ABD’de din ve devlet ilişkisi: Evanjelizm etkisi

ABD’de Hristiyan sağının siyaseti etkilemesini sağlayan dönüm noktası, Ronald Reagan'ın iktidara geldiği 1981 yılında Cumhuriyetçi Parti ile yaptıkları ittifak oldu

Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)
Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)
TT

ABD’de din ve devlet ilişkisi: Evanjelizm etkisi

Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)
Önceki ABD Başkanı Trump’ın, Ekim 2016'da Las Vegas’ta bir kilisede katıldığı ayinden bir kare (Getty)

Süleyman el-Vadii
6 Ocak 2021 tarihinde yaşanan ABD Kongre Binası baskını, ABD demokrasisinin yara aldığı olaylar arasında yerini alırdı.Bu olay, özellikle eski ABD Başkanı Donald Trump'ın destekçilerinin ortak aklını oluşturan, onları demokratik sınırları aşmaya ve ülkelerinin siyasi olarak büyük değer taşıyan binalarını basmaya iten fikri ve ideolojik boyutlarını etkileyen iç içe geçmiş gerçekleri beraberinde taşıması nedeniyle demokrasiler arasında kendisini üstün görmesi açısından da ABD için bir utanç kaynağı oldu.
Başkan Trump'ın destekçileri, farklı ideolojilere sahip kişilerden oluşuyor. Bir arada olmalarının nedeni kendi içinde ortak bir ideolojik zemine dayanmıyor. Ancak ortak düşmanla ve liberal siyasi sol ile mücadele etme hedefi, onları Trump’ın bayrağı altında bir araya getiriyor. Bunlar arasında aşırı sağcılar ve  ‘Proud Boys’ gibi beyaz ırkın üstünlüğünü savunanlar ile ‘QAnon’ olarak bilinen diğer komplo teorisyenleri de yer alıyor. Ancak, ABD siyasetinin en önemli kalelerinden biri olan Kongre Binası baskını, katı Hristiyan sağcılar tarafından atılan dini sloganlar ve yapılan dini törenler ve bunların göz ardı edilemez olmasından ötürü Hıristiyanlık olay yerinde baskın bir şekilde varlığını gösterdi.
New York Times (NYT) gazetesinin araştırmalarına göre Kongre Binası’nı basan ve toplu bir maneviyat anı yaşanacağını sezen büyük kitleler, Kongre Binası’na uzanan yolların kenarına diz çöküp dua ettiler. Bu, birçoğunun, ‘kötülüğe karşı iyiliğin savaşı’ olarak gördükleri ‘kutsal bir savaşa katılma’ arzusundan kaynaklanıyordu. Aralarında ‘Trump kazandı’ sloganı atarak beyaz haç taşıyanlar da vardı, üzerinde ‘İsa 2020’ yazan seçim pankartı taşıyanlar da. Hatta bir başkası, üzerine ‘Tanrı’nın kalkanı’ kelimeleri yazan giysiler giyiyordu.
Bütün bunlar bizi Hıristiyan sağının ideolojik temellerinin ve onun siyasi sisteme karşı kızgınlığının nedenlerinin yanı sıra1980’li yılların başlarında Başkan Ronald Reagan döneminde parlayan, ancak yine seksenlerin sonlarında azalan gücünü nasıl yeniden kazandığını merak etmeye sevk ediyor.

ABD Anayasası ve dini direnişin ortaya çıkma nedenleri
ABD Anayasası, bir kilise veya ülkenin dini hakkında herhangi bir metin içermeyen ancak aynı derece dini de toplum hayatından tamamen dışlamayan liberal temellere dayanmaktadır. Burada ABD’lilerin tüm Batı Avrupa halklarından daha dindar bir toplum olduğunu belirtmekte fayda var. Pew Araştırma Merkezi tarafından gerçekleştirilen çalışmalar da bunu doğruluyor. Öyle ki Pew tarafından yapılan anketlere göre ABD’lilerin yüzde 55'i düzenli olarak kiliseye giderken, bu oran Fransa'da sadece yüzde 10, Birleşik Krallık’ta ise yüzde 6.
ABD’deki bazı gözlemciler, ülkedeki siyasi söylemler ve seçim kalıpları üzerindeki dini etkinin büyük olduğunu düşünürken küresel vizyonlarla karşılaştırıldığında, laikliğin ABD’deki devlet kurumları üzerinde etkili olduğuna inanıyorlar. Sağcı ve solcu sosyo-dini hareketlerin uzun süredir kamu politikalarını etkilemeye çalıştığına şüphe yok. Çünkü önceki insan hakları hareketlerinin toplumsal sorunları ele almak için dini yaklaşımları kullandığı inkar edilemez. Bunların en başarılısı da Civil Rights Movements (Sivil Haklar Hareketleri)’dir. Afro-Amerikan kiliseleri de protestolar için kurumsal ve etik temeller olarak kullanıldı. Şu an, Katolik ve Evanjelik Protestan gruplar, Pro-life Movement'in (Pro-Life Hareketi) liderliğine karşı çıkıyorlar.
Dinin anayasal ve siyasi gelenekler temelinde ABD’deki siyasi kurumlar üzerinde doğrudan bir etkisi olmamıştır. Fakat siyasi söylemlerde dini ifadelere daha fazla yer verilmeye başlanması, dinin 1970'li yıllardan bu yana Hıristiyan sağı veya ‘Neo-sağcılar’ tarafından siyasallaştırılmasının bir sonucudur. Özellikle Evanjelik hareket, kamusal ve toplumsal siyasi metodolojiyi yeniden şekillendirmeyi amaçlayan ideolojik bir dirilişi vurgulayan en belirgin fikri harekettir.

