Batı medeniyeti insanlığı yok olma tehlikesinden koruyabilir mi?

“Batı, küreselleşmenin getirdiği zorluklara cevap verecek bir reçeteye sahip değil ve Felsefe Taşı'na (aydınlanmanın sembolü) sahip olmasa da, açık toplumları ve siyasi sistemleri, araştırmada ilerlemek için evrensel olarak en uygun koşulları sağlıyor.”

Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)
Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)
TT

Batı medeniyeti insanlığı yok olma tehlikesinden koruyabilir mi?

Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)
Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)

İmil Emin
Günümüzün felsefi özelliği ve dokusu olan sorulardan biri, Batı medeniyetinin geleceği ve nereye gittiği ile ilgili olan, “Batı medeniyeti daha manevi ve maddi zaferlere mi gidiyor, yoksa çetin engeller beş yüzyıldır yaşadığı yükselişi neredeyse durdurdu mu?” sorusudur.
Doğu’ya bakıldığında ise soru çok daha derinleşir ve İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçi Sir Halford Mackinder'in Kara Hakimiyeti Teorisi’nde olduğu gibi “Dünyanın merkezi, beş yüz yıl Batı olduktan sonra gerçekten Doğu’ya kaydı mı?” diye sorulur.
Kadim bir medeniyet ve felsefi kaynaklara sahip olan ve büyük bir güçle yükseliyor gibi görünen Asya, Batı medeniyetiyle boy ölçüşebilecek mi?
Cevabın, Asya medeniyetinin nüfuz alanlarının doldurmasıyla ilişkili tarihi koşulsuzluktan ve durumu öz eleştiriyle düzeltmek ve treni yeniden rayına oturmak konusunda öznel bir yeteneğin olduğunu ve böylece Batı’nın dünya liderliğini sürdürebileceğini düşünenler ile Batı medeniyetinin çöküşünün yaklaşmakta olduğunu düşünenler arasında bölündüğüne tanık oluyoruz.
Bu okumada, özellikle 21. yüzyılın başlarında küresel tartışmaların önemli bir konusu haline gelen bu gerçekliğin, işin aslını ve nereye gittiğini açıklamaya çalışacağız.

Batı medeniyetinin değerleri yok mu edildi?
ABD’li yazarlar Richard Cook ve Chris Smith tarafından kaleme alınan “Suicide of the West” (Batı'nın İntiharı) adlı bu değerli kitap, Usame bin Ladin'in 11 Eylül olaylarından sonra söylediği, “Batı medeniyetinin değerleri yok edildi. Yani özgürlükten, insan haklarından ve insanlıktan bahseden bu harika sembolik kuleler, dumanlar içinde yok oldu. Terör Batı medeniyetini boğar, çünkü Batı değerlerine olan inancı ezer” şeklindeki ifadeleri üzerine yazılmıştır.
Bin Ladin'in bu görüşleri elbette Batı medeniyetinin durumunun gerçekliğinin yansıtıcısı olamaz. Çünkü bu görüşler, Batı medeniyetinin durumun gerçekliğini değil, kalbinin kötülüğünü yansıtan kara propagandadan ibarettir.
Ancak buna rağmen, özellikle son yüz yılda içinde büyük bir paradoks barındırıyor. Özellikle 1900’lü yıllarda, Batılıların çoğu uygarlıklarına karşı büyük bir gurur ve büyük bir güven duydular. Amerikalılar, İngilizler, Avrupalılar, Kanadalılar, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar tarafından paylaşılan güçlü, kapsayıcı, ilerici, heyecan verici bir uygarlığa, tüm zamanların en iyisi olduğuna dair güçlü bir his vardı.

