Tel Aviv’de bir araştırma: İsrail’de herkes birbirinden nefret ediyorhttps://turkish.aawsat.com/home/article/3456781/tel-aviv%E2%80%99de-bir-ara%C5%9Ft%C4%B1rma-i%CC%87srail%E2%80%99de-herkes-birbirinden-nefret-ediyor
Tel Aviv’de bir araştırma: İsrail’de herkes birbirinden nefret ediyor
2020’de Ben Gurion Havalimanı’nda İsrail bayrağı tutan Etiyopyalı Yahudiler. Ancak toplumda nefretle karşılaşıyorlar (AFP)
Tel Aviv/Şarku’l Avsat
TT
TT
Tel Aviv’de bir araştırma: İsrail’de herkes birbirinden nefret ediyor
2020’de Ben Gurion Havalimanı’nda İsrail bayrağı tutan Etiyopyalı Yahudiler. Ancak toplumda nefretle karşılaşıyorlar (AFP)
Tel Aviv’de tamamlanan yeni bir akademik çalışma, İsrail’de Araplara karşı nefret ve ırk üstünlüğünün yanı sıra tüm toplumsal kesimlerin birbirlerine karşı nefret duyguları beslediklerini ortaya koydu. Yahudiler Araplardan, dindar Yahudiler laik Yahudilerden, Aşkenaz Yahudiler doğulu Yahudilerden, Beyazlar siyahlardan ve özellikle de Etiyopya’dan gelenlerden, siyahlar beyazlardan nefret ediyorlar. Zira kendisinden nefret edilen toplumdaki her kesim buna benzer bir nefretle karşılık veriyor.
Bu çalışma, İsrail Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı’nın talebi üzerine gerçekleştirildi. Çalışmanın amacı İsrail işgücü piyasasındaki sosyal durumun fotoğrafını çekmek. Çıkan sonuç çalışmada şu şekilde ifade ediliyor: “Durum üzücü ve toplumumuzun hayatı ayrımcılık ve ırkçılıkla dolu.”
Çalışmanın sonuçları, Yahudilerin yüzde 33’ü Arap bir meslektaşıyla çalışmaktan çekiniyor, laik Yahudilerin yüzde 27’si Haredi Yahudi (dindar Yahudiler) bir meslektaşıyla çalışmaktan çekiniyor, yüzde 9’luk bir kesim Etiyopya’dan gelen Yahudilerle çalışmaktan çekiniyor, Yahudilerin yüzde 32’si Arap bir müdürün yönetimi altında çalışmaktan çekiniyor, Laik Yahudilerin yüzde 22’si Haredi Yahudi bir müdürün yönetimi altında çalışmaktan çekiniyor, toplumun yüzde 8’i Etiyopya asıllı bir müdürün yönetimi altında çalışmamayı tercih ediyor, yüzde 14’lük bir kesim engelli durumu olan bir bireyin yönetimi altıda çalışmaktan çekiniyor.
Nüfusun sektörel dağılımıyla ilgili veriler daha güç bir duruma işaret ediyor. Nitekim sektördeki Haredi Yahudilerin yüzde 85’i bir Arap ile çalışmakla ilgilenmiyor, yüzde 45’lik bir kesim Etiyopyalı bir meslektaşla çalışmakla ilgilenmiyor, Arapların yüzde 29’u bir Haredi Yahudinin yanında çalışmaktan çekiniyor.
İsrail Sanayi Bakanı Orna Barbivai, “İşgücü piyasası pratikte, ırkçılığın ve bölünmenin yaşandığı tüm İsrail toplumunun bir yansımasını oluşturuyor. Son iki yıl içindeki istikrara rağmen hükümete bağlı ırkçılıkla mücadele biriminin aldığı şikayetlerin sayısında 2018’e kıyasla artış kaydedildi. 2018’de şikâyet sayısı 234 iken 2021 yılında 458 şikayete çıktı. Dosyaların yüzde 24’ü Etiyopya evlatlarına, yüzde 24’ü Arap toplumunun bireylerine, yüzde 6’sı Eski Sovyetler Birliği'nin evlatlarına, yüzde 4’ü doğululara, yüzde 10’u Haredilere yönelik ırkçılıkla ilgili” dedi.
