Asya Film Festivalinde Arap filmleri büyük ilgi gördü

ABD’nin Los Angeles kentinde düzenlenen Yedinci Asya Dünya Film Festivali sona erdi

Şambala en iyi filmlerden biri
Şambala en iyi filmlerden biri
TT

Asya Film Festivalinde Arap filmleri büyük ilgi gördü

Şambala en iyi filmlerden biri
Şambala en iyi filmlerden biri

Yedinci Asya Dünya Film Festivali, Los Angeles'taki Landmark Hall'da yaklaşık 2 bin kişiyi ağırladığı on başarılı günün ardından sona erdi.
Festival’de tüm izleyicilere tabii ki, Los Angeles'taki Asya topluluklarının üyeleri de dahil olmak üzere nadir bir fırsat sunan festivalde gösterilmeye değer filmler üreten yaklaşık 20 Asya ülkesinden 30'dan fazla yapımcının filmlerini gösterildi. Festival fantezi ve gerçekliğin aynasında hayatların yansıması görmek için nadir bir fırsattı.
Lübnanlı Yönetmen George Samson'un üzerinde çalıştığı proje olan Uluslararası Asya Festivali, Kırgız Sinemacılar Birliği Başkanı Sadık Şerniyaz tarafından hayata geçirildi.
Uygulama tamamen bir grup gönüllünün sorumluluğunda hayat geçti. Ancak, filmlerin güvence altına alınması, seçilmesi, programlanması ve yönetilmesiyle ilgili her şeyde işin çoğunu Samson yapıyor. Başarılı olmasaydı bu festivalin boyutu yıldan yıla artmazdı.
Lübnanlı yetkililere kızgın olan Samson yapılan özel röportajda şöyle diyor: “Lübnanlı yetkililerin yaptıklarımı görmezden gelmesine çok üzüldüğümü umarım yazarsınız. Lübnan sinemasına ve yapımcılarına davranış biçimlerinden, diğer ülkeler gibi iletişime ilgisizlikleri ve bu ülkeye hizmet etmeye yönelik her eylemde sorumluluklarını görmezden gelmelerinden memnun değilim.”
Bu, Samson'un Lübnan devletinin film yapımcılarını cesaretlendirmedeki başarısızlığını ve onların geleceklerini görmezden gelmesiyle ilgili yaptığı ilk eleştiri değil. Kendisine devletin şu anda sayısız sorunu olduğunu söylediğimde, bu ihmalin mevcut durumun bir sonucu olmadığını, çok daha eskiye uzandığını söylüyor.
Samson, “Lübnan’ın Los Angeles Konsolosluğu'nun yapması gereken tek şey bu festivalde gösterilen Lübnan filmine katılmalarıydı. Onları davet ettik ama kimse kabul etmedi. Hatta bunun için özür bile dilemedi. Diğer Asya ülkelerinin büyükelçileri ve konsolosları festivale katıldılar. İster resmi ister özel olsun, bu ülkelerin kurumlarıyla iletişim kurduğumuzda, hızlı yanıt verdiklerini ve katılımla ilgilendiklerini görüyoruz. Bunu ilk gösterimden itibaren hissettik ve bir Lübnanlı olarak amacım ülkeme hizmet etmek olsa ki hala öyleyiz ve bu benim görevim. Peki onların görevi nedir?” diye soruyor.

