Kazakistan’da tarih tekerrür mü ediyor?

Rusya Devlet Başkanı Putin, Nazarbayev'i ‘hiç devleti olmayan bir bölgede bir devlet kuran yetkin bir lider’ olarak nitelemişti

Almatı şehrinden görev yapan güvenlik güçleri (Reuters)
Almatı şehrinden görev yapan güvenlik güçleri (Reuters)
TT

Kazakistan’da tarih tekerrür mü ediyor?

Almatı şehrinden görev yapan güvenlik güçleri (Reuters)
Almatı şehrinden görev yapan güvenlik güçleri (Reuters)

Sami Ammara
Bugünün dünden hiçbir farkı yok! Kazakistan’da iktidarın her zaman çeşitli bahaneler ve gerekçelerle ortadan kaldırmayı ve sonuçlarını örtbas etmeyi başardığı şikayetlerin genel kaynağı da işte tam olarak bu. Daha önce Orta Asya'daki küçük kardeşi Kırgızistan'ın eski Sovyet ülkelerinin çoğunu kasıp kavuran renkli devrimlere katıldığı gün var olan sorunlarından kendini uzaklaştırabilmişken Avrasya ülkeleri arasındaki koordinasyon sistemlerine üye kardeş ülkelerini vuran kaos trenini yakalamasının ve slav kardeşi Belarus'a benzemesinin nedeni de bu.