Sanayi Bakanlığı bünyesindeki İsrail’de çalışma hayatında fırsat eşitliği bölümünde memur Meryem Kabha, “Bu fotoğrafın üzücü ve endişe verici olduğuna inanıyorum. Esasında toplumun farklı kesimleri arasında gerçek ve olumlu buluşmaların olmayışından kaynaklanıyor. Asıl çıkarılması gereken sonuç, ne kadar daha fazla çeşitliliğin olduğu işyerleri yaratırsak, aynı zamanda daha kapsayıcı ve hoşgörülü bir toplumun oluşturulmasında istenen değişikliği yaratmada o kadar başarılı oluruz. Dünyada çok sayıda araştırma çalışma ortamındaki çeşitliliğin bir entelektüel çeşitlilik yarattığını ortaya koydu. Farklı içerik ve kültür dünyaları arasında beyin fırtınası ve entelektüel çeşitlilik, tek bir rengin baskın olduğu bir işe göre daha fazla büyümenin önünü açar” ifadelerini kullandı.
Bakan Barbivai, açıklamasının devamında, “İşyerlerinde eşitliğin sağlanması ulusal bir stratejik hedeftir. Rekabete sebep olan farklılıkların ışığında işverenleri istihdam konusunda çeşitliliği artırmaya teşvik etmeliyiz ki sadece işe kabulde değil aynı zamanda eşit çalışma koşullarında tam eşitliği ve çoğulculuğa ve tabii ki onurlu bir şekilde ekmeğini kazanma hakkına izin veren bir çalışma ortamı sağlayabilelim” dedi.
Bar-Ilan Üniversitesi’nde Eşitliği Sağlama Kliniği’nin kurucusu Avukat Itzik Dessie ise tabloyu daha kötümser buluyor. Dessie, “Yıllar geçtikçe bizdeki ırkçılık yok olmuyor aksine sadece daha akıllı hale geliyor. Son yıllarda bize işyerindeki ayrımcılık ilgili giderek daha fazla yönelenler oluyor. İşverenler işçilerine karşı tavırlarında uymaları gereken eşitlik gerekliliklerinin farkındalar. Fakat diğer taraftan İsrail toplumunun söyleminde ırkçılık ortadan kalkmıyor aksine daha da kötüleşiyor ve radikalleşiyor. Bu da gizli ayrımcılığın artmasına yol açıyor. Yani işverenler doğrudan ırkçı konuşmaların etkilerinin farkındalar ama bu farkındalık bu veya şu şekilde onları halen ayrımcılık yapmaktan ve hakaret etmekten alıkoymuyor” ifadelerini kullandı.
Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5336981-yemen-abd-ile-i%CC%87ran-aras%C4%B1nda-arabuluculuk-ve-gerginli%C4%9Fin-art%C4%B1%C5%9F%C4%B1
Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı
Görsel: Al Majalla
Enver el-Ansia
Ortadoğu’nun -Yemen’in de bu tablonun önemli bir parçası olduğu dikkate alındığında- İran ile ABD/İsrail arasında yaşanan önceki savaş turlarında görülenlerden daha kötü bir senaryoya sürüklenmesini önlemek için zamana karşı yarışıldığı açık. Bu süreçte Katar diplomasisi, ABD ile İran arasında dolaylı müzakereler için bir fırsat yaratma umuduyla belki de son girişimlerini yürütüyor. Ancak İran ve ABD’nin birbirlerine yönelttiği, müzakereler öncesinde alışılmış bir pazarlık manevrası olarak değerlendirilemeyecek ölçüde ağır ve karşılanması güç talepler, bu çabaları zorlaştırıyor.
Bugün ortaya çıkan tablo tamamen farklı. Mesele artık siyaset ve medya gündeminde yaşanan küçük bir fırtınadan ibaret değil. Tahran, bu karşılaşmaya hazır olduğunu söylüyor. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, ordu komutanlarına ‘hedef listesinin güncellenmesiyle birlikte coğrafi sınırlama olmaksızın doğrudan ve etkili karşılık verilmesi’ talimatını verdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise en sert ve uzlaşmaz açıklamalarından birinde, diplomatik üslubun dışına çıkarak, “Güçlerimiz, ülkemize saldırmaya cesaret edenlere yıkıcı bir darbe indirecek. Artık hiçbir kırmızı çizgi yok” dedi.
