Lübnan’da silahlanma sorunu

Lübnan’da silahların iç savaşlardaki kullanımı, kimlikçi grupların çatışma riskini gündemde tutuyor

Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)
Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)
TT

Lübnan’da silahlanma sorunu

Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)
Beyrut’un Tayyuna bölgesindeki son çatışmalar sırasında ‘Şii ikili’ mensubu savaşçılar (AFP)

14 Ekim Perşembe günü Emel Hareketi ve Hizbullah yandaşları, iç savaş sahnelerinden birini hatırlatarak, silahlarıyla birlikte Ayn er-Rummane’nin Hristiyan mahallelerine bitişik güney banliyölerinin sokaklarında yürüdü. Ancak aslında taşıdıkları silahların çoğu, iç savaş döneminden. Savaşan gruplarının terk etmediği mezhebi-dinsel kimlik kavgası ruhu ve sloganları tüfek, roket güdümlü el bombası ve orta makineli tüfeklerin değişmesini sevmiyor.
Şarku’l Avsat’ın sosyal medya organları tarafından yayınlanan görüntü ve videolardan edindiği bilgiye göre yeni silah türlerini göstermiyordu. Kalaşnikoflar, RPG rampaları, PKM orta makineli tüfekler ve 40 mm el bombası ateşleyen bazı M16 ve M18 tüfekler. Şii İkili’nin Beyrut limanındaki patlamaya ilişkin soruşturmayı ‘siyasallaştırmayı’ reddetme gösterisinde kullandığı cephanelik buydu. Kısacası, güney banliyölerinin sokaklarını sular altında bırakan silah tasarımları, kullanılan modeller birkaç yıllık olmasına rağmen onlarca yıllık. Özgünlük ve modernlik, ‘barışçıl’ yürüyüşün silahında birleşti.
Sahne, özellikle Lübnan savaşlarının bölümlerini yaşayanlar için bir dejavu izlenimi veriyor. O sonbahar gününde ara sokakları kaplayan silah türleri, yetmişlerin başlarında Filistinli grupların merkezlerinden, kamplarından ve savaşa hazırlanırken laik ve mezhepçi milislerin kalelerinden çıkanlarla neredeyse aynıydı. Sıradan silahlı kalabalık, bilinmeyen sivil seslerden daha güçlüydü. Lübnanlılar, toplantılarında ve siyasetlerinde silahlar için güvenceli bir alan olduğunu biliyorlar.
Olay şu ki sivil bir ‘direnişin’ yerini Lübnanlı olmayan bir direniş alırken, silahların korunması, kutsallaştırılması, bilinçli ve bilinçsiz tüm sembolik ağırlıklarının kutlanması elli yılı aşkın bir süredir mevcut.
Vatan ve davanın hayali bir anlamını içeren, ‘onuru ve vatanı’ savunan ve onu çevreleyen tehlikeleri tanımlayan direniş, silahlarını ve askeri teçhizatını istediği zaman sokakta protestoya itecek niteliktedir. Silahlı insan kalabalığı ve hareketlerine verdikleri ‘barışçıl’ etiket arasında gösteri çağrısı yapanların endişesinde bir çelişki bulunmuyor. Grup, barışa zarar veren herhangi bir şey ortaya koymuyor. Ancak düşmanlar bunu yapıyor.
Maşrafiyye, Tayyuna ve Ayn er-Rummane sokaklarında silah türlerindeki yenilik eksikliği, tarikatların ‘işlerini organize etme ve günlerini yönetme’ konusundaki her türlü müdahaleye dair korku ve öfkesinde yeni bir şeyin olmadığını yansıtıyor. Beyrut’u etkisi altına alan insani ve maddi kayıpların ciddiyeti ile Hizbullah’ın koruduğu ve yararlandığı yönetici siyasi sınıfın ‘gerçeğe ulaşmak için her girişimi iptal etme’ ısrarı arasındaki çelişkiye dikkat çekildi. Dolayısıyla amonyum nitrat ithal edenler, üstlerini örtbas edenler ve arkalarındakiler için adil bir karar verilmesi hiçbir şey ifade etmez. Hak ve adalet; sebepsiz ve değersiz, öfkeli ve asi silahlı mezheplerin kaygıları arasında yer almaz. Önemli olan, bilindiği üzere, mevcut rejimi ayakta tutmak ve iktidar koalisyonunun çıkarlarını korumaktır. Silah, bu amaç için hazırlanmıştır. Direniş, iç içe ve uyumlu bu formüllerin, silahların ve çıkarların ortak adıdır.
Halkın kimliğini ve statüsünü vurgulayan bir unsur olarak silahlar, Lübnan’da eski bir hikayedir.
Bâb-ı Âli’nin 16. yüzyılda Suriye’nin Osmanlı valisi ile yaptığı yazışmalarda bununla ilgili parçalar bulabilirsiniz (bkn. Abdurrahim Ebu Hüseyin- Osmanlı döneminde Lübnan- Dürzi Emirliği- Vesaik Defter el-Muhimme (Asli defter belgeleri) 1546- 1711 ve Dar’ul Nahar 2005). Sadrazam mektuplarının çoğunda, Avrupa gemileri tarafından düşürülen ve Dürzi ve diğerlerine satılan silahlara vali tarafından el koyulmasının önemine odaklanılıyor. Osmanlı yetkilisi, Ebu Hüseyin’in saltanata karşı ‘uzun süreli isyan’ nitelendirmesi çerçevesinde bu silahları kullanmaktan korkuyordu. Ancak Sadrazam, silahların Cebel-i Lübnan halkı için ne anlama geldiğinin yönlerine kıyasla doğrudan güvenlik yönüne öncelik verdi.

