yakın iş birliği içinde çalıştığını belirtmişti. Olayın hassasiyeti, siyasi ve güvenlik sonuçları göz önüne alındığında, iki taraf arasında "en üst düzeyde" iletişim kurulduğu ifade edilmişti.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dylan Johnson da Irak yetkililerinin, Ketaib Hizbullah ile bağlantılı olduğuna inanılan ve kaçırma olayına karışmakla suçlanan bir kişiyi tutukladığını duyurdu.

vdf bf
 Kittleson Suriye krizini yerinde takip etti (Facebook).

ABD Dışişleri Bakanlığı daha önce Kittleson'u güvenlik tehditleri konusunda uyarmış ve serbest bırakılmasının en kısa sürede sağlanması için FBI ile koordinasyon içinde olduğunu belirtmişti.

Gözlemcilere göre bu uyarı, özellikle silahlı grupların artan etkisiyle birlikte Irak'taki kötüleşen güvenlik durumu konusunda Batılı diplomatik misyonlar arasında artan endişeyi yansıtıyordu.

Kittleson, Irak ve bölgesel meseleler konusunda uzmanlaşmış bir gazetecidir. Birçok uluslararası kuruluşla çalışmış olup, haberlerinde silahlı gruplar, Irak-Amerika ilişkileri ve bölgesel güvenlik gelişmelerine odaklanmaktadır.

Silahlı gruplar ve Bağdat ile Washington arasındaki ilişkiler hakkındaki haberleriyle tanınmıştır. Ayrıca, 2014'ten sonra DEAŞ'tan Musul'u geri almak için yapılan savaşların yanı sıra Suriye krizi hakkındaki haberleriyle de dikkat çekmiştir.


Etiyopya ile Eritre arasındaki gerginlik ve olası bir savaşın sinyalleri

Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)
Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)
TT

Etiyopya ile Eritre arasındaki gerginlik ve olası bir savaşın sinyalleri

Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)
Çad-Sudan sınırında, Çad'ın Vadi Fara bölgesindeki Tin Geçiş Kampı'na gitmeyi bekleyen mülteciler(AP)

Areig Elhag

Sudan'a komşu yedi ülkenin tamamı Sudan’daki savaşın bedelini her gün ödüyor. Sınırlarında mülteciler, zayıflayan güvenlikleri ve kan kaybeden bir ekonomi... Ancak Etiyopya ve Eritre sadece bedel ödemekle yetinmeyip kendi çıkarları doğrultusunda bu savaşı yönetiyor. Her biri Sudan'ın aleyhine bir tarafı destekliyor. Durumu daha da tehlikeli kılansa bu iki ülkenin önceki savaşlarının yaraları henüz sarılmamış olması ve savaşın yeniden patlak verme olasılığının halen devam etmesi.

En tehlikeli olansa, bu çifte müdahalenin sadece Sudan savaşını beslemekle kalmayıp, daha geniş bir bölgesel çatışmaya da zemin hazırlaması. Bitkin düşmüş Sudan, bu çatışmanın hem kıvılcımı hem de yakıtı olabilir.

Çok yakın bir senaryo var. O da Sudan ve Tigray cephelerinin tek bir bölgesel savaşta birleşmesi. Raporlar, Doğu Sudan'daki Beni Amer kabilesinin, köklü bir tarihsel düşmanlık nedeniyle Eritre'nin yanında Etiyopya'ya karşı savaşmaya hazır olduğunu gösteriyor.

Eğer böyle bir kayma olursa, Addis Ababa duruma seyirci kalmayacak Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) örgütüne daha fazla destek vermesi muhtemel bir tepki olur. Buna karşın HDK, Port Sudan'dan Eritre ve Tigray'e uzanan ikmal hatlarını kesmek için uzun menzilli insansız hava araçlarına (İHA) başvurabilir. Sudan'daki yangın büyürken sınırları da daralıyor.

Etiyopya: Kızıldeniz, sınırlar ve Tigray Savaşı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya’nın Sudan’a yönelik tutumu, ülkenin iç kırılganlığı göz önüne alındığında daha net bir hal alıyor. Tigray Savaşı’nın yıprattığı, çok sayıda isyanla karşı karşıya kalan ve iç krizlerini telafi edecek bir deniz çıkışı arayışında olan Etiyopya, bu açıdan bir baskı aracı haline geliyor. Bu açıdan bakıldığında Sudan, bir baskı aracı haline geliyor.