Öte yandan Washington ve Tel Aviv, Tahran’a en ağır darbeyi indirmek için askeri hazırlıklarını tamamladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın muğlak ve çelişkili açıklamaları artık öngörülerde bulunmak için sağlam bir dayanak oluşturmuyor. Bu açıklamalar, ABD ve İsrail ordularının hareketliliğini ve tetiği çekmeye hazır olduklarını da gizleyemiyor. Sahadaki gelişmeler ve somut göstergeler, bu adımın eş zamanlı ya da aşamalı olarak atılmasının neredeyse kesinleştiğine işaret ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 28 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki Beyaz Saray’da (AFP)
İran’ın savaş hazırlıkları, Tahran’ın mevcut duruma ilişkin değerlendirmelerinin yersiz olduğu anlamına gelmeyebilir. Bölgede 50 bin Amerikan askerinin ve 20 savaş gemisinin bulunması, operasyonların aylık maliyetinin 2 ila 3 milyar dolar arasında değişmesi, sınırlı bir harekât düzenlemek amacı taşımıyor. Aksine amaç, önceki hava harekâtlarında ulaşılamayan hedefleri gerçekleştirmek. İsrail ve ABD’nin açıklamalarına göre bu kez asgari hedef, İran’ın nükleer tehdidini kesin olarak ortadan kaldırmak. Bunun bedeli ülkeyi yarım asır geriye götürmek olsa bile… Başka bir ifadeyle ideolojik, askeri ve ekonomik tüm alanlarda dişleri, pençeleri ve bölgesel uzantıları olmayan bir İran yaratmak.
Bu noktada, İran’ın köşeye sıkışmış ve yaralı bir canavar gibi elindeki imkânlarla karşılık vereceğine yönelik tehditlerini göz ardı etmek akılcı değil. Üstelik bu karşılık, İran açısından intihar ve kaçınılmaz bir ölüm anlamına gelmediği sürece mümkün olan tüm kapasitenin kullanılması şeklinde gerçekleşebilir. Tel Aviv ve Washington bu ihtimali dikkate almayabilir, ancak ABD’nin Körfez bölgesindeki diğer müttefikleri açısından durum böyle görünmüyor. ABD merkezli CNN’in üst düzey bir güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberine göre İran, bölgedeki yapay zekâ altyapısını, ABD veya İsrail'in saldırısına uğraması halinde düzenleyeceği misilleme saldırılarının olası hedefleri arasına aldı. İranlı yetkili, yapay zekâ altyapısının hedef alınmasının enerji krizi ve Hürmüz Boğazı’yla sınırlı kalmayacak sonuçlar doğurabileceğini, etkilerinin tüm dünyaya yayılabileceğini belirtti. Yetkiliye göre çatışmaların yeniden başlaması, uzun süreli ve sürprizlerle dolu bir savaşa dönüşecek; bu süreçte İran, ‘öngörülebilir bir davranış biçimi’ izlemeyecek.
Peki, böyle bir senaryonun gerçekleşme ihtimali nedir? Özellikle Körfez ülkelerinin İran'ın doğrudan saldırılarının yanı sıra Irak’taki Şii gruplar ve Yemen’deki Husiler üzerinden eş zamanlı saldırılarla karşı karşıya kalması durumunda, bu ülkelerin söz konusu tehditle başa çıkma kapasitesi ne düzeydedir?