Kırgız estetiği
Samson'un Lübnan’ın Los Angeles Konsolosluğu’ndan yetkilileri manevi destek için davet ettiği film, yeni yönetmen Kazım Fayyad’ın Yusuf adlı filmi.
Film hayatındaki gerçeklerle hayal ettikleri arasında kaybolan bir adam hakkındaki bir drama. Kendini iki dünyayı tek bir bedebde yaşarken bulur ve halihazırda yaşadığı dünyadan habersizdir. Film psikolojik kategoride değil. Daha ziyade, sınıflandırmasını kaçak silah ticaretiyle uğraşana genç adam ve erkek kardeşinin yaşadıklarından alan bir gerilim draması.
İzlediğimiz filmlerin çoğu ülkelerine özgü toplumsal koşullara yansıtır nitelikte. Yusuf filmi kaçak silah ticaretini ele alırken, eleştirdikleri ya da göstermekten memnun oldukları genel bir gerçekliğe yansıyan kişisel sorunları ele alan başka filmler de görüyoruz.
Tabi, meme kanseri olduğunu keşfeden hamile bir annenin hayatını ele alan Sri-Lanka'dan alınan ‘Asu’ adlı travmatik film dışında. Kadın tedavi olması halinde fetüsüne zarar vereceğinden korkar ve reddeder. Yönetmen Sanjeewa Pushpakumara fedakarlık konusunda ciddi bir film istiyor, ancak bunu mümkün olduğunca az yaratıcılık ve ustalıkla yapıyor ve bizi melodramatik darbelere ve ara sıra kötü sahnelere maruz bırakıyor.
Kalite açısından dikkat çeken filmler olan ise Orta Asya'dan geliyor. Bunlar arasında Şambala bu yıl en çok izlenen yapımlardan biri olarak öne çıkıyor.
Film 2022 Oscar ödüllerinde Kırgızistan'ın adayı. Film göz kamaştırıcı estetiği ve büyüleyici temasıyla öne  çıkıyor. Şambala uzak bir köyde şaşkın bir şekilde dolaşmakta olan bir çocuğun adı.
Yönetmenliğini Artykpai Suyundukov’un yaptığı filme konu olan köy, küçük derelerden şelalelere ve büyük nehirlere kadar suyun bol olduğu bir köy. Şambala harika hayaller kurarak yaşıyor. Yelkenliyle seyahat etme hayaliyla kâğıttan tekne yapıyor. Çocuk babası öldüğü için büyükbabası ve büyükannesinin bakımı altında zor şartlarda yaşamaktadır. Annesi kötü huylu bir adamla evlenmiş. Çocuk ağaçlarda gizlenmiş bir büstü bulduğunda ona karşı hemen dişlerini gösteriyor. Büyükbaba, adama heykel meselesini kapatmasını tavsiye eder, ancak bu tavsiyeyi dinlemez ve eve götürür. Ancak bunun ardından dedenin heykeli asıl yerine geri götürdüğünü öğrenince herkese karşı isyan eder. Adam, Şambala dahil olmak üzere herkesi ölümle veya kovmakla tehdit eder.
İşte böylesi bir ortamda yıllar önce terk edilmiş bölgeyi ziyaret eden, nadir güzelliğiyle öne çıkan boynuzlu bir geyik var. Filmin son bölümünde çocuk, üvey babasının bir geyik avladığını keşfeder ve onu ziyaret eden konuklara ikram ettiğini öğrenir. Bu bölümde üvey babanın köy ve şehir ahlakı arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdığını görüyoruz. Sürekli içki içiyor ve dans ediyor ve karısı başka bir adamla dans ettiğinde dahi aldırmıyor.
Yönetmen, filmi zenginleştiren objeleri çevreden ödünç aldığı gibi, heykelin bir parçası sayılmaktan ötesine geçmeyen su ve hayvan gibi büyük simgeleri kullanıyor. Büyük kısmı, gecenin bir yarısı meşaleleri ve kılıçlarıyla atlarının üzerinde ilerleyen Moğol ordularının ya da öyle görünenlerin bir tasviridir. Savaşçılar köye ulaşıp onu yok edecekler. Ancak bu sadece hayal gücünde olan bir şey ve yönetmen onu adamın eylemlerinde tekrarlayan karanlık ve adaletsiz bir çağın sembolü olarak kullanıyor.
Bu filme paralel olarak, “Ateş” başlıklı bir Kazak filmi de sivil toplum birlikteliğini konu ediniyor. Ekmek yapan ve bakkallara dağıtan bir şirkette çalışan bir adamın hikayesi. Adam ailesine zar zor bakabilen soför Tulik (Tolbragen Bayshakov). Adamın borçları arttıkça ve kendisini bununla baş edemeyek bir durumda bulur. Kızı üniversiteden bir sınıf arkadaşından hamile kaldığında ve genç adamın ailesi bu durumu kabul etmeyi reddettiğinde olaylar daha karmaşık bir hal alır. Bu durum başına gelenleri durdurmak için uğraşıp duran Tulik’ten sizi çekip alan bir dizi beklenmedik olaya yol açacaktır.
Filmde, bazı kara komedilerle karıştırıldığında bazı İtalyan dramalarını hatırlatıyor. Ancak Ateş filmi kendi özgünlüğünü koruyor. Film hızlı akan, iyi tempolu ve sunduğu şeyler de önemli.

