Demokrasiler nasıl diktatörlüğe dönüşür?

Siyaset sahnesindeki güçlü adamlar ulusu kurtarmaları için hedeflerinin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaları gerektiğini iddia ediyorlar

Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
TT

Demokrasiler nasıl diktatörlüğe dönüşür?

Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)
Halkın kayıtsızlığı, demokrasilerin diktatörlüğe dönüşmesine yol açabilir (AFP)

Fidel Spiti
Diktatörlerin çoğu, güçle, ayaklanmalarla veya darbelerle iktidara gelmediler. Aksine birçoğu seçim gibi demokratik yollarla iktidarı ele geçirmiş, daha sonra gücü ellerine geçirince diktatöre dönüşmüştür. Bu güç, onların bir ömür boyu iktidarda kalmalarına ve ülkelerinin, halklarının ve yakın yahut uzak diğer ülkelerin ve halklarının kaderini kontrol etmelerine izin veriyor.

Kurtuluş ve diktatörlük
Siyaset araştırmacısı Alec Medine, Washington Post gazetesinde yayınlanan bir makalesinde, demokrasinin diktatörlüğe dönüşmesinin nedenlerinden birinin, birbirleriyle diyalog kurmayı veya iş birliği yapmayı reddeden, şiddet veya aşırılık yanlısı grupların kamusal siyasi alana hükmetmesine izin veren ve temsil açısından büyüklükleri birbirine oldukça yakın olan azınlıkları ve çoğunlukları üreten demokratik boşluklardan yararlanmak iç taraflar arasındaki sert siyasi kutuplaşma olduğunu söylüyor.
Gücü ve parası olan baskın taraf, seçimleri kaybetmenin, gücünü elinden almak anlamına gelebileceğini hissettiğinde demokrasi düşebilir. Bu nedenle söz konusu taraf, ülkeyi zorla kontrol etmeye ve ardından bir diktatörlüğe dönüştürmeye çalışır. Tıpkı bugün, son parlamento seçimlerinde kaybeden siyasi partilerin seçim sonuçlarını reddettiği Irak'ta olduğu gibi. Ya da seçimle iktidara gelen ve meclisi feshetme yetkisine sahip olan bir cumhurbaşkanının, hükümetin ve diğer devlet kurumlarının yetkisini devralmasıyla ve her şeyi tek başına ve kişisel ahlakıyla reforme etmesi beklenen adam olduğuna halkı inandırarak tüm yetkileri ‘kurtuluş’ ve aşırı sağcı sloganlar altında elinde toplamasıyla demokrasi çökebilir. Tıpkı Putin Rusya'sında yaşananlar gibi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin seçildikten sonra görev sürelerini kanunlarla veya gözetimle kısıtlanmayan mutlak yetkilerle donatılmış şekilde sınırsız hale getirdiler.
Bir partinin önce seçimler yoluyla demokratik bir devlet kurduğu, ardından kurumları inşa etme yolunda taraflar arasında varılan mutabakatı bozduğu Sudan ve Libya yönetimleri de buna birer örnek teşkil ediyorlar. Söz konusu taraflar bir birlerini vatana ihanet, dış güçler adına hareket etmek, ulusal kimliği baltalamaya çalışmak gibi darbenin önünü açan popülist suçlamalarla itham ederler. Diktatörlüğün garip bir şekilde demokratikleştirilmesi yöntemine gelince, Suriye'deki her cumhurbaşkanlığı seçimini buna örnek gösterebiliriz. Tıpkı cumhurbaşkanının yüzde 99'a varan yüksek oy oranıyla yeniden seçildiği Kaddafi Libya'sında olduğu gibi. Böylece ‘ebedi başkanlık sistemi’ demokratik yollarla resmen kurulmuş oluyor. İran ise halkının cumhurbaşkanlığı veya milletvekili seçimlerinde, ancak ‘İran Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ (DMTK) olarak adlandırılan otoriter bir siyasi ve idari kurumda görevli bir grup din adamı tarafından seçilen belirli adaylar arasından seçim yapma hakkına sahip olması nedeniyle, çarpık demokrasinin parlak bir örneğidir.

Durumun böyle olmasında halkın da payı var
Demokrasinin, büyük bir ekonomik çöküş, büyük bir askeri yenilgi veya başka bir ülkenin savaş tehdidi gibi büyük olayların baskısı altında halkın diktatörlüğe yönelmesine neden olan başka yolları da vardır. Seçmenler ülkeyi ekonomik veya siyasi sorunlardan tek başına kurtarmayı vaat eden siyasi partiler gibi ütopik seçenekler ararlar. Bu partiler genellikle iktidara gelir gelmez demokratik sistemleri askıya alırlar. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da kurulan Weimar Demokratik Cumhuriyeti döneminde nasyonal sosyalizmin ya da bir başka deyişle Nazilerin iktidara geldiğinde olduğu gibi. Nazilerin iktidara gelişi, Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan ülkelerin savaşın mağluplarından Almanya'ya dayattığı aşağılayıcı koşullara karşı Almanların duydukları öfkenin bir tezahürüydü. Bu da uygulanan yaptırımlar nedeniyle Almanya’yı ciddi bir yoksulluğa sürükledi ve ekonomik olarak dışa bağımlı hale getirdi. Alman halkı, o zamanlar Nazizm’i kurtarıcıları olarak görüyorlardı. Nazizm, Adolf Hitler'in önderliğinde, çok sayıda popülist vaatler ve aşırı milliyetçi fikirlerle iktidara getirildi. Ardından ise tamamen yok oldu.
Halkın kayıtsızlığı, yani seçmenlerin siyasi olarak kayıtsız kalmaları ve siyasi sürece katılmamaları da demokrasilerin diktatörlüklere dönüşmesine yol açar. Bu, bazı demokrasilerde büyüyen bir sorundur ve demokratik dünyanın birçok yerinde seçimlere düşük oranda katılım olması bunun açık bir göstergesidir. Seçmenler, herhangi bir fark yaratamayacaklarını düşündüklerinde kayıtsız kalıyorlar. Bu durum ‘otoriter zihniyete’ sahip siyasi liderlere, örneğin siyasi veya etnik azınlıkların ya da rekabet eden ve değişim isteyen partilerin siyasi haklarını kısıtlamaya başlama fırsatı sunar. Bu da, ifade özgürlüğünün baskı altına alınması, muhaliflere karşı suikastlar düzenlemesi, hapis ve işkence ile cezalandırılmaları için bir güvenlik, askeri ve istihbarat sisteminin kurulmasıyla birlikte yerleşen diktatörlüğe doğru sürüklenmenin önünü açar.