Evanjelizm ABD siyasetine nüfuz edenler arasına giriyor
Evanjelizmin temsil ettiği dini kesimin, 1970'li yıllarda ülke siyasetine yönelmesinin, Supreme Court’ın (Yüksek Mahkeme) 1973 yılında ‘Roe v. Wade’ isimli davada alınan kararın neden olduğu öfkenin sonucu olduğu iddia ediliyor. Mahkeme, ABD Anayasası’nın 14. ek maddesindeki tüm vatandaşların haklarının eşit korunması prensibini temel alarak kararını verirken ABD’de, kadınların hamileliği sonlandırma hakkını hükümetin bazı kısıtlamalarına rağmen tanınmış oldu.
Ancak teorisyenlere göre ittifakın ulusal siyasetin tuzağına düşmesine neden olan, özellikle Yüksek Mahkeme'nin 1954 yılında devlet okullarında ayrımcılığı sona erdirmek için eyalet tüzüğüne karşı ünlü ‘Brown v. Board of Education’ davasında hüküm vermesinin ardından sağın ‘toplumsal kültürünü dayatan’ bir takım tehlikeleri sezmesiydi. Yüksek Mahkeme, Brown v. Board of Education davasında devlet okullarında gerek zorunlu olarak dua etme gerekse İncil okuma şeklinde olsun dini uygulamaları kaldırma kararı alması, Hıristiyan sağını kararı atlatmak için özel Hıristiyan okulları kurmaya itti.
Öte yandan Evanjeliklerin kozmolojik (evrenbilim) felsefesi, ABD’nin bir süper güç olarak dünyayı şekillendirmesi, hem Eski Ahit’te (Tevrat, Zebur) hem de Yeni Ahit’te (İnciller ve Pavlus’un mektupları) yani Kitab-ı Mukaddes’in tümünde ifade edilen ilahi ve kutsal bir model olarak gördükleri yapıyı dayatmak için güç kullanması gerektiğine dayanıyor. Bu yüzden 1970’li yıllar, ülkelerinin kırılgan yabancı rollerine yönelik sert eleştirileriyle nam salan ve Evanjeliklere göre ABD’nin süper gücünün altını oyan Cumhuriyetçi Parti'yi destekleyen gazilerin ve Demokrat Parti'yi destekleyen diğer vatansever üyelerinin tezleriyle Hıristiyan sağının fikirlerinin çapraz bir şekilde birleşmesine tanık oldu.