Katar diplomasisi, Washington ile Tahran arasındaki savaş çığlıklarıyla yarış içinde
Yemen’de gözlemciler, ülkelerinin içinde bulunduğu savaş koşullarına rağmen bölgede yaşanan gelişmeleri takip ediyor. Ancak bu gelişmelere yönelik belirgin bir ilgisizlik söz konusu. Günlük yaşamlarını kuşatan cehennem koşulları, dikkatlerini daha çok ülkelerinin geleceğine ve Washington ile Tahran arasında silahlı çatışmaların yeniden başlamasının Yemen üzerindeki olası etkilerine yöneltiyor. Körfez ülkelerinde ise Tahran ile ABD/İsrail arasındaki giderek artan gerilim, bölgedeki siyasi elitlerin ve basın-yayın kuruluşlarının gündemine hâkim durumda. Bölgedeki tüm hükümetler bu gerilimi ciddiye alıyor ve söz konusu tehditlere karşı gerek müttefiklerinden destek alarak gerekse kendi imkânları ölçüsünde hazırlık yapıyor.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 27 Ekim 2026 tarihinde Rusya’nın Moskova kentinde Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani ile bir araya geldi. (Reuters)
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bölge ülkelerinin, Katar hükümetinin şu anda yürüttüğü olağanüstü diplomatik girişimlerin belirli ölçüde tansiyonu düşürmesini, gerilimi azaltmasını ve ihtimali giderek artan askeri çatışmayı ertelemesini umut ettikleri kesin. Ancak İran ve ABD’nin tutumları hâlâ birbirinden oldukça uzak. Müzakerelerin başlaması ve tarafların en karmaşık anlaşmazlık konularını ele alması halinde ise ayrıntıların yaratacağı sorunların gölgesi müzakere masasının üzerinden eksik olmayacak.
Ancak hiç kimsenin arzu etmediği bir savaşın çıkması durumunda bu ülkeler, yalnızca meşru müdafaa haklarını kullanmakla yetinmeyebilir; uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın güvence altına aldığı bu hak çerçevesinde karşılık verme ve caydırıcılık yoluna da başvurabilir. Katar’ın girişimlerinde ilerleme kaydedildiğine ilişkin açıklamalar ve Doha’nın İranlı ve Amerikalı taraflarla yürüttüğü temaslarda hakim olduğu belirtilen ‘olumlu’ hava, tek başına iyimserlik için yeterli değil. Zira bu tür açıklamalar, diplomatik müzakere süreçlerinde olağan ve alışılmış bir uygulama niteliği taşıyor. Ancak bunlar, askeri hazırlıkların çatışmaya doğru belirgin bir hızla ilerlediği gerçeğini değiştirmiyor. Söz konusu açıklamalar, çatışmanın önlenmesi, hatta yalnızca ertelenmesi için bile yeterli görünmüyor. Çünkü bu hazırlıklar için harcanan yüz milyonlarca doların, aslında ulaşılması mümkün olan bir anlaşmayı sağlamak amacıyla kullanıldığını düşünmek mantıklı değil. Böyle bir anlaşmaya ulaşma ihtimali bulunsaydı, üç uçak gemisinin bölgeye sevk edilmesi ve on binlerce Amerikan askerinin bölge çevresinde konuşlandırılması için bu kadar büyük kaynak ayrılmazdı.
Washington ile Tahran arasındaki müzakere masasındaki tutumlar yalnızca birbirine zıt ya da taban tabana karşıt olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarafların birbirlerine yönelttiği tehdit ve gözdağı içeren ifadeler nedeniyle daha çatışmalar başlamadan silahlı bir hesaplaşmanın eşiğine gelmiş durumda. Herhangi bir müzakere öncesinde savaşın durdurulmasını şart koşan ve nükleer programını Washington ile görüşmeyi kesin bir dille reddeden Tahran’a karşılık ABD, İran’ın nükleer programının müzakerelerin merkezinde yer almadığı hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor. ABD ile birlikte Batı’daki başlıca güçler ve dünyadaki ülkelerin büyük bölümü de İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda hemfikir.
Uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetine bağlı bir savaşçı, 26 Ekim 2026 tarihinde, Yemen’in batısındaki Taiz vilayetinde, Husilerle çatışma hattındaki bir mevziye doğru ateş ediyor. (AFP)
Dolayısıyla taraflar arasındaki uçurum son derece derin ve bu mesafenin kolayca kapatılması ya da aşılması mümkün görünmüyor. Bu uçurum, ne ciddi bir irade ve karşılıklı tavizlerin getireceği bedelleri göze alma cesareti olmaksızın yürütülen göstermelik ve kurnazca diplomatik müzakerelerle ne de iki farklı tutum arasındaki çatışmayla giderilebilir. İran, nükleer projesini korumayı varoluşsal bir mücadele olarak görürken ABD açısından olası bir çatışma, uzun süreli bir savaşın yalnızca bir muharebesi ya da bir aşaması olabilir. Washington, bu çatışmanın uzamasından rahatsızlık duymuyor. Ancak her iki durumda da temel sorun şu: Tahran bunun bedelini ekonomisinin öz kaynakları ve ulusal imkânlarıyla öderken Washington, sermayesinden değil, sahip olduğu servet ve güç fazlasından harcama yapıyor.
Bunun Yemen’de olup bitenlerle ne ilgisi var?
Yemen’deki savaşa gelince, Trump’ın İran-ABD çatışmasının en ciddi sınamalarından ya da yerel düzeydeki en tehlikeli yan etkilerinden biri olarak gördüğü bu konuda, Husilerin Suudi Arabistan’ı savaşın tarafı haline getirme ısrarına rağmen, asıl krizlerinin Suudi Arabistan’la değil, özünde Yemen ve Yemenlilerle yaşandığının farkında oldukları görülüyor. Buna karşın Husiler, İran’ın boğaza yönelik emellerini gerçekleştirmek amacıyla askeri çabalarının büyük bölümünü Babu’l Mendeb’e yöneltiyor. Bu durum, söz konusu savaşın İran ile ABD arasındaki daha geniş çaplı çatışmayla bağlantılı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Husilerin İran destekli savaşının Babu’l Mendeb yakınlarında şiddetlenmesi ve milislerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını tekrarlaması, Tahran’ın bu stratejik boğaza ne pahasına olursa olsun yeniden hâkim olma çabasının boyutunu gösteren bir ölçüt niteliği taşıyor. İran, böylece ABD ile beklenen karşılaşmada kendisine belirli bir avantaj sağlayabilecek bir konum elde etmeyi umuyor.
Husilerin, ülke içinde ve dışında herhangi bir sınır veya kısıtlama gözetmeksizin ilan ettiği ‘tırmanma savaşı’ nedeniyle Yemen’in tamamının çalkantı içinde olduğu doğru. Bu durum özellikle Taiz vilayetinde daha belirgin şekilde yaşanıyor. Ancak bu savaşın en ağır bedelini ödeyen cephe olma özelliğini koruyan Taiz’de yaşananların ve Yemen genelinde işlenen ihlallerin sorumluluğunun en büyük bölümü İran ve onun vekili konumundaki Husilere ait.
Bu ve başka nedenlerle Yemenlilerin büyük bölümü, İran’ın bugün karşı karşıya olduğu ağır askeri ve siyasi kuşatmayla ya da ABD ve İsrail’le muhtemel çatışmasının nasıl sonuçlanacağıyla ilgilenmiyor. Bununla birlikte Yemen hükümetinin, daha ciddi askeri saldırı ve baskılarla karşı karşıya kalabileceğine yönelik endişeler bulunuyor. Husilerin hükümete yönelik saldırıları da bu tehditlerin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.
İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurduhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5336918-i%CC%87ngiliz-i%CC%87%C5%9F%C3%A7i-partisi-siyonizme-ili%C5%9Fkin-karar%C4%B1n-ard%C4%B1ndan-yerel-meclislerde-ye%C5%9Filler
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere İşçi Partisi, çevreci partiden seçilmiş yerel yöneticilerin, partilerinin “Siyonizmin bir ırkçılık biçimi olduğunu” belirten kararını kınamayı reddetmesi üzerine dün 11 yerel mecliste Yeşiller Partisi ile yürüttüğü iş birliğini ve iktidar paylaşımı düzenlemelerini sona erdirdi.
İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bridget Phillipson, yayımladığı açıklamada, iktidardaki partinin “ülkenin bütün toplumsal kesimlerine ve yönetimin her kademesinde hizmet etmek için var olduğunu” belirtti. Phillipson, “Yerel düzeyde hiçbir iktidar paylaşımı anlaşması, tüm toplumsal kesimlerin üyelerini ve ortak değerlerimizi savunma yönündeki ahlaki sorumluluğumuzu yerine getirmemizin önüne geçemez” ifadelerini kullandı.
Partisinin saflarındaki antisemitizmi ortadan kaldırmak için yoğun çaba gösterdiğini belirten Phillipson, “Yaptıklarımız, İşçi Partisi'nin bugün diğer partilerle ilişkilerinde de aynı standartları uygulama sorumluluğundan geri adım atmadığının kanıtıdır” dedi.
Yeşiller Partisi, 4 Ekim'de düzenlenen yıllık konferansında Siyonizmi “bir ırkçılık biçimi” olarak nitelendiren kararı kabul etmişti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre karar, İngiltere'deki Yahudi kuruluşlarının ve İsrail hükümetinin sert tepkisine yol açtı.
Parti, aynı kararda tarihî Filistin topraklarının tamamında “tek ve demokratik bir Filistin devleti” kurulmasını da desteklemişti.
Söz konusu karar, parti içinde ciddi görüş ayrılıklarını da ortaya çıkardı. Karar, bin 22 üyenin desteğini alırken, 813 üye tarafından reddedildi.
Zack Polanski liderliğinde yükselişe geçen Yeşiller Partisi, sol çizgisini güçlendirmiş ve Filistin yanlısı söylemiyle öne çıkmıştı. Ancak son dönemde yaşanan çeşitli tartışmaların ardından partinin kamuoyundaki imajı zedelenirken, kamuoyu yoklamalarındaki desteğinde de gerileme yaşandı.
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybettihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5336913-new-york-eyaletinde-30-y%C4%B1l-aradan-sonra-ilk-kez-k%C4%B1zam%C4%B1k-nedeniyle-bir-%C3%A7ocuk-hayat%C4%B1n%C4%B1
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinin kuzeyindeki kırsal bir bölgede yaşayan çocuk, kızamık hastalığına yakalanmasının ardından hayatını kaybetti. Eyalet yetkililerinin dün yaptığı açıklamaya göre bu ölüm, ABD'nin New York eyaletinde son 30 yılda kızamık nedeniyle kaydedilen ilk ölüm oldu.
New York Valisi Kathy Hochul, çocuğun Syracuse kentinin yaklaşık 150 kilometre kuzeyinde bulunan Lewis County'de hayatını kaybettiğini açıkladı. (Associated Press)
ABD, yüksek aşılama oranlarını koruyarak 2000 yılında kızamığın ülke içindeki yayılımını durdurmayı başardı. Ancak aşılama oranları son yıllarda, bu viral hastalığın salgına dönüşmesini önlemek için gerekli olan yüzde 95 seviyesinin altına geriledi.
Demokrat Partili Vali Hochul çocuğun ölümünün, “Washington'un Amerikalıları önlenebilir hastalıklardan korumak için onlarca yıldır elde edilen ilerlemeyi kasıtlı olarak baltalaması durumunda nelerin tehlikeye girdiğini acı bir şekilde hatırlattığını” söyledi.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), ülkede bu yıl kızamıkla bağlantılı üç ölüm kaydedildiğini doğruladı. Ancak eyalet sağlık müdürlükleri daha yüksek sayılar bildirdi.
Pensilvanya eyaletindeki sağlık yetkilileri, bu yıl kızamık nedeniyle 5 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Yetkililer, altıncı bir ölüm vakasının söz konusu olup olmadığını da araştırıyor.
Vali Hochul, New York'un komşu eyaletlerinde ve eyaletin kırsal bölgelerinde kızamık vakalarının görülmesi üzerine ekim ayının başında “afet acil durumu” ilan etmişti.
Yayımlanan kararnameyle kızamık aşısı yapma yetkisi sağlık görevlileri, ebeler ve diğer sağlık çalışanlarını da kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca hemşirelerin de doktorlarla birlikte tıbbi test yapılmasına yönelik talimat verebilmesine izin verildi.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة