Batı medeniyeti insanlığı yok olma tehlikesinden koruyabilir mi?

“Batı, küreselleşmenin getirdiği zorluklara cevap verecek bir reçeteye sahip değil ve Felsefe Taşı'na (aydınlanmanın sembolü) sahip olmasa da, açık toplumları ve siyasi sistemleri, araştırmada ilerlemek için evrensel olarak en uygun koşulları sağlıyor.”

Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)
Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)
TT

Batı medeniyeti insanlığı yok olma tehlikesinden koruyabilir mi?

Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)
Thomas Cole’un imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü betimleyen tablo serisinden bir eser (Getty)

İmil Emin
Günümüzün felsefi özelliği ve dokusu olan sorulardan biri, Batı medeniyetinin geleceği ve nereye gittiği ile ilgili olan, “Batı medeniyeti daha manevi ve maddi zaferlere mi gidiyor, yoksa çetin engeller beş yüzyıldır yaşadığı yükselişi neredeyse durdurdu mu?” sorusudur.
Doğu’ya bakıldığında ise soru çok daha derinleşir ve İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçi Sir Halford Mackinder'in Kara Hakimiyeti Teorisi’nde olduğu gibi “Dünyanın merkezi, beş yüz yıl Batı olduktan sonra gerçekten Doğu’ya kaydı mı?” diye sorulur.
Kadim bir medeniyet ve felsefi kaynaklara sahip olan ve büyük bir güçle yükseliyor gibi görünen Asya, Batı medeniyetiyle boy ölçüşebilecek mi?
Cevabın, Asya medeniyetinin nüfuz alanlarının doldurmasıyla ilişkili tarihi koşulsuzluktan ve durumu öz eleştiriyle düzeltmek ve treni yeniden rayına oturmak konusunda öznel bir yeteneğin olduğunu ve böylece Batı’nın dünya liderliğini sürdürebileceğini düşünenler ile Batı medeniyetinin çöküşünün yaklaşmakta olduğunu düşünenler arasında bölündüğüne tanık oluyoruz.
Bu okumada, özellikle 21. yüzyılın başlarında küresel tartışmaların önemli bir konusu haline gelen bu gerçekliğin, işin aslını ve nereye gittiğini açıklamaya çalışacağız.

Batı medeniyetinin değerleri yok mu edildi?
ABD’li yazarlar Richard Cook ve Chris Smith tarafından kaleme alınan “Suicide of the West” (Batı'nın İntiharı) adlı bu değerli kitap, Usame bin Ladin'in 11 Eylül olaylarından sonra söylediği, “Batı medeniyetinin değerleri yok edildi. Yani özgürlükten, insan haklarından ve insanlıktan bahseden bu harika sembolik kuleler, dumanlar içinde yok oldu. Terör Batı medeniyetini boğar, çünkü Batı değerlerine olan inancı ezer” şeklindeki ifadeleri üzerine yazılmıştır.
Bin Ladin'in bu görüşleri elbette Batı medeniyetinin durumunun gerçekliğinin yansıtıcısı olamaz. Çünkü bu görüşler, Batı medeniyetinin durumun gerçekliğini değil, kalbinin kötülüğünü yansıtan kara propagandadan ibarettir.
Ancak buna rağmen, özellikle son yüz yılda içinde büyük bir paradoks barındırıyor. Özellikle 1900’lü yıllarda, Batılıların çoğu uygarlıklarına karşı büyük bir gurur ve büyük bir güven duydular. Amerikalılar, İngilizler, Avrupalılar, Kanadalılar, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar tarafından paylaşılan güçlü, kapsayıcı, ilerici, heyecan verici bir uygarlığa, tüm zamanların en iyisi olduğuna dair güçlü bir his vardı.

Dün ile bugünün farkı var mı?
Batı toplumlarının maddi, askeri, sınai, sosyal, siyasi ve ahlaki ilerlemeler kaydetmelerine rağmen, medeniyet görüşlerinin bu şekilde ortadan kalkmış olması muhtemeldir. Batılıların birbirlerini öldürmeyi ve birbirlerine işkence etmeyi bırakmasıyla Batı medeniyeti, en ölümcül ve korkunç iki düşmanından yani Batı'da hapsedilen Naziler ve Komünistlerden kurtuldu. O halde Batı medeniyetinin içinde bulunduğu krize ne sebep oldu?

Batılı fikirler ve başlar sorunu
Ünlü ABD’li tarihçi Arthur Schlesinger, medeniyetleri, insanlığın binlerce yıldır yaptığı başlayıp biten, yükselen ve genellikle gerileyen sonsuz sarmallar olarak görür. Schlesinger'e göre medeniyetler genellikle ekonomik faktörlerden, dış olaylardan ve hatta dışarıdaki düşmanlardan ziyade içerideki düşman ve iç faktörler nedeniyle parçalanır. Schlesinger ile aynı fikirde olan Richard Cook, Batı medeniyetinin krizinin içselleştirildiğini iddia ediyor. Bunun nedeninin Batı'nın özgüvenindeki çöküşün altında yattığını vurgulayan Cook, aynı şekilde Batılı kafalarda ve fikirlerde yattığını ve başka hiç kimseden kaynaklanmadığını belirtiyor.
Batı medeniyeti şu an ciddi bir tehditle karşı karşıya gibi görünüyor. Zira Batılıların çoğu artık Batı'yı bu kadar başarılı yapan fikirlere inanmıyorlar. Bunun nedeni, Batı’nın kendine olan güveninin çöküşünün düşmanlarla pek ilgisi olmaması ve her şeyin Batılı fikirler ve tutumlardaki sismik değişimlerle bağlantılı olmasıdır.

Peki, Batı medeniyeti başta nasıl başarılı oldu?
Geçmişte ya da şimdi diğer tüm uygarlıklardan daha fazla gelişmiş olduğuna tanık olduğumuz Batı medeniyeti, ekonomik, askeri ve siyasi alanlarda, bilim, teknoloji ve sanatta, vatandaşlarının sağlığını, zenginliğini ve yaşam kalitesini arttırmada daha başarılıydı. Toplumları, belki de onca bariz ve vahim kusurlarına rağmen daha mutlulardı. Batı, bugüne kadar insan yaşamının kutsallığına ve onuruna, tüm halkının eğitimine, fırsat eşitliğine, bireyin özgürlüğe, insanların yeteneklerini kullanmalarına, temel eşitliğe, insan kardeşliğine, bireylere ve gruplara yönelik önyargıların ortadan kaldırılmasına, bilim ve sanatın teşviki konularına, daha iyi, daha ucuz ve amaca daha uygun ürünler üretmeye ve acıları hafifletmeye diğer birçok medeniyetten daha fazla önem vermiştir. Batılıların gururla duyurabilecekleri bu standartlar ve ilkelerin birçoğunun insanlığın evrensel özlemleri olduğunu ve başka hiçbir medeniyetin Batı'nın başarılarına yaklaşmadığını görüyoruz.

Batı medeniyetinin belirli bir zaman içinde gerilemesi mümkün mü?

Oswald Spengler ve birbirini takip eden medeniyetlerin döngüleri
Bu büyük soru işaretine en iyi cevap, Alman tarih felsefecisi Oswald Spengler (1880-1936) veriyor.  Spengler’a göre insan medeniyetleri tarihinin düz bir ilerleme çizgisi değil, birbirini takip eden büyüme ve bozulma döngüleri gibidir ve her medeniyet tıpkı bir insan gibi büyür, olgunlaşır, yaşlanır ve ölür.
Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee de (1889-1975), tarihin doğup büyüyen, sonra yaşlanan ve ölen bir ‘sarmal döngü’ olduğuna inanıyordu. Ancak Toynbee’ye göre mevcut güçlerin öncekilerin deneyimlerinden yararlanıyorlar ve önlerindeki engellerin nasıl üstesinden gelineceğini biliyorlar.
Belki de Spengler ve Toynbee ve onlardan önce Edward Gibbon tarafından öne sürülen fikirler üzerine yaptığımız derin okuma bize geçmiş hakkında ya da medeniyetin halkların ve liderlerinin eğilimlerini belirlemede her zaman rol oynayan kültürel ve ahlaki miras, bilgelik ve erdem ile ilgili boyutlarını göz ardı ederek, günümüz tarihini geleceğe aktarmak için bugüne dair gözlemlerimizi yazma hakkı tanıyordur.
Örneğin, bir grup tarihçinin Abbasi devletinin çöküşünün nedenleri hakkında ne düşündüklerini ele alalım. Tatar istilası, Abbasi devletinin düşmesinin ‘doğrudan sebebi’ olsa bu çöküşün en büyük nedeni değil. Abbasi devleti daha ziyade yöneticilerin görevlerini ihmal etmeleri, zevklerine ve lükslerine düşkünlükleri yüzünden çökmüştür. Bu yüzden halk arasında kaos yayılmış, hak ile batıl bir birine karışmış, adalet terazisi bozulmuştur.
Mesela Yemen medeniyeti, halkının Arap kimliğine yabancılaşması ve hayatlarını zehirleyecek mitlere, efsanelere ve mezhep bağnazlığına boğulmaları, doğanın yasalarını görmezden gelmeleri ve kendilerini inandırdıkları hurafelere dayanarak topraklarını geri alamamaları nedeniyle koşulları kötüleşmiştir.

Medeniyetlerin ve ulusların özel yeteneklerinin değişmesi
Tarihleri ​​boyunca medeniyetlerin başına gelenleri bize gösteren en doğru tanımlamalardan biri, ABD’li ünlü tarihçi Paul Kennedy'nin kaleme aldığı “The Rise and Fall of the Great Powers” (Büyük Güçlerin Yükseliş Ve Çöküşleri) adlı eserinde yer almaktadır.
Kennedy, gelişmiş ülkelerin küresel mali işleri etkileyen göreceli güçlerinin, aşağıdaki iki nedenden ötürü asla sabit kalmayacağına inanıyor:
Çeşitli toplumların büyüme oranlarındaki farklılıklar.
Nihai olarak bir topluluğa, diğeri pahasına büyük bir fayda sağlayan teknolojik ve sistemsel eğilimlerdeki eşitsizlik
Burada örneğin, toplarla donatılmış uzun mesafeler kat etme kabiliyetine sahip yelkenli gemilerin ortaya çıkışından söz edebiliriz. 1500’lü yıllardan sonra Atlas Okyanusu üzerinden ticari faaliyetlerin artması eşit olarak tüm Avrupa'ya fayda sağlamadı. Bazıları bundan diğerlerinden çok daha fazla yaralandı. Buhar gücünün geliştirilmesiyle kömür ve maden kaynaklarının büyümesi, bazı ülkelerin gücünü diğerlerine kıyasla nispeten artırırken diğerlerinin gücünü de nispeten zayıflattı.
Ülkeler, üretim kapasitelerinin artmasının, barış döneminde büyük çaplı silahlanma harcamalarının yükünü taşımalarını ve savaş günlerinde ihtiyaç duyacağı büyük ordunun ve büyük filoların sürdürülebilirliğini sağlamalarını kolaylaştırdığını fark ettiler.
Zenginlik faktörü, medeniyetlerin ortaya çıkışı ve yükselişiyle ya da gerilemeleri ve ardından çöküşleriyle bir ilgisi var mı?
Ticari açıdan pek olgun bir ifade gibi görünmese de öyle olabilir, fakat zenginlik, askeri gücü desteklemeyen bir silahtır. Çünkü biriktirilen servet, zenginliğin elde edilmesini ve korunmasını sağlar. Eğer devlet, kaynaklarının büyük bir kısmını zenginlik yaratmak ve geliştirmek amacıyla kullanmak yerine sadece askeri amaçlara tahsis ederse, uzun soluklu çöküş yolunu seçmiş olur.
Devlet, geniş bölgeleri işgal etmek veya maliyetli savaşlara girmek gibi dışarıya büyük harcamalar yaparsa, kendisini aşırı genişleme riskine atacak ve böylece ülke ekonomik çöküş sürecine girerek bir felakete sürüklenecektir.
Avrupa’nın 16. yüzyılda kaydettiği, bir yanda üretim ve üretim getirilerinin diğer yanda askeri gücün artması arasındaki uzun soluklu önemli bir ilişkiye tanık olan ilerlemeden bu yana büyük güçler dengesinde öncü olan ülkelerin (İspanya, Hollanda, Fransa, Büyük Britanya İmparatorluğu ve son olarak ABD) yükseliş ve gerileme tarihi bunun en iyi tanığıdır.
Bugün bu perspektiften bakılarak yani ekonomik çöküş ve özellikle Çin, Hindistan ve BRICS grubu ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) ortaya çıkışı ve yükselişi çerçevesinde ABD, Batı medeniyetinin öncüsü olarak görülebilir mi?

Demografi ve nihai soru hakkında
Harvard Üniversitesi'nde Tarih Profesörü ve Harvard Business School'daki William Ziegler Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olan İskoç asıllı tarihçi Niall Ferguson, en ünlü modern tarihçilerden biri sayılıyor. Ferguson, “Civilization: The West and the Rest” (Uygarlık: Batı ve Ötekiler) adlı değerli kitabında ünlü İngiliz tarihçi Edward Gibbon'un 180 yılından 1590'a kadar bin 400 yılı aşkın bir zaman dilimini konu edindiği “The Decline And Fall Of The Roman Empire” (Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi) adlı kitabından yaptığı alıntıya göre Roma İmparatorluğu'nun çöküşünün nedenleri, imparatorların kendi kişisel rahatsızlıklarından, Praetorian Muhafızları’nın hegemonyasından ve monoteizm (tek tanrıcılık) inancının yükselişi gibi çeşitli faktörlere dayanıyor.
Ferguson'un son yaptığı tarih okumasıyla ilgili en şaşırtıcı olan Roma'nın nüfusunun dörtte üç oranında azalmasından ötürü Roma İmparatorluğu'nun düşüş hızını demografik bir bakış açısıyla ele almasıdır.
5. yüzyılın sonlarına ait arkeolojik kanıtlar, o dönem standartların altında evlere, çok ilkel çanak çömleklere, daha az sayıda madeni paraya ve daha küçük çiftlik hayvanlarına sahip olduklarına ve Roma'nın nüfuzunun diğer Batı Avrupa ülkeleri arasında hızla azaldığına işaret ediyor. Hatta tarihçilerden birinin ‘bir medeniyetin sonu’ olarak nitelediği durumun gerçekleştiğini gösteriyor.
Batı medeniyetinin mevcut versiyonunun da benzer çöküş yaşayıp yaşamayacağını sorgulayan Ferguson, buna verdiği objektif yanıtında, bir asrı aşkın bir süre önce Gilbert Keith Chesterton'dan Bernard Shaw'a kadar İngiliz entelektüellerini rahatsız etmeye başlayan eski bir endişe kaynağı olduğunu inkar etmiyor.
Bu endişe, günümüzde daha güçlü bir temel kazanmıştır. Bugün birçok bilim insanı, insanlığın, özellikle Çin ve büyük Asya ülkeleri ile Güney Amerika ülkelerinin, Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki mevcut ekonomik uçurumu kapatmayı başarmasının ardından korkunç bir iklim değişikliği felaketi tehlikesiyle karşı karşıya olduğu görüşünü paylaşıyorlar.
Ferguson, özellikle dünyanın içinde bulunduğu şartların tehdit edici iklimsel olasılıklarından kaçınmamızın, Batı medeniyetinin sonunun ve Asya medeniyetinin yeni şafağının doğal bir başlangıcı olacağını mı düşünüyor?

Batı medeniyeti ve ciddi bir tehdidin ortaya çıkması
Yazarlar ve analistler genellikle ABD’yi Batı medeniyeti için bir standart olarak baz alırlar. Buradan yola çıkarak Batı liberal sömürgeciliğinin genel olarak Batı'nın ve özelde ise uzun zamandır özgürlüğün anavatanı olduğunu savunan ABD’nin küresel imajını çarpıttığını ve lekelediğini düşünüyorlar. Medya, siyasi sahneyi gasp edip itibarsızlaştırınca siyasetin değeri azaldı, liberaller özgüvenlerini, tutkularını ve ilerleme ivmelerini kaybetti. Görelilik doktrini milyonlarca antisosyal kurban yarattı. Bu da verilen en büyük zarardı. Liberal grupların onsuz gelişemeyecekleri yurttaşlık sorumluluğu duygusunu ortadan kaldırdı. Gerçeğin değersizleştirilmesi ve özelleştirilmesi ise son derece tehlikeli bir süreçti. Çünkü medeniyetin, güven ve iş birliğine dayalı eylemin temelini oluşturan bazı ortak inançlara ihtiyacı vardır.
Tüm siyasi partilerin ve tüm inançların gayretli liberalleri, toplu özgürlüğü savunmaya ve yeniden alevlendirmeye devam etmedikçe, Batı'nın daha az hoş bir uygarlığa geçmesi işten bile değildir. Yurttaşlara kendi kişisel çıkarları peşinde koşmalarının ve amansız bir arayışla meşgul olmalarının ötesine geçmeleri için ilham verici bir nedenin olmaması yüzünden özgürlük ve topluluk ortadan kalkar.

Batı medeniyetinin avantajları ve ‘Felsefe Taşı’

Daha ne söylenebilir?
Esasen Batılılar bunu nadiren kabul etseler de, Batılı liberal uygarlık, vatandaşlarına diğer modern medeniyetlerden çok daha fazla fayda sağlar ve liberal toplum, şimdiye kadar geliştirilmiş en başarılı formüldür. Bu formül, canlı bir ekonomiyi, insan onuru ve özerkliğine ilişkin en yüksek idealleri destekleyen bir toplumla canlandırarak harmanlamak için herhangi bir zamanda oluşturulabilir.
Pek çok Batı medeniyeti savunucusu, Batı dışındaki ülkelerin liberal bir uygarlık geliştirmesinin zor olduğunu iddia etmektedirler. Bunun nedenini ise tarihlerinin Avrupalıların ve Amerikalıların tarihlerinden farklı olması olarak açıklarlar. Onlara göre diğer ülkeler, farklı sosyal gruplar arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi ve ilerletilmesi de dahil olmak üzere uzun bir çatışma ve yapıcı tartışma döneminden geçmek zorunlar.

Peki, yukarıda belirtilenler, Batı medeniyetinin bir felsefe taşına sahip olduğu anlamına mı geliyor?
Alman düşünür Harald Muller, “The Coexistence of Cultures” (Kültürlerin Bir Arada Yaşaması) adlı kitabında bu soruya şu yanıtı veriyor:
“Batı, küreselleşmenin getirdiği zorluklara cevap verecek bir reçeteye sahip değil, tarih sonuna ulaşmadı ve insanlık kendisine Batı düzeninde bir dinlenme noktası bulamadı. Bununla birlikte Batı, Felsefe Taşı'na sahip olmasa da, açık toplumları ve siyasi sistemleri, araştırmada ilerlemek için evrensel olarak en uygun koşulları sağlıyor.”
Batı medeniyeti, günümüzde karşı karşıya olduğu engelleri aşarak yeni bir ivme mi kazanacak yoksa medeniyetlerin kanunlarına yani iniş ve çıkışlarına mı maruz kalacak?
Cevap, siyasi, askeri, iklimsel ve ekonomik olarak birçok modern çağ zorluğunun boynunda asılı duruyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
TT

İranlı casuslardan muhaliflere yeni tuzak: Sahte MR sonuçları kullandılar

Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)
Cheltenham'deki GCHQ binası (AFP)

Britanya istihbaratı, İranlı casusların muhalifleri hareketlerinin izlenmesine imkan tanıyan bir casus yazılımla hedef aldığını tespit ettikten sonra uyarı yayımladı.

GCHQ bünyesindeki Birleşik Krallık (BK) Ulusal Siber Güvenlik Merkezi (NCSC), devlet bağlantılı aktörlerin mesajlaşma uygulamalarında tanıdıkları kişilerin kimliğine bürünerek muhalifleri, aktivistleri ve gazetecileri Chosen Brick adlı casus yazılımı indirmeleri için kandırdığı uyarısında bulundu.

Kötü amaçlı yazılım, kişinin rehberine, e-postalarına ve sosyal medya mesajlarının yanı sıra cihazın mikrofonuna ve ekrandaki içeriğe de erişim sağladı.

ABD ve Hollanda'daki müttefikleriyle birlikte BK, hem Britanyalı muhalifleri hem de çeşitli ülkelerden diğer kişileri hedef alan bu komployu ortaya çıkardı. Kaç kişinin kötü amaçlı yazılımdan etkilendiği belirsizliğini korurken FBI, siber aktörlerin yazılımı 2023 sonbaharından beri kullandığını öne sürdü.

İranlı ajanlar, büründükleri sahte kimlikleri hedeflerinin ilgi alanlarına ve önem verdiği konulara göre uyarlamak için sosyal mühendislik yöntemlerinden yararlandı. Bir vakada sahte MR sonuçları, kurbanın tuzağa düşmesini sağladı.

Windows işletim sistemlerini hedef alan kötü amaçlı yazılım, cihaz yeniden başlatıldığında bile etkinliğini sürdürüyor. NCSC, çalınan bazı kişisel bilgilerin İran yanlısı sızıntı sitelerinde yayımlandığını belirtti.

NCSC Operasyon Direktörü Paul Chichester, bu siber kampanyanın İran'ın muhalifleri hedef almak için dijital gözetimi acımasızca kullandığını gösterdiğini söyledi.

Chichester, "Bu siber kampanyanın ayrıntıları, İran'ın rejimi eleştirenleri bastırmak amacıyla e-postaları ve mesajları çalarak ve cihazlara erişerek dijital gözetimi ne kadar acımasızca kullandığını ortaya koyuyor" dedi.

Uluslararası ortaklarımızla birlikte, risk altındaki bireyleri, uyarıda açıklanan sosyal mühendislik tekniklerini öğrenmeye ve risk azaltma tavsiyelerine uymaya şiddetle çağırıyoruz. İran devleti tarafından yürütülen kötü niyetli siber faaliyetleri ifşa etmeyi sürdüreceğiz ve topluluklara çevrimiçi kişisel güvenliklerini güçlendirmeleri için pratik tavsiyelerde bulunarak destek vereceğiz.

FBI da kendi uyarısını yayımlayarak İran hükümetinin İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı'nın (VAJA) bu kötü amaçlı yazılımı "istihbarat toplamak, veri sızdırmak ve hedefledikleri kişilerde itibar kaybına yol açmak" amacıyla kullandığını iddia etti.

Kötü amaçlı yazılımla ilgili ayrıntılı teknik tavsiyeler ve bu yazılımların kurbanı olmamak için alınması gereken önlemler, NCSC'nin internet sitesinde yayımlandı.

NCSC Başkanı Richard Horne, Rusya, Çin ve İran gibi düşman devletlerin BK'nin kritik sistemlerini giderek daha fazla hedef aldıklarına dair yazın uyarıda bulunmuştu.

Horne, son bir yılda BK'nin kritik altyapısı kapsamındaki kuruluşları etkileyen siber saldırıların 4'te üçünün düşman devlet aktörleriyle bağlantılı olabileceğini söylemişti.

Independent Türkçe


Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
TT

Trump, Grönland üzerinde kalıcı kontrol deklare etti: ABD ne elde etti?

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)

İnci Mecdi

ABD Başkanının defalarca Amerikan kontrolünde olması gerektiğinden bahsettiği Grönland Adası meselesindeki göreceli bir sakinlik döneminden sonra, Donald Trump, Danimarka ve Grönland ile ülkesine adanın güvenliği üzerinde “kalıcı kontrol” sağlayan bir anlaşmaya varıldığını duyurarak dünyayı şaşırttı. Grönland, Danimarka toprakları içinde özerk bir bölge sayılıyor.

Sürpriz bir duyuru yapan Trump, cuma günü Truth Social platformundan şu paylaşımda bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka Krallığı ve Grönland ile Amerika Birleşik Devletleri'ne Grönland'daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol sağlayan, ülkemizin endişelerinin tamamını gideren bir anlaşma imzaladı. Söz konusu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri’ne hiçbir maliyeti de yok!” Düzenlemeyi “süresiz bir anlaşma” olarak nitelendiren Trump, böylece Arktik bölgesindeki Amerikan nüfuzunu genişletme konusundaki uzun süredir devam eden çabasında bir zafer elde etti.

Anlaşma, Trump'ın yaklaşık 56 bin nüfuslu bölgeyle ilgili dile getirdiği güvenlik endişelerine çözüm arayışı ile ABD, Grönland ve Danimarka yetkilileri arasında aylar süren perde arkası görüşmelerin ardından geldi.

Geçtiğimiz yıl boyunca ve bu yılın ilk aylarında, Trump'ın açıklamaları Danimarka'da öfkeye neden olmuş ve ABD’nin NATO’daki müttefiklerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmıştı. Sonra konuya olan ilgi azaldı ve Washington'un bir dizi krizle, özellikle de İran rejimiyle devam eden çatışmayla meşgul olmasıyla birlikte, son haftalarda ABD Başkanının açıklamalarında ve paylaşımlarında yer bulmaz oldu.

Trump, Grönland üzerinde “kalıcı kontrol” mü elde etti?

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in “iyi bir anlaşma” olarak nitelendirdiği anlaşmanın resmi metni henüz yayınlanmadı. Grönland liderliğiyle yapılan ortak açıklamada, anlaşmanın “Arktik ve Kuzey Atlantik'teki ortak güvenliğimizi güçlendirdiği ve bu nedenle NATO ve Avrupa için de faydalı olduğu” belirtildi. Aynı zamanda, anlaşmanın Danimarka Krallığı’nın egemenliği ile toprak bütünlüğünü ve Grönland halkının kendi kaderini tayin etme hakkını eş zamanlı olarak tanıyan bir anlaşma olduğu da ifade edildi.

Trump'ın paylaşımında sunulanlara göre anlaşmanın ana hatları, kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce kendisine övünebileceği bir zafer sunan bir orta yol gibi görünüyor. Aynı zamanda, Frederiksen'in açıklamasından, anlaşma, ABD'nin adayı resmen ilhak etme çabasıyla ilgili olarak Danimarka ve Grönland'ın korkularını yatıştırıyor gibi görünüyor.

csgbhnj
Grönland bayrağı, başkent Nuuk’un kıyılarında dalgalanıyor (AFP)

Trump, paylaşımında anlaşmayla övünerek, “Bundan böyle hiçbir ABD düşmanı, bizim açık yazılı onayımız olmadan asla Grönland’da üs kuramaz, Grönland’da askeri varlık gösteremez veya Grönland’da hassas yatırımlar yapamaz” dedi. Bu gelişme, Trump'ın dış çatışmalardan kaçınma vaadini temelden sarsan, İran ile altı aydır süren çatışmanın seçim yarışını yeniden şekillendirdiği ve Kongre'de az farkla çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçiler için bir meydan okuma oluşturduğu bir dönemde yaşandı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıkladığına göre, anlaşma Washington'un adaya ilişkin ulusal güvenlik endişelerini “kalıcı bir şekilde ve tamamen” gideriyor. Rubio, “Grönland, sonsuza dek Kuzey Amerika Stratejik Savunma Alanı'nın bir parçası olarak kalacak ve çevresindeki bölge gibi herhangi bir düşmandan korunacaktır” diye ekledi.

1951 Antlaşması

Grönland, Kanada'nın kuzeydoğu kıyısının karşı yakasında yer alıyor ve topraklarının üçte ikisinden fazlası Kuzey Kutup Dairesi içinde. Bu konum, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Kuzey Amerika'nın savunmasında kendisine hayati bir önem kazandırıyor; bu nedenle ABD, Nazi Almanyası'nın eline geçmesini önlemek ve Kuzey Atlantik'teki hayati önemdeki nakliye yollarını korumak için savaş döneminde adayı işgal etmişti.

Trump'ın Grönland konusunda Danimarka'ya sürekli yönelttiği sert açıklamalara rağmen, Danimarkalı yetkililer, adadaki Amerikan askeri varlığını genişletmek ve Amerikan ticari çıkarlarını artırmak için Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapmaya istekli olduklarını defalarca dile getirdiler.

Bu anlaşmanın, ABD ve Danimarka arasında 1951’de imzalanan ve adada ciddi bir ABD askeri varlığına izin veren anlaşmadan ne farkı olduğu halen belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri, Grönland Savunma Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana Grönland'ın kuzeybatısındaki Pituffik Uzay Üssü’nü işletiyor. Bu askeri üs, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO için füze erken uyarı, füze savunma ve uzay gözetleme operasyonlarını destekliyor.

Şarku’l Avsat’ın CNN'den aktardığı habere göre bir ABD’li yetkili, anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri'ne adada “kalıcı erişim, askeri üs kurma ve ada üzerinde uçuş yapma hakkı” verdiğini belirtti. “Bundan önce var olan statükoya göre, düşman ülkeler de dahil olmak üzere herhangi bir ülkenin Grönland'da askeri üs kurmasına veya asker göndermesine izin verilebilirdi” diye açıklamada bulunan yetkili, anlaşmanın “hassas sektörlere yatırım yapılmasını önleme mekanizmaları” içerdiğini de sözlerine ekledi.

Ayrılık durumunda kontrolün güvence altına alınması

Varılan anlaşma, yalnızca NATO üyesi devletlerin Grönland'da askeri üs kurabileceğini ve yalnızca NATO ve AB üyesi devletlerin hassas yatırımlar yapabileceğini öngörüyor. Washington Post'a konuşan ve görüşmeler hakkında bilgili kaynaklara göre, anlaşma Grönland'ın Danimarka'dan ayrılması durumunda bile yürürlükte kalacak şekilde tasarlandı, ancak Trump'ın öne sürdüğünün aksine, ABD'ye Grönland'ın kararları üzerinde veto yetkisi vermeyecek.

Bu kaynaklar, anlaşmanın ABD Başkanının zafer deklare etmesine olanak sağlarken aynı zamanda hem Danimarka hem de Grönland'ın toprak üzerindeki egemenliklerini koruma konusundaki endişelerini de giderecek şekilde formüle edildiğini açıkladı.

 Grönland'ın bağımsızlığı olasılığı, Trump'ın herhangi bir anlaşmanın kalıcılığını sağlamaya odaklanmasının nedenlerinden biriydi. Ancak Danimarkalı ve Grönlandlı yetkililer, bir ülkenin diğerinin topraklarındaki güvenlik meseleleri ile askeri üsleri kapsayan ve kendisinden çekilme imkanı olmayan herhangi bir anlaşmanın egemenlik konusunda da soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti. Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen, “Anlaşma, Grönland'ın çıkarlarını ve uluslararası iş birliği çerçevesindeki konumumuzu dikkate alıyor; çünkü herkesin çıkarına” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı'nda Grönland ile ilgili konularda Atlantik Konseyi'nde çalışan eski müsteşar Imran Bayoumi, gazeteye yaptığı açıklamada anlaşmanın Grönland'da halk tarafından kabul görme şansına dair şüphelerini dile getirerek, “Grönlandlıların tepkisi ne olacak?” diye sordu. “Washington iyi bir izlenim bırakmadı ve Grönlandlılara söz hakkı vermeden ABD varlığını genişleten bu anlaşmanın, ABD medyasında şimdiye kadar yansıtıldığı gibi, kamuoyu tarafından iyi karşılanması olası görünmüyor” diye de ekledi.

NATO memnuniyetle karşıladı

ABD Başkanının Grönland'ı Amerikan kontrolüne alma talepleri, özellikle kolektif güvenlik ilkesi üzerine kurulmuş ittifakın bir üyesi olan Danimarka başta olmak üzere NATO müttefiklerinin güçlü muhalefet ile karşılaşmıştı. Ancak Trump, adayı savunma ve mineral kaynaklar açısından hayati öneme sahip bir yer olarak göstererek bu endişeleri küçümsemişti.

Trump'ın ocak ayında ABD'nin adayı ele geçirmesini hızlandırmayı amaçlayan açıklamaları, Avrupa'da ABD'nin adayı zorla ele geçirmeye çalışabileceği korkusunu uyandırdı. Bu, NATO'nun en güçlü üyesinin aynı ittifakın başka bir üyesinin topraklarını işgal etmesi anlamına geleceği için eşi benzeri görülmemiş bir hareket olurdu. İngiltere, Danimarka, Fransa, Finlandiya, Almanya, Hollanda, Norveç ve İsveç, örtük bir önleyici caydırıcılık sağlamaya yönelik bir çabayla, bölgeye askeri tatbikatlar için güç konuşlandırdı. Endişeli Avrupalı ​​diplomatlar, ABD ile savaşın eşiğine geldikleri için korkarak Washington'da hızla temaslarda bulundular.

NATO Sözcüsü cumartesi günü yaptığı açıklamada, ittifakın ABD, Danimarka ve Grönland arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını ve bunun “bu hayati bölgede güvenliği, istikrarı ve iş birliğini artırmaya yardımcı olacağını” belirtti.

Grönland'ın maden zenginliği

Soğuk Savaş'tan sonra, Arktik bölgesi büyük ölçüde bir uluslararası iş birliği alanıydı. Rusya, on yıllardır Arktik'teki askeri varlığını genişletmeye çalışırken, Çin de oradaki varlığını güçlendirdi. Ancak iklim değişikliği bölgedeki buzları inceltiyor, uluslararası ticaret için bir “Kuzeybatı Koridoru”nun açılmasına zemin hazırlıyor ve bölgenin zengin maden kaynaklarına erişim için Rusya, Çin ve diğer ülkelerle rekabeti yeniden alevlendiriyor.

Dolayısıyla Trump'ın Grönland'a olan ilgisi askeri güvenlikle sınırlı değil. Ada, önümüzdeki on yıllarda küresel ekonomiyi yönlendirmesi beklenen cep telefonları, bilgisayarlar, bataryalar ve diğer yüksek teknoloji cihazlarda kullanılan temel bileşenler olan nadir toprak mineralleri açısından zengin bir bölge. Bu durum, Çin'in bu hayati mineraller pazarındaki hakimiyetini sınırlamaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçlerin dikkatini çekiyor.

İngiliz düşünce kuruluşu Chatham House'a göre, Grönland, ileri teknoloji endüstrileri için hayati önem taşıyan zirkonyum ve niyobyum açısından dünyanın ikinci büyük yataklarına sahip.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bölgesel sözcüsü, daha önce Independent Arabia'ya yaptığı açıklamalarda, ABD Başkanının dış politika girişimleri ile yönetiminin maden stratejisi arasındaki bağlantıya da değinmişti: “Son on yıldır Grönland ile kritik mineraller konusunda iş birliği yapıyoruz ve bu iş birliğini güçlendirmeyi umuyoruz. Geçtiğimiz yıl boyunca Trump yönetimi anlaşmalar imzaladı ve çok sayıda ortak girişim başlattı. Tüm ekonomilerimizin gelişebilmesi için kritik mineral kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve dünya çapında güvenli, dayanıklı tedarik zincirlerinin sağlanmasını istiyoruz.”

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, ortak ülkelere bu anlaşmaların karşılıklı yarar sağladığı ve sömürücü nitelikte olmadığı konusunda verilen güvenceler ile ilgili soruya verdiği yanıtında, uluslararası kritik mineraller pazarının şu anda ciddi şekilde kusurlu olduğuna işaret etti. “Yerel pazarlar yaratmakta veya işgücü için onurlu işler sağlamakta başarısız oluyor ve uluslarımızın güvenliğini garanti altına alamıyor” dedi. “Bu nedenle, Trump yönetimi bu sorunların ele alınması gerektiğine inanıyor ve bunları birlikte ele almak istiyoruz. Kritik minerallerde küresel arzı çeşitlendirmeyi ve bu ortak çabaya katkıda bulunan ülkelerle ortaklıklarımızı güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Amacımız güvenli ve istikrarlı bir küresel pazar oluşturmaktır. Herkese, her ülkeye makul fiyatlarla erişilebilir sürdürülebilir bir küresel arz istiyoruz. Bu, Trump yönetimi için en önemli önceliklerden biridir” diye ekledi.

Washington Post, Trump'ın sık sık Grönland'ı ele geçirmeye çalıştığını, Çin ve Rusya'nın oradaki emellerinden endişe duyduğunu ve bölgenin maden kaynaklarını kontrol etme arzusunu dile getirdiğini bildiriyor. Bu fikrin kökenleri, New York'tan bir arkadaşı olan Ronald Lauder’ın, ona Grönland'ın büyük bir kısmı buz tabakalarının altında yatan ve işletilmesi zor muazzam maden zenginliğinden bahsettiği ilk başkanlık dönemine dayanıyor.


Trump tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a döndü... İran’dan çatışmaların yeniden başlayacağı uyarısı

Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
TT

Trump tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a döndü... İran’dan çatışmaların yeniden başlayacağı uyarısı

Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)
Tahran'daki meydanda "İntikam kaçınılmaz" yazılı pano hazırlanmıştı (AFP)

İran Silahlı Kuvvetleri Ortak Muharebe Komutanlığı, pazar günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın ABD’nin askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlandığı yönünde bilgiler aldığını bildirdi. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Camp David’deki tatilini yarıda keserek Beyaz Saray’a dönmesinin ardından geldi.

İran Silahlı Kuvvetleri Ortak Muharebe Komutanlığı yaptığı açıklamada, ABD’nin düzenleyeceği herhangi bir saldırının ardından bölgedeki ABD üsleri ve çıkarlarına yönelik aralıksız saldırılar düzenleneceğini belirtti. Açıklamada ayrıca ABD’nin İran’a yönelik saldırısını destekleyen bölge ülkeleri, çatışmanın tarafı sayılacakları konusunda uyarıldı.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da pazar günü yaptığı açıklamada, İran’ın kendi şartları karşılanıp ABD’nin taahhütleri yerine getirilene kadar Hürmüz Boğazı’nı açmayacağını söyledi.

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Fars Haber Ajansı’nın aktardığına göre Kalibaf, İran’ın aynı anda hem savaşması hem de müzakere yürütmesi gerektiğini belirtti. Kalibaf, Tahran’ın düşmanlarını caydırmak için askeri gücünü kullanacağını, uygun zaman geldiğinde ise savaş alanındaki kazanımlarını pekiştirmek amacıyla diplomasiden yararlanacağını ifade etti.

Öte yandan ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran limanlarına yönelik ABD ablukası sürerken son iki ay içinde Hürmüz Boğazı’ndan yaklaşık 1 milyar varil petrolün çıkışını desteklediğini açıkladı.