Savaşın başında Etiyopya, topraklarında Sumud İttifakı ve HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalo (Hemideti) gibi sivil siyasi güçleri bir araya getirdi. Bunun sonucunda, HDK’nın liderleri, bazı siviller ve Sumud İttifakı içinde yer alan silahlı hareket liderlerinden oluşan bir kurucu hükümetin çekirdeğini oluşturan ‘Addis Ababa Anlaşması’ imzalandı. Bunların arasında savaş öncesinde Sudan hükümetinde ordunun ortakları olanlar da vardı.

Bazı gözlemciler, Abiy Ahmed'in Sudan geçici hükümetinin merkezi olan Port Sudan'ı ziyaret edip, tırmanan gerilimi hafifletmek için Hartum ile Abu Dabi arasında bir arabuluculuk girişimi önerdiğinde, Etiyopya'nın tutumunun değişme aşamasında olduğunu tahmin etmişti. Ancak bu diplomatik işaret, onu izleyen sahadaki hareketlerin, gerçek bir tutumdan ziyade daha geniş bir bağlamda bir manevra olduğunu ortaya çıkardı.

Sudan Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz mart ayı başlarında topraklarının İHA’larla saldırı düzenlenmesi için kullanılmasına izin vererek ‘saldırgan davranışını’ sürdürdüğü gerekçesiyle Etiyopya'yı resmi olarak uyardı ve misilleme hakkını saklı tuttuğunu vurguladı. Bu suçlama, iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihinde bir ilk teşkil ediyor.

Etiyopya, Sudan'ın Mavi Nil eyaleti ile Etiyopya'nın Benishangul-Gumuz Bölgesi arasındaki sınır bölgesinde binlerce HDK üyesinin eğitildiği bir kampa ev sahipliği yapıyor. Raporlara göre Etiyopya topraklarından kalkan İHA’lar, Damazin ile Kormek bölgesi arasındaki alanları bombaladı. Bu gelişme, Sudan hükümetini söz konusu açıklamayı yapmaya itti.

Aynı zamanda Etiyopya, Sudan ordusunun yanında savaşan Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin (TPLF) varlığından endişe duyduğunu iddia ederken taraflar birbirlerini kendi savaşlarına müdahale etmekle suçluyor.

Bu diplomatik işaret, ardından gelen sahadaki gelişmelerin de ortaya koyduğu üzere, gerçek bir tutumun ifadesi olmaktan çok, daha geniş bir bağlamda yapılan bir manevra olduğu kısa sürede anlaşıldı.

Eritre: Açıklanmayan ancak net olan tutum

Buna karşın Eritre, Sudan ordusunu destekleyerek tam tersi bir yönde ilerliyor. Ancak gerçek, bu desteği ‘Sudan halkının yanında durmak’ olarak sunan resmi söylemden daha derin. Sadece rakamlar ve konumlar bile bu katılımın boyutunu ortaya koyuyor. Kaş ve Baraka deltalarının çeşitli noktalarında altı eğitim kampı bulunuyor. Bunlardan üçü Mehib bölgesinde, bir diğeri Kassala eyaletine sınır komşusu olan Tamrat köyü çevresinde ve biri de Sudan sınır şeridindeki Karmayka bölgesinde yer alıyor.

Bu kamplar, Doğu Sudan'dan beş ve Darfur'dan altıncı silahlı grubu barındırıyor. Bunlar arasında Beja grupları, Darfur Valisi Minni Arko Minnawi liderliğindeki SPLM-N’in yanı sıra, Mayıs 2024'te Tamrat topraklarında tamamen Eritre'nin himayesinde ilk konferansını düzenleyen Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Doğu (SPLM-East/Doğu Cephesi) de bulunuyor. Bugün, bu hareketin savaşçılarının sayısı, Beni Amir ve Habab kabilelerinden yaklaşık iki bin kişi olarak tahmin ediliyor. Bu destek, geçen Kasım ayında Egemenlik Konseyi Başkanı General Abdelfattah el-Burhan'ın güvenlik ve askeri anlaşmalar imzalamak üzere Asmara'yı ziyaret etmesiyle resmi bir siyasi destek buldu.

