ABD-Taliban görüşmeleri, Taliban’a uluslararası meşruiyet sağlayacak mı?

ABD, müzakerelerin insani meselelere ve Afganların haklarına saygı duymaları için Taliban’a baskı yapılmasına odaklandığını söylerken, ‘yeni bir sayfa’ açılması çağrısında bulunuyor

Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)
Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)
TT

ABD-Taliban görüşmeleri, Taliban’a uluslararası meşruiyet sağlayacak mı?

Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)
Taliban, Afganistan’daki yönetimini sağlamlaştırmaya doğru ilerliyor. Uluslararası toplum ise Taliban’ın egemenliğini tanıma konusunda hala kafa karışıklığı yaşıyor (AFP)

Ahmed Abdul Hakim
Taliban’ın Afganistan’ın kontrolünü ele geçirmesinden ve ABD’nin geri çekilmesini tamamlamasından iki aydan kısa bir süre sonra ABD, Taliban Hareketi ile Katar’ın başkenti Doha’da 9- 10 Ekim günlerinde ilk görüşmelerini yaptı.
ABD’li yetkililer tarafından yapılan açıklamaya göre esas olarak Taliban’a ‘tüm Afganların haklarına saygı duyması, kapsayıcı bir hükümet kurması ve yardım kuruluşlarının yardıma ihtiyacı olan bölgelere ücretsiz erişimine izin vermesi için’ baskı yapmaya odaklanılacaktı.
Washington, Doha toplantılarının, ‘ABD’nin, Taliban yönetimini tanıdığına işaret etmediğini, herhangi bir meşruiyetin, Taliban’ın eylemlerinden kaynaklanması gerektiği konusunda kararlı olduğunu’ gösterdiğini belirtti. Bu bağlamda gözlemciler, ABD’nin Ağustos sonunda ülkeden çekilmesinin tamamlanmasından bu yana ilk kez düzenlenen bu görüşmelerin, Afganistan’daki Taliban yönetiminin ‘kademeli olarak tanınmasına’ yol açıp açmayacağını merak ediyor.

‘Yeni bir sayfa açıldı’
Geçen cumartesi günü hareketin oluşturduğu geçici Afgan hükümeti tarafından bildirilenlere göre Taliban, Katar’ın başkenti Doha’da ABD heyetiyle görüştü. Hükümet, yeni bir sayfa açıldığını söyledi. Taliban hükümetinin Dışişleri Bakan Vekili Emir Han Muttaki, ABD tarafıyla ilk üst düzey doğrudan görüşmelerin ardından, “Başkanlığını yaptığın Taliban hükümeti heyeti, insani yardım ve hareket ile eski ABD Başkanı Donald Trump yönetimi arasında Şubat 2020’de Doha’da imzalanan anlaşmanın uygulanmasına odaklandı” dedi. Muttaki, “Afgan heyet ayrıca, ABD’lileri Afganistan hava sahasının egemenliğine saygı duymaya, işlerine müdahale etmemeye ve Afganistan Merkez Bankası’nın yurtdışında dondurulan varlıkları üzerindeki yasağı kaldırmaya çağırdı” açıklamasında bulundu.
Toplantılar öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı, “Cumartesi gününden itibaren ABD, Afganistan’dan çekilmesinden bu yana Taliban ile ilk yüz yüze görüşmelerini gerçekleştirecek” ifadelerini kullandı. Bakanlık Sözcüsü, “ABD heyeti, Taliban’a kadınlar ve kızlar da dahil olmak üzere tüm Afganların haklarına saygı duyması ve geniş desteğe sahip kapsayıcı bir hükümet kurması için baskı yapacak” dedi. Sözcü, sözlerinin devamında ise “Afganistan, ciddi bir ekonomik gerileme ve olası bir insani krizle karşı karşıyayken, aynı şekilde yardım kuruluşlarının yardıma ihtiyacı olan bölgelere ücretsiz erişimine izin vermesi için Taliban’a baskı uygulayacağız” şeklinde konuştu.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Washington heyetinin üyelerinin sayısını veya pozisyonlarını belirtmezken, ABD basınında çıkan haberlere göre üst düzey heyette Dışişleri Bakanlığı, Uluslararası Kalkınma Ajansı ve istihbarat teşkilatlarından yetkililer yer alıyor.
Taliban’ın geçen Ağustos ayının ortalarında başkent Kabil’i ele geçirmesinden bu yana ABD, hareketle temaslarını sürdürdü. Aynı şekilde Washington, hareketin ABD vatandaşlarının ülkeden ayrılmasında büyük ölçüde iş birliği yaptığını belirtti. Ancak ABD’li yetkililere göre Afgan kökenli yaklaşık 100 ABD’li, Afganistan’dan çıkma konusunda hâlâ tereddütlü.
ABD, Kabil Havalimanı’ndan binlerce insanı ülke dışına taşıyan hava köprüsü operasyonu sırasında, ülkeden ayrılmak isteyen Afgan müttefiklerinin tamamını ülke dışına çıkaramadığını kabul ediyor.