Mayıs 2008 çatışmaları sırasında Emel Hareketi ve Hizbullah militanları (Getty)
Silah ihracatının, bugün olduğu gibi, on altıncı yüzyılda, çeşitli amaçların yoğunlaşmasıyla olduğunu söylemeye gerek yok. Diğer şeylerin yanı sıra finansal kar, ittifaklar yapmak ve düşmana korku salmak bu amaçların başında geliyordu. Lübnanlı ithalatçılara gelince silah; vahşi ve kibirli bir otoriteden kaçma ve yerel rakiplerin karşısında, ister dış otoritenin takipçisi ister düşmanları olsun, gücünü güçlendirme yeteneği anlamına geliyor. Bu, dağlardaki aileleri silahlarının sayısına göre sayan eski Lübnan metaforuyla ünlü. Falanca ailesi, ‘arazi, otlatma ve sulama hakları, arazi dağıtımı ve paylaşımı ile ilgili her ihtilafta ve savaş borazanı çaldığında hesaba katılması gereken’ 500 baruttan oluşuyor.
Tayyuna’nın son olaylarından sonra Lübnan söyleminde de ünlü bir tabir ortaya çıktı; ‘Her evde bir silah var’. Mezhepler arasındaki herhangi bir çatışmanın önceden planlanma şüphesini hafifletme ve halk arasında silahların ‘doğal’ yayılmasının nedeni olan ‘silah sorunlarının’ yeniden tesis edilmesi bağlamında ortaya atılan bu cümlenin doğruluğu, örneğin dağlardaki kar ve kumsalların güzelliği gibi Lübnan doğasının diğer olgularından farklı değil. Bu doğruluk, halklardan, mezheplerden ve mahallelerden en yüksek yasal mercilerin bulunmadığına dair yaygın bir inançtan oluşan derin bir hastalığı gizliyor. Bu merci, eyleminde hukuka, anayasaya ve toplum sözleşmesine dayanıyor. Bir diğer ifadeyle devlete…

