Kum savaşlarının etkileri nelerdir?

Mevcut oranlarda tüketimin, çevre ve toplumlar için yıkıcı sonuçları olacaktır.

Dünya genelinde kum tüketimi endişe verici seviyelerde artıyor. (AFP)
Dünya genelinde kum tüketimi endişe verici seviyelerde artıyor. (AFP)
TT

Kum savaşlarının etkileri nelerdir?

Dünya genelinde kum tüketimi endişe verici seviyelerde artıyor. (AFP)
Dünya genelinde kum tüketimi endişe verici seviyelerde artıyor. (AFP)

Tarık eş-Şami 
Kum, her yerde bulunabilen ve bu yüzden jeopolitik bir unsur olarak değersiz olduğu düşünülen bir maddedir.  Ancak gerçek şu ki endüstriyel anlamda kullanılabilir kum miktarı çoğu kişinin düşündüğünden daha sınırlıdır.
Doğa için gerekli kum kaynaklarının hızla tükeniyor olması endişe verici bir durum yaratıyor. Sudan sonra en çok çıkarılan maddenin kum olduğu, küresel madencilik operasyonlarının yaklaşık yüzde 85’inin kum elde etmek için yapıldığı düşünülüyor. Modern toplumlar ve gelişmiş sanayiler tarihte olmadığı kadar kuma bağımlı haldeler.  
Gelişmiş sanayiler, otoyol, gökdelen, deterjan, kozmetik ürünü, bilgisayar, çip, telefon, uçak, kâğıt, silikon, cam, kredi kartı, plastik, boya üretimi ve inşaat gibi birçok sektörde kuma gereksinim duyuyor. Devletler arasında kuma ulaşma mücadelesi verildiği ve mafya gruplarının kum ticaretine dahil olarak çatıştığı belirtiliyor. Peki, ‘kum çatışmalarının’ devletlere, toplumlara ve çevreye ne gibi etkileri olabilir?  

Çatışma maddesi  
Gün geçtikçe kuma olan gereksinim artıyor. Açık denizlerdeki bazı adalar jeopolitik amaçlarla kullanılıyor. Kuma ulaşma kaynaklı askeri ve siyasi gerginlikler hız kazanıyor ve plansız tüketim çevresel felaketlere neden oluyor. Özellikle Asya’da yerel halk aşırı kum tüketiminden olumsuz etkileniyor. Örneğin Tayvanlı yetkililer, Çin'in inşaat projelerinde yararlanmak için sürekli olarak Tayvan tarafından yönetilen adalardan izinsiz bir şekilde kum çıkarmasından şikayetçiler. Çin ayrıca ilki ülke arasındaki tampon bölgede bulunan okyanus tabanından da devasa miktarlarda kum çıkarıyor. Brookings Enstitüsü'nün kıdemli üyesi Ryan Haas, Çin’in ‘kumu’ stratejik bir savaş ürünü olarak kullandığını, ‘kum savaşlarının’ açık savaşlara girmeden düşmanı yormak için bir taktik olarak kullanıldığını belirtiyor.
Tayvan sahil güvenlik birimleri geçtiğimiz yıllarda binlerce Çin menşeli sondaj gemisini sularından çıkardı. Buna karşılık Çin ada ülkesine baskıyı artırmak için savaş uçakları gönderdi ve defalarca Tayvan hava sahasını ihlal etti. ABD ve bölgedeki Asya ülkeleri, Çin’i bölgedeki kaynakları yağmalamakla suçluyorlar. Pekin yönetimi ise iddiaları reddediyor. Son olarak ABD ve Çin, Pekin’in Güney Çin Denizi’ndeki mercan adalarını artırması ve sınırlarını genişletmek için yeni adalar inşa etmesi nedeniyle karşı karşıya gelmişti. Çin anakarasından 500 mil uzakta bulunan Spratly Adaları'ndaki jeopolitik gerilimler de gün geçtikçe hız kazanıyor.  