Yeni muhafazakarlar ve Yeni sağcılar
Yeni muhafazakarların (Neo-Con) fikirlerinin köklerinin izini sürdüğümüzde, bilginin elitizmini vurgulayan, demokrat liberalizmi ve siyasi modernite dalgalarını eleştiren Alman Yahudisi kökenli Amerikalı siyaset felsefecisi Leo Strauss'un düşüncesine ulaşıyoruz. Strauss, ayrıca küresel sistem ve küresel hükümet kavramlarının yanı sıra bir süper gücün ulusal çıkarlarını coğrafi sınırlarla sınırlanmaması gerektiği düşüncesini de eleştiriyor. Burada Neo-muhafazakarların yanı sıra geleneksel muhafazakarların da Edmund Burke ve John Adams'ın devletin ahlaki rolüne ve devlet organlarının erdem ve sosyal sorumluluğun geliştirilmesi ve toplumun ahlaki ortamının iyileştirilmesi üzerinde çalışması gerektiğine ilişkin ilkelerine bağlı kaldıkları da vurgulanmalıdır.
Yeni sağcılar ise ABD’deki geleneksel muhafazakarlar ve neo-muhafazakarların bir karışımına ve hükümetin dar görüşlü kişisel çıkar grupları tarafından yönetildiğine inanan popülist eğilimli bireylerdir.  Ayrıca liberal grupları kürtaj hakkı, eşcinselliğin kabulü, okullarda cinsel eğitim gibi liberal politikaları desteklemelerinden ötürü toplumun ahlakının bozulmasının sorumlu tutuyorlar.
Evanjelizm, Kitab-ı Mukaddes’in tümüyle harfiyen yorumlanmasına dayalı köktenci bir doğaya sahiptir ve Yeni sağcılar içinde entelektüel bir harekettir.
Evanjelizm, Prof. Dr. Abdulvahab M. el-Messiri’nin “Yahudiler, Yahudilik ve Siyonizm” adlı ünlü kitabında ‘başlangıcı Hristiyanlığa dayalı Siyonizm’ olarak tanımladığı hareketin içinden çıkmış bir harekettir. Kitab-ı Mukaddes’in zahiri/lafzi (literal) yorumundan hareketle kehanetin gerçekleşmesi için İsrail Devleti'nin kurulması gerektiğini savunan radikal Protestan çevrelerde köktenci bir söylem olarak gündemleşen Evanjelizm, İsa Mesih’in dönüşü ve kıyamet öncesi yaşanacağına inanılan Armageddon savaşının gerçekleşmesi için zemin hazırlamayı amaçlamakta. Bu “zemin hazırlama”nın ilk aşaması da Yahudilerin Filistin’e dönüşü ve İsrail devletinin kurulması anlamına geliyor.
Hz. İsa’nın Mesihliğine karşı çıkan Yahudilerin üçte ikisinin bu savaşta yok olacağına inanmalarına rağmen Evanjelistler, Yahudilerin geri dönüşünün kurtuluşa ermeleri için bir şart olduğunu inanıyorlar. Bu da Yahudilere ve İsrail'e karşı sempatiyi, nefreti, savunmayı ve sömürüyü aynı anda barındıran tuhaf bir karışım ortaya çıkarıyor.

Evanjelik Hristiyanlık ve ABD Başkanlığı
Özetle din ve siyaset sentezi olan Evanjelizm, dinin siyasi kararların alınmasında eksene alınmasını amaçlar. Bazı Yeni Sağcı politikacıların da entelektüel arka planını oluşturur. Din ile devleti birbirine bağlayan “Tanrı Amerika'yı Korusun” ifadesi, Hristiyan sağının siyasi uygulamaları renklendirmek zorunda olduğu etkinin boyutunu fikri olarak ortaya koyuyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre, dini ve devleti bir araya getiren ifadeler, 1980’li yıllarda Başkan Ronald Reagan'dan sonra başkanların söylemi haline geldi. ‘Watergate’ skandalı günlerini daha az zararla atlatmaya çalışan eski başkanlardan Richard Nixon’dan dışında Reagan’dan önceki hiçbir ABD Başkanı bunu kullanmamıştı.
ABD başkanlarıyla ilgili bir diğer nokta ise birçoğunun kitleleri etkilemek ve onların sempatisini kazanmak için dini referansları kullanmasıdır. Ancak dini söylemler, ABD başkanları için 1980'lerden önce siyaseti etkilemede veya başkanlık seçimlerinde doğrudan kullanılan bir faktör değildi. Hıristiyan sağının siyasi nüfuz elde etmesini sağlayan Moral Majority Grubu’nun kurulması bu durumun kırılma noktası oldu. Moral Majority, grubun seçmen kaydı tutuma, siyasi amaçlarla para toplama, baskı grupları (lobi) oluşturma ve seçim kampanyalarını destekleme gibi faaliyetleri nedeniyle, Hristiyan sağ ile Cumhuriyetçi Parti arasındaki bir ittifaktır. Öyle ki grubun tüm bu faaliyetleri sayesinde Başkan Ronald Reagan, Ocak 1981'de iktidara geldi.
Evanjeliklerin temsil ettiği Hıristiyan sağı ya da diğer adıyla Neo-sağcılar, 1980'li yıllarda Başkan Ronald Reagan'ın iktidara gelmesinden bu yana muhafazakar sağcıların yaptığı gibi nüfuzunun azalmasından 25 yıl sonra yeniden canlandı. Başkan Donald Trump'ın 2016 yılında başkanlık seçimlerine adaylığını açıklamasından bu yana ateşlediği ‘kültür savaşı’ söylemiyle parıldayarak ve ezici bir şekilde geri döndü. Peki, Evanjelik sağcılar ile eski Başkan Trump arasında siyasi fikir birliği nasıl gerçekleşti? Evanjelikler ve Trump’ı destekleyen diğer hareketler, Trump’ı 2024’teki başkanlık seçimlerinde tekrar ABD başkanlığına getirebilecekler mi?
Bu soruların yanıtlarını daha sonraki bir makalede ele alacağız.

*Bu yazı Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.