Daimi savaş silahı
Şuf dağlarındaki Deyru’l Kamer kasabasında bulunan ‘Musa Sarayı Müzesi’, yüzlerce silah, kılıç ve tabancaya ev sahipliği yapıyor. Müze, silahlardan yığın içeriyor. Bazıları on dokuzuncu yüzyılın savaşlarına ve Deyr’ül Kamer yakınlarındaki köylerde yaşanmış katliamlara tanık olmuş olabilir. Silahların birçoğu, farklı zamanlara dayanıyor. Bunların birikimi ve çeşitliliği, eski eser ve antika uzmanlarınca yeterince ilgi görmedikleri izlenimi bırakıyor.
Ayrıca sahnede, yanlarına yerleştirilen küçük artıklara dair üretim tarihlerine ve önceki sahiplerine ait olduğunu söyleyen kılıçlar da var. Batıda ve hatta Gürcistan’da yapılmış Memluk, Türk ve diğer kılıçlar. Uzmanların yapması gereken gerekli açıklama yapılmadan, sonuca varmak mümkün değil. Bu silahların her biri nereden geldi, hangi savaşlarda kullanıldı, sahibi kimdi?! Hatta bir kısmı yukarıda bahsi geçen şehzade ve şeyhlerin isimlerini taşıyordu. Belki de Osmanlı Sadrazamının Lübnan kıyılarına inişinden şikâyet ettiği silahlardan bazılarıydı.
Biraz hızlıca, Memlukler döneminde (bugünkü Beyrut da dahil olmak üzere) Şuf ve Batıda sahip olduğu yarı bağımsızlıktan gelen Dürzi silahlarının, Osmanlı İmparatorluğu’nu protesto etme hususunda ‘19. yüzyılda Şuf’taki Hristiyan uyanışını bastırmak ve Mayıs 2008’de Hizbullah’ın Cebel-i Lübnan’a baskın yapmasıyla yüzleşmek için’ yeni görevler bulduğu söylenebilir. Diğer mezhepler ise silah ithal etmekten ve bunları iç ilişkiler sistemine dahil etmekten çekinmediler. Lübnan Cumhuriyeti’ndeki Şii internet sitesinin kurucusu İmam Musa es-Sadr’ın görüşüne göre daha ziyade bu silahlar ‘erkeklerin süsü’ oldu. Musa es-Sadr’ın kastettiği silah; İsrail’e, yetmişli yılların başında Güney Lübnan’ı işgaline ve Lübnan devletinin oradaki vatandaşlarını savunma konusundaki isteksizliğine karşıydı. Silahlar, büyük sorunlardan iç savaş havuzuna sızabilen sıvı bir siyasi maddedir.
Lübnan Savunma Bakanlığı’nın avlusunda, iç savaş sırasında kasaba ve köylere hizmet eden eski topları mermilerle dolduran beton bir anıt yükseliyor. Anıtın yabancı tasarımcısı, eserini Lübnan’daki savaşın sona ermesinin ve barışın geri dönüşünün bir sembolü olarak nitelendiriyor. Aslında iç savaşın topları, Lübnanlılar arasında geniş bir ün kazandı. Siyasi diyaloğun zor olduğu ve dengelerin saha haritalarının değişmesini engellediği dönemlerde gürültülü bir iletişim ortamı sağlandı. Çözümlerin yokluğunun ve yerel araçların rakiplere ve sınırların dışından bunlarla ilgilenenlere karşı sürekli savaşının bir simgesiydi. Bu silahların bir kısmı Lübnan hükümeti tarafından vatandaşlarının parasıyla orduyu silahlandırmak için satın alındı. Bunların çoğu, bölgesel ve yabancı müttefiklerin Soğuk Savaş sırasında nüfuz alanları üzerindeki çatışmalarda veya çoğu Araplar arasında kardeşçe olan hesaplaşmalarda kendileri için fayda olarak gördükleri savaş taraflarını desteklemek için geldi. Birkaç hafta önce yaklaşan savaşın (bu gerçekleşmeyebilir, ancak sürekli bir hazırlık yapılıyor) efendilerinden biri, iç çatışmalarda silahların ve roketlerin ana silahlar olmadığı konusunda uyardı. Tüfekler ve hafif makineli silahlar, görevi yapıyor. Bazı RPG’lere ve el bombalarına başvurmanın da bir zararı yok. Belki de bu, ilgili tarafların askeri cephaneliği modernize etme konusundaki isteksizliklerinin bir açıklaması olabilir. Çünkü yerel düşman ona en basit ve en ucuz teçhizatla karşılık vermek için yeterli.
Kanla, düşlerle, çağlarla, işgal ettiği toprakların kurtuluşu için kendisiyle çatışma sancağı altına girilen İsrail’e gelince, mücadele silahı örtülüdür. Gözle algılanamaz ve istatistik içermez.

