2021’in kazananı radikalizm mi?

Kovid-19 varyantlarının nefes almayı zorlaştırdığı 2021 yılı, Taliban ve kardeşlerine daha fazla oksijen sağladı. Peki, bunun ne gibi yansımaları oldu?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
TT

2021’in kazananı radikalizm mi?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)

Mustafa el-Ensari
Radikalizm, en karanlık zamanlarının ardından, en azından Körfez ve Ortadoğu bölgelerinde özellikle radikal grupların büyük darbe almasıyla neredeyse bir daha başını kaldıramayacak hale gelecekti ki atılan bazı adımlar ve bir takım faktörler, ona geçtiğimiz yıl nefes alma imkanı ve umut verdi. Bu gidişat belki de bir sonraki yıl için de geçerli olabilir.
Radikalizm ve terörizm, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) mutasyonlarının ülkelerin nefesini kestiği, oksijenlerini tükettiği, çabaların ve kaynakların büyük bölümünün salgınla mücadeleye yönlendirildiği bir dönemi, gol atma fırsatı olarak gördüğü Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının yanı sıra sosyal medya sitelerinde bölgelere sızmak için kullandı. Başlıca savaş bölgelerinde kesinlikle ne barışa yöneldi ne savaşı sona erdirdi. Aksine mevcut krizleri, özellikle tüm programlarında ve eylemlerinde her zaman ileri bir keşif gücü olarak kullandığı ideoloji açısından, rakiplerine en büyük zararı vermek için kullanmaya çalıştı. Radikalizm, ‘itaat etmeyenlerin boyunlarına vurulan demir ve dünya hükümetlerinin salgınla mücadele için aldığı önlemlere karşı isyanı kışkırtan Allah’ın askerlerinden biri’ olduğu gerekçesiyle Kovid-19 salgınını kullanmaya başladı.
Merkezi Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad'da bulunan Küresel Aşırılıkçı İdeolojiyle Mücadele Merkezi (Etidal), geçtiğimiz yılın Nisan ve Kasım ayları arasında DEAŞ, El Kaide, Tahrir’uş-Şam ve Boko Haram adlı dört terör örgütünün, bir takım anlaşmazlıklar ve bölünmeler nedeniyle dağılan saflarını yeniden toparlamak amacıyla sosyal medya platformlarından birinde çılgınca bir faaliyet yürüttüğünü ve yaklaşık 2 bin hesabın aşırılık yanlısı propaganda yayınladığını belgeledi.

Anlamlı sayılar
Etidal tarafından yapılan izleme sonuçlarının analiz edildiği raporda, 42'si yeniden etkinleştirilen başlıca 782 hesabın doğrudan bu örgütlere ait olduğu, aktif haldeki 934 alt hesabın (sempatizan) yanı sıra 499'u aktif olmayan ve 242’si yeni olan hesapların olduğu belirtildi. Rapora göre El Kaide, ilk etapta takipçilerinin aklındaki ideolojik imajını geri kazanma, üye çekme ve ideolojisini yayma çabalarına hizmet etme girişimi olarak aynı sosyal medya platformunda farklı dillerde faaliyet gösteren 785 hesapla ideolojisini yeniden yaymaya çalıştı. Bunların 344'ü Peştuca, 310'u Arapça, 102'si Urduca ve 29'u diğer dillerde faaliyet gösteriyor.
El Kaide bağlantılı Heyet’u-Tahrir’uş-Şam’a bağlı 843 hesabın olduğunu ortaya çıkaran rapor, bu hesaplardan 706'sının Arapça, 137'sinin diğer dillerde faaliyet gösterdiğine işaret etti. Etidal analistlerine göre bu durum, örgütün Suriye'nin iç bölgelerine olan ilginin boyutunu da yansıtıyor.
Uluslararası analizlere göre terör örgütlerinin en tehlikelisi olarak görülen DEAŞ ile ilgili olarak ise gözlemciler, kanlı örgütün 241'i Arapça, 20'si Urduca, 9'u Farsça, 8'i Türkçe, 7'si İngilizce ve 20'si farklı dillerde olmak üzere 305 hesabı etkinleştirdiğinin sonucuna vardılar.
Etidal, Afrika’da ise Boko Haram'a bağlı 25 hesap bulurken 2’si Urduca, 4’ü İngilizce ve bazıları Somali yerel dillerinde olmak üzere bu hesapların çoğunun Arapça olması dikkati çekti.
Etidal, tek bir sosyal medya platformuyla üzerine yapılan analizin hangi platform üzerine olduğunu ifşa etmek istemese de bu platformun ‘Telegram’ olduğu düşünülüyor. Burada dikkat çeken bir başka nokta ise Arapça’nın, El Kaide gibi bir örgüte sempati duyanların çoğunluğunu oluşturan Afganlar ve Pakistanlılar tarafından konuşulan Urduca ve Peştuca gibi dillerin yerine örgütün ana dili olmasıdır.
Bu, sahneye hakim olan ve El Kaide ile birçok ortak yönü bulunan ya da en azından geçmişte stratejik bir ittifak kuran Taliban Hareketi’nin çıkarına ABD’nin Afganistan'dan çekilmesinden bahsederken analizin yapıldığı dönemde var olan faktörlere bakıldığında mantıklı bir sonuçtur. Bu aynı zamanda araştırmacıların ve analistlerin, El Kaide'nin yeniden dirileceğini tahmin ettiklerini de gösteriyor. Müttefiki olan Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol altına almasından sonra çok sayıda örgütün ortaya çıktığı bir kuluçka sayılan El Kaide’nin dirilişi için uygun bir ortam oluştu.
Bununla birlikte çoğunluk bunun, Taliban’a karşı bir tehdit oluşturduğunu düşünmüyor. Çünkü Taliban ve El Kaide arasında her ne kadar sahadaki eylemlerinde metot bakımından büyük farklılıklar olsa da rol alışverişinde bulunabiliyorlar ve aralarında bir çatışma çıkmasını önleme konusunda uzlaşı halindeler.
Taliban Hareketi’nin faaliyet sahası, Afganistan ve dar sınırlarıyla kısıtlıyken, El Kaide varlığını terörizmin küreselleşmesi üzerine inşa ediyor. Bunu da Haçlılara ve onların destekçilerine karşı cihat olarak niteliyor. Buna karşın Taliban, ABD ve dünyaya, Afganistan topraklarının herhangi bir ülkeye karşı herhangi bir örgüt tarafından saldırı için kullanılmasına izin vermeyeceğine söz verdi. Bu yüzden zamanla iki örgüt karşı karşıya gelebilirler.

Önemli bir dönüm noktası
En önemlisi ise analistlerin, belgelenen rakamların ve terör örgütlerinin Taliban'ın Afganistan'ı yeniden kontrol etmesinin yarattığı etkileşimin, DEAŞ’ın Irak'ta ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon tarafından uğratıldığı büyük yenilginin ardından terörizme yıllardır beklediği dönüşü ve nefes alma fırsatı sağladığı konusunda hemfikir olmalarıdır.
Taliban modelinin terör örgütlerinin hafızası üzerindeki etkisinin boyutuna dair ortaya atılan farklı görüşlerden biri de Taliban Hareketi’ni yakından tanıyan bir yazar tarafından kısa bir süre önce belgelendiği üzere DEAŞ’ın Suriye ve Irak'ta tarihi eserlerin yok edilmesi dahil izlediği yolun, Taliban’ın ortaya çıktığı ilk dönemlerde yaptıklarına birçok açıdan benziyor olduğudur.
Aktivist Sippi Azarbaijani’nin Independent Arabia tarafından Arapça’ya çevrilen “Taliban hakkında tüm bildiklerim” başlıklı makalesinde, yakından deneyimlediği Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol ettiği ilk dönem ile şuan ki dönemi kıyaslayarak, şunları yazdı:
“Taliban, kimlik inşası ve oluşturmayı planladıkları devlet hakkında yeni hikayeler yaratmak için İslami yönetim dönemindeki Afganistan tarihi ve kültüründen bir takım anlatıları ve inançları bir araya getirirken, şiddete dayalı derin ve görsel bir dil kullanarak gücünün sosyal yönünü mükemmelleştirdi.”

Peki ya tersi olursa?
Öte yandan ABD ve Suudi Arabistan’dan üst düzey iki kaynak, kimliklerinin gizlenmesi şartıyla The Independent’a yaptıkları açıklamalarda, Taliban’ın iktidara gelmesinin yarattığı gerilemenin terörle mücadele çabalarını da etkilediğini söylediler. Kaynaklara göre işler umulduğu gibi gider, Taliban tüm ülkeyi kontrol edebilir, DEAŞ-Horasan gibi terör örgütlerini alt edebilir, savaş ağalarının eskisi gibi tekrar ortaya çıkmasına engel olur ve sosyal ve etnik yapılarla ve aşiretler ortak bir yönetim yaklaşımı oluşturursa bu etkiler uzun sürmeyebilir.
Bu görüşe katılan Sippi Azarbaijani, uluslararası toplumun, Taliban ile olan sorununun bir kısmının anlayış eksikliğinden kaynaklandığına inanıyor. Taliban’ı aşağılayıcı ifadelerle tanımlayan ön analizlere rağmen hareketin en uçtaki Peştun bölgelerinden medreselerde eğitim alan ve almaya devam eden geri kalmış kişilere ulaşabilir olduğunu düşünen Azarbaijani’ye göre bu tezahürler kesinlikle bir tesadüf değildi, bilakis onların görüşlerini dünyaya bu tür tezahürlerle iletmeye çalıştıkları anlaşıldı. Eğer diğerleri bunu anlasalardı, Taliban ile müzakereler muhtemelen çok farklı sonuçlara yol açardı.  Çünkü çok sayıda cana mal olan uzun soluklu bir savaştan kaçınılmış olurdu.
Diğer taraftan ABD'nin Afganistan’dan çekilmesi meselesi, diğer radikal gruplara, ülkelerindeki merkezi hükümetleri devirme girişiminde bulunmak için ilham verdiler. ABD’li üst düzey kaynak, bu bağlamın endişe verici olduğunu kabul etti. Fakat Taliban modelinin söz konusu gruplara onları terörden vazgeçmeye zorlayacak bir mesaj göndereceği yönünde de bir algı söz konusu.

Hassasiyetin yeniden ortaya çıkışı
RAND Corporation tarafından yapılan ileriye dönük bir araştırmaya göre Ortadoğu'daki olası senaryolar arasında, Irak, Suriye ve Körfez’deki gibi terörü körükleyen partizan, mezhepsel ve ideolojik çatışmalara bağımlı kalmak yerine bölgedeki terör kaynaklarının yerel ve ulusal yaklaşımlara dönüş lehine gerilemesi yer alıyor. Araştırmada, yine de Ortadoğu'nun mezhepçiliği körükleyen aktörlerin kullanmaya çalışacağı bir takım mağduriyetler olacağı düşünülse de koşulları iyileştirme potansiyeli olduğu belirtildi.
İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, çok sayıda politikacı ve uzman (210 kişi) ile yapılan bir ankete göre terörizm dahil olmak üzere bölgedeki çatışma faktörleri, İran ve Batı ülkelerinin müzakerelerde bulunduğu nükleer anlaşmayı canlandırma meselesiyle sınırlı olacağına işaret etti.
Kısa bir süre önce Suudi Arabistan’da sunulan araştırmanın yazarlarından Sanam Vakil, resmi adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olan nükleer anlaşmanın, ankete katılanların yanıtlarına göre Körfez bölgesinde neden olduğu tartışmalarla birlikte yüzde 45’lik bir oranla Ortadoğu'daki en etkili güvenlik meselelerinin başında geldiğine işaret etti.
Kral Faysal Araştırma ve İslami Çalışmalar Merkezi’nin ev sahipliğini yaptığı çalışma, çok sayıda bölgesel güvenlik sorununa sahip Arap bölgesindeki son tartışma konusu olarak değerlendirildi. Araştırmaya göre çok taraflı çatışmalar ve savaşlar, bölgedeki güçlü devletler arasında yaşanan yoğun rekabet ve kalıcı yönetimlerin yarattığı zorluklar, bölge nüfusunun refahı ve geçim kaynaklarına yönelik büyük bir tehdit oluşturduğundan acilen bir güvenlik çerçevesine ihtiyaç duyuyor.
Araştırmanın sonuç bölümünde, siyasi anlaşmazlıkların azalmasında karşılıklı ticari faaliyetler ve ekonomik çıkarların büyüsüne işaret edilerek şuan itibaren bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmak amacıyla artık koşulların elverişli olduğu, ancak bunun çatışma yönetimi ve güven inşasında uluslararası ve bölgesel olarak yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğu belirtildi.

Bölgesel çözümler daha fazla etkili oluyor
Araştırmacılar ve analistler, bölgesel ilişkilerde düzelme ihtimali varsa İran’ın bölgesel müdahalesinin çatışmalardaki ve sınırları dışındaki ülkelerdeki rolünü ele almanın bu sürecin anahtarı olduğunu kabul etmede bir sıkıntı görmüyorlar. İran'ın sadece bölgedeki vekil gruplara verdiği mali ve askeri desteğin olumsuz etkilerini kabul etmesinin yeterli olmadığını, Arap ülkelerinin de bir liderlik sorumluluğu taşıdıklarını kabul etmelerinin gerektiğini belirten araştırmacılar, bölgesel çözümlerin başarı şansının daha yüksek olduğunun altını çizdiler.
Rapora göre bölgedeki çatışmaları sona erdirmek ve ardından bölgesel güvenlik konusunda ortak bir mekanizma oluşturmak için atılacak pratik adım, Washington ve Tahran'ın yeniden nükleer anlaşmaya dönmelerinin yanında Yemen ve Suriye'deki savaşlara odaklanılması, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üye ülkeleri arasında daha fazla dayanışmanın olması ve İsrail-Filistin çatışmasının kapsamlı bir şekilde ele alınması, ülkeler arasında güven artırıcı prosedürler oluşturulması gibi krizleri çözmede başka yollar da girilmesidir.
Raporda, uluslararası ağırlığın bölgesel güçler arasında fikir birliği için önemli olduğu iddia edilse de ABD’nin bölgeden çekilmesinin bir engel olarak görülmemesi dikkat çekicidir. ABD’nin Başkan Joe Biden yönetimin döneminde Ortadoğu'dan kopma ve Rusya ve Çin ile rekabet etme yolunda devam edileceği düşünülse de Washington'da daha sonra bir yönetim değişikliği olması, Avrupa, Rusya ve Çin'den kaynak ve destek alarak Ortadoğu'da çok taraflı iş birliği ve çatışma yönetimi için açık bir fırsat yaratıyor.

İran’ın milisleri
Geleneksel terör örgütlerinin yarattıkları tehditlerinin ötesine geçersek, radikalizmin son bir yıldaki ve belki de bu yıl ki en önemli kollarından birinin Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran destekli aşırılık yanlısı gruplar olduğunu söyleyebiliriz. Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi'nin mucizevî bir şekilde kurtulduğu, geçtiğimiz Kasım ayında evini hedef alan saldırıyı gerçekleştiren milislerin yarattığı tehlike, cüretkarlığı bakımından nadir olan bir boyuta ulaştı.
Gözlemcilerin, Irak’taki son seçimlerde İran yanlısı siyasi güçlerin aldığı yenilgiyi ve Lübnanlı Şiiler arasında Hizbullah'ın hegemonyasını reddeden seslerini yükseltmesi, ayrıca ABD'nin geri çekilmesinin yarattığı boşluğa rağmen, bu bağlamda radikalizme karşı halkın ruh halinde bir değişimin işareti olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen özellikle ABD'nin askeri olarak geri çekilmesinden sonra sadece Afganistan'da değil, İran tehdidine yakın olan Irak'ta da Şii silahlı örgütlerden bu tür tehditlerin sıklığının artması bekleniyor.
Afrika’ya gelince, Afrika kıtası geçtiğimiz yıl özellikle Sahra Altı Afrika ülkeleri ve Somali terörizmin en şiddetli halinin görüldüğü yerlerdi ve büyük olasılıkla bu yıl böyle olacak. Bu ülkeler arasına sivil ve askeri bileşenler arasında aylardır süregelen tartışmalarından ardından bir güvenlik kaosu yaşayan Sudan da katılabilir. Benzer şekilde iç savaşın yoğunluğunun azaldığı Etiyopya'da da, iç savaşın geride aşırılık yanlılarının boşlukları bulmasına yardımcı olacak kırılgan güvenlik koşulları bırakması bekleniyor.
Mısır merkezli Maat Barış, Kalkınma ve İnsan Hakları Vakfı, tarafından verileri yayınlanan 2021 yılında Afrika'da terör ile ilgili bir analiz, geçtiğimiz yılın yalnızca ilk aylarındaki kanlı saldırılarda Batı Afrika’nın en çok etkilenen bölge olduğuna ve 5 binden fazla insanın hayatını kaybettiğine işaret etti. Analize göre özellikle Nijerya, Mali ve Burkina Faso gibi ülkelerde geçtiğimiz yılın sonları ve yeni yılın başlarında herhangi bir iyileşme belirtisi görülmedi. Fransa da Mali’de faaliyet gösteren Barkhane Operasyonu güçlerini geri çektiğini duyurmuştu.

Katlanmak ile göz yummak arasında
Tüm bunlarla birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 11 Eylül saldırılarından sonra 2001 yılı sonlarında oluşturulan Terörle Mücadele Komisyonu’nun görev süresini oybirliğiyle dört yıllığına uzattı.
BMGK geçtiğimiz yılın sonlarında yaptığı açıklamada, düzenlenen çevrimiçin bir toplantıda, Terörle Mücadele Komisyonu Üst Yönetimi’nin 31 Aralık 2025 tarihine kadar özel bir siyasi misyon olma statüsünü sürdürmesine karar verildiği belirtildi.
Terörle Mücadele Komisyonu Direktörü Michèle Coninsx, kararla ilgili yaptığı açıklamada, kararın, terör tehdidi devam ettiği sürece geçerliliğini koruduğunu söyledi.
BMGK, bundan 20 yıl önce, uluslararası topluma terörle mücadele için geniş bir yetki veren tarihi bir karar olan 1373 sayılı kararı kabul ederek, ülkelerin kararın hükümlerini uygulayıp uygulamadıklarını takip etmek amacıyla Terörle Mücadele Komisyonu’nu kurdu. Coninsx, açıklamasında, “Gözlemlerimiz sonucu terör amacıyla yeni teknolojilerin daha fazla kullanıldığını gördük” ifadelerini kullandı.
Komisyonun kurulduğu 20 yıl öncesinde, cep telefonları ve sosyal medya sitelerinin olmadığına dikkati çeken Coninsx, “Şimdi hayatlarımızın ayrılmaz birer parçası haline geldiler” dedi. Coninsx, “Kovid-19 salgını nedeniyle, daha çok ev ve ofislerimize yöneliyoruz. İnternetin sunduğu hizmetlere daha fazla güveniyoruz. DEAŞ ve El Kaide'ye bağlı gruplar genişliyor ve kontrol altına alınması gereken gerçek bir tehdit haline geliyorlar” şeklinde konuştu.
Coninsx, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunu yapmanın tek yolu, gücümüzü tespit edilen boşluklara, güvenlik açıklarına ve tehditlere yönlendirip odakladığımızdan ve teknik yardımın ve kapasite geliştirmenin mümkün olan en kısa sürede bu alanlara yönlendirildiğinden emin olmak için güçlerimizi birleştirmektir.”

El-Ula Anlaşması ve radikalizm propagandası
Buna karşın pratikte birçok kişi, Washington'ın Afganistan'dan çekilmesinin sembolik olarak birçok ülkede terörle mücadelede kaydedilen ivmenin sonu olduğuna inanıyor. Gerçekten de DEAŞ, Suriye ile Irak arasındaki ortaya çıktığı ilk bölgelerde, daha yenilgisinin kutlandığı tebrik yazılarının mürekkebi kurumadan başını kaldırmaya başladı. Fakat ABD, askerlerini Afganistan'dan çekse bile bölgede meydana gelen herhangi bir terör tehdidiyle başa çıkabileceğini savunuyor.
Öte yandan geçtiğimiz yıl, karmaşık bölgesel ilişkilerin yeniden canlanmasının önünü açan El-Ula Anlaşması, sonunda Türkiye gibi bir ülkeyi, Mısır ve Körfez ülkelerinin talepleri üzerine, ev sahipliği yaptığı ve lojistik destek sağladığı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın (İhvan) üyelerini ve yayın kanallarını terk etmeye itti.
Radikalizm propagandası yapan İhvan medyasının başka bölgelere mi göçeceği yoksa bir duraklama dönemine mi gireceği henüz bilinmiyor. Ancak bazılarının, El Cezire’nin yanı sıra Katar ve Türkiye’deki diğer platformların olanak tanımakla suçladığı propagandaları için yeni bir mekan arayacaklarına şüphe yok. Bunun yanında liberal solun, söylemleri aşırılık ve şiddete yol açma eğiliminde olan siyasal İslamcı akımlar için hala güvenli bir sığınak sağladığına inanılıyor. Doha ise bunu reddediyor. Bu durum aynı zamanda Fransa gibi ülkeleri, İhvan’a bağlı kurumların faaliyetleri üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmaya da ikna etti.
Şuan için terör eylemleri Ortadoğu, Asya ve Afrika'da gerçekleşse de gözlemcilerin gözünde sığınak, mali destek ve üye kazanma imkanı tanıyan yerlerin başında, halen neyin insanlar hakları neyin terörizm olduğunu ayırt edemeyen Batı geliyor.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.