Şam ile normalleşme adımları, Caesar Yasası ve İran

Çarşamba günü Suriye-Ürdün sınırının açılışının ardından sınır kapısından geçen bir tır (Reuters)
Çarşamba günü Suriye-Ürdün sınırının açılışının ardından sınır kapısından geçen bir tır (Reuters)
TT

Şam ile normalleşme adımları, Caesar Yasası ve İran

Çarşamba günü Suriye-Ürdün sınırının açılışının ardından sınır kapısından geçen bir tır (Reuters)
Çarşamba günü Suriye-Ürdün sınırının açılışının ardından sınır kapısından geçen bir tır (Reuters)

Normalleşme treni, Şam'a doğru yola çıktı. Trenin rotası belli, ama Şam’a giden yolda giderken gereken hız, istasyonlar, zorluklar ve reformlar konusunda anlaşmazlıklar söz konusu.
Bazı taraflar açıktan veya gizli olarak trene biniyor, bazıları trene binmeden önce ya bilet rezervasyonu yapıyor ya da bir takım şartlar belirliyor. Bazıları ise ya gelişmelerin doğuracağı sonuçları beklemeyi, ya rejimin davranışlarını izlemeyi yahut yaptırım ve tecrit gibi bir takım sonuçların ortaya çıkacağı tahminlerinde bulunmayı tercih ediyor.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve diğer Arap ülkeleri Şam’daki büyükelçiliklerini yeniden açmaya başladılar. Arap ülkeleri, Şam ile normalleşmeye yönelik ilk adımı, 2018 yılını sonunda atarak Mısır, Ürdün, Umman, Irak ve Cezayir gibi 2011 yılı sonlarında Suriye’nin Arap Birliği (AL) üyeliği dondurulduktan sonra büyükelçiliklerini kapatmayan diğer ülkelere katıldılar.
Şam’daki büyükelçiliğini kapatmayan tek Avrupa ülkesi, Suriye’de hem kendisini ve hem de ABD’nin çıkarlarını temsil eden Çek Cumhuriyeti oldu. Batılı ülkeler, 2012 yılı baharından bu yana Suriye’ye karşı ya tam boykot ve büyükelçiliklerin kapatılması ya da büyükelçinin ‘güvenlik gerekçesiyle’ Beyrut'a nakledilmesi ve Suriye'ye periyodik ziyaretler yapmasına izin verilmesi şeklinde bir tutum sergiledi. Aynı durum, bazıları hariç Suriye'nin büyük bir çoğunluğu kapalı olan yurtdışındaki büyükelçilikleri için de geçerli. Bu kapsamın dışında kalanlar, Bükreş gibi Şam ile iyi bir siyasi ilişki sürdüren ya da Viyana, Cenevre, Paris ve New York gibi Suriye hükümetinin bir temsilcisinin bulunmasını gerektiren uluslararası kurumların olduğu başkentler ve şehirlerdi.
Avrupa ülkeleri Şam ile temaslarını geliştirirken, bu yıl normalleşmeye yönelik ikinci adım atıldı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan ve İspanya gibi bazı ülkeler ya diplomatlarının Suriye’deki kalış sürelerini uzattı ya da Şam’daki diplomatik temsilciliklerinin tozunu almaya başladı. Ayrıca Atina, yıllar sonra ilk kez Yunanistan’da Suriyeli diplomatların olduğunu kabul etti.  Ankara ise İstanbul'daki Suriye Başkonsolosluğunda çalışan iki diplomatın değiştirilmesini kabul etti.
Güvenlik alanında ise Suriye Ulusal Güvenlik Ofisi Müdürü Tümgeneral Ali Memluk, Roma başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin başkentlerini ziyaret ederken, bu ülkelerin çoğu Şam ile istihbarat alışverişini sürdürüyordu. Memluk, gizli veya açık birçok Arap ülkesinin başkentini de ziyaret etti. Memluk aynı zamanda büyük Avrupa ülkeleri ve eski ABD Başkanı Donald Trump'ın özel temsilcileri de dahil olmak üzere Batılı istihbarat servislerinin yöneticilerini veya yetkililerini Amerikalı kayıp gazeteci Justin Tice'ın dosyasını görüşmek üzere kabul etti.

Yeni normalleşme mi?
Şam ile normalleşmede, güvenlik ve diplomatik boyutların ardından gizli yapılan siyasi görüşmelerin açıktan yapılmaya başlandığı üçüncü adım atıldı. Bu da gerek New York'ta bakanlar aracılığıyla Suriye rejimi heyetiyle toplantılar yapılırken muhalefet heyetiyle ilişkilerde bir düşüşün yaşanması, gerekse Devlet Başkanı Beşşar Esed ile doğrudan temaslar ile gerçekleşti. Bazı ülkeler, daha önce Esed ile kamuoyu önünde siyasi temastan veya doğrudan iletişimden kaçındılar. Hatta bazı ülkeler, Beşşar Esed’e güven mektubu sunmamak için büyükelçilerini değiştirmekten veya Şam'a maslahatgüzar atamaktan bile kaçındı.
Ama bu durum artık değişmiş gibi görünüyor. İran veya Rusya'dan ve Rusya’nın eksenindeki ülkelerden yetkililerin Esed ile görüşmek üzere Şam'ı ziyaret etmesi yeni bir gelişme değildi. Ancak Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi'nin on yıl sonra kamuoyuna açık ilk ziyareti yapması yeni bir gelişmeydi.  Geçen yıl Esad'ın 17 Temmuz'da yemin ettiği gün olması gerekiyordu.  Wang’ın bu ziyareti Esed'in yemin ettiği 17 Temmuz gününe kasıtlı olarak denk getirmesi, Batılı ülkeler ve muhalifler tarafından eleştirilen Suriye devlet başkanlığı seçimlerinin tanınmasıyla ilgili sembolik bir boyutu da içeriyordu.
Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgilere göre, Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan, geçtiğimiz yılın başında yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını karşısında insani yardımda bulunmak için Esed ile temasa geçti. Ardından Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih, Bağdat’ta yapılan son zirveye neden davet edilmediğini açıklamak amacıyla Esed'i aradı. Ancak Ürdün Kralı 2. Abdullah'ın birkaç gün önce Esed ile yaptığı görüşmenin farklı boyutları vardı.
Bu boyutları şöyle sıralayabiliriz:
1 – Görüşme, Ürdün Kralı’nın Temmuz ayında ABD Başkanı Joe Biden ve Ağustos ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmelerin ardından gerçekleşti. Ürdün Kraliyet Divanı, Kral Abdullah'ın ‘Ürdün'ün Suriye'nin egemenliğini, istikrarını, toprak bütünlüğünü ve halkını koruma çabalarına verdiği desteği’ teyit ettiğini aktardı.
2 – Görüşme, Kral Abdullah'ın CNN'e ‘Suriye rejiminin kalıcı olduğunu’ söylemesinden sonra yapıldı.
3 – Ürdün, 2013 yılından bu yana Şam'a karşı binlerce Suriyeli muhalif savaşçının eğitimi için ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) liderliğindeki operasyon odasına ev sahipliği yapıyordu.
4 – Görüşme, Rusya ve Ürdün'ün Dera'daki savaşçıları teslim olmaya ve silahlarını teslim etmeye zorlamasının ve Suriye rejiminin ülkenin güneyine tamamen dönmesine yardım etmelerinin ardından gerçekleşti.
5 – Görüşme aynı zamanda Amman’ın Suriye Savunma Bakanı Ali Abdullah Eyyüb başta olmak üzere Suriyeli bakanları, sınırların teröristlere karşı korunması ve iki ülke arasındaki sınırları insanların ve malların geçişine resmi olarak açılması konularının ele alınması amacıyla ağırlamasından sonra yapıldı.
6 – Görüşme, Amman’ın Arap Doğalgaz Boru Hattı’nın inşası ve Mısır'dan Suriye'ye doğalgaz tedarik edilmesi için ABD’nin desteğini ve bu çalışmaların ABD yaptırımları dışında tutulacağına dair güvence almasından sonra gerçekleşti.

