2021’in kazananı radikalizm mi?

Kovid-19 varyantlarının nefes almayı zorlaştırdığı 2021 yılı, Taliban ve kardeşlerine daha fazla oksijen sağladı. Peki, bunun ne gibi yansımaları oldu?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
TT

2021’in kazananı radikalizm mi?

Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)
Taliban Hareketi, ABD’nin geri çekilmesinden sonra Afganistan’da yeniden kontrolü ele geçirerek 2021’in açık ara farkla galibi oldu (AFP)

Mustafa el-Ensari
Radikalizm, en karanlık zamanlarının ardından, en azından Körfez ve Ortadoğu bölgelerinde özellikle radikal grupların büyük darbe almasıyla neredeyse bir daha başını kaldıramayacak hale gelecekti ki atılan bazı adımlar ve bir takım faktörler, ona geçtiğimiz yıl nefes alma imkanı ve umut verdi. Bu gidişat belki de bir sonraki yıl için de geçerli olabilir.
Radikalizm ve terörizm, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) mutasyonlarının ülkelerin nefesini kestiği, oksijenlerini tükettiği, çabaların ve kaynakların büyük bölümünün salgınla mücadeleye yönlendirildiği bir dönemi, gol atma fırsatı olarak gördüğü Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının yanı sıra sosyal medya sitelerinde bölgelere sızmak için kullandı. Başlıca savaş bölgelerinde kesinlikle ne barışa yöneldi ne savaşı sona erdirdi. Aksine mevcut krizleri, özellikle tüm programlarında ve eylemlerinde her zaman ileri bir keşif gücü olarak kullandığı ideoloji açısından, rakiplerine en büyük zararı vermek için kullanmaya çalıştı. Radikalizm, ‘itaat etmeyenlerin boyunlarına vurulan demir ve dünya hükümetlerinin salgınla mücadele için aldığı önlemlere karşı isyanı kışkırtan Allah’ın askerlerinden biri’ olduğu gerekçesiyle Kovid-19 salgınını kullanmaya başladı.
Merkezi Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad'da bulunan Küresel Aşırılıkçı İdeolojiyle Mücadele Merkezi (Etidal), geçtiğimiz yılın Nisan ve Kasım ayları arasında DEAŞ, El Kaide, Tahrir’uş-Şam ve Boko Haram adlı dört terör örgütünün, bir takım anlaşmazlıklar ve bölünmeler nedeniyle dağılan saflarını yeniden toparlamak amacıyla sosyal medya platformlarından birinde çılgınca bir faaliyet yürüttüğünü ve yaklaşık 2 bin hesabın aşırılık yanlısı propaganda yayınladığını belgeledi.

Anlamlı sayılar
Etidal tarafından yapılan izleme sonuçlarının analiz edildiği raporda, 42'si yeniden etkinleştirilen başlıca 782 hesabın doğrudan bu örgütlere ait olduğu, aktif haldeki 934 alt hesabın (sempatizan) yanı sıra 499'u aktif olmayan ve 242’si yeni olan hesapların olduğu belirtildi. Rapora göre El Kaide, ilk etapta takipçilerinin aklındaki ideolojik imajını geri kazanma, üye çekme ve ideolojisini yayma çabalarına hizmet etme girişimi olarak aynı sosyal medya platformunda farklı dillerde faaliyet gösteren 785 hesapla ideolojisini yeniden yaymaya çalıştı. Bunların 344'ü Peştuca, 310'u Arapça, 102'si Urduca ve 29'u diğer dillerde faaliyet gösteriyor.
El Kaide bağlantılı Heyet’u-Tahrir’uş-Şam’a bağlı 843 hesabın olduğunu ortaya çıkaran rapor, bu hesaplardan 706'sının Arapça, 137'sinin diğer dillerde faaliyet gösterdiğine işaret etti. Etidal analistlerine göre bu durum, örgütün Suriye'nin iç bölgelerine olan ilginin boyutunu da yansıtıyor.
Uluslararası analizlere göre terör örgütlerinin en tehlikelisi olarak görülen DEAŞ ile ilgili olarak ise gözlemciler, kanlı örgütün 241'i Arapça, 20'si Urduca, 9'u Farsça, 8'i Türkçe, 7'si İngilizce ve 20'si farklı dillerde olmak üzere 305 hesabı etkinleştirdiğinin sonucuna vardılar.
Etidal, Afrika’da ise Boko Haram'a bağlı 25 hesap bulurken 2’si Urduca, 4’ü İngilizce ve bazıları Somali yerel dillerinde olmak üzere bu hesapların çoğunun Arapça olması dikkati çekti.
Etidal, tek bir sosyal medya platformuyla üzerine yapılan analizin hangi platform üzerine olduğunu ifşa etmek istemese de bu platformun ‘Telegram’ olduğu düşünülüyor. Burada dikkat çeken bir başka nokta ise Arapça’nın, El Kaide gibi bir örgüte sempati duyanların çoğunluğunu oluşturan Afganlar ve Pakistanlılar tarafından konuşulan Urduca ve Peştuca gibi dillerin yerine örgütün ana dili olmasıdır.
Bu, sahneye hakim olan ve El Kaide ile birçok ortak yönü bulunan ya da en azından geçmişte stratejik bir ittifak kuran Taliban Hareketi’nin çıkarına ABD’nin Afganistan'dan çekilmesinden bahsederken analizin yapıldığı dönemde var olan faktörlere bakıldığında mantıklı bir sonuçtur. Bu aynı zamanda araştırmacıların ve analistlerin, El Kaide'nin yeniden dirileceğini tahmin ettiklerini de gösteriyor. Müttefiki olan Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol altına almasından sonra çok sayıda örgütün ortaya çıktığı bir kuluçka sayılan El Kaide’nin dirilişi için uygun bir ortam oluştu.
Bununla birlikte çoğunluk bunun, Taliban’a karşı bir tehdit oluşturduğunu düşünmüyor. Çünkü Taliban ve El Kaide arasında her ne kadar sahadaki eylemlerinde metot bakımından büyük farklılıklar olsa da rol alışverişinde bulunabiliyorlar ve aralarında bir çatışma çıkmasını önleme konusunda uzlaşı halindeler.
Taliban Hareketi’nin faaliyet sahası, Afganistan ve dar sınırlarıyla kısıtlıyken, El Kaide varlığını terörizmin küreselleşmesi üzerine inşa ediyor. Bunu da Haçlılara ve onların destekçilerine karşı cihat olarak niteliyor. Buna karşın Taliban, ABD ve dünyaya, Afganistan topraklarının herhangi bir ülkeye karşı herhangi bir örgüt tarafından saldırı için kullanılmasına izin vermeyeceğine söz verdi. Bu yüzden zamanla iki örgüt karşı karşıya gelebilirler.

Önemli bir dönüm noktası
En önemlisi ise analistlerin, belgelenen rakamların ve terör örgütlerinin Taliban'ın Afganistan'ı yeniden kontrol etmesinin yarattığı etkileşimin, DEAŞ’ın Irak'ta ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon tarafından uğratıldığı büyük yenilginin ardından terörizme yıllardır beklediği dönüşü ve nefes alma fırsatı sağladığı konusunda hemfikir olmalarıdır.
Taliban modelinin terör örgütlerinin hafızası üzerindeki etkisinin boyutuna dair ortaya atılan farklı görüşlerden biri de Taliban Hareketi’ni yakından tanıyan bir yazar tarafından kısa bir süre önce belgelendiği üzere DEAŞ’ın Suriye ve Irak'ta tarihi eserlerin yok edilmesi dahil izlediği yolun, Taliban’ın ortaya çıktığı ilk dönemlerde yaptıklarına birçok açıdan benziyor olduğudur.
Aktivist Sippi Azarbaijani’nin Independent Arabia tarafından Arapça’ya çevrilen “Taliban hakkında tüm bildiklerim” başlıklı makalesinde, yakından deneyimlediği Taliban Hareketi’nin Afganistan’ı kontrol ettiği ilk dönem ile şuan ki dönemi kıyaslayarak, şunları yazdı:
“Taliban, kimlik inşası ve oluşturmayı planladıkları devlet hakkında yeni hikayeler yaratmak için İslami yönetim dönemindeki Afganistan tarihi ve kültüründen bir takım anlatıları ve inançları bir araya getirirken, şiddete dayalı derin ve görsel bir dil kullanarak gücünün sosyal yönünü mükemmelleştirdi.”