Seçkinlerin çıkarları
Bazı durumlarda, devlet, siyasi liderlik, işadamları, bankacılar, iş ve finans alanlarında önemli pozisyonlara sahip ‘seçkinler’ ya da din adamları ve ordu, artık demokratik sistemin kendilerine fayda sağlamadığını ve mali veya siyasi çıkarlarıyla çatıştığını hissettiklerinde de demokrasiler diktatörlüklere dönüşebilir. Çünkü bu saydığımız gruplardaki insanlar, zenginliklerini, statülerini veya siyasi nüfuzlarını rakip seçkinlerden veya popüler baskı gruplarından ve hatta temsil etmeleri gereken seçmenlerden koruyan demokratik olmayan alternatif yollara başvururlar. Demokrasiye yapılan darbeden yararlanan bu seçkinler, başta demokratik seçimler olmak üzere, yerlerine başkalarının gelmesine yol açabilecek tüm araçları ya iptal ederek ya da erteleyip sonra hile yaparak bloke ederler. Lübnan'daki olaylar, siyasi analistlerden bazılarının ülkenin çöküşünden sonra gidişatı değiştirecek son çare olarak gördüğü yaklaşan seçimlerle ilgili söylediklerinin bir örneği gibi görünüyor. Çünkü iktidardaki siyasi sınıfın, seçimleri düzenlemeyerek veya sonuçlara hile karıştırarak bu tür değişikliklere izin vermeyeceğine inanıyorlar.
Demokratik bir yönetimi, otoriter hale getirmenin bir yolu başka yolu da ayaklanma veya darbedir. Bir ayaklanma durumunda, halkın büyük bir bölümü iktidara karşı harekete geçer ve onu devirirler. Fakat birçok durumda, halk darbesinin sonuçları ordu veya istihbarat servisi gibi güçlü bir kurum tarafından gerçekleştirilen bir karşı darbe ile sona erer. Bugün Cezayir, Libya, Mısır, Tunus ve Sudan'da yaşanan da budur. Şili'de 1973 yılında General Augusto Pinochet ve ordudaki yüksek rütbeli diğer muhafazakar eğilimli komutanların seçilmiş sosyalist Başkan Salvador Allende iktidarını devirmek için yaptıkları darbe de buna bir örnektir. İktidara gelen Pinochet, Şili’de tam bir diktatörlük rejimi kurdu. Pinochet ve cuntası, ülkeyi 17 yıl boyunca tüm seçimlerin yapılmasını engelleyerek ve rejime muhalif binlerce siyasiyi ortadan kaldırarak ve öldürerek demir yumrukla yönetti. Pinochet'in Şili’yi yönettiği askeri rejim, 20. yüzyılın sonlarının en acımasız diktatörlüklerinden biri olarak kabul ediliyor.

ABD’de diktatörlük
Aynı şekilde, ABD de 1930'lu yıllardaki ‘Büyük Buhran’ döneminin ortalarında askeri bir diktatörlüğe dönüşebilirdi. Yaşanan bu buhran nedeniyle, ABD’li seçmenler ezici bir çoğunlukla başkanlık için Franklin Roosevelt'i seçti. Roosevelt, ABD’yi ‘New Deal’ olarak bilinen Büyük Buhran'dan çıkarmak için tartışmalı bir siyasi projeye girişti. Roosevelt'in ekonomik reformları, onları bir sosyalizm biçimi olarak gören işadamları ve finansörlerin şiddetli muhalefetiyle karşılaştı. Bu yüzden işadamları ve finansörlerden oluşan bir grup, ABD Başkanı’nı zorla ve ordunun yardımıyla devirmek için bir plan yaptılar. Planlanan ayaklanmaya askeri destek almak için ABD Deniz Piyadesi Tümgenerali Smedley D. Butler ile temasa geçtiler. Neyse ki, Tümgeneral Butler komploya katılmayı reddetti ve bunu ABD Kongresi'ne bildirdi. Tümgeneral Butler'ın bilinçli tutumu olmasaydı, ABD de 1930'larda askeri bir diktatörlük haline gelecekti.
Siyaset bilimcisi Amr Hamzawy’ye göre demokrasinin diktatörlüğe dönüşmesini önlemek için siyaset sahnesine giren, siyasetin dışında olduklarını ve ülkeyi yöneten yozlaşmış politikacılardan kurtarmaya geldiklerini iddia eden ‘güçlü adamların’ karizmasına karşı koymak gerekiyor. Bu aşırı sağcı akıma, çoğu zaman milliyetçi duyguları kabartan azınlıklara, göçmenlere, siyasi muhaliflere ve diğer liderlere karşı sert bir söylem eşlik ediyor. Bu güçlü adamlar, ülkenin ‘kurtarıcısı’ olmak için ‘ulusu kurtaracak hedeflerin önündeki tüm engelleri kaldırmaları gerektiğini’ iddia ediyorlar.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.