Lübnan iç savaşı sırasında Beyrut şehir merkezinde iki silahlı adam çatışıyor (Getty)
Bu silah, kimin elinde olursa olsun, Filistin’in her yerindeki hedeflerini vurabilecek, petrol arıtma istasyonlarını ve kimyasal madde depolarını (burada patlayanlar gibi) imha edebilecek, yerleşim yerlerini ve şehirleri yok edebilecek kapasitededir. Ama bunları, füzelerinin, fırlatıcılarının, insansız hava araçlarının, insan ve cinlerin aklına gelebilecek ve gelmeyebilecek her şeyin iniş zamanının geldiğini görmedikçe kullanmayacağız. Bu arada kalaşnikoflar durumun efendisi olmaya devam ediyor.

Art arda gelen kuşakların arkadaşı
Birkaç kuşak Lübnanlı, kalaşnikofu yakından tanıyor. 1960’larında sonlarında Filistin direnişiyle Lübnan’a girdi. Düşük maliyet, kullanım, bakım kolaylığı ve mühimmat mevcudiyeti gibi erdemleri kısa sürede keşfedildi. Her tarafta ve cephelerde savaşan taraflarca ele geçirildi. Bir Arap veya enternasyonalist müttefikten kalaşnikofu olmayan herkes, onu açık piyasadan satın aldı. Her biri ünlü tüfeğin kendi versiyonunu yapan Doğu Avrupa ülkeleri, onu hem müttefiklere hem de düşmanlara ihraç etmekten çekinmediler. Arap ‘başarısızlıkları’ sırasında İsrail’in el koyduğu yığınlar da Lübnan’a ulaştı.
Lübnan’a, orijinal Rus (Sovyet) ‘AK 47’ ve daha sonra değiştirilmiş ‘AKM’ versiyonundan çeşitli ‘türler’ geldi.
Gerçek şu ki kalaşnikof, ‘sivil barış’ geri döndükten sonra bile yerel sahneden kaybolmadı. Öyle ki kalaşnikof, Taif Anlaşması’nı uygulamakla görevlendirilen Suriye ordusunun silahı ve işgale karşı savaşmaya devam eden güneydeki direniştir.
Hizbullah’ın 7 Mayıs’ta Beyrut’u işgali sırasında kalaşnikof ana silahtı. Görünüşe göre Hizbullah, şehirdeki saldırıya katılanların çoğu tarafından taşınan tüfeğin Çinli bir kopyasını depolarından çıkarmıştı. Silahlı kuvvetlerin, eksiklikleri gidermek için büyük operasyonlardan önce çok sayıda yeni münferit silahla gelmesi adettir.
Bu silahın bir savaş alanına yaklaşan herkesin bildiği bir sesi var. Kalaşnikof mermilerinin art arda gelmesi, diğer otomatik tüfeklerin seslerinden kolayca ayırt edilebilen yüksek tekdüze bir ton üretir. 13 Kasım 2015 tarihinde Paris’teki Bataclan tiyatro katliamından sağ kurtulan birinin, Netflix platformu tarafından sunulan bir belgeselde verdiği ifadeye göre bu, ‘vahşetin sesi’. DEAŞ’lı teröristler, burada düzenlenen bir konsere rastgele ateş açmıştı. Aslında o gün teröristlerin kullandığı, kalaşnikofun Zastava olarak bilinen Yugoslav cinsiydi. Bu detay, kurbanların izlenimini değiştirmedi.
Unutmayız, yavaş yavaş her savaşın kendi sesi olabilir. Bell UH-1 sesinin, en azından ABD askerlerinin bakış açısından Vietnam Savaşı’nın sesi olduğu konusunda geniş bir fikir birliği var.
Naziler tarafından ‘Jericho Trumpet’ olarak adlandırılan bir hoparlör kullanarak bombalarını atan Alman Stuka (Junkers 87) uçaklarının sesi, İkinci Dünya Savaşı’nın, en azından ilk aşamalarındaki sesidir. Daha sonra sesini Amerikan B-29 bombardıman uçaklarının sesi ve Sovyet T-34 tanklarının kükremesiyle değiştirdi.
Çatışmalarda ve iç savaşlarda kullanılan silahlar, çeşitli sosyal ve politik gerçekleri yansıtıyor. Hutuların 1994 yılında Ruanda’da Tutsilere karşı yaptıkları katliamlar sırasında dayandıkları büyük ustura (Machette) hakkında çok şey yazıldı. Bu silahın kullanım anlamı, kaynağı, kimden ithal edildiği ve yoksul bir ülkede ateşli silahlara ucuz bir alternatif olarak olması hakkında birçok ifadeye yer verildi. Bir anlamda kalaşnikofun sivil çatışmaların prensi olarak kaldığı Lübnan da dahil olmak üzere birçok yerde iç savaş silahlarından bahsetmek doğru. Bu, bir yandan da hem yerel hem de bölgesel iç içe geçmiş çatışmalar bağlamında silahların kaynağını ve ülkeye girişini gösterir. Ayrıca Lübnanlıların en azından son kriz patlak verene kadar bireysel silahlarına harcama yapabileceklerini de ilan ediyor.
Silahların yayılmasına itiraz etmek ve yönetimin elinde sınırlandırılması gerekliliği, iki şeyi göz ardı ediyor. İlki; Mezhepsel bir koalisyondan oluşan bu otoritenin doğası, bileşenleri arasındaki ilişkileri değiştirmez. Dolayısıyla mevzileri güçlendirecek unsurlar ve sivil ‘söylem’, silahların mevcudiyeti için gerekli bir boşluk bırakıyor.
Diğeri; Savaştan sonra Suriye vesayetinin boyun eğdirdiği otoritenin kendisinin, Hizbullah’ı silah toplamaktan dışlaması, Hizbullah’ın son yıllarda iç çatışmalara derin katılımı ve mezhepçi sistemin en ağır rolünü oynaması. Sivil şiddet dilinden uzaklaşma girişimleri başarısız olduğu sürece, tüm mezheplerin silahlanma yarışını yeniden başlatmaları için yeterli ve daha fazla bahane sağlanmış olacak.