Peki ya tersi olursa?
Öte yandan ABD ve Suudi Arabistan’dan üst düzey iki kaynak, kimliklerinin gizlenmesi şartıyla The Independent’a yaptıkları açıklamalarda, Taliban’ın iktidara gelmesinin yarattığı gerilemenin terörle mücadele çabalarını da etkilediğini söylediler. Kaynaklara göre işler umulduğu gibi gider, Taliban tüm ülkeyi kontrol edebilir, DEAŞ-Horasan gibi terör örgütlerini alt edebilir, savaş ağalarının eskisi gibi tekrar ortaya çıkmasına engel olur ve sosyal ve etnik yapılarla ve aşiretler ortak bir yönetim yaklaşımı oluşturursa bu etkiler uzun sürmeyebilir.
Bu görüşe katılan Sippi Azarbaijani, uluslararası toplumun, Taliban ile olan sorununun bir kısmının anlayış eksikliğinden kaynaklandığına inanıyor. Taliban’ı aşağılayıcı ifadelerle tanımlayan ön analizlere rağmen hareketin en uçtaki Peştun bölgelerinden medreselerde eğitim alan ve almaya devam eden geri kalmış kişilere ulaşabilir olduğunu düşünen Azarbaijani’ye göre bu tezahürler kesinlikle bir tesadüf değildi, bilakis onların görüşlerini dünyaya bu tür tezahürlerle iletmeye çalıştıkları anlaşıldı. Eğer diğerleri bunu anlasalardı, Taliban ile müzakereler muhtemelen çok farklı sonuçlara yol açardı.  Çünkü çok sayıda cana mal olan uzun soluklu bir savaştan kaçınılmış olurdu.
Diğer taraftan ABD'nin Afganistan’dan çekilmesi meselesi, diğer radikal gruplara, ülkelerindeki merkezi hükümetleri devirme girişiminde bulunmak için ilham verdiler. ABD’li üst düzey kaynak, bu bağlamın endişe verici olduğunu kabul etti. Fakat Taliban modelinin söz konusu gruplara onları terörden vazgeçmeye zorlayacak bir mesaj göndereceği yönünde de bir algı söz konusu.

Hassasiyetin yeniden ortaya çıkışı
RAND Corporation tarafından yapılan ileriye dönük bir araştırmaya göre Ortadoğu'daki olası senaryolar arasında, Irak, Suriye ve Körfez’deki gibi terörü körükleyen partizan, mezhepsel ve ideolojik çatışmalara bağımlı kalmak yerine bölgedeki terör kaynaklarının yerel ve ulusal yaklaşımlara dönüş lehine gerilemesi yer alıyor. Araştırmada, yine de Ortadoğu'nun mezhepçiliği körükleyen aktörlerin kullanmaya çalışacağı bir takım mağduriyetler olacağı düşünülse de koşulları iyileştirme potansiyeli olduğu belirtildi.
İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, çok sayıda politikacı ve uzman (210 kişi) ile yapılan bir ankete göre terörizm dahil olmak üzere bölgedeki çatışma faktörleri, İran ve Batı ülkelerinin müzakerelerde bulunduğu nükleer anlaşmayı canlandırma meselesiyle sınırlı olacağına işaret etti.
Kısa bir süre önce Suudi Arabistan’da sunulan araştırmanın yazarlarından Sanam Vakil, resmi adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olan nükleer anlaşmanın, ankete katılanların yanıtlarına göre Körfez bölgesinde neden olduğu tartışmalarla birlikte yüzde 45’lik bir oranla Ortadoğu'daki en etkili güvenlik meselelerinin başında geldiğine işaret etti.
Kral Faysal Araştırma ve İslami Çalışmalar Merkezi’nin ev sahipliğini yaptığı çalışma, çok sayıda bölgesel güvenlik sorununa sahip Arap bölgesindeki son tartışma konusu olarak değerlendirildi. Araştırmaya göre çok taraflı çatışmalar ve savaşlar, bölgedeki güçlü devletler arasında yaşanan yoğun rekabet ve kalıcı yönetimlerin yarattığı zorluklar, bölge nüfusunun refahı ve geçim kaynaklarına yönelik büyük bir tehdit oluşturduğundan acilen bir güvenlik çerçevesine ihtiyaç duyuyor.
Araştırmanın sonuç bölümünde, siyasi anlaşmazlıkların azalmasında karşılıklı ticari faaliyetler ve ekonomik çıkarların büyüsüne işaret edilerek şuan itibaren bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmak amacıyla artık koşulların elverişli olduğu, ancak bunun çatışma yönetimi ve güven inşasında uluslararası ve bölgesel olarak yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğu belirtildi.