Peki, tarih ne diyor?
Eski Sovyet ülkelerinin meseleleriyle ilgilenen bazı yorumcular ve uzmanlar, Kazakistan'daki uzmanların ve yetkililerin, meselelerin sonuçlarını, olayların nedenlerini ve gerekçelerini inceledikleri bir dönemde Rusya’nın bu ülkelerle olan ilişkilerinin tarihini, Sovyetler Birliği'nin Aralık 1991'deki çöküşünden bu yana içinde bulundukları kaos durumunu ve iç içe geçmişliği akıllara getirdiler.
Kazakistan'ın 1986 yılında Sovyetler Birliği’ne karşı isyan bayrağını çeken ilk ülke olduğu gerçeğiyle ilgili daha önce kaleme aldığımız bir makalede ortaya koyduklarımız çerçevesinde bu yazımıza devam ediyoruz. Dönemin Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Mihail Gorbaçev’in Kazakistan Komünist Partisi’ne Kazak kökenli Dinmuhammet Kunayev yerine Rus kökenli Genadi Kolbin’i ataması büyük bir tepkiye yol açmış ve protesto edilmişti. Gözlemciler, o dönem Kazakistan’ın eski başkenti Almatı ve çevresini kasıp kavuran protesto gösterilerinin milliyetçi temellere dayalı ilk büyük çaplı kitlesel protestolar olduğunu belirtiyorlar. Bunun, tarihin de doğruladığı üzere Sovyetler Birliği'nin çöküşünün nedenlerinin başında gelecek olan milliyetçilik sorunun başlangıç noktası olduğunu söyleyenler de var.
Olayların arka planını Kazakistan'ın ilk cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Rusya’nın resmi haber kanalı Rossiya-24 ekranlarında Sovyetler Birliği'nin çöküşünün 30’uncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada anlatmıştı. Olaylar Boris Yeltsin’in Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov’a yönelik darbe girişiminin başarısız olmasının ardından Moskova'da iktidarı tekeline alma girişimlerini protesto etmek amacıyla Kazakistan'ın, Ağustos 1991'de bağımsızlığını ilan etmek için acele eden Sovyet cumhuriyetleri arasına katılmasına beş yıldan kısa bir süre kala yaşandı.
Nazarbayev, konuşmasında Kazakistan’ın, 12 Haziran 1990 tarihinde Sovyetler Birliği Halk Vekilleri Kongresi’nin, 1991 yılı sonlarında da Sovyetler Birliği'nin resmen çöktüğünün ilan edilmesinden hemen önce Sovyet ülkelerini kasıp kavuran birçok ayrılıkçı hareketin başlangıcı olan ‘egemenlik ve bağımsızlık’ hakkındaki kararını açıkladığı ayrılık ateşini tutuşturan ilk cumhuriyet olduğunu söyledi.
Ancak bu gidişat çok uzun sürmedi ve dönemin liderleri, tarihin yanı sıra 70 yılı aşkın bir süredir, Moskova'daki merkezi otoritenin idari kararlarına olan bağımlılığını etkileyen birçok değişiklik geçiren sınırlar ve topraklarla ilgili çok sayıda istikrarsızlık karşısında uzun süre dayanamadılar.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, çok kez çeşitli vesilelerle Ekim Sosyalist Devrimi'nin lideri Lenin'in 1922 yılında bir işçi sınıfının ortaya çıkması fikrini desteklemek amacıyla Donetsk ve Lugansk (Donbas) bölgelerinin ilhak edilmesini onayladığı Ukrayna gibi eski Sovyet ülkelerini Rusya topraklarına ilhak edilmiş eski Sovyet cumhuriyetleri olarak niteledi. Donbas bölgeleri, 2014 yılında tek taraflı olarak Ukrayna'dan ayrıldıklarını ilan ederken Güneydoğu Ukrayna’daki Rusya ile yaşanan mevcut çatışmanın odak noktası haline geldiler.
Putin, tüm bu eski Sovyet cumhuriyetlerinin, Sovyetler Birliği’nden ayrıldıktan sonra aldıkları ‘hediyeleri’ geri vermeleri gerektiğini söyledi.
Putin'in bu vesileyle benzer konulara değinmesi da dikkati çekmiş, ‘Nazarbayev'in hiç devleti olmayan bir bölgede yeni bir devlet yarattığını’ söylemesi, o dönemde Kazakistan'ın eski Cumhurbaşkanı Nazarbayev'in öfkelendirmişti.
Putin, 2014 yılında Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi’nde (RUDN) gençlerle bir araya geldiği sırada bir öğrencinin sorusuna verdiği cevapta, Ukrayna senaryosu çerçevesinde Nazarbayev'in görevden ayrılmasından sonra Kazakistan'da ne gibi olayların yaşanabileceğine dair tahminlerinden bahsetti.
Putin, öğrenciye verdiği yanıtta şunları söyledi:
“Kazakistan bizim en yakın müttefikimiz ve stratejik ortağımız. Cumhurbaşkanı Nazarbayev halen hayatta, sağlığı iyi durumda ve henüz hiçbir yere gitmedi. Bilge bir lider olarak da her zaman ülkesinin geleceğini düşünür.”
Nazarbayev'i ‘oldukça yetkin bir lider’ olarak nitelendiren Putin, “(Nazarbayev) Benzersiz bir şey yaptı ve hiç devleti olmayan bir bölgede bir devlet yarattı. Kazakların bir devleti yoktu” dedi.
Bu sözler üzerine öfkelenen Kazakistan’ın eski Cumhurbaşkanı Nazarbayev, Moskova’yı protesto etti. Kremlin ise Nazarbayev’e, Putin’in açıklamalarının çarpıtıldığını söyleyerek dolaylı bir özürle karşılık verdi.
Oysa Nazarbayev, Temmuz 2011'de Kazakların kendi devletlerinin sınırlarının olmadığını ve Kazakların hiçbir zaman kendi özgür iradeleriyle başkentlerini kurmadıklarını itiraf etmişti.
Burada Kazakistan'ın eski başkenti Almatı'nın 1854 yılında askeri bir kışla olarak kurulduğunu ve kısa süre sonra 1921 yılına kadar ‘Verny’ adıyla göçebe kabilelerin kamp yeri haline gelmiş olduğu hatırlatılmalı.

Kazakistan, Kırgızistan sınırları içinde idari bir yapıydı
Kazakistan, 1936 yılında bir Sovyet cumhuriyetine dönüşmeden önce Kırgız Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti toprakları içinde idari bir yapıydı.
Almatı, 1994 yılına kadar Kazaklar, Koreliler, Uygurlar, Almanlar, Ukraynalılar ve çeşitli Sovyet milletlerinden temsilcilerin yanı sıra nüfusun yüzde 70'inden fazlasını oluşturan Rusların çoğunlukta olduğu çeşitli etnik kökenleri içeren demografik yapısı ve konumuyla ünlüydü. Şehirde, 1994 yılında Çin sınırlarından uzakta, güvenlik unsurlarının konuşlu olduğu yeni bir başkent kurulması ve buna bağlı olarak Uygurlarla ilgili ulusal sorunlara ilişkin müzakereler düzenlendi. Burada şehirdeki ve hatta ülkenin tamamında, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası ortaya çıkan koşulların, ulusal baskıların ve Rus kiril alfabesinin latin alfabesine çevrilmesinin ardından Rusça ile ilgili yaşanan zorlukların yanı sıra sonuncusu geçtiğimiz yıl olmak üzere Rus yetkililerin birçok kez ele aldığı tartışmalı konuların odak noktası da dahil olmak üzere, Rusların her düzeyde karşılaştığı sorunların, çok sayıda Rus vatandaşını göç etmeye zorladığını söylemekte fayda var.
Gözlemciler, Rusça konuşanlar arasında Kazakça bilgisi düzeyine dair araştırma yapan gruplarla ilgili soruşturmaların başlatılmasının yanı sıra Rus bir kadının, oğlunun Aktau (Akdağ) şehrinin bir Rus şehri olduğunu söylediği için maruz kaldığı aşağılanmayı hatırlattılar.
Rus kadın, açıklamasını geri çekene kadar çevresindekilerin baskıları karşısında kameralar önünde kamuoyundan özür dilemek zorunda kaldı. Oysa tarih kitapları Aktau şehrinin 1964 yılından 1992 yılına kadar Şevçenko olarak adlandırıldığını ve bu şehrin kuruluşuna en çok katkıda bulunanların Leningrad halkı olduğunu söylüyor. Bu tarihi bir gerçek. Belki de Aktau ve Almatı'yı son dönemdeki huzursuzluğun en önemli odak merkezlerinden biri yapan sebeplerden biri de bu.
Kazakistan Cumhuriyeti'nin kuruluş tarihi ve ülkenin kuzeydeki topraklarının büyük bölümünün Rusya'ya olan bağlılığı ile ilgili birçok sorunu tetikleyen bu sorun nedeniyle daha dün en üst kademelerdeki Rus ve Kazak yetkililer arasında gerginlik yaşandığını biliyoruz. 1997 yılında Kazakistan’ın başkenti olan ve adı Astana'ya dönüştürülen Akmola (Ak Mezar) şehri, eski Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in başarılarının onuruna Nur-Sultan olarak anılmaya başlandı. Ancak geçtiğimiz günlerde düzenlenen kitlesel protestolar sırasında eylemciler, Nazarbayev’in diktatörlük politikaları uyguladığı gerekçesiyle başkentin adının değiştirilmesi talep edildi.
Rusya ve Kazakistan arasındaki ilişkiler, Rusya Devlet Duması Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı Birinci Yardımcısı Vyacheslav Nikonov'un ve diğer milletvekillerinin, Rus kadınların aşağılanmasını kınayan açıklamalarının ardından bir dereceye kadar gerildi. Nikonov, bu açıklaması sırasında Kuzey Kazakistan Eyaleti’nin tamamının Rusya toprağı olduğunu ve idari kararlarla Rusya'ya devredildiğini iddia etti.
Rus edebiyatı ve arşiv belgeleri, bu geniş bölgelerde buğday ekimi ile ilgili ekonomik gerekçelerden kaynaklandığına işaret edilen bu açıklamaları doğruluyor. Burada Rus edebiyatı derken Nobel Ödüllü Rus yazar Aleksandr Soljenitsin'den de bahsediyoruz. Soljenitsin, 1994 yılında sürgün edildiği ABD’den döndükten sonra, eski Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin'in Kuzey Kazakistan Eyaleti gibi Rusya topraklarının ihmal etmesini eleştirdi.
Bu bağlamda, halk arasındaki aşırı milliyetçi grupların temsilcileri tarafından ‘Kazakça bilgisinin düzeyini ölçmek için yapılan baskınlar’ olarak nitelendirilen Kazakistan'da Rus karşıtı duyguların uyanmasıyla ilgili olarak Rus ve yabancı basında yer alan haberlere dikkati çekmeliyiz.
Başkentler Nur-Sultan ve Moskova'daki uzmanlar, bu kampanyaların Kazakistan'daki güçlü kademelerin temsilcileri tarafından onay ve destek aldığından şüphelendiklerini söylüyorlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi birçok Rus milletvekili de buna işaret ediyor.

Ukrayna senaryosu
Rusya’nın en çok satan günlük gazetelerinden Komsomolskaya Pravda’ya (Komsomol Gerçeği) konuşan Rusya Bilimler Akademisi (RAN) Doğu Bilimi Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Andrey Gennadievich Grozin, “Dil bilgi düzeyini ölçen süreli yayınlar, Kazakistan'daki kamusal hayatta yeni bir olgudur” dedi. Kazakistan'ın resmi makamların sıkı kontrolü dışında hiçbir şeyin yapılmadığı bir ülke olduğu göz önüne alınırsa bu tür araştırmaları yapan grupların faaliyetlerinin üst düzey makamlarca iyi bilindiğini söyleyen Grozin, Kazakistan'da yaşananların, Ukrayna'nın son zamanlarda tanık olduğu gelişmelerin birebir kopyası olduğunu da sözlerine ekledi.
Grozin, Kasım Cömert Tokayev’in cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, özellikle aşırı milliyetçi akımlardan çok sayıda ismin parlamentoya ve Ulusal Güvenlik Konseyine sızdığına inanıyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Orta Asya cumhuriyetlerinde kurduğu silahlı milliyetçi bir oluşum olan Türkistan Lejyonu'nun canlandırılması için bir takım girişimler olduğu ortaya çıktığını söyleyen Grozin, Kazakistan parlamentosu tarafından sık sık dillendirilen, Rusların 1930’lu yıllarda Kazakistan halkını kasten aç bıraktığına dair iddiaları da hatırlattı.
Komsomolskaya Pravda gazetesi yazarlarından Alexander Coates, Rusya'nın Cumhurbaşkanı Kasım Tokayev'in talebi üzerine Kazakistan'a “Barış Gücü” göndermesiyle ilgili endişelerini ve şüphelerini dile getirdiği bir makale yayınladı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre Coates, Tokayev'in Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nden (CSTO) destek ve müdahale talep etmesini, Almatı sokaklarında dökülen ve önümüzdeki günlerde de dökülecek olan kanın sorumluluğunu bir dereceye kadar üzerinden atma girişimi gibi göründüğünü söyledi.
Rus yorumcu, yakın gelecekte Kazakistan'da kalan Rus vatandaşlarını etkilemesi gereken Kazakistan'da dökülen tüm kandan Rus güçlerinin sorumlu tutulacağından korktuğunu dile getirdi.
Rus yorumcu, Kazakistan'da dökülen kanın sorumluluğunun Rus güçlerinin üzerine yıkılmasından ve bunun da gelecekte Kazakistan’daki Rus vatandaşlarının hayatlarını olumsuz yönde etkilemesinden korktuğunu ifade etti.
“Barış gücü”nün Kazakistan’dan er ya da geç ayrılacağını vurgulayan Coates, geride kalan Rus vatandaşların, öfkeli ve milliyetçi bir topluluk ile baş başa bırakılacağını söyledi.
Özetleyecek olursak tüm bunlar, 2020 yazında Belarus’taki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarının açıklanmasının ve Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko'nun hamisi Rusya'dan yardım istemesine neden olan çatışmalar ve şiddet olayları sonrasında ortaya çıkan krizlere ve gelişmeler açısından Belarus’un yaşadıklarına yakın bir çizgide seyreden olayların tarihine kısa bir bakış...
Hasılı, bugünün dünden hiçbir farkı yok!



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.