Görüşmeler, uluslararası tanınmaya olanak sağlar mı?
Taliban, ülkede 20 yıldır var olan ABD askerlerinin geri çekilmesinin tamamlanmasının ardından Afganistan’daki egemenliğini güçlendirme yolunda ilerliyor. Öte yandan ise Batı, ‘Taliban, sözle değil eylemlerle doğrulamadan’ hareketi tanımayacağı yönünde baskı yaparken, uluslararası toplum da hareketin yönetimini tanıma konusunda hala tereddütlü.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uluslararası toplum, Taliban’ın 1996 ve 2001 yılları arasında iktidara geldiğinde olduğu gibi katı bir kural benimsemesinden korkuyor. Bu nedenle uluslararası sahnede aktif olan Batılı ülkelerin çoğu, bunun tek taraflı değil, kolektif bir karar olduğunu vurgulayarak, tanımayı ‘Taliban’ın iktidardaki eylemlerine rehin’ tutma gerekliliğinden söz ediyor. Bu durum ise, Afganistan’ın yeni yöneticileriyle temasları sürdürmeye bağlı olan hareketin en yakın uluslararası müttefiklerine (Pakistan, Katar ve Çin) de yansıdı.
Taliban, hakimiyeti için uluslararası tanınırlık kazanmaya ve ‘Afgan kadınlarının okumasına ve çalışmasına izin vermek, insan haklarına ve vatandaşlar için ifade, seyahat ve hareket özgürlüğüne saygı göstermek gibi’, uluslararası toplumu endişelendiren konularda hem içeriye hem de dışarıya her zaman güvence mesajları göndermeye çalışıyor.
Bu uluslararası kargaşanın ortasında, ‘Taliban hareketinin tanınması ve Afganistan’daki yönetiminin meşruiyeti için yerine getirilmesi gereken koşullar’ konusunda henüz bir anlaşma yok. Afganistan’ın geleceği konusunda bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki anlaşmazlıklar Batı’da endişe uyandırıyor. İngiliz ‘The Guardian’ gazetesinin haberine göre Kabil’deki ABD boşluğunu dolduracak olan Çin, İran ve Pakistan, Batı çıkarlarını tehdit ediyor?
‘RAND’ kuruluşundan Derek Grossman’ın belirttiğine göre Pekin, Taliban’a güvenemezse Çin’in Taliban’ı tanınmak için uzun süre beklemesi beklenmiyor. Grossman, bu konunun ‘gelecekteki bölgesel düzeni çizenin Washington değil, Pekin olduğu’ fikrini güçlendireceğini söyledi.
Uluslararası tanınma konusu, Afganistan’ın yeni liderleri için hayati önem taşıyor. Çünkü bu adım, Taliban’ı ‘silahlı bir hareket’ olmaktan, Afganistan’ın meşru temsilcisi’ olmaya taşıyacak. Bu durum, hareketin omuzlarından ‘terörizm’ etiketini kaldırmak ve ‘Birleşmiş Milletler (BM) ve diğer uluslararası forumlara üyeliğin yanı sıra ülke içindeki rakipleri karşısında güç kullanma hakkı da dahil’ onu, uluslararası alanda tanınmış tüm haklardan yararlanan meşru bir hükümete dönüştürmek anlamına geliyor. Bu tanıma, aynı zamanda uluslararası açıdan kabul görmüş bir hükümet tarafından çıkarıldığı için, hükümetin içişlerinde yayınladığı yasa ve kararlara uluslararası toplum nezdinde meşruiyet kazandırıyor.
Washington, Doha toplantılarının hiçbir şekilde ABD’nin Kabil’deki ‘Taliban’ yönetimini tanımasına atıfta bulunmadığını vurguladı. Kahire Üniversitesi’nden siyaset bilimci Prof. Dr. İbrahim el-Minşavi, “ABD’nin adımı, Washington’un hareketle temaslarını sürdürmesinin önemini yansıtıyor. Özellikle Batı’nın Afganistan’daki hâkim güç konumunu kaybettikten sonra çok az seçeneği bulunuyor” dedi. Independent Arabia’ya konuşan Minşavi, “Bu durumda siyasi koşullar dikte edilemez” ifadelerini kullandı.
Minşavi, “ABD, onu resmi olarak tanımadan, Taliban hükümetiyle anlaşmak istiyor gibi görünüyor. Bir tanıma şekli olarak görülen bir adımla Doha Anlaşması’nın imzalanmasına rağmen ABD, tanımayı, ‘Taliban hükümetinin kadın hakları konusundaki davranışına ve ABD’nin terörist olarak nitelendirdiği örgütlere izin vermeme taahhüdüne’ bağladı” şeklinde konuştu.
Reuters haber ajansının daha önce aktardığına göre ABD yönetiminden üst düzey bir yetkili, “Toplantı, ulusal güvenlik için hayati önem taşıyan konularda Taliban ile gerçekleştirdiğimiz pragmatik temasımızın bir devamı niteliğindedir” dedi. İsminin verilmesini istemeyen yetkili, “Bu toplantı, tanıma veya meşrulaştırma ile ilgili değildir. Hala meşruiyetin Taliban’ın eylemleriyle kazanılması gerektiği konusunda netiz” ifadelerini kullandı.



Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
TT

Japonya'daki terör tatbikatına "kefiye" tepkisi

Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)
Japonya Dışişleri Bakanlığı, tatbikatta kullanılan kıyafetler Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" dair kalıp yargıları yansıttığı için eleştirildi (X/MofaJapan_jp)

Japonya Dışişleri Bakanlığı, terörle mücadele tatbikatında teröristleri canlandırmak için kullanılan kıyafetlerin Ortadoğulu veya Müslüman bir "teröriste" ilişkin kalıp yargıları yansıttığı gerekçesiyle tepkilerin hedefi oldu.

Bakanlığın 10 Eylül'deki tatbikattan paylaştığı fotoğraflarda teröristleri canlandıran kişilerin, kendine özgü dokuma deseniyle bilinen geleneksel Arap kefiyesini andıran başörtüleri taktığı görüldü.

Fotoğraflardan birinde, teröristi canlandıran kişinin atkıyı andıran kumaşla başını örtmüş halde bir rehinenin başına torba geçirdiği görülüyordu. Görseller internette eleştirilere yol açtı. Bazı kullanıcılar, kıyafetin kefiyeye benzerliğinin gözden kaçırılmasının zor olduğunu söyleyerek bakanlığı Arapları veya Müslümanları terörizmle ilişkilendiren kalıp yargıları pekiştirmekle suçladı.

Tepkilerin ardından bakanlık fotoğrafları kaldırdı ve teröristleri canlandıran personelin giydiği kıyafetlerin belirli bir etnik grup, bölge veya din esas alınarak hazırlanmadığını belirten bir açıklama yaptı. Bakanlık ayrıca yanlış anlaşılmadan dolayı üzüntüsünü dile getirdi.

Bakanlık açıklamasında şöyle dedi:

Yurtdışına seyahat eden ve yurtdışında yaşayan Japon vatandaşlarına yönelik tehditler çeşitlenirken bu eğitimin öneminin giderek arttığının farkındayız ve kısa süre önce tatbikatı gerçekleştirdik.

Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi, cuma günü düzenlediği basın toplantısında konuyu gündeme getirerek "Farklı görüşleri ciddiye aldık" dedi.

Motegi, "Tatbikat, Japon vatandaşlarının korunması açısından çok önemli" diye vurguladı ve ekledi:

Uygun zamanda gerekli bilgileri paylaşarak dikkatli açıklamalar yapmaya çalışacağız.

Bir güvenlik şirketine yaptırılan eğitim, Tokyo'daki bir devlet tesisinde düzenlenmişti.

Güvenlik şirketi, tatbikatların mümkün olduğunca uygulamaya dönük olacak şekilde tasarlandığını ve 7 Japon vatandaşının öldürüldüğü Temmuz 2016'daki Dakka terör saldırısından çıkarılan derslerden yararlanıldığını belirtti.

Bir sosyal medya kullanıcısı, "Terörist karaktere belirli bir bölgeyi çağrıştıran kıyafetler giydirmek ayrımcılığa yol açıyor" diyerek ekledi:

Özür dilenmesini ve paylaşımın silinmesini talep ediyorum.

Bir başka kullanıcı şöyle yazdı:

Dışişleri Bakanlığı ırkçılığı körükleyerek ne elde etmeye çalışıyor? Dışişleri Bakanlığı personelinin niteliği gerçekten bu kadar mı düştü?

Başka bir kullanıcıysa kıyafeti "bariz biçimde uygunsuz ve incitici" diye nitelendirerek fotoğrafların "önyargıları kemikleşmiş, yabancı düşmanı milliyetçi bir kliğin" izlerini taşıdığını söyledi.

Dışişleri Bakanlığı, Bangladeş'in başkenti Dakka'daki Holey Artisan kafeye 2016'da düzenlenen saldırıya atıfta bulundu. İslamcı militanların kafeyi 12 saat boyunca kuşattığı saldırıda, çoğunluğu yabancı 22 kişi öldürülmüştü. Kurbanların 7'si Japondu. Bu, Bangladeş'te İslamcı militanların düzenlediği en ölümcül saldırıydı.

Japonya'da terörle mücadele tatbikatları 2018'den bu yana düzenleniyor.

Independent Türkçe 


Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
TT

Batı Şeria’da büyük İsrail alarmı

Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)
Filistinliler, dün Batı Şeria’nın Nablus kentinin doğusundaki bir askeri kontrol noktasından geçmek için bekledi. (EPA)

İsrail ordusu, dün Yahudilerin Yom Kippur (Kefaret Günü) etkinlikleriyle eş zamanlı olarak Batı Şeria’daki alarm seviyesini önemli ölçüde yükseltti. İsrail güçleri ayrıca Batı Şeria’daki köylerin girişlerine askeri kontrol noktaları kurdu.

Filistin tarafının tepkisine yol açan gelişmede, İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir dün Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Bu gelişme, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun işgal altındaki Kudüs’teki Burak Duvarı (Ağlama Duvarı) bölgesine girmesinin ertesi gününde yaşandı.

Sahada ise İsrail ordusu, Cenin yakınlarındaki bir köyde bir Filistinliyi öldürdü. Ayrıca Ramallah’ın kuzeybatısındaki bir yerleşime düzenlenen silahlı saldırıda bir İsrailli hayatını kaybetti.


Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
TT

Trump'tan medya kuruluşlarına gözdağı: 3 medya kuruluşuna Beyaz Saray yasağı

ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 16 Eylül 2026'da Kuzey Carolina eyaletindeki Charlotte Douglas Havalimanı'nda gazetecilere konuşurken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, CNN, Politico ve MSNBC muhabirlerinin Beyaz Saray'a girişini engelleme kararını uygulamaya koymasının ardından, Amerikan medyasına yönelik yasağı genişletebileceği ve başka kuruluşların da Beyaz Saray'a girişini engelleyebileceği uyarısında bulundu. Üç medya kuruluşu ise Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi kapsamında sahip oldukları hakları savunmak için yargıya başvurabileceklerinin sinyalini verdi.

Trump'ın kararı, Beyaz Saray'a giriş için kullanılan basın akreditasyonlarının, başkanlık faaliyetlerini takip eden medya kuruluşlarını haberlerinin içeriği nedeniyle cezalandırmak amacıyla kullanılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Trump, başka medya kuruluşlarının da benzer bir uygulamayla karşı karşıya kalabileceğini söyledi. Yönetimini haksız biçimde haberleştirmekle suçladığı kuruluşlar arasında New York Times ve Washington Post'u da sayan Trump, bu iki gazete için henüz resmi bir yasak kararı açıklamadı.

vfghyju
ABD Başkanı Donald Trump, CNN, MSNBC ve Politico'yu “uydurma haberler ve yalanlar” yayımlamakla suçladı (AFP)

Trump daha önce Truth Social hesabından yaptığı açıklamada CNN, MSNBC ve Politico'nun Beyaz Saray'a girişinin derhal yasaklandığını duyurmuş ve bu kuruluşları “yalan haber” yapmakla suçlamıştı. Kararın açıklanmasının ardından uygulamaya geçildi. Üç kuruluşun gazetecileri, akreditasyon kartlarının devre dışı bırakılmasının ardından cumartesi günü Beyaz Saray kompleksine alınmadı.

Trump, kararını belirli bir haberle ilişkilendirmedi. Bunun yerine uygulamanın yıllardır devam ettiğini söylediği “olumsuz ve adaletsiz” yayınların birikmesinin sonucu olduğunu belirtti.

Trump, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada başka medya kuruluşlarının da aynı uygulamayla karşılaşabileceğini ima etti. Bu durum, Beyaz Saray'ın başkanın yayınlarını eleştirdiği medya kuruluşlarını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politika izleyip izlemeyeceği konusunda medya çevrelerinde soru işaretlerine yol açtı.

Medya kuruluşları yargıya gitmeye hazırlanıyor

Üç medya kuruluşunun açıklamaları, anlaşmazlığın kısa süre içinde Beyaz Saray'ın kapılarından federal mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

CNN yaptığı açıklamada gazetecilerinin ve yayınlarının arkasında olduğunu belirterek ABD Anayasası'nın kendisine hükümet müdahalesi olmadan gazetecilik yapma hakkı tanıdığını vurguladı. Kuruluş, yasağın Anayasa tarafından korunan haklara yönelik hukuka aykırı bir saldırı olduğunu savundu.

ghyjukı
18 Eylül 2026'da Washington'da Beyaz Saray'ın Batı Kanadı'na yöneltilmiş bir televizyon kamerası (AFP)

Politico ise Beyaz Saray'ı izlemeyi sürdüreceğini ve Birinci Ek Madde kapsamındaki haklarını güçlü biçimde savunacağını açıkladı. MSNBC de gazetecilerini ve basın özgürlüğünü savunmak için gerekli adımları atacağını bildirdi.

Açılabilecek davalar, Trump yönetimini başkanın gazetecilerin Beyaz Saray'a erişimini düzenleme yetkisinin sınırları konusunda anayasal bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Davanın temel başlıklarından biri, erişime ilişkin idari kurallar koymakla bir medya kuruluşunu yayınlarının içeriği nedeniyle dışlamak arasındaki fark olacak.

Tartışmanın merkezinde hukukta “bakış açısına dayalı ayrımcılık” olarak bilinen ilke bulunuyor. Hükümetin Oval Ofis, başkanlık uçağı gibi kapasitesi sınırlı alanlara erişimi düzenleme yetkisi bulunuyor. Ancak hukuk uzmanları ve basın özgürlüğü kuruluşları, bir medya kuruluşunun hükümeti memnun etmeyen yayınları nedeniyle dışlanmasının Birinci Ek Madde açısından farklı bir hukuki sorun oluşturduğunu belirtiyor.

Beyaz Saray Muhabirleri Derneği (WHCA) de karara tepki göstererek Trump yönetiminden yasağı derhal kaldırmasını ve Beyaz Saray'a girişi engellenen gazetecilerin akreditasyonlarını yeniden vermesini istedi.

Dernek Başkanı Jackie Heinrich, yasağın uygulanmasının ardından yaptığı açıklamada üç medya kuruluşunun gazetecilerine erişim kısıtlaması getirilmesinin Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'ni ihlal ettiğini söyledi. Heinrich, bir medya kuruluşunun yayınlarının niteliği nedeniyle dışlanmasına imkân veren bir ölçütün ileride başka medya kuruluşlarına karşı da kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Heinrich, Amerikalıların özgür ve bağımsız bir basın aracılığıyla seçilmiş yetkilileri denetleme ve onlardan hesap sorma hakkına sahip olduğunu belirterek bunun hükümet yetkililerinin söz konusu yayınlardan memnun olup olmamasına bağlı olmaması gerektiğini ifade etti.

“Basın özgürlüğüne eşi görülmemiş saldırı”

Washington'daki önemli basın özgürlüğü kuruluşlarından National Press Club da Trump'ın kararına tepki göstererek başkandan uygulamayı derhal geri çekmesini istedi.

Kulübün Başkanı Mark Shuf Jr., yaptığı açıklamada bir medya kuruluşunun yönetimin yayınlarından memnun olmaması nedeniyle Beyaz Saray'a girişinin engellenmesinin, başkanlık makamını denetlemesine ve içeride yaşananları Amerikan kamuoyuna aktarmasına izin verilen sesleri kontrol etmeye yönelik açık bir girişim olduğunu söyledi.

gh
ABD Başkanı Donald Trump, 18 Eylül 2026'da Oval Ofis'te gazetecilerin sorularını yanıtlarken (EPA)

National Press Club, kararın uygulanmasının basın özgürlüğüne “eşi görülmemiş bir saldırı” anlamına geldiği uyarısında bulundu. Kulüp, Anayasa'nın Birinci Ek Maddesi'nin hükümetin, yayınlarından duyduğu memnuniyete göre hangi gazetecilerin görev yapabileceğine karar vermesine izin vermediğini vurguladı.