Kumun önemi  
Uluslararası güçlerin yeryüzünde sınırsız miktarda mevcut olduğu düşünülen kum için mücadele etmesi garip görünebilir. Ancak kum çoğumuzun düşündüğünden daha önemlidir. Modern zamanlarda hemen hemen tüm endüstriler için kum olmazsa olmaz maddeler arasındadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı yetkilisi Pascal Peduzzi kumun tarih boyunca medeniyetler için önemine işaret ederek Roma İmparatorluğu’nu örnek gösteriyor. Roma devleti Pantheon Tapınağı’nın inşasında, yakındaki bir yanardağın küllerinden çıkardıkları renkli volkanik kumları kullandılar. Siyah volkanik kumlarla kireçtaşını karıştırdıklarında yüksek dayanıklı bir malzeme elde ettiklerini fark ettiler. Bu sayede Pantheon Tapınağı binlerce yıl korunabildi.  
McGill Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Mette Bendixen, inşaatta kullanılan çimento üretiminde olmazsa olmaz bir ürün olarak kullanılan kumun birkaç yüzyıl sonra dahi önemini koruyacağı görüşünde. Kum gökdelen ve otoyolların inşasında, bilgisayar, çip, telefon, uçak, kağıt, silikon ve hatta akıllı telefon ekranlarının üretiminde hayati bir malzeme olmayı sürdürüyor.  

Endişe verici tüketim  
Kuma olan küresel talep, başta Çin ve Hindistan olmak üzere birçok ülkenin ekonomik gelişimleri ve kalkınmalarıyla paralel olarak önemli ölçüde arttı. Nehirlerden ve göllerden çıkarılan kumun madencilik maliyetleri yükseldi ve çevreye verilen zararda ciddi artış gözlemlendi. Bazı adalar adeta tamamen yok oldular, nehir kıyıları aşındı ve bunun sonucunda ekosistemler büyük zararlar görerek çökme aşamasına geldi. Artan kum fiyatları nedeniyle dünyanın birçok bölgesinde mafyalar arası çatışmalar baş gösterdi. Ancak henüz çevresel anlamda en kötüsünün yaşanmadığı ifade ediliyor.
Kum iç bölgeleri sel ve taşkınlardan koruyor. İklim değişikliğine paralel olarak deniz seviyesinin yükselmesi durumunda, özellikle kıyı bölgelerinde yaşayanların yaşamları tehlikeye girebilir. Bununla birlikte çoğu hükümette, kumun yokluğundan kaynaklanacak felaketlere dair bir kayıtsızlık hakim. Foreign Policy dergisinin raporuna göre, özellikle son çeyrek asırda kuma olan talepte muazzam bir artış yaşandı. Çin sadece son üç yılda ABD’nin geçen yüzyılda kullandığı çimentodan daha fazla çimento tüketti. Çin devleti, komşularının sularından kum taramaya başlamadan önce ülkedeki neredeyse tüm nehirlerin ve göllerin kum kaynaklarını tüketti. Kurulan yeni şehirlerde ve farklı endüstrilerde milyarlarca ton kum harcandı. 

Her kum türü elverişli değil
Kum dünyamızda bolca bulunabilir. Ancak kumun her türü inşaat için uygun değildir. Çöllerde bulunan milyarlarca ton kum, endüstrilerin işine yaramıyor. Çünkü buralarda bulunan kum, rüzgâr tarafından aşındırıldığı için birbirine bağlanmayacak kadar pürüzsüz yuvarlak bir yapıda ve oldukça ince. Deniz kenarları, taş ocakları ve nehirlerden elde edilen kum ise daha köşeli ve birbirine kenetlenebilir bir yapıda olduğundan inşaatlarda kullanıma uygundur. Tuz seviyesi yüksek olan deniz kumları ise yeni adalarda ve bataklık ıslahında kullanılabiliyor. Çoğu ülkede yeterli kum bulunmadığından hükümetler kumu ithal etmek zorunda kalıyor. Singapur komşularından 500 milyon ton kum ithal etmek için yüzlerce milyon dolar ödedi. Bir süre sonra komşuları kum ticaretini yasakladı.  

Kârlı ve yıkıcı bir ticaret
Kum madenciliği yapan şirketlerin sahipleri, elde ettikleri yüksek kâr oranlarıyla konfor içinde yaşasa da sektörde çalışan birçok madenci hayatını ağır şartlar altında kazanmaya çalışıyor. Örneğin Hindistan’da suya dalarak kum çıkartan işçiler sıklıkla boğulma tehlikesi yaşıyor. Kenya’da kayalardan kum kazıyan madenciler göçük altında kalabiliyor. Her yıl yüzlerce yoksul işçinin kum çıkartırken yaşamını yitirdiği biliniyor. Dünyanın farklı bölgelerindeki mafyalar, kârlı bir sektör olan ve denetlenmeyen ‘kum madenciliğine’ dahil olmuş durumda. Çoğu kum madeni yasa dışı olarak işletiliyor ve yetkililer de yolsuzluğa ortak hale geliyor. Mafya egemenliğindeki sektörde çevre katlediliyor ve işçiler mağdur oluyor.   

Kum mafyası 
Kum kaçakçılığı yapanların birçok ülkede hükümetlerle iş birliği içinde olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmış durumda. The Sand Stories (Kum öyküleri) kitabının yazarı Kiran Pereira, Hindistan'ın kum ticaretindeki yolsuzluk ortamının belki de bunun en canlı örneği olduğunu söylüyor. Yüksek kâr marjları nedeniyle ‘kum ticaretinin’ mafya tarafından yürütüldüğünü ve mafyanın devlet içinde bağlantı kurduğu geniş bir şebekesi olduğunu belirtiyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre ‘kum ticaretine’ olan rağbet, çoğu sektör için temel hammadde olması nedeniyle artıyor. Bununla birlikte kum madenleri mafyalar arasında bölünmüş durumda. Eğer sektöre yeni biri girerse ya da kum ticaretini aksatmak isteyen olursa ölüm tehlikesine maruz kalıyor. Hindistan merkezli bir sivil toplum kuruluşunun raporuna göre sadece son iki yılda 200 kişi ‘kum mafyası’ tarafından infaz edildi. Çevresel ya da farklı nedenlerden ötürü mafyanın ticaretini engellemeye çalışanlar ya öldürülüyor ya da en iyi ihtimalle sürgün ediliyor.  

Eşi görülmemiş tehlikeler  
Nehir kıyıları aşınmaya devam etse de bazı adalar sular altında kalsa da kimse tam olarak dünyada ne kadar kum çıkarıldığını bilmiyor. Yasa dışı kum madenciliği, ruhsatlı madenlerdeki denetim sorunu ve birçok madencinin kayıt dışı çalıştığı göz önüne alındığında hiç kimse ne kadar kum çıkarıldığını tam olarak tahmin edemiyor. Birleşmiş Milletler ne kadar kum çıkarıldığını çimento fabrikalarının üretim verilerinden yaptığı hesaplara göre bunu yıllık 40 milyar ton olarak açıkladı. Bu oldukça yüksek bir sayı ve ciddi çevresel felaketlere neden olabilir.
Endonezya’da en az yirmi ada tamamen kayboldu. Vietnam'daki Mekong Nehri'ndeki kumların tümü tükendi. Bu nedenle taşkınlarda ve sellerde artış yaşandı. Mozambik’te plajlar neredeyse tamamen aşınmış durumda. Myanmar’da nehir yatakları çöktüğü için yüzlerce ev suya gömüldü. Birçok bölgede çiftçiler erozyon nedeniyle tarım arazilerini kaybetti.  
Fırtınalara ve erozyona karşı doğal bir savunma işlevi gören kum tümseklerinin tüketilmesi nedeniyle milyonlarca insanın yaşamı tehlikede olabilir. İklimsel değişikliklere bağlı olarak yükselen deniz seviyesi, özellikle kıyı bölgelerinde yaşayanların hayatını tehdit ediyor. İnsanlar kumun her yerde bulunduğunu düşünebilir ancak bu şekilde tüketilmeye devam ederse, yenilenememesi nedeniyle dünyadaki tüm kum kaynakları tükenecektir. Kente göç, aşırı üretim ve nüfus artışı da artan kum tüketiminin başlıca nedenleri arasında gösteriliyor. Hükümetlerin ‘kum ticaretini’ denetlemesi ve ‘kum madenciliğini’ kontrol etmesi gerekiyor. Aksi takdirde insanlığı büyük tehlikeler bekliyor…  
 
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
TT

Çekya Başbakanı Babis: Ukrayna'da barışı Boris Johnson engelledi

Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)
Ateşkes görüşmelerine rağmen Ukrayna'nın güneyindeki cephe hattında çatışmalar sürüyor (AFP)

Çekya Başbakanı Andrej Babis, Ukrayna savaşının daha ilk aylarda bitirilmemesinden eski Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ı sorumlu tuttu. 

Ülkesinin TN.cz adlı internet sitesine cumartesi günü konuşan 71 yaşındaki politikacı, Mart 2022'de İstanbul'da başlatılan müzakereleri işaret etti. 

2019-2022'de Birleşik Krallık Başbakanı olan Boris Johnson'ın meseleye karışmasından önce Rusya ve Ukrayna'nın nihai anlaşmaya varmaya çok yaklaştığını savunarak şöyle dedi:

Aslında Nisan 2022'de anlaşma tamamlanmak üzereydi ama sonra Boris Johnson belirdi. Bu çatışmanın sürmesinden çıkarları vardı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki aylarda verdiği bir röportajda "Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın talebi ve Avrupa'nın buna itirazsız bir şekilde rıza göstermesiyle, ki suç ortaklığı da yapmış olabilirler, İstanbul anlaşmaları bozuldu" ifadesini kullanmıştı. 

Babis, Donald Trump yönetiminin arabuluculuk çalışmalarından umutlu olduğunu belirtti:

Müzakereler yoğun. Savaşı bitirip Ukrayna için istikrarlı güvenlik güvenceleri yaratacakları uzun vadeli bir çözüme yaklaşıyorlar gibi görünüyor. Avrupa bunu Donald Trump olmadan beceremez.

2026, Washington, Kremlin ve Kiev arasındaki üçlü görüşmelerin hız kazandığı bir yıl oldu. 

Taraflar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'de iki tur müzakere gerçekleştirdi. 

Kapalı kapılar ardından gerçekleşen görüşmelere dair ayrıntı vermekten kaçınılıyor. 

İkinci turu perşembe günü düzenlenen görüşmelerde Kiev ve Kremlin, toplamda 314 savaş esirinin takası için anlaşmıştı. Ayrıca Washington ve Moskova arasında "acil askeri iletişim hattının" tekrar açılacağı bildirilmişti. 

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla Reuters'a konuşan güvenlik yetkilileri, ABD'nin martta ateşkes imzalanmasını hedeflediğini aktarıyor. 

ABD ve Ukrayna arasında yürütülen temaslarla belirlenen bu takvimin "fazla iddialı" olduğunu vurgulayan kaynaklar özellikle toprak tavizi ve güvenlik garantisi konularında henüz uzlaşı sağlanamadığına dikkat çekiyor. 

Rusya halihazırda Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Bu topraklar arasında Donbas'ın sanayi merkezi Luhansk ve Donetsk'in büyük bir kısmıyla Zaporijya ve Herson'un bazı bölgeleri ve Kırım yer alıyor.

Independent Türkçe, RT, Reuters


ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
TT

ABD’ye güven azalırken Rus tehdidine karşı Avrupa sahada: Orion 26 neyi hedefliyor?

Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)
Fransız Donanması’na ait «Tonnerre» helikopter gemisinin içinde görülen çok amaçlı zırhlı araçlar (Reuters)

Pazar gününden bu yana, 30 Nisan’a kadar sürecek olan “Orion 26” tatbikatları başladı. Tatbikatlara çoğunluğu Avrupa ülkeleri olmak üzere 24 ülkeden birlikler katılıyor. ABD ve Kanada’nın yanı sıra Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Brezilya gibi ülkeler de yer alıyor. İki Arap ülkesi Fas ve Katar da tatbikata iştirak ediyor.

“Orion 26”, üç yıl önce “Orion 23” adıyla gerçekleştirilen tatbikatın ikinci versiyonu. Her iki tatbikatın ortak özelliği Fransa’nın girişimi ve liderliğinde yapılmaları olsa da, “Orion 26” hem kapsam hem de içinde gerçekleştiği son derece karmaşık jeostratejik ortam bakımından öne çıkıyor. Zira ABD’de Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, Washington artık NATO’nun Avrupa kanadı için eskisi kadar güvenilir bir müttefik olarak görülmüyor. Bu durum Avrupalıları, savunmalarını güçlendirmeye ve kendi orduları ile kapasitelerine daha fazla dayanma arayışına itiyor.

Avrupa’nın endişelerini artıran bir diğer unsur ise Trump’ın, egemenliği NATO ve AB üyesi Danimarka’ya ait olan Grönland üzerinde kontrol kurma yönündeki söylemleri oldu. Ayrıca Washington’un, Kuzey Kutbu’ndaki yeni deniz geçitlerinde Rusya ve Çin’in emellerine dikkat çekmesi de bu tatbikatların hedeflerinden ayrı düşünülemiyor.

cdf vcfv
Fransız Donanması’na ait Tonnerre helikopter gemisi, Fransa kıyılarında Toulon üssü açıklarında Akdeniz’de gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında askerî manevralara katılırken (Reuters)

Ukrayna’daki çatışmalar uzadıkça, Avrupa’da Rusya’nın yeni hedefler belirleyebileceği yönündeki endişeler de güç kazanıyor. Özellikle Almanya ve Fransa’daki askerî planlama birimleri, Moskova’nın Kuzey Avrupa’yı veya 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin parçası olan Baltık ülkelerini hedef almasının ihtimal dâhilinde olduğunu belirtiyor.

Rus saldırısına karşı senaryo

Bu çerçevede, Fransa Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan “Orion 26”, bir Avrupa ülkesine yönelik hayali bir saldırıya karşı koordineli savunma planını simüle ediyor. Tatbikatta hayali adlandırmalar kullanılsa da, hedefin olası bir Rus saldırısını püskürtmek olduğu açık. Amaç, farklı milletlerden kuvvetler arasında müşterek çalışmaya uyum sağlamak; bu tür tatbikatlara NATO çerçevesinde zaten alışkın olan birliklerin eşgüdümünü pekiştirmek.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un göreve gelişinden bu yana Avrupa Birliği ülkelerini kendi savunma kapasitelerini inşa etmeye teşvik eden Fransa, tatbikatın lideri olarak en büyük kuvvet ve teçhizat katkısını sağlıyor. Kara ve hava tatbikatları Fransa toprakları ve hava sahasında, deniz tatbikatları ise Kuzey Atlantik’te icra ediliyor.

dfrvgf
Akdeniz’de düzenlenen bir tatbikat sırasında, Tonnerre helikopter gemisinin güvenliğini sağlamak üzere bot üzerinde görev yapan Fransız Deniz Kuvvetleri askerleri (Reuters)

Fransa, toplam 12 bin 500 askerin 8 binini, 140 uçak ve helikopter, 1200 insansız hava aracı, 6 hava savunma sistemi, ülke geneline yayılmış 10 hava üssü ve 2500 zırhlı araç ile tatbikata katılıyor. Deniz kuvvetleri kapsamında ise “Charles de Gaulle” uçak gemisi, refakat grubu ve 25 deniz muharebe unsuru görev alıyor. Tatbikat için biri Akdeniz’de, diğeri Atlas Okyanusu kıyısında olmak üzere iki deniz üssü hazırlandı. Operasyonların yönetimi için, katılımcı ülkelerden subayların yer aldığı müşterek bir karargâh kuruldu.

Mevcut bilgiler, tatbikatların amfibi harekâtlar, kara operasyonları, hava indirme, hava üstünlüğü, siber savaş, sızma riski taşıyan bölgelerin korunması ve güvence altına alınması gibi geniş bir yelpazeyi kapsadığını gösteriyor. Tatbikatın hedefleri üç başlıkta toplanıyor:

  • Yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık (hibrit savaş senaryoları dâhil)
  • Katılımcı kuvvetler arasında müşterek çalışabilirliğin test edilmesi
  •  Farklı kuvvetler ve müttefikler arasında müşterek komuta usullerinin ve operasyonel alanlar arası entegrasyonun sınanması.

Kuzey Atlantik’in korunması

Orion 26’nın en dikkat çekici boyutu, özellikle Kuzey Atlantik’teki deniz operasyonları. Askerî raporlar, bu bölgede Rusya’nın farklı biçimlerde artan “düşmanca” faaliyetlerine işaret ediyor. Bu durum, Avrupalıların bölgenin korunması konusunda yeterince çaba göstermediğini savunan ABD baskılarından bağımsız değil. Nitekim Trump, Grönland üzerindeki iddialarını bu argümanla gerekçelendirmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin girişimleriyle Trump’ın, askerî güç kullanımını da içerecek şekilde Grönland’ı kontrol altına alma niyetinden şimdilik geri adım atmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupalılar ve NATO’nun ciddiyetle ele alması gereken gerçek bir güvenlik krizi bulunduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle başlayan tatbikatlar, Batılıların bu stratejik deniz bölgesinde atacağı adımların bir “ön hazırlığı” olarak görülüyor.

Le Parisien gazetesinin pazar günkü sayısına konuşan ve tatbikatlardan sorumlu isimler arasında yer alan General Goudellier, “bir güç gösterisi” olarak tanımladığı tatbikatın temel hedefinin, “kapasiteleri bizden geri olmayan, hatta eşdeğer bir rakiple yüksek yoğunluklu çatışmalara hazırlık seviyesini yükseltmek” olduğunu söyledi. Goudellier, bu hazırlıkların uzay, siber, elektronik ve bilgi harbi tehditlerinin yanı sıra uydu istihbaratı ve elektromanyetik karıştırma gibi yeni nesil savaş unsurlarını da kapsadığını vurguladı.

General Goudellier, hava üstünlüğünün önemine dikkat çekerek, “Hava-uzay muharebesi kilit bir unsurdur; hatta düşmanın iradesini ve hareket özgürlüğünü kırmanın ön koşuludur” dedi. Bu nedenle, savaş alanının kontrolünün sağlanmasında hava hâkimiyetinin belirleyici olduğunun altını çizdi.


Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
TT

Vance: İran’la müzakerelerde “kırmızı çizgileri” yalnızca Trump belirler

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, bugün Erivan’da düzenlenen basın toplantısında konuşurken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la yapılacak herhangi bir müzakerede “kırmızı çizgilerin” belirlenmesine ilişkin kararın münhasıran Başkan Donald Trump’a ait olduğunu söyledi. Vance’in açıklaması, Tahran’ın nükleer kapasitelere yaklaşmasına dair ABD’li yetkililerin söylemlerinin sertleştiği bir dönemde, Washington’da İran dosyasına nasıl yaklaşılması gerektiğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Trump, pazar akşamı yaptığı açıklamada, geçen haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırısı gerçekleşmeden önce Tahran’ın “bir ay içinde” nükleer silaha sahip olmanın eşiğine geldiğini söylemişti. Bu ifade, Ortadoğu’daki en önemli jeopolitik dosyalardan biri olan İran meselesinin nasıl yönetileceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Vance’e, müzakereler çerçevesinde İran’ın sınırlı düzeyde uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği ya da bunun “kırmızı çizgi” olup olmadığı sorulduğunda, “Kırmızı çizgilerin nerede çizileceğine ilişkin nihai kararı başkan verecek” dedi. Pazartesi günü Ermenistan ziyareti sırasında gazetecilere konuşan Vance, “Müzakerelerde sınırın tam olarak nerede çekileceğini başkanın netleştirmesine bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

Beyaz Saray içinde iki ana kamp bulunuyor: İran’ın nükleer ve füze kapasitelerini zayıflatmak için kesin askeri müdahale çağrısı yapan şahinler ve bölgesel tırmanmayı önleyecek bir anlaşmaya varmak amacıyla diplomatik müzakere yolunu savunan güvercinler.

Bu bölünmeye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sert koşullar dayatılması yönündeki baskısı da ekleniyor. Netanyahu, taleplerinin karşılanmaması hâlinde tek taraflı saldırılarla tehdit ediyor.

Çarşamba günü Washington’da yapılması planlanan Trump–Netanyahu görüşmesi öncesinde, gözlemciler anlaşmaların adamı olarak anılan Trump’ın hangi yönde karar alacağını yakından izliyor. Önde gelen ABD’li analistler, bir yanda tırmanma risklerine karşı uyarılarda bulunurken, diğer yanda diplomasiye öncelik verilmesi çağrıları yapıyor.

Şahinler cephesi

ABD yönetimi içindeki şahinler ve en sert kanat, İran’ı dizginlemenin tek yolunun askerî baskı olduğu görüşünde. Bu çizginin başında Savunma Bakanı Pete Hegseth yer alıyor. Hegseth, son açıklamalarında Pentagon’un Tahran’ın müzakereleri reddetmesi hâlinde “tamamen hazır” olduğunu belirterek, güvenlik ve komuta unsurları, balistik füze tesisleri ya da nükleer zenginleştirme programını hedef alabilecek askerî seçeneklere işaret etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’ndaki (CENTCOM) bazı sertlik yanlısı danışmanlar da Trump’a, İran’ın füze kabiliyetlerini felce uğratmayı hedefleyen “kararlı” önleyici saldırı seçenekleri sundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da, füze programı ve bölgesel vekil güçler dosyasını içermeyen müzakerelerin anlamlı olmadığı görüşünü savunarak askerî baskının temel bir araç olduğunu vurguluyor. Bu ekip, yalnızca diplomasinin, özellikle Aralık 2025’ten bu yana 6 bin 400’den fazla göstericinin hayatını kaybettiği protestoların bastırılmasının ardından, İran rejimini “meşrulaştırma” riski taşıdığı görüşünde.

Saldırı senaryoları

Şahinler, esas olarak USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubundan ve ABD ya da Avrupa’daki üslerden kalkacak stratejik bombardıman uçaklarından düzenlenecek saldırılara dayanan birden fazla senaryo hazırladı. Bu paketler, hayalet uçaklar, hassas güdümlü mühimmat ve İran hava savunmasını şaşırtmayı amaçlayan eşgüdümlü bombardımanları içeriyor; ABD uçaklarının kayıplarını asgariye indirmeyi hedefliyor.

Pentagon yetkilileri, hipersonik silah teknolojilerindeki ilerlemelerin yanı sıra elektronik ve siber harp alanlarındaki kabiliyet artışının ABD’ye sahada ciddi avantajlar sağlayacağını ifade ediyor. Buna karşılık, İran’ın olası bir askerî senaryoya hazırlık kapsamında kritik altyapısını tahkim ettiği, varlıklarını coğrafi olarak dağıttığı, yedek komuta-kontrol ağları oluşturduğu ve ilk saldırı dalgalarına dirençli geniş yeraltı tesisleri inşa ettiği de kabul ediliyor.

Güvercinler cephesi

Buna karşılık “güvercinler”, askerî tehdidi bir baskı aracı olarak kullanan, ancak ilk seçenek olarak görmeyen “güç yoluyla barış” ilkesine dayalı diplomatik bir hattı savunuyor. Bu yaklaşımın öncülüğünü Özel Temsilci Steve Witkoff yapıyor. Witkoff, geçen cuma Umman’ın Maskat kentinde yürütülen dolaylı müzakere turunu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

dvfe
Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte “Abraham Lincoln” uçak gemisi üzerinde (ABD Donanması–AFP)

Trump’ın damadı Jared Kushner de Witkoff’a, Arap Denizi’nde USS Abraham Lincoln uçak gemisini ziyaretinde eşlik etti. Bu ziyaret, müzakerelerin askerî güç gölgesi altında yürütüldüğü mesajını verirken, görüşmelerin nükleer dosyayla sınırlı bir anlaşmaya odaklandığını gösterdi. Başkan Yardımcısı Vance de bu çizgiyi destekleyerek aceleci saldırıların ters sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Güvercinler, ABD taleplerinin zenginleştirmenin durdurulması, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel müttefiklere desteğin sona erdirilmesini içerdiğini; İran’ın ise füzeler ve bölgesel dosyaların “müzakere edilemez” olduğu görüşünde ısrar ettiğini belirtiyor.

Bu ekip, askerî bir saldırının İran’ı en güçlü kozlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya sevk edebileceği uyarısını yapıyor. Günde yaklaşık 21 milyon varil petrolün geçtiği boğaz, küresel arzın yaklaşık yüzde 21’ini oluşturuyor. Böyle bir adımın petrol fiyatlarını varil başına 200 dolar ve üzerine taşıyabileceği, ciddi ekonomik hasara yol açabileceği belirtiliyor. Güvercinler, ABD’nin askerî üstünlüğüne rağmen Tahran’ın herhangi bir Amerikan zaferini son derece maliyetli hâle getirebileceğini savunuyor.

sdfrg
ABD uçak gemisi “Abraham Lincoln” ve taarruz grubu, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) harekât sahasında (AFP)

Beyaz Saray kaynakları, Witkoff ekibinin müzakereler yoluyla rasyonel kararların alınabileceğine inandığını ve İran’ın, kendi ekonomisine vereceği ağır zarar nedeniyle Hürmüz’de seyrüseferi aksatma riskini göze almayacağını düşündüğünü aktarıyor. Witkoff’un ayrıca Mısır, Türkiye ve Katar’dan kıdemli diplomatların önerilerini masaya koyduğu; bu çerçevede İran’ın üç yıl boyunca zenginleştirmeyi durdurması, zenginleştirilmiş stoklarını ülke dışına çıkarması ve balistik füzeleri “kullanmamayı taahhüt etmesi” gibi maddelerin yer aldığı belirtiliyor.

Müzakerelerin anlamı

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığı analize göre  Trump’ın uzun soluklu müzakerelere sabrının sınırlı olduğunu İran’ın muhtemel tepkilerine karşı bölgedeki ABD kuvvetlerini takviye etmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Gazete, Trump’ın diplomasiye bir şans verebileceğini, ancak bunun süresine dair soru işaretleri bulunduğunu kaydetti.

zxvdfgbh
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj fotoğraf (AFP)

Fox News’te ulusal güvenlik analisti olan emekli General Jack Keane ise pazartesi sabahı, İran’la müzakerelerin geçmişte de askerî operasyonlardan önce tekrar eden bir aşama olduğunu belirterek sürecin faydasına şüpheyle yaklaştı. Keane, “İran’ın bu süreçte iki amacı var: Birincisi, olası bir ABD askerî harekâtını geciktirmek için müzakereleri mümkün olduğunca uzatmak; ikincisi ise ekonomisi kötü durumda olduğu için yaptırımların hafifletilmesini sağlayacak bir anlaşma elde etmek” dedi.

1999–2003 yılları arasında ABD Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Keane, tercih edilmesi gereken seçeneğin askerî yol olduğunu savundu. Keane’e göre, bir anlaşma sağlansa bile İran “hile yapmaya ve Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmaya devam edecek”; rejimin ömrünü birkaç yıl daha uzatmak “mantıklı değil”.

Keane, en iyi seçeneğin İran rejiminin çöküşüne zemin hazırlamak olduğunu, İsrail ve ABD’nin ortak bir operasyon yürütmesinin muhtemel bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, İran’ın misillemelerine karşı bölgeye askerî kaynak transferinin sürdürülmesi, operasyonun sınırlı ve kısa süreli değil; rejimin tüm unsurları ve destekçileriyle birlikte askerî, özellikle de füze kapasitelerinin yok edilmesini hedefleyen kapsamlı bir kampanya olması gerektiğini savundu.