Filistin, İsrail ve duvar
Bir Arap filmi olarak Yusuf, festival katılımcılarının Amir Nayif'in “200 Metre” Filistin filmi izlemesine izin veriyor. Doğu Kudüs'te yaşayan ve işgal altındaki Kudüs’te çocuklarıyla yaşamakta olan karısından aralarındaki duvar nedeniyle ayrı düşen bir kocanın hikayesi. Kocanın çalışma izni olmadığı gibi şehrin diğer tarafında çalışan karısı da geri dönemiyor. Duvardan geçilebilecek bir yer olduğu hakkında bilgisi olan İsrailli bir kadının bulunduğu bir grupla hareket ediyorlar.  Ancak gruptaki diğer kişilerin kadının casus olduğunu düşünmeleri üzerine herşey değişiyor.
Filmin tamamı önemli. Hikâyesi kuşkusuz kaliteli. Ancak çabası uzun bir süre için hazırlanmaya odaklanmış. Grubun yaptığı seyehatte yaşanan olaylar gerçeği yansıtmazken sadece ondan bahsediyor.
200 Metre filmi, ünlü Yalnızlık Duvarı hakkındaki tek film değil. Eran Kolorin İsrail filmi “Let There Be Morning” de aynı konuyu tersten ele alıyor. Filmin kahramanı Sami, işgal altındaki Kudüs'te karısıyla birlikte, kardeşi ise Doğu Kudüs'te yaşıyor ve kardeşi onu düğün törenine davet ediyor.
Sami daveti memnuniyetle kabul eder. Ancak olan şu ki, İsrail makamları bölgeyi kuşatarak Sami'nin evine dönmesini engel olurlar.
Yönetmen Eran Kolirin, kahramanına zor hayatlar yaşayan Filistinlileri tanıma fırsatı veriyor. Kolorin, daha önce The Band's Visit ve daha sonra Beyond the Mountains and Hills ile Arap-İsrail konularını işlemişti. İki halk arasındaki mevcut siyasi ve güvenlik sorunları hakkında henüz net çözümler bulamamış olsa da halen bu ilişkileri ele aldığını görmek güzel.
Mevcut yaşamın karmaşıklıklarından uzakta, Wuhan şehrinden yayılan Kovid-19 salgının da ele alındığı yeni Çin filmi,  hem bireysel düzeyde hem de küresel çapta ortaya çıkan felaketlere yer veriyor.
Tarihteki her salgın gibi, koronavirüs ve varyantları da, ülkelerin harekete geçmesini beklemeden ayrım yapmadan saldırmak için inisiyatif aldı. Bahsettiğim belgeseller hala az ama Çin bu konuda iki film üretti. Bunlardan birincisi geçen yıl Asya Dünya Festivali'nde ‘76 Gün’ adıyla, ikincisi ise bu yıl ‘Wuhan Wuhan’ adıyla gösterildi.
İkisinin de konusu aynı. Weixi Chen ve Hao Wu'nun yönettiği 76 Gün filminde Kovid-19 salgınıyla mücadele eden hastaların ve ön saflarda yer alan sağlık çalışanlarının mücadelesi basit ve samimi bir dille anlatılıyor. Yönetmen gerçeği olduğu gibi aktarma konusunda çaba göstermiş. Bu filmde aynı zamanda acil durumla karşılaşıldığında nasıl davranılması gerektiğini gösteren birçok insani sahne var.
Yung Chang ve Gong Cheng’in  yönettiği Wuhan Wuhan, genel hatlardan çok uzaklaşmadan, hattın her iki tarafında yer alan doktorların ve hastaların yaşadıklarını aktararak vaka sayılarının hızla artmasını tasvir ediyor. Derinleşen bir aile krizini çözmeye çalışırken hastaları kurtarmak için çaba sarf etmek zorunda kalan psikiyatristin de ele alındığı belgesel bir film niteliğinde.