Bölgesel çözümler daha fazla etkili oluyor
Araştırmacılar ve analistler, bölgesel ilişkilerde düzelme ihtimali varsa İran’ın bölgesel müdahalesinin çatışmalardaki ve sınırları dışındaki ülkelerdeki rolünü ele almanın bu sürecin anahtarı olduğunu kabul etmede bir sıkıntı görmüyorlar. İran'ın sadece bölgedeki vekil gruplara verdiği mali ve askeri desteğin olumsuz etkilerini kabul etmesinin yeterli olmadığını, Arap ülkelerinin de bir liderlik sorumluluğu taşıdıklarını kabul etmelerinin gerektiğini belirten araştırmacılar, bölgesel çözümlerin başarı şansının daha yüksek olduğunun altını çizdiler.
Rapora göre bölgedeki çatışmaları sona erdirmek ve ardından bölgesel güvenlik konusunda ortak bir mekanizma oluşturmak için atılacak pratik adım, Washington ve Tahran'ın yeniden nükleer anlaşmaya dönmelerinin yanında Yemen ve Suriye'deki savaşlara odaklanılması, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üye ülkeleri arasında daha fazla dayanışmanın olması ve İsrail-Filistin çatışmasının kapsamlı bir şekilde ele alınması, ülkeler arasında güven artırıcı prosedürler oluşturulması gibi krizleri çözmede başka yollar da girilmesidir.
Raporda, uluslararası ağırlığın bölgesel güçler arasında fikir birliği için önemli olduğu iddia edilse de ABD’nin bölgeden çekilmesinin bir engel olarak görülmemesi dikkat çekicidir. ABD’nin Başkan Joe Biden yönetimin döneminde Ortadoğu'dan kopma ve Rusya ve Çin ile rekabet etme yolunda devam edileceği düşünülse de Washington'da daha sonra bir yönetim değişikliği olması, Avrupa, Rusya ve Çin'den kaynak ve destek alarak Ortadoğu'da çok taraflı iş birliği ve çatışma yönetimi için açık bir fırsat yaratıyor.

İran’ın milisleri
Geleneksel terör örgütlerinin yarattıkları tehditlerinin ötesine geçersek, radikalizmin son bir yıldaki ve belki de bu yıl ki en önemli kollarından birinin Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran destekli aşırılık yanlısı gruplar olduğunu söyleyebiliriz. Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi'nin mucizevî bir şekilde kurtulduğu, geçtiğimiz Kasım ayında evini hedef alan saldırıyı gerçekleştiren milislerin yarattığı tehlike, cüretkarlığı bakımından nadir olan bir boyuta ulaştı.
Gözlemcilerin, Irak’taki son seçimlerde İran yanlısı siyasi güçlerin aldığı yenilgiyi ve Lübnanlı Şiiler arasında Hizbullah'ın hegemonyasını reddeden seslerini yükseltmesi, ayrıca ABD'nin geri çekilmesinin yarattığı boşluğa rağmen, bu bağlamda radikalizme karşı halkın ruh halinde bir değişimin işareti olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen özellikle ABD'nin askeri olarak geri çekilmesinden sonra sadece Afganistan'da değil, İran tehdidine yakın olan Irak'ta da Şii silahlı örgütlerden bu tür tehditlerin sıklığının artması bekleniyor.
Afrika’ya gelince, Afrika kıtası geçtiğimiz yıl özellikle Sahra Altı Afrika ülkeleri ve Somali terörizmin en şiddetli halinin görüldüğü yerlerdi ve büyük olasılıkla bu yıl böyle olacak. Bu ülkeler arasına sivil ve askeri bileşenler arasında aylardır süregelen tartışmalarından ardından bir güvenlik kaosu yaşayan Sudan da katılabilir. Benzer şekilde iç savaşın yoğunluğunun azaldığı Etiyopya'da da, iç savaşın geride aşırılık yanlılarının boşlukları bulmasına yardımcı olacak kırılgan güvenlik koşulları bırakması bekleniyor.
Mısır merkezli Maat Barış, Kalkınma ve İnsan Hakları Vakfı, tarafından verileri yayınlanan 2021 yılında Afrika'da terör ile ilgili bir analiz, geçtiğimiz yılın yalnızca ilk aylarındaki kanlı saldırılarda Batı Afrika’nın en çok etkilenen bölge olduğuna ve 5 binden fazla insanın hayatını kaybettiğine işaret etti. Analize göre özellikle Nijerya, Mali ve Burkina Faso gibi ülkelerde geçtiğimiz yılın sonları ve yeni yılın başlarında herhangi bir iyileşme belirtisi görülmedi. Fransa da Mali’de faaliyet gösteren Barkhane Operasyonu güçlerini geri çektiğini duyurmuştu.

Katlanmak ile göz yummak arasında
Tüm bunlarla birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 11 Eylül saldırılarından sonra 2001 yılı sonlarında oluşturulan Terörle Mücadele Komisyonu’nun görev süresini oybirliğiyle dört yıllığına uzattı.
BMGK geçtiğimiz yılın sonlarında yaptığı açıklamada, düzenlenen çevrimiçin bir toplantıda, Terörle Mücadele Komisyonu Üst Yönetimi’nin 31 Aralık 2025 tarihine kadar özel bir siyasi misyon olma statüsünü sürdürmesine karar verildiği belirtildi.
Terörle Mücadele Komisyonu Direktörü Michèle Coninsx, kararla ilgili yaptığı açıklamada, kararın, terör tehdidi devam ettiği sürece geçerliliğini koruduğunu söyledi.
BMGK, bundan 20 yıl önce, uluslararası topluma terörle mücadele için geniş bir yetki veren tarihi bir karar olan 1373 sayılı kararı kabul ederek, ülkelerin kararın hükümlerini uygulayıp uygulamadıklarını takip etmek amacıyla Terörle Mücadele Komisyonu’nu kurdu. Coninsx, açıklamasında, “Gözlemlerimiz sonucu terör amacıyla yeni teknolojilerin daha fazla kullanıldığını gördük” ifadelerini kullandı.
Komisyonun kurulduğu 20 yıl öncesinde, cep telefonları ve sosyal medya sitelerinin olmadığına dikkati çeken Coninsx, “Şimdi hayatlarımızın ayrılmaz birer parçası haline geldiler” dedi. Coninsx, “Kovid-19 salgını nedeniyle, daha çok ev ve ofislerimize yöneliyoruz. İnternetin sunduğu hizmetlere daha fazla güveniyoruz. DEAŞ ve El Kaide'ye bağlı gruplar genişliyor ve kontrol altına alınması gereken gerçek bir tehdit haline geliyorlar” şeklinde konuştu.
Coninsx, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunu yapmanın tek yolu, gücümüzü tespit edilen boşluklara, güvenlik açıklarına ve tehditlere yönlendirip odakladığımızdan ve teknik yardımın ve kapasite geliştirmenin mümkün olan en kısa sürede bu alanlara yönlendirildiğinden emin olmak için güçlerimizi birleştirmektir.”