Kulüp ayrıca kararın diğer medya kuruluşları ve gazetecilere, haberlerinin tonunu yumuşatmaları veya Beyaz Saray'a erişimlerini kaybetme korkusuyla zor soruları sormadan önce iki kez düşünmeleri gerektiği yönünde bir mesaj verebileceği uyarısında bulundu.

Shuf, özgür ve bağımsız basının 250 yıldır ABD liderlerini denetlemede temel bir rol oynadığını belirtti. Beyaz Saray muhabirlerinin yürüttüğü denetimin yalnızca gazetecilere değil, Amerikan halkına da hükümet politikalarını daha iyi anlama imkânı sağladığını söyledi.

Shuf ayrıca kararlarından emin olan bir hükümetin bağımsız denetimden korkmaması gerektiğini ifade etti.

CNN'ye yönelik yasağın, başkanın seyahatlerinde dönüşümlü olarak kendisine eşlik eden televizyon kuruluşlarının oluşturduğu havuzu da etkileyebileceği belirtiliyor. Bu sistem, tüm gazetecilerin sığmadığı alanlarda başkanın faaliyetlerine ilişkin görüntü ve haberlerin diğer televizyon kanallarına ulaştırılmasını sağlıyor.

Bu nedenle Trump'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında gerçekleştireceği görüşmelerin televizyonlardan nasıl izleneceğine ilişkin soru işaretleri de ortaya çıktı.

Daha önceki davalar

Medya kuruluşlarının olası davalarda başvurabileceği bazı hukuki emsaller bulunuyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray, CNN muhabiri Jim Acosta'nın başkanla yaşadığı tartışmanın ardından basın akreditasyonunu iptal etmişti. Ancak federal mahkeme, akreditasyonun yeniden verilmesine hükmetmişti.

Trump yönetimi ayrıca Associated Press ile başka bir hukuki mücadeleye girmişti. Yönetim, haber ajansının haberlerinde Meksika Körfezi yerine Amerika Körfezi adını kullanmayı kabul etmemesi üzerine AP gazetecilerinin Oval Ofis'e, başkanlık uçağına ve bazı etkinliklere erişimini kısıtlamıştı.

Söz konusu dava, yönetimin kapasitesi sınırlı alanlara hangi gazetecileri alacağını belirleme yetkisi ile bir medya kuruluşunu editoryal kararları nedeniyle cezalandırması arasındaki hukuki sınır tartışmasının bir parçası olmayı sürdürüyor.

Yeni karar, Trump ile medya kuruluşları arasındaki daha geniş kapsamlı mücadelenin de bir parçası. Başkan, New York Times, Wall Street Journal ve İngiliz BBC dahil olmak üzere bazı medya kuruluşlarına karşı hukuki girişimlerde bulundu.

Trump yönetimi, başkanın sıklıkla yanlış veya taraflı yayınlara maruz kaldığını savunuyor. Buna karşılık medya kuruluşları ve basın özgürlüğü örgütleri, hükümetin eleştirel yayınları cezalandırmak için sahip olduğu araçları kullanmasının, başkanın basını eleştirme veya dava etme hakkından farklı olduğunu belirtiyor.

Üç medya kuruluşunun da dava açmaya hazırlandığı ve yönetimle hukuki mücadeleye girmeye hazır oldukları yönündeki açıklamaları dikkat çekiyor.

Washington'daki medya çevrelerinde ise daha acil soru, Trump'ın başka kuruluşları da yasaklılar listesine ekleme tehdidini uygulayıp uygulamayacağı. Böyle bir adım atılması halinde tartışma, Beyaz Saray ile üç medya kuruluşu arasındaki anlaşmazlığın ötesine geçerek başkanın medya kuruluşlarına yönelik yayınlarından duyduğu memnuniyete göre başkanlık makamına basın erişimini kontrol edip edemeyeceğine ilişkin daha geniş bir anayasal mücadeleye dönüşebilir.