ABD ordusu, personelinin bir kısmına bugün el Udeyd Hava Üssü'nü terk etmeleri yönünde tavsiyede bulundu

İran'ın Katar'daki el Udeyd hava üssünü hedef alan bir füzesi engellendi (Reuters)
İran'ın Katar'daki el Udeyd hava üssünü hedef alan bir füzesi engellendi (Reuters)
TT

ABD ordusu, personelinin bir kısmına bugün el Udeyd Hava Üssü'nü terk etmeleri yönünde tavsiyede bulundu

İran'ın Katar'daki el Udeyd hava üssünü hedef alan bir füzesi engellendi (Reuters)
İran'ın Katar'daki el Udeyd hava üssünü hedef alan bir füzesi engellendi (Reuters)

Üç diplomat Reuters'e, bazı kişilere bu akşama kadar Katar'daki ABD ordusunun el Udeyd Hava Üssü'nü terk etmeleri tavsiye edildiğini söylerken, Doha'daki ABD Büyükelçiliği konuyla ilgili henüz bir yorumda bulunmadı. Katar Dışişleri Bakanlığı, Reuters'in doğrulama veya yorum talebine yanıt vermedi.

El Udeyd Hava Üssü, yaklaşık 10 bin askere ev sahipliği yapan Ortadoğu'daki en büyük ABD üssüdür.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre bir diplomat verdiği demeçte, "Bu bir tahliye değil, duruş değişikliği" dedi ve değişikliğin belirli bir nedeninden haberdar olmadığını ifade etti.

İranlı üst düzey bir yetkili daha önce Reuters'a, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a müdahale etme tehdidinin ardından Tahran'ın, ABD tarafından saldırıya uğraması halinde, bölgedeki ülkeleri ABD askeri üslerini hedef alacağı konusunda uyardığını söylemişti.

Haziran ayında, ABD'nin İran'a hava saldırıları başlatmasından bir haftadan fazla bir süre önce, bazı personel ve aileleri Ortadoğu'daki ABD üslerinden tahliye edildi. Haziran ayında ABD'nin saldırılarının ardından İran, Katar'daki ABD üssüne füze saldırısı ile yanıt verdi.


Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için adı geçen Ali Şaas hakkında neler biliyoruz?

Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için öne çıkan adaylardan Filistinli Ali Şaas (fotoğrafı ailesi tarafından yayınlandı)
Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için öne çıkan adaylardan Filistinli Ali Şaas (fotoğrafı ailesi tarafından yayınlandı)
TT

Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için adı geçen Ali Şaas hakkında neler biliyoruz?

Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için öne çıkan adaylardan Filistinli Ali Şaas (fotoğrafı ailesi tarafından yayınlandı)
Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için öne çıkan adaylardan Filistinli Ali Şaas (fotoğrafı ailesi tarafından yayınlandı)

Filistinli Ali Şaas, Gazze Yönetim Komitesi’nin başkanlığı için öne çıkan aday olarak dikkat çekiyor. Komitenin üyelerindeki değişiklikler ve geniş çaplı siyasi hareketlilik, Hamas’ın Gazze Şeridi’nin yönetimini devretmesinin yaklaştığını işaret ediyor.

Gazze, ABD Başkanı Donald Trump’ın himayesinde yürütülen ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasına geçmek üzere. Söz konusu aşama, bölgedeki süreci yönetecek teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulmasını içeriyor ve bu komitenin Hamas yönetiminin yerine geçmesi planlanıyor.

Komitenin görevleri ve yöneticileri, hem Filistinli gruplar arasında (özellikle Hamas ve El Fetih arasında) hem de arabulucular, Amerikalılar ve İsrail arasında yoğun tartışmalara ve anlaşmazlıklara yol açtı.

Daha önce komiteyi yöneteceği öngörülen bazı tanınmış isimler konuşulurken, Gazze sakinleri ve gözlemciler, yeni adayların öne çıkmasıyla şaşırdı. Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığı bilgilere göre Ali Şaas komitenin başkanlığı için en güçlü aday olarak öne çıkıyor.

Ali Şaas kimdir?

Ali Şaas, 1958 yılında Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus bölgesinde doğdu. Köklü bir Filistin ailesine ve bölgede etkili bir aşirete mensup olan Şaas’ın ailesi, ulusal ve siyasi çalışmalarda önemli rol oynamış olup, çoğunluğu El Fetih Hareketi’ne bağlı.

Ali Şaas, 1982 yılında Kahire’deki Ayn Şems Üniversitesi’nden inşaat mühendisliği lisans derecesi aldı. 1986’da aynı üniversiteden yüksek lisansını tamamladı ve 1989 yılında Birleşik Krallık’taki Queen’s Üniversitesi’nden inşaat mühendisliği alanında doktora unvanını aldı. Uzmanlık alanı, altyapı planlaması ve kentsel kalkınma.

Şaas, Filistin Yönetimi’nde çeşitli üst düzey görevlerde bulundu ve yıllardır teknik uzman olarak tanınıyor.

Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için öne çıkan adaylardan Filistinli Ali Şaas (fotoğrafı ailesi tarafından yayınlandı)Gazze Yönetim Komitesi başkanlığı için öne çıkan adaylardan Filistinli Ali Şaas (fotoğrafı ailesi tarafından yayınlandı)

Ali Şaas, derin bir şekilde siyasi partilerle iç içe olmadı. Üstlendiği görevler arasında, Filistin Ulusal Otoritesi’nin kuruluş döneminde eski Planlama ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Nabil Şaas ile birlikte çalışarak Filistin devleti için stratejik kalkınma planlarının hazırlanmasına katkıda bulunması yer alıyor.

Ayrıca Ali Şaas, Ulaştırma ve Haberleşme Bakanlığı’nda müsteşarlık görevini yürüttü ve altyapı ile yol ağlarıyla ilgili kritik projeleri denetledi. Filistin Endüstri Kentleri Genel Müdürlüğü’nde CEO olarak bölgelerin yönetimi ve geliştirilmesinde önemli rol oynadı; Filistin Konut Konseyi ve Filistin Liman Otoritesi başkanlıklarını üstlendi. Bunun yanında Filistin Kalkınma ve İmar Kurumu’na danışmanlık yaptı ve emekli olmasına rağmen Filistin Ulusal Otoritesi’nde Konut ve Kamu İşleri Bakanı’na danışmanlık görevini sürdürdü.

Siyasi alanda üstlendiği görevler arasında 2005 yılında nihai statü müzakereleri komitelerinde üyelik yer alıyor. Uzmanlığı, sınır ve deniz kapıları gibi teknik konulara odaklanıyor; ekonomik kalkınma ve yeniden imar alanındaki deneyimi, onu teknokrat komitenin başkanlığı için uygun bir aday hâline getiriyor.

Ali Şaas’ın ailesinden kaynaklar, onun yıllardır Batı Şeria’da yaşadığını ve Gazze’ye yönelik savaş öncesinde orada ikamet ettiğini belirtti. Kaynaklar, Şaas’ın kariyeri boyunca siyasi veya partisel çalışmalara yönelmediğini, görevlerini tamamen teknik uzman olarak yürüttüğünü vurguladı.


DYK, BM'nin reddetmesine rağmen seçim komisyonuna yeni atamalar yaptı

DYK Başkanı Muhammed Takala, UBH Ulaştırma Bakanı ve Mali Danışmanı Muhammed eş-Şuhubi’yi ağırladı (DYK)
DYK Başkanı Muhammed Takala, UBH Ulaştırma Bakanı ve Mali Danışmanı Muhammed eş-Şuhubi’yi ağırladı (DYK)
TT

DYK, BM'nin reddetmesine rağmen seçim komisyonuna yeni atamalar yaptı

DYK Başkanı Muhammed Takala, UBH Ulaştırma Bakanı ve Mali Danışmanı Muhammed eş-Şuhubi’yi ağırladı (DYK)
DYK Başkanı Muhammed Takala, UBH Ulaştırma Bakanı ve Mali Danışmanı Muhammed eş-Şuhubi’yi ağırladı (DYK)

Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK), Birleşmiş Milletler'in (BM) tüm uyarılarına rağmen ‘adil ve şeffaf bir seçim süreci’ olarak nitelendirdiği süreçte, ülkenin batı ve güney bölgelerinden Yüksek Seçim Komisyonu'na üç yeni üyenin atandığını duyurdu.

Öte yandan Temsilciler Meclisi, Merkez Bankası yetkililerinin celpnamelerini ertelemek ve likidite, döviz kurları ve maaşları izlemek üzere bir teknik komite kurulması kararı aldı.

DYK, Muhammed Takala başkanlığındaki oturumunda, onaylanmış siyasi anlaşmalar çerçevesinde ve Libya halkının beklenti ve hedeflerine uygun bir şekilde, Temsilciler Meclisi ile mutabık kalınarak ‘egemen pozisyonlara’ atama rolünü yerine getirdiğini değerlendirdi.

DYK’nın bu hamlesini kısa bir süre önce kamuoyu önünde açık bir şekilde reddeden ve uyaran üç taraf, yani Yüksek Seçim Komisyonu, Temsilciler Meclisi ve BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL), konuyla ilgili herhangi bir resmi açıklamada bulunmadı.

DYK Başkanı Takala, pazartesi akşamı, başkent Trablus'ta Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Ulaştırma Bakanı ve Mali Danışmanı Muhammed eş-Şuhubi ile bu yılın devlet bütçesinin onaylanmaması durumunda önümüzdeki dönemde izlenecek mali durum ve ödeme mekanizması hakkında görüş alışverişinde bulundu. Görüşmede ayrıca Trablus Uluslararası Havalimanı'nda tamamlanan aşamalar, ülkenin çeşitli bölgelerinde şu anda uygulanmakta olan bazı projeler ve bu projelerde elde edilen tamamlanma oranları ele alındı.

Öte yandan Temsilciler Meclisi dün ülkenin doğusundaki Bingazi şehrindeki genel merkezinde Akile Salih başkanlığında, birinci ve ikinci başkan yardımcıları ile raportörünün katıldığı kapalı bir oturum düzenledi.