Stonehenge'i inşa edenlerin yerini alan göçmenlerin kökeni ortaya çıktı

Yaz gündönümü kutlamaları sırasında Stonehenge'de güneş batıyor (Reuters)
Yaz gündönümü kutlamaları sırasında Stonehenge'de güneş batıyor (Reuters)
TT

Stonehenge'i inşa edenlerin yerini alan göçmenlerin kökeni ortaya çıktı

Yaz gündönümü kutlamaları sırasında Stonehenge'de güneş batıyor (Reuters)
Yaz gündönümü kutlamaları sırasında Stonehenge'de güneş batıyor (Reuters)

Arkeologlar, Britanya'ya göç ederek Neolitik Stonehenge'i inşa edenlerin yerini 100 yıl içinde alan, çan biçimli çömlek kültürüne (Bell Beaker) sahip halkın kökenlerini ortaya çıkardı.

DNA çalışmaları, çan biçimli çömlek kültürüyle bağlantılı topluluğun Britanya'ya göç etmesinin ardından, MÖ 2400 civarında Britanya'da büyük bir demografik değişim yaşandığını göstermişti. 

İsimlerini, yaptıkları son derece özgün çömleklerden alan bu göçmenler, bu dönemde Avrupa'ya hızla yayılmıştı ancak tam olarak nereden geldikleri ve nüfuslarının nasıl şekillendiği bugüne kadar bilinmiyordu.

Araştırmacılar yeni çalışmada MÖ 8500 ila MÖ 1700'de Hollanda, Belçika ve Almanya'nın batısında yaşamış 112 bireyin DNA'sını analiz ederek çan biçimli çömlek nüfusunun kökenlerini gözler önüne serdi.

Bilim insanları Ren-Maas sulak alanlarında yaşayan, büyük ölçüde avcı-toplayıcı soyundan gelen, kendine özgü niteliklere sahip bir topluluğun, çan biçimli çömlek kültürüyle bağlantılı insanlarla karıştığını saptadı.

Hakemli dergi Nature'da yayımlanan yeni araştırmaya göre, MÖ 2500 civarında gerçekleşen bu olay sonucu ortaya çıkan nüfus daha sonra Avrupa'nın kuzeybatısına yayıldı.

Önceki araştırmalar, çan biçimli çömlek kültürünün tek bir yerden ve çoğunlukla da günümüzün İspanya ve Portekizi'ni içeren İberya'dan çıkarak her yere yayıldığını ima ediyordu.

Ancak son DNA analizleri, yerel avcı-toplayıcıların torunlarıyla Avrupa'ya yeni gelen, bozkırlarla bağlantılı atalara sahip grupların karışımı sonucu çan biçimli çömlek kültürü nüfusunun ortaya çıktığını gösteriyor.

Çoğunlukla modern Hollanda, Belçika ve Batı Almanya'yı içeren Ren-Maas'ın aşağısındaki bölgede, birden fazla atadan gelen grupların karışımından oluşmuşlar.

Araştırmacılar, bozkır göçmenlerinin de MÖ 3000 civarında bu grup karışımına katıldığını söylüyor.

Çan biçimli çömlek kültürüyle ilişkili bu gruplar Britanya'ya geldiklerinde, bölgede Stonehenge'i inşa eden mevcut Neolitik çiftçilerin yerini neredeyse tamamen aldılar; bu, arkeolojik zaman ölçeğinde çarpıcı bir değişimdi.

Bilim insanları araştırmada şöyle yazıyor:

Daha sonra bölgeye yayılmaları, Avrupa'nın kuzeybatısının çok daha geniş bir kısmında, özellikle de yerel Neolitik ataların yüzde 90-100'ünün yerine geçtikleri Büyük Britanya'da, yıkıcı bir etki yarattı.

Bilim insanları, bu dönüşümün muhtemelen veba gibi bir hastalık tarafından tetiklendiğini ve Avrupa kıtasındaki insanlar bu hastalığa karşı bağışıklık gösterirken, Britanya'dakilerin gösterememiş olabileceğini düşünüyor.

Ancak çan biçimli çömlek kültürüyle ilişkili topluluklar yayıldıkça, bu yapıları inşa eden gruplar gitmiş olsa da Stonehenge ve Avebury gibi mevcut anıtları kullanmaya başladılar.

Çan biçimli çömlek kültürüyle bağlantılı topluluk metal işçiliği, okçuluk ve kendilerine özgü çömlek tarzlarını da Britanya'ya götürdü.

Huddersfield Üniversitesi'nden çalışmanın yazarı Maria Pala, "Antik DNA çalışmaları genellikle geçmişimizin beklenmedik sayfalarını gün ışığına çıkarır... Bu tür bulguların bizi hâlâ şaşırtabilmesi, antik DNA çalışmalarının gücünü kanıtlıyor" diyor.

Independent Türkçe


Antik Roma'nın kayıp oyunu yapay zekayla ortaya çıkarıldı

Bilim insanları 1500 yıllık taş levhanın oyun tahtası olduğunu söylüyor (Antiquity)
Bilim insanları 1500 yıllık taş levhanın oyun tahtası olduğunu söylüyor (Antiquity)
TT

Antik Roma'nın kayıp oyunu yapay zekayla ortaya çıkarıldı

Bilim insanları 1500 yıllık taş levhanın oyun tahtası olduğunu söylüyor (Antiquity)
Bilim insanları 1500 yıllık taş levhanın oyun tahtası olduğunu söylüyor (Antiquity)

Bilim insanları Antik Roma'dan kalma bir oyunun kurallarını yapay zeka yardımıyla çözdü. 

Hollanda'nın Heerlen kentindeki bir arkeolojik kazı alanında keşfedilen beyaz kireçtaşı levhanın ne amaçla kullanıldığı yıllardır merak konusuydu.

Bölge, İmparator Augustus'un (MÖ 27-MS 14) hükümdarlığı döneminde kurulan ve Batı Roma İmparatorluğu'nun MS 476'da yıkılmasına kadar varlığını sürdüren Coriovallum kasabasına ev sahipliği yapıyordu. Arkeologlar bu nedenle levhanın yaklaşık 1500 yıllık olduğunu tahmin ediyor.

Bazı uzmanlar kireçtaşı parçasının dekorasyon veya kaldırım taşı olarak kullanıldığını düşünürken, yeni çalışma daha keyifli bir işleve işaret ediyor.

Leiden Üniversitesi'nden Walter Crist ve ekibi, üç boyutlu görüntüleme tekniğinden yararlanarak levhaya oyulmuş çapraz ve düz çizgilerin bazılarının diğerlerinden daha derin olduğunu saptadı.

Araştırmacılar tahta üzerinde hareket ettirilen taşların buna yol açtığını düşünüyor.

Ekip daha sonra yapay zeka sistemi Ludii'ye binlerce olası kural setini test ettirerek levhadaki izlere en uygun versiyonu anlamaya çalıştı.

Ludii, iki sanal oyuncuyu karşı karşıya getirdiği binlerce senaryoda daha sonraki oyunlara dair bilgisinden yararlandı.

Crist, "Birçok farklı kombinasyon denedik: üç parçaya karşı iki parça, dört parçaya karşı iki parça veya iki parçaya karşı iki parça... Tahtadaki aşınmayı hangisinin ortaya çıkardığını test etmek istedik" diye açıklıyor.

Bulguları hakemli dergi Antiquity'te dün (11 Şubat) yayımlanan çalışmaya göre biri iki, diğeri 4 taşa sahip iki oyuncu taşlarını tahta üzerinde hareket ettirerek karşı tarafın hareketini sınırlamaya çalışıyor ve bunu ilk başaran oyunu kazanıyordu.

Ludus Coriovalli (Coriovallum Oyunu) adlı oyun internetten oynanabiliyor.

Bilim insanları bu tür engelleme oyunlarına Avrupa'da Ortaçağ'a kadar rastlanmadığını söylüyor. Go ve Domino bu tür oyunların bugün bilinen örnekleri arasında sayılabilir; ancak Ludus Coriovalli doğrudan bunlara benzemiyor.

Öte yandan oyunun Antik Roma'da gerçekten bu şekilde oynandığı da kesin bir şekilde söylenemiyor.

Çalışmanın yazarlarından Dennis Soemers şu ifadeleri kullanıyor: 

Ludii'ye bu levha üzerindeki gibi bir çizgi deseni sunulunca, her zaman oyun kurallarını bulacaktır. Bu nedenle Romalıların bunu tam olarak bu şekilde oynadığından emin olamayız.

Yine de yeni çalışma özellikle yapay zekayı kullanma biçimiyle önemli bir adıma işaret ediyor. Araştırmacılar bu yöntemin başka alanlarda da uygulanabileceğini düşünüyor.

Crist, "Yapay zekayla simüle edilen oyunun, bir kutu oyununu tanımlamak için arkeolojik yöntemlerle birlikte kullanıldığı ilk örnek bu" diyerek ekliyor: 

Bu araştırma, eski kültürlerden kalma alışılmadık oyunları tanımlamak için gereken araçları sunuyor. Çünkü mevcut tanımlama yöntemlerinde oyun yüzeyini oluşturan geometrik desenler, metinlerdeki referanslara veya sanatsal temsillerine dayanarak günümüzde bilinen oyunlarla ilişkilendiriliyor.

Independent Türkçe, Science Alert, IFLScience, Science News, Antiquity


Amerika'nın eski uygarlığı, yükselişini kuş dışkısına borçluymuş

Chincha Krallığı, deniz kuşlarının dışkısını kullanarak daha çok ürün elde etmeyi başarmış (Unsplash)
Chincha Krallığı, deniz kuşlarının dışkısını kullanarak daha çok ürün elde etmeyi başarmış (Unsplash)
TT

Amerika'nın eski uygarlığı, yükselişini kuş dışkısına borçluymuş

Chincha Krallığı, deniz kuşlarının dışkısını kullanarak daha çok ürün elde etmeyi başarmış (Unsplash)
Chincha Krallığı, deniz kuşlarının dışkısını kullanarak daha çok ürün elde etmeyi başarmış (Unsplash)

Amerika kıtasındaki eski uygarlıklardan birinin, kuş dışkısı sayesinde güç kazandığı ortaya çıktı.

Bugünkü Peru'nun güneyinde MS 900 civarında kurulduğu düşünülen Chincha Krallığı, 1480'de İnka İmparatorluğu'nun hakimiyetine girmişti.

Chincha bu tarihten önce İnkalarla mısır ticareti yaparak "chicha" adlı içkilerini ürettikleri hammaddeyi sağlıyordu.

Sidney Üniversitesi'nden Dr. Jacob Bongers ve ekibinin yeni çalışmasına göre Chincha halkı, ekonomilerini büyütmelerini sağlayan mısırı deniz kuşlarının dışkısı veya "guano" sayesinde yetiştiriyordu.

Bilim insanları, Chincha uygarlığı döneminde 100 bin kişinin yaşadığı düşünülen Chincha Vadisi'ndeki mezarlarda bulunan 35 mısır koçanı kalıntısını analiz etti.

Bulguları hakemli dergi PLOS One'da dün (11 Şubat) yayımlanan çalışmaya göre mısırlar son derece yüksek seviyede azot içeriyordu.

Deniz kuşlarının beslenme biçimi, dışkılarını azot bakımından zengin kılıyor; bu da Chincha'nın toprağı guanoyla verimlendirdiğine işaret ediyor.

Seramik, çömlek, duvar oymaları ve resimleri de inceleyen ekip,  deniz kuşlarıyla mısırın yan yana betimlendiğini ve Chincha toplumunda kültürel önem taşıdığını belirtiyor.

Kuş dışkısı, Chincha Krallığı'nın daha fazla mısır üretip ekonomilerini büyütmelerini, nüfuslarını artırmalarını ve Güney Amerika'da İnka öncesi refah düzeyi en yüksek toplumlardan biri haline gelmelerini sağlamıştı.

Dr. Bongers, "Deniz kuşu gübresi önemsiz görünebilir ancak çalışmamız bu güçlü kaynağın, And Dağları'nın Peru bölgesindeki sosyopolitik ve ekonomik değişimine önemli katkı sağladığına işaret ediyor" diyerek ekliyor: 

Eski And kültürlerinde gübre, güç demekti.

Araştırmacılar halkın kuş dışkılarını yakınlardaki Chincha Adaları'ndan topladığını tahmin ediyor.

Teksas A&M Üniversitesi'nden Dr. Jo Osborn, Chincha halkının bu kaynağa ulaşmasının ötesinde ekolojik bilgisinin, çalışmanın en ilginç kısmı olduğunu düşünüyor.

Makalenin ortak yazarı Dr. Osborn "Sahip oldukları geleneksel bilgi, deniz ve kara yaşamı arasındaki bağlantıyı görmelerini sağladı ve bu bilgiyi, krallıklarını kuran tarımsal üretim fazlasına dönüştürdüler" ifadelerini kullanıyor:

Sanatları bu bağlantıyı kutluyor ve bize güçlerinin sadece altın veya gümüşten değil, ekolojik bilgelikten kaynaklandığını gösteriyor.

Independent Türkçe, BBC Science Focus, Popular Science, PLOS One