Normalleşme ve yaptırımlar arasındaki fark nedir?
Washington'ın yaptırım listesinde 600'den fazla kişi ve kuruluş yer alıyor. Aynı zamanda geçtiğimiz yılın ortalarında 114 kişi ve kuruluşu kapsayan Caesar (Sezar) Yasası yürürlüğe girdi. Avrupa ülkelerinin yaptırım listelerinde ise 350 kişi ve kuruluş var.  İngiltere ayrıca Brexit (İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması) sonrası kendi listesini yayınladı. Son günlerde listeden altı isim çıkarıldı. Şam’ın Caesar Yasası kapsamından çıkarılması için yedi yasal şart, Şam ile normalleşme için ise dördü 2011 yılı öncesine ait olmak üzere altı siyasi şart öne sürüldü.
Yasal olarak, yani Caesar Yasası’ndaki herhangi bir değişikliğin ABD Kongresi tarafından oylanması gerekiyor. Buna karşın ABD Başkanı, belirli koşulların yerine getirilmesi halinde, 180 günü aşmayan yenilenebilir süreler için yaptırımların tamamının veya bir kısmının uygulanmasını askıya alabilir. Yerine getirilmesi gereken belirli koşullar ise şöyle sıralanabilir:
1 –Suriye hava sahasının artık Suriye rejimi ya da Rusya tarafından sivillerin hedef alınması için kullanılmaması
2 – Suriye, Rusya ve İran tarafından kuşatılan bölgelerin artık uluslararası yardımdan mahrum bırakılmaması ve düzenli olarak insani yardım alabilmeleri
3 – Suriye rejimi tarafından zorla gözaltına alınan tüm siyasi mahkumların serbest bırakılmaları ve Suriye rejiminin uluslararası kuruluşlar tarafından yürütülen soruşturmalar için devlete ait tesislere tam erişime izin vermesi
4 – Suriye rejimi güçleri, Rus güçleri ve İran destekli milislerin artık tıbbi tesislerin ve okulların hedef alınması gibi olaylara adlarının karışmaması
5 – Şam'ın kimyasal silahların geliştirilmesini yasaklayan ve nükleer silahların yayılmasını sınırlayan anlaşmaların yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmeye yönelik adımlar atması
6 – Suriye rejiminin, Suriyelilerin güvenli, gönüllü ve onurlu bir şekilde ülkelerine ve memleketlerine geri dönüşlerine izin vermesi
7 – Suriye rejiminin, Esed rejimi tarafından işlenen savaş suçlarının faillerini gerçekten sorumlu tutmak için adımlar atması
Normalleşme adımlarının Suriye'de stratejik bir değişim ve ABD Kongresi'nde oylama yapılmasını gerektiren ‘Caesar virüsü’ ile çakıştığı ortada. Bu durum, ABD yönetiminin hamlelerindeki ihtiyatlılığı ve bazı yetkililer ile Kongre üyelerinin Şam'la normalleşme adımlarını kamuoyu önünde eleştirmelerini açıklıyor.
Ancak ABD’nin Şam ile normalleşmesi açısından durum biraz daha farklı. Trump yönetimi, Şam'a karşı azami baskı politikası uygulayarak Avrupalı ​​ve bölgesel müttefiklerini kendisiyle aynı tutumu sergilemeye zorladı ve Suriye’ye yönelik uluslararası tecride son verilmesi için altı koşul belirledi.
Bu koşullar şunlardı:
1 – Şam terörü desteklemeyi bırakmalı
2 – İran Devrim Muhafızları Ordusu ve Hizbullah’ı desteklemeyi bırakmalı
3 – Komşu ülkeleri tehdit etmekten vazgeçmeli
4 – Kitle imha silahlarından kurtulmalı
5 - Mültecilerin ve yerinden edilenlerin gönüllü olarak geri dönmelerini sağlamalı
6 – Savaş suçlularını yargılamalı

Peki, şimdi değişen ne?
Eski ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Suriye ile ilgili beş hedef belirledi. Bunlar:
1 – DEAŞ’ın yenilgiye uğratılması ve bir daha geriye dönmesinin engellenmesi
2 – BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanması için BM’nin yol haritasının takip edilmesi
3 – İran’ın Suriye’den çıkarılması
4 – Suriye rejiminin kitle imha silahları kullanmasının engellenmesi ve kimyasal silahlardan arındırılması
5 – İnsani krize müdahale edilmesi ve Suriye halkının ülke içinde ve dışında çektikleri sıkıntıların hafifletilmesi
Ancak Biden yönetimi, ABD’nin Suriye’deki hedeflerini değiştirdi. Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Haziran ayı sonlarında Roma'da Suriye konulu bir konferansta ABD’nin üç hedefinden bahsetti. Bunlar; insani yardım, DEAŞ’ın ortadan kaldırılması ve tekrar ortaya çıkmasının engellenmesi ve sahada ateşkesin uygulanmaya devam edilmesi olarak sıralandı.
Tüm bunlar, ABD’nin, özellikle Afganistan'dan çekilme sürecinde yaşanan kaosundan sonra Fırat'ın doğusunda kalmak, insani yardım sağlamak için Rusya ile çalışmak ve ateşkesi sürdürmek istediği anlamına geliyor. Bu nedenle Biden yönetimi, Arap ülkelerine Şam ile iş birliği yapmamaları için baskı uygulamayacak, bunun yerine Caesar Yasası’nın izin verdiği ölçüde yaptırımlardan muafiyetler sağlayacaktır. Bunu yaparken de amacın İran'ı Suriye’den çıkarmak olduğunu açıklamayacaktır. Ancak, müttefiklerine Caesar Yasası’nın İran’ın nüfuzunu azaltmayı hedeflediğini ve Şam ile ‘bedavaya’ normalleşemeyeceklerini ve ‘olması gerektiği gibi’ olacağını hatırlatırken, İsrail'in İran’ın Suriye'deki mevzilerine yönelik hava saldırılarına lojistik destek sağlayacaktır.



İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yaptığı açıklamada, devletin barışı veya ateşkesi reddetmediğini, ancak ateşkesin "düşmanı yeniden güçlendirmek için bir fırsat" olmaması gerektiğini söyleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) atıfta bulundu.

Egemenlik Konseyi tarafından dün yayınlanan açıklamada belirtildiği üzere, Burhan Cezire Eyaleti'ne yaptığı ziyarette, "silahlarını bırakıp barış yolunu benimseyen herkesi memnuniyetle karşıladığını" ifade etti. Ayrıca, "ülkeye ve orduya karşı kışkırtıcılık yapanların hesap vereceğini" vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Sudan'daki savaşı sona erdirmek için yoğun çaba sarf ettiğini ve buna çok yaklaştığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Sudan ordusu ile HDK arasındaki savaş, sivil yönetime geçiş için seçimlere yol açması beklenen geçiş döneminde yaşanan iktidar mücadelesinin ardından 2023 Nisan ayının ortalarında patlak verdi.


Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
TT

Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)

Sudan Doktorlar Ağı'na göre Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK yerinden edilmiş insanları taşıyan bir araca saldırısı sonucu, aralarında sekiz 8 çocuğun ve birkaç kadının da bulunduğu 24 kişi hayatını kaybetti.

Ağ, aracın Güney Kurdufan eyaletinden kaçan yerinden edilmiş insanları taşıdığını ve el-Rahad şehrine geldiğinde hedef alındığını, bunun sonucunda ikisi bebek olmak üzere 24 kişinin öldüğünü ve çok sayıda kişinin de tedavi için şehrin hastanelerine kaldırıldığını belirtti.

Doktorlar Ağı, bölgenin ciddi tıbbi kaynak sıkıntısı çektiği, bu durumun yaralı ve yerinden edilmiş kişilerin acılarını daha da artırdığı son derece karmaşık sağlık ve insani koşullar altında saldırının gerçekleştiğini ifade etti.