Pazartesi akşamı yapılan oturumun sonlarında, Temsilciler Meclisi, Libya Merkez Bankası Başkanı Naci İsa Belkasım, yardımcısı Meri Berasi, bankanın yönetim kurulu üyeleri, Temsilciler Meclisi tarafından atanan Usame Hammad hükümeti ve Ulusal Petrol Şirketi yetkililerinin çağrılmasını gelecek bir oturuma ertelediğini duyurdu ve çeşitli nedenlerle özür diledikten sonra hazırlık yapmaları için onlara zaman tanıdı.

DYK ayrıca, çoğunluk oyuyla, Merkez Bankası Başkanı, Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu ile bir teknik komite oluşturulmasına karar verdi. Bu komite, likidite sıkıntısı, döviz kuru, maaş gecikmeleri ve bunların nasıl çözüleceği gibi DYK’nın yanıtlaması gereken konuları görüşmek ve bir sonraki oturuma katılmak üzere, raporunu mümkün olan en kısa sürede DYK’ya sunmakla yükümlü. DYK, görüşülmesi için önerilen ‘Kara Para Aklama ve Terörle Mücadele Yasası’nı gelecek bir oturuma erteledikten sonra oturumu kapattı.

Öte yandan Avrupa Birliği'nin (AB) Libya Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Nicola Orlando, salı günü Trablus'ta Suudi Arabistan'ın Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Abdullah es-Salimi ile Libya ve bölgedeki güncel gelişmeleri görüştüğünü söyledi. Orlando, siyasi süreci ilerletmek ve Libya'nın istikrarını, birliğini ve refahını teşvik etmek için BM'nin kolaylaştırdığı yol haritasını desteklemenin önemi konusunda mutabık kaldıklarını belirtti.

rgty
Mareşal Halife Hafter ile LUO komutanlarının Bingazi'de yaptığı toplantıdan bir kare (LUO Genel Komutanlığı)

Öte yandan, ülkenin doğusunda bulunan Libya Ulusal Ordusu (LUO) Başkomutanı Mareşal Halife Hafter, Bingazi'deki karargahında, oğlu Genelkurmay Başkanı Korgeneral Halid Hafter ve diğer komutanların katıldığı genişletilmiş bir toplantı düzenleyerek, son askeri ve güvenlik gelişmelerini görüştü. Toplantıda, tüm askeri birimlerde savaş etkinliğini artırmak ve sürekli hazırlığı güçlendirmek amacıyla gelecekteki eylem planları da gözden geçirildi.

Yurt içinde ve yurt dışında Libya vatandaşlarını korumanın LUO liderliğinin en önemli önceliği olduğunu vurgulayan Mareşal Hafter, ülkenin doğusundaki Bingazi'de, güneydeki Kufra kentinin ileri gelenlerinden oluşan bir heyetle yaptığı görüşmede, LUO’nun ‘her zaman tüm Libyalılar için koruyucu kalkan olmaya devam edeceğini ve onların güvenliğini ve emniyetini sağlamak için her türlü önlemi almaktan çekinmeyeceğini’ belirtti.

Heyet, Çad sınırında kısa süre önce gözaltına alınan Kufralılar için LUO liderliğinin müdahalesi ve çabaları ile bu çabaların sonucunda onların serbest bırakılmasından duydukları memnuniyeti iletti.

Diğer taraftan UBH ve Ankara arasındaki iş birliği çerçevesinde UBH Ekonomi ve Ticaret Bakanı Muhammed el-Huveyc, Trablus'taki bakanlık merkezinde Türk iş adamları ve sanayicilerden oluşan bir heyetle, iki ülke arasındaki ekonomik ve ticari iş birliği ile yatırım ve ortaklık fırsatlarının geliştirilmesi konusunda görüşmelerde bulundu.

Bakanlık tarafından pazartesi akşamı yapılan açıklamada, toplantıda Libya-Türkiye ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesinin yollarının ele alındığı, Libya pazarındaki umut vaat eden yatırım fırsatlarının gözden geçirildiği, ayrıca ulusal ekonominin desteklenmesi, yatırım için cazip bir ortam yaratılması ve Türk özel sektörüyle stratejik ortaklıkların güçlendirilmesine katkıda bulunacak şekilde sanayi, tarım, şehir planlama ve fuar ve konferansların düzenlenmesi alanlarında iş birliği mekanizmalarına değinildiği belirtildi.