Bu sistem, geçtiğimiz mart ayında daha tehlikeli bir aşamaya, yani fiili konuşlandırma aşamasına girdi. Kaynaklar, bazı birliklerin Eritre topraklarında üç grup halinde eğitimlerini tamamlamasının ardından, bu birliklerin Ramazan Bayramı'ndan sonra Sudan'a geri dönmesini öngören mutabakatlar olduğunu ortaya çıkardı. Doğu Ortak Kuvvetleri zaten geri dönmüş ve Kordofan operasyonlarına katıldı. Öte yandan beş hareket, şubat ayı sonlarında Doğu Sudan Güçleri Federal İttifakı’nı kurduklarını açıkladı.

fdvf
Port Sudan'da Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM/A) ve Adalet ve Eşitlik Hareketi'nin (JEM) çağrısıyla düzenlenen yürüyüş sırasında Eritre'ye teşekkür eden bir pankart asıldı, 24 Nisan 2025 (AFP)

Bu tutumun kökenlerini anlamak için, Eritre’nin HDK’nın Sudan’ın doğusunda iki askeri üs kurmaya çalıştığını ve bu proje için Beni Amer ile Bece kabileleri üyelerinin insan kaynağı olarak kullandığını fark ettiği anı hatırlamak gerekir. O andan itibaren Asmara'nın gözünde mesele, komşu ülkedeki bir savaşa taraf olmaktan öte, doğrudan varoluşsal bir tehdit haline geldi.

Sudan'ın doğusunun HDK kontrolü altında olması, bir yandan Etiyopya ile yakın bağları olan, diğer yandan da Kızıldeniz'e doğru askeri kolunu uzatan bir silahlı güce karşı açık sınırlar anlamına geliyordu. Bu denklemde, Sudan savaşı bölgesel bir krizden, tam anlamıyla Eritre’nin ulusal egemenliği meselesine dönüştü.

Eritre’nin rolünden duyulan endişe, desteğin niteliğiyle sınırlı kalmayıp, bu desteğin dayanaklarına ve stratejik hesaplarına da uzanıyor. Zira Eritre, Sudan’ın doğusundan, özellikle de Gedarif bölgesi ve ona komşu sınır bölgelerinden gelen tarım ürünlerine önemli ölçüde bağımlı. Bu bölgelerde yaşanacak herhangi bir güvenlik sorunu veya tarımsal üretimdeki düşüş, ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli bir tarım tabanına sahip olmayan Eritre'nin gıda güvenliğini doğrudan etkileyecek.

Bu ekonomik boyutun yanı sıra, Asmara'nın tutumunu açıklayan daha açık bir siyasi ve güvenlik motivasyonu da söz konusu. Bu da Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki'nin, sınırlarında düşmanlarının veya muhalif hareketlerin sığınağına dönüşebilecek kaotik bir ortamın oluşmasını engelleme çabasından kaynaklanıyor. Afwerki'ye göre sağlam bir Sudan ordusunun varlığı, Sudan devletinin sınırları kontrol edebilen merkezi bir varlık olarak kalmasını garanti eder ve çöküşün Eritre'nin içlerine sıçramasını engeller.

Bu durumun kökenlerini anlamak için, Eritre’nin HDK’nın Sudan’ın doğusunda iki askeri üs kurmaya çalıştığını ve bu proje için Beni Amer ile Bece kabilelerinden insanları ‘insan kaynağı’ olarak kullandığını fark ettiği an hatırlanmalı.

Biriken gerginlik: Kızıldeniz, sınırlar ve çözülmemiş tarih

Burada Sudan’daki nüfuz mücadelesinin, iki ülke arasındaki daha derin bir çatışmanın bir uzantısı olduğu açıkça görülüyor. Afwerki, 2024 yılının eylül ayında Etiyopya’ya karşı ortak düşmanlık duygusuyla Mısır ve Somali ile bir ittifak kurdu ve 2018 ateşkesini tarihin tozlu sayfalarına gömdü. Eritre, geçtiğimiz şubat ayında genel seferberlik emri verirken, Etiyopya sınırlara asker sevk etti ve Abiy Ahmed, Eritre güçlerini ilk kez Tigray'de katliam yapmakla suçladı.