Dün ile bugünün farkı var mı?
Batı toplumlarının maddi, askeri, sınai, sosyal, siyasi ve ahlaki ilerlemeler kaydetmelerine rağmen, medeniyet görüşlerinin bu şekilde ortadan kalkmış olması muhtemeldir. Batılıların birbirlerini öldürmeyi ve birbirlerine işkence etmeyi bırakmasıyla Batı medeniyeti, en ölümcül ve korkunç iki düşmanından yani Batı'da hapsedilen Naziler ve Komünistlerden kurtuldu. O halde Batı medeniyetinin içinde bulunduğu krize ne sebep oldu?

Batılı fikirler ve başlar sorunu
Ünlü ABD’li tarihçi Arthur Schlesinger, medeniyetleri, insanlığın binlerce yıldır yaptığı başlayıp biten, yükselen ve genellikle gerileyen sonsuz sarmallar olarak görür. Schlesinger'e göre medeniyetler genellikle ekonomik faktörlerden, dış olaylardan ve hatta dışarıdaki düşmanlardan ziyade içerideki düşman ve iç faktörler nedeniyle parçalanır. Schlesinger ile aynı fikirde olan Richard Cook, Batı medeniyetinin krizinin içselleştirildiğini iddia ediyor. Bunun nedeninin Batı'nın özgüvenindeki çöküşün altında yattığını vurgulayan Cook, aynı şekilde Batılı kafalarda ve fikirlerde yattığını ve başka hiç kimseden kaynaklanmadığını belirtiyor.
Batı medeniyeti şu an ciddi bir tehditle karşı karşıya gibi görünüyor. Zira Batılıların çoğu artık Batı'yı bu kadar başarılı yapan fikirlere inanmıyorlar. Bunun nedeni, Batı’nın kendine olan güveninin çöküşünün düşmanlarla pek ilgisi olmaması ve her şeyin Batılı fikirler ve tutumlardaki sismik değişimlerle bağlantılı olmasıdır.

Peki, Batı medeniyeti başta nasıl başarılı oldu?
Geçmişte ya da şimdi diğer tüm uygarlıklardan daha fazla gelişmiş olduğuna tanık olduğumuz Batı medeniyeti, ekonomik, askeri ve siyasi alanlarda, bilim, teknoloji ve sanatta, vatandaşlarının sağlığını, zenginliğini ve yaşam kalitesini arttırmada daha başarılıydı. Toplumları, belki de onca bariz ve vahim kusurlarına rağmen daha mutlulardı. Batı, bugüne kadar insan yaşamının kutsallığına ve onuruna, tüm halkının eğitimine, fırsat eşitliğine, bireyin özgürlüğe, insanların yeteneklerini kullanmalarına, temel eşitliğe, insan kardeşliğine, bireylere ve gruplara yönelik önyargıların ortadan kaldırılmasına, bilim ve sanatın teşviki konularına, daha iyi, daha ucuz ve amaca daha uygun ürünler üretmeye ve acıları hafifletmeye diğer birçok medeniyetten daha fazla önem vermiştir. Batılıların gururla duyurabilecekleri bu standartlar ve ilkelerin birçoğunun insanlığın evrensel özlemleri olduğunu ve başka hiçbir medeniyetin Batı'nın başarılarına yaklaşmadığını görüyoruz.

Batı medeniyetinin belirli bir zaman içinde gerilemesi mümkün mü?

Oswald Spengler ve birbirini takip eden medeniyetlerin döngüleri
Bu büyük soru işaretine en iyi cevap, Alman tarih felsefecisi Oswald Spengler (1880-1936) veriyor.  Spengler’a göre insan medeniyetleri tarihinin düz bir ilerleme çizgisi değil, birbirini takip eden büyüme ve bozulma döngüleri gibidir ve her medeniyet tıpkı bir insan gibi büyür, olgunlaşır, yaşlanır ve ölür.
Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee de (1889-1975), tarihin doğup büyüyen, sonra yaşlanan ve ölen bir ‘sarmal döngü’ olduğuna inanıyordu. Ancak Toynbee’ye göre mevcut güçlerin öncekilerin deneyimlerinden yararlanıyorlar ve önlerindeki engellerin nasıl üstesinden gelineceğini biliyorlar.
Belki de Spengler ve Toynbee ve onlardan önce Edward Gibbon tarafından öne sürülen fikirler üzerine yaptığımız derin okuma bize geçmiş hakkında ya da medeniyetin halkların ve liderlerinin eğilimlerini belirlemede her zaman rol oynayan kültürel ve ahlaki miras, bilgelik ve erdem ile ilgili boyutlarını göz ardı ederek, günümüz tarihini geleceğe aktarmak için bugüne dair gözlemlerimizi yazma hakkı tanıyordur.
Örneğin, bir grup tarihçinin Abbasi devletinin çöküşünün nedenleri hakkında ne düşündüklerini ele alalım. Tatar istilası, Abbasi devletinin düşmesinin ‘doğrudan sebebi’ olsa bu çöküşün en büyük nedeni değil. Abbasi devleti daha ziyade yöneticilerin görevlerini ihmal etmeleri, zevklerine ve lükslerine düşkünlükleri yüzünden çökmüştür. Bu yüzden halk arasında kaos yayılmış, hak ile batıl bir birine karışmış, adalet terazisi bozulmuştur.
Mesela Yemen medeniyeti, halkının Arap kimliğine yabancılaşması ve hayatlarını zehirleyecek mitlere, efsanelere ve mezhep bağnazlığına boğulmaları, doğanın yasalarını görmezden gelmeleri ve kendilerini inandırdıkları hurafelere dayanarak topraklarını geri alamamaları nedeniyle koşulları kötüleşmiştir.

Medeniyetlerin ve ulusların özel yeteneklerinin değişmesi
Tarihleri ​​boyunca medeniyetlerin başına gelenleri bize gösteren en doğru tanımlamalardan biri, ABD’li ünlü tarihçi Paul Kennedy'nin kaleme aldığı “The Rise and Fall of the Great Powers” (Büyük Güçlerin Yükseliş Ve Çöküşleri) adlı eserinde yer almaktadır.
Kennedy, gelişmiş ülkelerin küresel mali işleri etkileyen göreceli güçlerinin, aşağıdaki iki nedenden ötürü asla sabit kalmayacağına inanıyor:
Çeşitli toplumların büyüme oranlarındaki farklılıklar.
Nihai olarak bir topluluğa, diğeri pahasına büyük bir fayda sağlayan teknolojik ve sistemsel eğilimlerdeki eşitsizlik
Burada örneğin, toplarla donatılmış uzun mesafeler kat etme kabiliyetine sahip yelkenli gemilerin ortaya çıkışından söz edebiliriz. 1500’lü yıllardan sonra Atlas Okyanusu üzerinden ticari faaliyetlerin artması eşit olarak tüm Avrupa'ya fayda sağlamadı. Bazıları bundan diğerlerinden çok daha fazla yaralandı. Buhar gücünün geliştirilmesiyle kömür ve maden kaynaklarının büyümesi, bazı ülkelerin gücünü diğerlerine kıyasla nispeten artırırken diğerlerinin gücünü de nispeten zayıflattı.
Ülkeler, üretim kapasitelerinin artmasının, barış döneminde büyük çaplı silahlanma harcamalarının yükünü taşımalarını ve savaş günlerinde ihtiyaç duyacağı büyük ordunun ve büyük filoların sürdürülebilirliğini sağlamalarını kolaylaştırdığını fark ettiler.
Zenginlik faktörü, medeniyetlerin ortaya çıkışı ve yükselişiyle ya da gerilemeleri ve ardından çöküşleriyle bir ilgisi var mı?
Ticari açıdan pek olgun bir ifade gibi görünmese de öyle olabilir, fakat zenginlik, askeri gücü desteklemeyen bir silahtır. Çünkü biriktirilen servet, zenginliğin elde edilmesini ve korunmasını sağlar. Eğer devlet, kaynaklarının büyük bir kısmını zenginlik yaratmak ve geliştirmek amacıyla kullanmak yerine sadece askeri amaçlara tahsis ederse, uzun soluklu çöküş yolunu seçmiş olur.
Devlet, geniş bölgeleri işgal etmek veya maliyetli savaşlara girmek gibi dışarıya büyük harcamalar yaparsa, kendisini aşırı genişleme riskine atacak ve böylece ülke ekonomik çöküş sürecine girerek bir felakete sürüklenecektir.
Avrupa’nın 16. yüzyılda kaydettiği, bir yanda üretim ve üretim getirilerinin diğer yanda askeri gücün artması arasındaki uzun soluklu önemli bir ilişkiye tanık olan ilerlemeden bu yana büyük güçler dengesinde öncü olan ülkelerin (İspanya, Hollanda, Fransa, Büyük Britanya İmparatorluğu ve son olarak ABD) yükseliş ve gerileme tarihi bunun en iyi tanığıdır.
Bugün bu perspektiften bakılarak yani ekonomik çöküş ve özellikle Çin, Hindistan ve BRICS grubu ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) ortaya çıkışı ve yükselişi çerçevesinde ABD, Batı medeniyetinin öncüsü olarak görülebilir mi?

Demografi ve nihai soru hakkında
Harvard Üniversitesi'nde Tarih Profesörü ve Harvard Business School'daki William Ziegler Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olan İskoç asıllı tarihçi Niall Ferguson, en ünlü modern tarihçilerden biri sayılıyor. Ferguson, “Civilization: The West and the Rest” (Uygarlık: Batı ve Ötekiler) adlı değerli kitabında ünlü İngiliz tarihçi Edward Gibbon'un 180 yılından 1590'a kadar bin 400 yılı aşkın bir zaman dilimini konu edindiği “The Decline And Fall Of The Roman Empire” (Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi) adlı kitabından yaptığı alıntıya göre Roma İmparatorluğu'nun çöküşünün nedenleri, imparatorların kendi kişisel rahatsızlıklarından, Praetorian Muhafızları’nın hegemonyasından ve monoteizm (tek tanrıcılık) inancının yükselişi gibi çeşitli faktörlere dayanıyor.
Ferguson'un son yaptığı tarih okumasıyla ilgili en şaşırtıcı olan Roma'nın nüfusunun dörtte üç oranında azalmasından ötürü Roma İmparatorluğu'nun düşüş hızını demografik bir bakış açısıyla ele almasıdır.
5. yüzyılın sonlarına ait arkeolojik kanıtlar, o dönem standartların altında evlere, çok ilkel çanak çömleklere, daha az sayıda madeni paraya ve daha küçük çiftlik hayvanlarına sahip olduklarına ve Roma'nın nüfuzunun diğer Batı Avrupa ülkeleri arasında hızla azaldığına işaret ediyor. Hatta tarihçilerden birinin ‘bir medeniyetin sonu’ olarak nitelediği durumun gerçekleştiğini gösteriyor.
Batı medeniyetinin mevcut versiyonunun da benzer çöküş yaşayıp yaşamayacağını sorgulayan Ferguson, buna verdiği objektif yanıtında, bir asrı aşkın bir süre önce Gilbert Keith Chesterton'dan Bernard Shaw'a kadar İngiliz entelektüellerini rahatsız etmeye başlayan eski bir endişe kaynağı olduğunu inkar etmiyor.
Bu endişe, günümüzde daha güçlü bir temel kazanmıştır. Bugün birçok bilim insanı, insanlığın, özellikle Çin ve büyük Asya ülkeleri ile Güney Amerika ülkelerinin, Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki mevcut ekonomik uçurumu kapatmayı başarmasının ardından korkunç bir iklim değişikliği felaketi tehlikesiyle karşı karşıya olduğu görüşünü paylaşıyorlar.
Ferguson, özellikle dünyanın içinde bulunduğu şartların tehdit edici iklimsel olasılıklarından kaçınmamızın, Batı medeniyetinin sonunun ve Asya medeniyetinin yeni şafağının doğal bir başlangıcı olacağını mı düşünüyor?

Batı medeniyeti ve ciddi bir tehdidin ortaya çıkması
Yazarlar ve analistler genellikle ABD’yi Batı medeniyeti için bir standart olarak baz alırlar. Buradan yola çıkarak Batı liberal sömürgeciliğinin genel olarak Batı'nın ve özelde ise uzun zamandır özgürlüğün anavatanı olduğunu savunan ABD’nin küresel imajını çarpıttığını ve lekelediğini düşünüyorlar. Medya, siyasi sahneyi gasp edip itibarsızlaştırınca siyasetin değeri azaldı, liberaller özgüvenlerini, tutkularını ve ilerleme ivmelerini kaybetti. Görelilik doktrini milyonlarca antisosyal kurban yarattı. Bu da verilen en büyük zarardı. Liberal grupların onsuz gelişemeyecekleri yurttaşlık sorumluluğu duygusunu ortadan kaldırdı. Gerçeğin değersizleştirilmesi ve özelleştirilmesi ise son derece tehlikeli bir süreçti. Çünkü medeniyetin, güven ve iş birliğine dayalı eylemin temelini oluşturan bazı ortak inançlara ihtiyacı vardır.
Tüm siyasi partilerin ve tüm inançların gayretli liberalleri, toplu özgürlüğü savunmaya ve yeniden alevlendirmeye devam etmedikçe, Batı'nın daha az hoş bir uygarlığa geçmesi işten bile değildir. Yurttaşlara kendi kişisel çıkarları peşinde koşmalarının ve amansız bir arayışla meşgul olmalarının ötesine geçmeleri için ilham verici bir nedenin olmaması yüzünden özgürlük ve topluluk ortadan kalkar.

Batı medeniyetinin avantajları ve ‘Felsefe Taşı’

Daha ne söylenebilir?
Esasen Batılılar bunu nadiren kabul etseler de, Batılı liberal uygarlık, vatandaşlarına diğer modern medeniyetlerden çok daha fazla fayda sağlar ve liberal toplum, şimdiye kadar geliştirilmiş en başarılı formüldür. Bu formül, canlı bir ekonomiyi, insan onuru ve özerkliğine ilişkin en yüksek idealleri destekleyen bir toplumla canlandırarak harmanlamak için herhangi bir zamanda oluşturulabilir.
Pek çok Batı medeniyeti savunucusu, Batı dışındaki ülkelerin liberal bir uygarlık geliştirmesinin zor olduğunu iddia etmektedirler. Bunun nedenini ise tarihlerinin Avrupalıların ve Amerikalıların tarihlerinden farklı olması olarak açıklarlar. Onlara göre diğer ülkeler, farklı sosyal gruplar arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi ve ilerletilmesi de dahil olmak üzere uzun bir çatışma ve yapıcı tartışma döneminden geçmek zorunlar.

Peki, yukarıda belirtilenler, Batı medeniyetinin bir felsefe taşına sahip olduğu anlamına mı geliyor?
Alman düşünür Harald Muller, “The Coexistence of Cultures” (Kültürlerin Bir Arada Yaşaması) adlı kitabında bu soruya şu yanıtı veriyor:
“Batı, küreselleşmenin getirdiği zorluklara cevap verecek bir reçeteye sahip değil, tarih sonuna ulaşmadı ve insanlık kendisine Batı düzeninde bir dinlenme noktası bulamadı. Bununla birlikte Batı, Felsefe Taşı'na sahip olmasa da, açık toplumları ve siyasi sistemleri, araştırmada ilerlemek için evrensel olarak en uygun koşulları sağlıyor.”
Batı medeniyeti, günümüzde karşı karşıya olduğu engelleri aşarak yeni bir ivme mi kazanacak yoksa medeniyetlerin kanunlarına yani iniş ve çıkışlarına mı maruz kalacak?
Cevap, siyasi, askeri, iklimsel ve ekonomik olarak birçok modern çağ zorluğunun boynunda asılı duruyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.