El-Ula Anlaşması ve radikalizm propagandası
Buna karşın pratikte birçok kişi, Washington'ın Afganistan'dan çekilmesinin sembolik olarak birçok ülkede terörle mücadelede kaydedilen ivmenin sonu olduğuna inanıyor. Gerçekten de DEAŞ, Suriye ile Irak arasındaki ortaya çıktığı ilk bölgelerde, daha yenilgisinin kutlandığı tebrik yazılarının mürekkebi kurumadan başını kaldırmaya başladı. Fakat ABD, askerlerini Afganistan'dan çekse bile bölgede meydana gelen herhangi bir terör tehdidiyle başa çıkabileceğini savunuyor.
Öte yandan geçtiğimiz yıl, karmaşık bölgesel ilişkilerin yeniden canlanmasının önünü açan El-Ula Anlaşması, sonunda Türkiye gibi bir ülkeyi, Mısır ve Körfez ülkelerinin talepleri üzerine, ev sahipliği yaptığı ve lojistik destek sağladığı Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın (İhvan) üyelerini ve yayın kanallarını terk etmeye itti.
Radikalizm propagandası yapan İhvan medyasının başka bölgelere mi göçeceği yoksa bir duraklama dönemine mi gireceği henüz bilinmiyor. Ancak bazılarının, El Cezire’nin yanı sıra Katar ve Türkiye’deki diğer platformların olanak tanımakla suçladığı propagandaları için yeni bir mekan arayacaklarına şüphe yok. Bunun yanında liberal solun, söylemleri aşırılık ve şiddete yol açma eğiliminde olan siyasal İslamcı akımlar için hala güvenli bir sığınak sağladığına inanılıyor. Doha ise bunu reddediyor. Bu durum aynı zamanda Fransa gibi ülkeleri, İhvan’a bağlı kurumların faaliyetleri üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmaya da ikna etti.
Şuan için terör eylemleri Ortadoğu, Asya ve Afrika'da gerçekleşse de gözlemcilerin gözünde sığınak, mali destek ve üye kazanma imkanı tanıyan yerlerin başında, halen neyin insanlar hakları neyin terörizm olduğunu ayırt edemeyen Batı geliyor.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
TT

İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah bölgesinde bir tünelden çıkan dört silahlı kişiyi öldürdüğünü duyurdu. Ordu, söz konusu kişilerin İsrail askerlerine ateş açtığını iddia etti.

Ordu tarafından yapılan açıklamada, “Dört silahlı terörist az önce bir tünelden çıkarak askerlerimize ateş açtı… Kuvvetlerimiz teröristleri etkisiz hale getirdi” denildi.

İsrail Ordu Sözcüsü de resmi X hesabından yaptığı paylaşımda, “Bölgeyi sabotajcılar ve terör altyapılarından temizleme faaliyetleri kapsamında, askerlerimiz Refah’ın doğusunda yer altı tünel ağı içinde bir tünel çıkışında dört sabotajcıyı fark etti. Sabotajcılar askerlerimize ateş açınca, askerlerimiz karşılık vererek dört sabotajcıyı etkisiz hale getirdi” ifadelerini kullandı.

İsrail, bir hafta önce Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki sınır kapısını yeniden yaya geçişine açtı. Bu adım, Filistinlilerin Gazze Şeridi’nden çıkmasına ve savaş nedeniyle bölgeden kaçanların geri dönmesine imkân tanıyacak. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre İsrail, Refah Sınır Kapısı’ndan giriş-çıkış yapan Filistinlilere güvenlik taraması yapılmasını şart koşuyor.

İsrail, sınır kapısını Mayıs 2024’te kontrol altına almıştı; bu, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın başlamasından yaklaşık dokuz ay sonra gerçekleşti. Savaş, ABD Başkanı Donald Trump’ın arabuluculuğunda ekim ayında uygulamaya konan ateşkesle geçici olarak sona ermişti. Sınır kapısının yeniden açılması, Trump’ın çatışmayı durdurmayı amaçlayan planının ilk aşamasında önemli bir adım olarak öne çıkıyor.


Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.