Tüm bunların merkezinde Kızıldeniz yer alıyor. Abiy Ahmed buraya erişimi Etiyopya için ‘bir beka meselesi’ olarak tanımlarken, Eritre ise bunu Assab Limanı üzerindeki egemenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyor. ‘Beka’ ve ‘egemenlik’ kavramları aynı cümlede bir araya geldiğinde uzlaşıya yer kalmaz.

fbfrb
Başkent Hartum'un yaklaşık 420 kilometre doğusunda bulunan Gedarif eyaletindeki Ebu’n-Neja Mülteci Kampı’nda insani yardım almayı bekleyen Sudanlı mülteciler, 6 Şubat 2026

Üç yıllık savaş, tartışmaya yer bırakmayan tek bir gerçeği ortaya çıkardı. Bölgedeki hiç kimse bu savaşı durdurmak istemiyor. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek istiyor. Afrika Birliği (AfB) irade eksikliği çekiyor. Büyük bölgesel güçler çeşitli derecelerde çatışmayı körüklemeye karışmış durumdayken uluslararası toplum da ekranlarında daha acil görünen başka krizlerle meşgul.

Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi’ne (IGAD) gelince hem Sudan hem de Eritre, IGAD’ı ‘tarafsız olmamakla’ suçladı. Eritre, krizin derinliğini yansıtan bir adım olarak geçtiğimiz yılın sonlarında IGAD’dan çekilirken, Sudan daha önceki bir aşamada katılımını dondurmuştu.

Suçlamanın özü, eski Etiyopya Dışişleri Bakanı Warken Gebeyehu'nun 2019'dan beri IGAD’ın icra sekreteri olarak görev yapması. Bu durum, Etiyopya'nın taraf olduğu bir çatışmada IGAD'ın tarafsızlığını savunmasını zorlaştırırken örgütün olası bir arabulucu olarak güvenilirliğini yitirmesine neden oluyor.

Kaş ve Bereke deltalarında acil düzenlemeler yapılması ve çeşitli noktalarına kampların kurulması ise, Mavi Nil'de eğitim faaliyetleri ve sınırları geçen milis gruplarının bugün, kendi çıkarları, tarafları ve bağımsız bir ivmesi olan sağlam saha gerçeklerine dönüşmüş olması en büyük tehlikeyi oluşturuyor.

Tüm bu gerçekler politikacıların kararlarını beklemiyor, aksine onlardan önce geliyor ve seçeneklerini daraltırken gelecekteki yapılması planlanan herhangi bir uzlaşı, göz ardı edilemeyecek iki köklü sistemle karşı karşıya kalacak ve uzlaşı kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidemeyecek.


‘Saldırı öncesi mesaj’... Yerleşimciler neden Filistin’in Hammamat el-Malih bölgesinde Talmud ayinleri gerçekleştirdiler?

5 Nisan’da Kudüs’ün Eski Şehri’nde ayin gerçekleştiren İsrailli Yahudiler (Reuters)
5 Nisan’da Kudüs’ün Eski Şehri’nde ayin gerçekleştiren İsrailli Yahudiler (Reuters)
TT

‘Saldırı öncesi mesaj’... Yerleşimciler neden Filistin’in Hammamat el-Malih bölgesinde Talmud ayinleri gerçekleştirdiler?

5 Nisan’da Kudüs’ün Eski Şehri’nde ayin gerçekleştiren İsrailli Yahudiler (Reuters)
5 Nisan’da Kudüs’ün Eski Şehri’nde ayin gerçekleştiren İsrailli Yahudiler (Reuters)

İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’daki Filistinlilere yönelik öldürme, darp etme ve mülkleri tahrip etme eylemlerini, Yahudi inançlarına dayandırdıkları ‘toprak hakkı’ iddialarıyla meşrulaştırıyor. Bu yerleşimci yaklaşımının son örneği, pazartesi günü işgal altındaki Batı Şeria’nın Ürdün Vadisi bölgesinde bulunan Hammamat el-Malih’te bazı aşırı sağcı İsraillilerin Talmud ayinleri gerçekleştirmesiyle ortaya çıktı.

Dikkat çeken nokta, Hammamat el-Malih’in tarihi ve çevresel açıdan özel bir bölge olmasına rağmen, İsrail’in Batı Şeria’daki dini bağlantı iddiaları kapsamında daha önce Mescid-i Aksa, Harem-i İbrahim, Yusuf ve Rahel’in kabirleri ile Gerizim ve Ebal dağları gibi alanlarla birlikte anılmamış olması.

Yerleşimciler, önceki saldırılarda bazı kısımlarını ele geçirdikten sonra Hammamat el-Malih’e zorla girdiler. İnsan hakları örgütü Al-Bidar, yerleşimcilerin ‘kuzey Ürdün Vadisi’ndeki hassas topraklar üzerinde kontrol sağlama çabalarının devam ettiğini gösterir şekilde provokatif Talmud ayinleri yaptığını’ bildirdi.

Kanlı bir mesaj ve ardından gelen saldırılar

Bu, yerleşimcilerin Ürdün Vadisi’ndeki diğer bölgelerde daha önce de Talmud ayinleri gerçekleştirdiği ilk olay değil. İnsan hakları örgütü Al-Bidar’ın genel koordinatörü Hasan Melyahat, “Dini ayinler, Filistinlilere derhal bölgeyi terk etmeleri gerektiğine dair kanlı bir mesaj içeriyor” dedi.

Melyahat, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu uygulama, yerleşimcilerin bölge üzerindeki hak iddialarını meşrulaştırmak için dini bir araç olarak kullanıldığı söylenebilecek sömürgeci bir politik davranıştır. Hedeflenen bölgeyi ‘arındırılmış Yahudi toprakları’ olarak ilan ediyorlar ve Arapların buradan gitmesi gerektiğini savunuyorlar” ifadelerini kullandı.

Melyahat’a göre, yerleşimciler daha önce Ma’rajat ve Ras el-Ain bölgelerinde Talmud ayinleri yapmış, ardından dramatik ibadetlerde bulunmuş ve bu eylemler ‘ailelerin bölgeden ayrılmasına yol açan kanlı saldırılara’ dönüşmüştü.

Melyahat, “Bu ayinlerin ardından şiddetli saldırılar gözlemledik. İnsanlar çocuklarıyla birlikte kaçmak zorunda kaldı. Yerleşimci ritüelleri, ilan edilmemiş kanlı bir mesaj niteliğinde” dedi. Ayrıca bu ayinlerin öncesinde veya sonrasında, Arapların bölgeye yaklaşmasını yasaklayan dini fetvalar verildiğini vurguladı.

Hammamat el-Malih hakkında ne biliyoruz?

Hammamat el-Malih, 15 Bedevi yerleşim birimini barındıran el-Malih Vadisi’nde bulunuyor. Bazı sakinler bölgeyi terk etmiş olsa da çoğunluk hâlâ burada yaşamaya devam ediyor. El-Malih Vadisi’nin hedef alınması tesadüfi değil; bu, Ürdün Vadisi’nde kontrol sağlama amacını taşıyan eski ve planlı bir stratejinin parçası.

El-Malih Vadisi, Tubas kentinin 13 kilometre doğusunda yer alıyor. Filistinliler için Osmanlı döneminden beri bir turizm bölgesi olarak biliniyor ve bölgede ‘Osmanlı Oteli’ adıyla tanınan tarihi bir otel bulunuyor. Bu otel, Filistin’in en eski oteli olarak kabul ediliyor.

vdsv
Filistin’deki en eski Osmanlı oteli olarak bilinen el-Malih Oteli (Filistin Turizm Bakanlığı)

Resmî Filistin raporlarına göre, Osmanlı sultanları yolculukları sırasında burada dinlenirdi. Bölgede ayrıca tarihi bir değirmen bulunuyor. Bölge, sıcak su kaynaklarıyla hem gezinti hem de tedavi amacıyla gelen turistlerin uğrak noktasıydı.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Ürdün Vadisi’nin kuzeyindeki el-Malih Vadisi, sıcak iklimi ve mineral açısından zengin sıcak kaynaklarıyla öne çıkıyor. Vadide 450 Filistinli aile yaşıyor. Bölge, sıcak su kaynaklarının yanı sıra 7 bin dönümlük ormanlık alan ve doğal ağaçlıklarla kaplı.

Mineral açısından zengin sıcak su, Ayyad ve Eyyub kaynaklarından kaya yamaçlarından akarak el-Malih Vadisi’ne ulaşıyor. Burada soğuk Um Tayun kaynağı ile birleşiyor, el-Farisiye arazilerinden geçerek doğuya, Um Aşiş Köprüsü’ne kadar ilerliyor ve nihayetinde suları Ürdün Nehri’ne karışıyor.

Su kaynaklarının tahribatı

Hammamat el-Malih, geçmişte Filistinli gezginler ve yabancı turistler tarafından dinlenme ve tedavi amacıyla ziyaret edilen doğal bir turizm merkeziydi.

Bölgede oteller ve su değirmenleri bulunuyor ve izleri hâlâ görülebiliyordu. Ancak İsrail işgal yönetimi, 1967’den itibaren bölge ve kaynakları üzerindeki kontrolünü hızla pekiştirdi; askeri kamp ve yerleşim birimleri kurdu, suya el koymak ve birçok kaynağı kurutmak amacıyla derin kuyu kazdı ve bölgeyi yerel halktan boşalttı.

Filistinli insan hakları ve çevre örgütlerine göre, 1973 yılında işgal yönetimi, sıcak mineral su kaynaklarının etrafına 20 metre derinliğinde beton dökerek kaynakları tahrip etmeye ve akışını engellemeye çalıştı. Sonuç olarak, mineral suların aktığı vadi kurak bir hale dönüştü ve eskiden büyüleyici manzaralara sahip olan bölge, artık neredeyse terk edilmiş bir alan haline geldi. Bölge şimdi sadece çobanlar tarafından kullanılıyor.

sdvds
 Vadi el-Malih bölgesindeki kaynaklar (Filistin Ulusal Bilgi Merkezi)

İsrail merkezli insan hakları örgütü B’Tselem, Hammamat el-Malih’in önemine dikkat çekti. Örgüte göre, İsrail 1967’de Batı Şeria’yı işgal ettikten sonra, Hammamat el-Malih’in kuzeyine yaklaşık 1 kilometre uzaklıkta bir eğitim kampı kurdu ve bölge halkına geniş alanları kapattı.

B’Tselem’in verilerine göre, 7 Ekim 2023’ten itibaren bölgedeki durum kötüleşti, yerleşimci saldırıları arttı. Bölgedeki Bedevi yerleşim birimlerinin çevresine iki yerleşimci üssü kuruldu: Ağustos 2024’te Hammamat el-Malih’in yaklaşık 1 kilometre doğusuna bir üs ve Şubat 2025’te bölgenin yaklaşık 4 kilometre batısına başka bir üs inşa edildi.

Bu iki üsten gelen yerleşimciler, neredeyse her gün bölge halkını ve çevresindeki yerleşimleri sıkıştırıyor ve saldırıyor.

Bedevi topluluklarının sürülmesi

Ürdün Vadisi’ne yönelik saldırılar, 7 Ekim sonrası başlayan yoğun bir tırmanışın parçası olarak özellikle Filistinli Bedevi halkını hedef alıyor. Melyahat, “Yaşananlar tesadüfi değil; amaç, Batı Şeria’daki belirli bölgelerde tam kontrol sağlamak” dedi.

Melyahat, “Orta Batı Şeria ve Ürdün Vadisi’ni özellikle iki nedenle hedef alıyorlar: Birincisi, Batı Şeria’yı kuzey ve güneye ayırarak coğrafi bir bağlantı kurmayı hedefleyen tehlikeli ‘A-1 Projesi’. Bu proje, bir Filistin devletinin kurulmasını engellemeyi amaçlıyor. İkincisi ise, Ürdün sınırı üzerinde güvenlik kontrolü sağlamak, Batı Şeria’yı dış dünyadan izole etmek ve su kaynaklarını ele geçirerek tarım alanlarını geliştirmek suretiyle ekonomik ve demografik hakimiyet kurmak” ifadelerini kullandı.

 sdf
 İsrailli yerleşimciler, Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuruyor. (WAFA)

Batı Şeria’daki 212 Bedevi yerleşim birimi, 2019’dan bu yana çeşitli tacizlerle karşı karşıya. Ancak 7 Ekim sonrası durum, organize saldırılara ve bir dizi yasal kararın uygulanmasına dönüştü. Bugüne kadar Ürdün Vadisi’ndeki bazı yerleşim birimlerinden onlarca aile zorla çıkarıldı; ayrıca Orta Batı Şeria’daki Ma’ale Adumim yerleşimi yakınlarındaki 18 Bedevi yerleşimi, derhal tahliye edilme riskiyle karşı karşıya bulunuyor.

Son haftalarda yerleşimcilerin Bedevi yerleşim birimlerine ve Batı Şeria’nın diğer bölgelerine yönelik saldırılar gerçekleştirdiği gözlendi. Bu saldırılar arasında öldürme girişimleri, ev ve araç yakma, mülk tahribi, tehdit ve Filistinlilerin zorla göç ettirilmesi yer alıyor.